Avukatın Edebiyata “Çıkar Amaçlı” İlgi Duyan Bir Adam Olarak Portresi

Av. Selçuk KOZAĞAÇLI’nın Silivri Cezaevinde yazdığı ve edebiyatla olan çıkar amaçlı birlikteliğini ikrar ettiği yazısı

15 Kasım “Hapishanedeki Yazarlar” günüydü. Her ne kadar Uluslararası PEN’in ilgisini çekip “derhal bıraksınlar” listesine giremediysem de hapiste olduğum  ve bir şeyler yazdığım  kayda geçsin lütfen. Bu listeye girip de hükümetlerin “al o zaman bırakıyoruz” dediği yazar var mıdır bilmiyorum, ama peşindeyim.

Hapishaneden yazmak gerçekten zordur. Çünkü okurunuz, yazdıklarınızı ancak şu süzgeçten geçirdikten sonra okumaya razı olur: “Yalnız biliyorsun adam hapiste!?” Ee, yani? Yanisi  şu: “Siyaset” yazdınız diyelim; eninde sonunda sizi hapse düşürdüğüne  göre pek de matah görüşlere sahip olmadığınız ortadadır. “Meslek” ile ilgili yazın desek mesela; siz hapisteyken  dört tane Ceza Genel Kurulu ile iki sonbahar kararnamesi geçmiş. Bırakın içtihat tartışmayı,  şöyle ilgi çekici bir hâkim dedikodusu bildiğiniz bile şüpheli. Hem zaten artık dedikoduları yapılmaya değmeyecek kadar uzak, soğuk ve tozlu bir gezegen gibi görünüyorlar insanın gözüne. Belki hep öyleydiler:

Çoğunun yüzünü unuttum büsbütün

yalnız, çok ince, çok uzun bir burun aklımda kalan

[Nazım Hikmet  Ran, “Dokuzuncu Yıldönümü” şiiri, Yatar Bursa Kalesinde, Tüm Şiirler içinde, Yapı ve Kredi Bankası Yayınları, İstanbul, 2007, s. 875.] der Nazım kendi mahkeme heyeti için ta 1946’da.  Hemen arkasından gerçekten nefis birkaç tespit daha yapar hakimler  için ama benim hüküm kurulmadan tekrarlamam pek hayırlı  olmaz hakkımda,  siz açıp okuyun, kaçırmayın derim.

“Hukuk” yazsam, belki? En kötü seçenek! Hapiste yatan “hak, hukuk, adalet” falan diye atıp tutmaya başladığında; kelin ilacı olsa kendi başına süreceğini milletçe bildiğimizden,  bize ne satmaya çalıştığını  merak bile etmeyiz.

Kaldı geriye Edebiyat. PEN listesine içimin yanması boşa değil,  çünkü hapiste başka bir kariyer imkânı görünmüyor yazarlar için. Yün bere sokmanın yasak olduğu  bu saçma mekâna, üzerinde bandrol  olmak  kaydı  ile neredeyse her türden  edebiyat eseri sokmak mümkündür.

Şöyle inanılıyor sanırım: “Oturup hapishaneye girmek için yapıp ettiklerini düşüneceklerine, bunları okusunlar…”

Tamamen kusurlu bir kabule dayanıyor bu bakış açısı.

Bir kere genellikle zannedildiğinin  aksine, insanlar bir şey “yaptıkları” için değil “yapmadıkları” için hapiste olduklarını düşünürler. Daha doğrusu, tutuklanmamak için yapılması gerektiği halde, o sırada akıl edememiş veya becerememiş olduklarından yapamadıklarını düşünerek.

Lars T. Lih, Rusça “konspiratsiya” kavramının İngilizceye “tutuklanmama güzel sanatı” olarak çevrilmesi gerektiğini önerip, sadece el becerisine  değil, sanatsal yeteneğe de atıf yapar siyasi suçlular  açısından. [Lars T. Lih, Lenin’i Yeniden  Keşfetmek, çev: Melih Pekdemir, Ayrıntı,  İstanbul, 2018] Adi suçlarda da durum belirsizdir. “Akılsızlıktan” şikâyet edildiğinde;  suçlamaya yol açan fiilden mi yoksa yakalanmaya yol açan fiilden mi söz edildiği, temkinli bir şüphe gerektirir.

Bir kuru kafanın ağzından dökülmesine rağmen, Orhan Veli’nin muhteşem çevirisiyle, sesi hepimizinkinden canlı duyulan, François Villon’un “Asılmışlara Balad”ından bir dörtlük tam da bu konuya değinir:

Kanun namına öldürüldük diye Hor görmeyin bizleri, kardeş bilin Dünyada  herkes akıllı olmaz ya Biz de böyle olmuşuz neyleyelim [Alain Guyard, Kodes, Çev: Nazlı Ceyhan, Kolektif,  İstanbul, 2017, bkz. Epigraf.]

Tutuklu olmak bu açıdan akıl, sanat veya yetenek eksikliğiyle açıklanabileceği gibi; bazı durumlarda  bizim lehimize birtakım  değerlendirmeler yapıldığını da bilmenizi isterim. İçerisinde çok ilginç ve pek gönülsüz bir hapishane firarı öyküsü de barındıran  Parma Manastırı’nın Şövalye Foscarini’si  için,  daha 1839’ da Stendhal şöyle söyler: “Oldukça dürüst bir adam olan Foscarini, bu yüzden neredeyse bütün hükümetler döneminde bir müddet hapis yatmıştı.”[Marie- Henri Bayle Stendhal, Parma Manastırı, çev: Ceylan Gürman,  İletişim, İstanbul,2016, s. 517.]

Kısacası, aynı dürüstlük  gibi “akıl” da öyle hemen, ilk bakışta parlayan cevherlerden değildir. Sabırlı davranıp,  zamanın  ne getireceğine veya “gece” bittiğinde kimin içeride kimin dışarıda olduğuna bir kere daha bakmak gerekebilir. Birlikte göreceğiz.

Uluslararası PEN’in  -kendince haklı sebepleri olabileceğini artık kabullenmiş olmakla birlikte- bu 15 Kasım’da beni hapishaneden kurtarmaya çalışmıyor olmasının yarattığı şişkinliği görmezden gelmeyi başardığımda; mesleğimizden birçok  harika yazar çıktığını fark edebiliyorum. Buna rağmen avukatlar edebi- yatta hak ettikleri ilgi ve saygıyı görmemişlerdir. Korkarım tarih boyunca bu güzel mesleğin ne işe yaradığını  bazı aklı evvellere anlatamamış durumdayız. Genel kanı, hiçbir şey üretmediğimiz gibi; bu “hiçbir şey” karşılığında biraz fazlaca yükümüzü tutma alışkanlığımız olduğu yönündedir. Tam da acaba belli bir açıdan bakıldığında  bazı hak verilebilir  yanları olabilir  mi diye öz eleştirel bir tutum  geliştirmeye çalışırken; öyle sert ve haksız bir yumruk gelir ki mecburen savunmaya geçeriz: “Hekimlerden sonra sırayı dar kafalı hukukçular alır. Belki de ilk sırayı almaları gerekirdi (…) çünkü önemli ya da önemsiz her iş bu eşeklerin kararına  göre yürüyor” [Erasmus, Deliliğe Övgü,  3. Baskı, Çev. Çiğdem Dürüşken, Alfa, İstanbul, 2016, s.103]  der Erasmus.

Reformasyonun  bu büyük  ve parlak Rotterdam’lı meşalesinin hepimize eşek demesi yetmemiş gibi bir gözü de cebimizdedir:  “…adamların çiftliklerinin sayısı ikiye katlanırken ilahiyatçı tanrısallığın bütün bilgisine erecek diye kitap  raflarını alt üst ettiği halde kuru baklaya talim ediyor…” [Agy] Böylesi bir haksızlık karşısında insanın, hukuk fakültesi öğrencileri bu adamın adını taşıyan “öğrenci değişim programı”nı boykot etsin diyesi geliyorsa da hukukçuya  sakin olmak yakışır.

Yani onbeşinci/onaltıncı yüzyıllarda bu işler nasıl yürüyordu ayrıntılı bilgimiz yok tabii ama bugün gerek Papa’nın gerekse Diyanet İşleri Başkanı’nın makam araçlarına şöyle bir göz atan kim acaba Türkiye Barolar Birliği Başkanı’na yapılan haksızlıktan şüphe duyabilir? İlahiyatçılar kuru bakla yiyormuş! Fazla iddiacı görünmek  istemem ama loncamızın akademide artık yükselecek kariyer kalmadığı için baroya geçiş yapmış en güzide temsilcisinin,  beş yıl sürecek bir ağır  ceza davası için koparabildiği  ücreti; vergileri düşüldükten sonra, Nihat Hatipoğlu Hocaefendinin haftalık ramazan sohbetinden kaptığı inancındayım.

Bu mudur  kuru baklaya talim? Bu mu ilahiyat?

Oysa bu açık haksızlığa rağmen çoğumuz kazancımıza oranla ne kadar çok ne gereksiz çalışırız. Kendimizden çalarız. Sevgilimizden, çocuklarımızdan hobilerimizden… En berbatı da gençlik hayallerimizden çalarız: “Okuldayken öğrenci lideriydi!” Bakarsın olmuş “Telekom dosyalarının hepsi onda…” Stajda aşk şiirleri  yazıyor olanı hatırlayıp  sorarsın: “Altın hanımdan  sonra en ünlü boşanmacı oldu, ciğer söker nafakada” derler. Dönüşürüz. Gençliğimizdeki “biz” olmaktan çıkmak değil, o genç adamı ya da kadını utandırmak,  onlara “aşkolsun” dedirtmektir sorun. Bir kere “çalışıyorum ben, çok meşgulüm” diye havaya girince duramazsınız; en azından istediğiniz  yerde duramazsınız. “Devrim yapacağız” diye okul bitirip, başsavcı vekilliğinden emekli olan insan tanırım; Allah saklasın…

No where a busier man the there was

And yet he seemed busier than he was [Geoffrey Chaucher, “Centerbury Tales”; Mina Urgan, İngiliz Edebiyat Tarihi içinde, Yapı ve Kredi Bankası Yayınları, İstanbul, 2003.]

Der Geoffrey Chaucher “sergeant at the law” hakkında:

Hiçbir yerde onun kadar meşgul bir adam yok

Ama gerçekte olduğundan daha da meşgul görünürdü

Centerbury  hikayelerinin  avukatı; hacılar arasındaki ne en ilginç  ne de en renkli tiptir. Ama kesin olan en meşgul kişi olduğudur. Ünlü yoğunluğunuzun beş yüzyıl önceden edebiyatı nasıl meşgul ettiğini  bilin istedim. Ve yine hem gerçek telaşınızın hem de kendinizi  soktuğunuz “havanın” ilk kez sizin tarafınızdan icat edilmediğini bilmenin hüznünü yaşayın.

“Yani ne? ‘Çalışmayın’ mı diyorsun, para da mı kazanmayacağız? Senin tuzun kuru tabi yan gelmiş yatıyorsun…” diyenler olacaktır. Burada icra dairelerinde nispeten biraz daha nezih ve huzurlu  bir ortam bulunduğunu kabul etmekle birlikte, Mümtaz Zeki Taşkın’ın 1949 tahlili “Hafakan” şiirini hatırlatmak isterim  huzur  söz konusu  olduğunda:

Bu çilli gökyüzü Bu kalaysız ay Huzurdan semiren erik

Duadan çatlayan güvercin

Sükundan çıldıran mescit

Sabırdan yarılan kubbe

Huzurdan da bezdik ya rabbim [Mümtaz Zeki Taşkın, “Hafakan” şiiri, Orhan Kahyaoğlu, Modern Türk Şiiri Antolojisi Cilt 1 içinde, Ayrıntı, İstanbul, 2015.]

Aslında fazla huzurun,  şiirin adından bile kolaylıkla  anlaşılabilecek biyopolitik etkisi; bir başka şairin, Heine’in ölümsüz bir dörtlüğünde  açıkça tarif edilir;

Bir şeyler yapıldığını görelim artık Korkunç kanlı suçlar işlensin Bıktık bu besili iyilikten

Herşeyi yutup eriten törelerden…[Heine’den aktaran Ernst Fischer, Sanatın Gerekliliği, 6. Baskı, çev. Cevat Çapan, Sözcükler, İstanbul, 2017, s.126.]

Geçen yüzyılın  başlarında yazılmış bu iki şiirin size öğretmesi gereken; hapiste yatmakta olanlara “siz de iyisiniz ha, yan gelip yatıyorsunuz” tarzında espriler yaptığınızda ne hissettiklerini;  bizzat hapse girmeden de bilebilebileceğiniz olmalıdır. Daha açık söylemek gerekirse, öyle espri yapmayın, sinirleniyoruz.

İster gerçek ister sahte olsun, yoğunluğun yarattığı bu dönüşümün bedeli çok ağır olabilir Ağır ama zor fark edilebilen bir cezadır bu ve birçok  şanslı insan cezalandırıldığının  farkına bile varmadan ölür Ama kaburga kalınlığı  açısından o kadar şanslı değilseniz, bir gün, bilanço kendiliğinden görünür hale gelir Hasta yatağınızın etrafında toplananların yüzündeki ışığın azaldığını fark ettiğinizde veya bir sevdiğinizin cenaze kortejinde yürürken veya belki  eski arkadaşlarınızla fotoğraflarınıza bakarken…  Yeterince kendisine saygısı olan insanlarda, ayna karşısında bile kendiliğinden beliriverdiği söylenir “Soru’nun”: Ne hayal etmiştim ve ne oldum? Seçimlerim  neleri sonsuza kadar kaybetmeme neden oldu? Şimdi çok geç, artık bitiyor, ama nasıl olabilirdi?  Paranın teselli verebileceği anlardan olmadığı söylenir Trajiktir Yine de benim hayal edebileceğimden daha yüksek rakamla deneyip kendisini iyi hisseden olursa, haberim  olsun.

Böyle anlar aynı zamanda epifaniktir. Yani faydasız pişmanlık ve kesif hüzün açığa çıkan “aydınlanma” anları.

Herkesin ilk dizesini deliler gibi sevip alıntıladığı,  ama kimse bahsetmediği için, sonunu bir tek benim bildiğimden korktuğum şiirinde, bu aydınlanma anı için bir adres daha gösterir Gülten Akın:

Ah kimselerin vakti yok

Durup  ince şeyleri anlamaya

Sonra kasabamızın cezaevinde Silgilerimizi göz önüne yerleştiriyoruz Günlerimizi iterek genişletiyoruz

Yer açıyoruz karılarımızı  düşünmeye

Bizsiz  geçen menevşeyi düşünmeye [Gülten Akın, “İlk Yaz” şiiri, Orhan Kahyaoğlu, Modern Türk Şiiri Antolojisi Cilt 2 içinde, Ayrıntı, İstanbul, 2015.]

“Olay hapishanede geçiyor, o yüzden dikkatini çekmiştir senin” demeyin lütfen. Evet, bu dörtlüğün  her sabah kapılar  açıldığında  yüzlerce orta yaşlı adamın ciğerlerinden havaya karıştığını hissedebiliyorum, ama benimkinden değil. Benim  işim  sağlam, çünkü  hapse girmeden Yirmi Yaşım’la sıkı bir anlaşma yaptım. Ben, onun okumak istediği bütün kitapları okudum, topladım biriktirdim. Onun bütün düşmanları ile dövüştüm; kafamı, kolumu kırdılar, öldürürüz dediler geri adım atmadım. Onun dostlarına vefalı olmaya çalıştım. Borçlarını ödedim. Gitmeyi  hayal ettiği  her yere gittim üşenmeden. Üstüne bir de sevgilisi ile evlendim. Ben ona hiç ihanet etmediğim için o da şimdi anlaşmaya uyup benim  yerime hapis yatacak. Genç adam, yatsın. Dolayısıyla benim,  “kasabanın cezaevi” yerine getirildiğim “cezaevi kasabası”nda, silgi ile genişletip yapmadıklarıma yer açacağım, boş beleş gün yok geçmişimde.

Varsa henüz yerine getirilmeyen bir vaat: Devrim’dir, o da hâlâ geçmiş zamana değil şimdiki zamana ait. Menevşe’ye gelince “geçtiği” falan yok; yıllar geçtikçe güzelleşiyor kadın. Eh o kadarı da yirmi yaşımın bana “hediyesi”  olsun; şu halimle asla kandıramazdım, beni o zaman görecektiniz!

Sadece çalışma saatlerinin  azaltılmasına  kafayı  taktığı için değil, birlikte öldükleri  güne kadar bağlılık duyduğu gençlik aşkı Laura, sevgili Karl Marx’ın kızı olduğu için de hısmımız  sayılması gereken Paul LaFaurge, bu mücadeleyi kazandığımızda bir grup meslekle birlikte bizimkinin de ortadan kalkacağı kanaatindedir: “…O zaman  evrensel tüketim amacından kurtulacak olan burjuvazi; tüketme ve savurganlık konusunda kendisine yardımcı olmaları amacıyla yaralı uğraşlarından  kopardığı; asker, yargıç (savcı, avukat vb. de herhalde, b.n.), berber, pezevenk vs. den oluşan sürüyü bir an önce başından atmaya çalışacaktır…”[Paul La Fargue, Tembellik Hakkı, çev. İsmail Yerguz, Islık, İstanbul, 2016, s. 79.] Damat tarafından dahil edildiğimiz meslek buketinin, pek güzel kokmadığını kabul etmekle birlikte,  hemen devamında yapılan “avukatlar ve bileyci köpekleri” benzetmesini de görmezden gelirsek, fikri yaratıcı bulduğumu söyleyemeliyim.

Tebessüm ettiniz. Edin tabii. Ama ben gerçekten bu ömür törpüsü mesleğin ortadan kalktığı günü görebileceğimiz umuduyla yaşıyorum. Herkesin sevdiği, üretici,  güzel işler yapacağımız günler. Roman yazarak PEN’in  “hapisten ilk kurtarılacak” listesine girebildiğimiz günler. Oysa maalesef bugün,  tebessümünüz bile edebiyatta kötü bir üne sahiptir: “… bunun üzerine avukat katibi yine güldü; yürekten gelen gürültülü  bir kahkaha değildi bu, kendi kendine,  sessiz, sinsi bir şeydi. Mister Pickwick bundan hiç hazzetmedi. Bir insanın iç kanaması kendisi için tehlikelidir; için için gülmesi ise başkaları ve herkes için tehlike alametidir.”[C. Dickens, Mister Pickwick’in Serüvenleri, çev. Tektaş Ağaoğlu, Yapı ve Kredi Yayınları, İstanbul, 2011, s. 497.] demişti Dickens. Peki kim bu Mister Pickwick? Ah! İşte işin en üzücü kısmı o. Dünyada sizi sevmesini en çok isteyebileceğiniz dört kişiden birisi ve avukatlar- dan nefret ediyor, en azından “iç kanama” gibi sırıtanlarımızdan. Dostoyevski öbür üç kişiyi “İsa, Don Kişot ve Prens Mişkin” olarak hayal etmişti ama onun bile Mister Pickwick’ten söz ederken  sesi titrer sevgiden.[Fyodr Dostoyevski, “Sofya İvanova’ya Mektup”, Richard P. Blackmur, Avrupa Romanı Üzerine Onbir Makale içinde, çev. Müge Güney, İletişim, İstanbul, 2017]

Hayır, elbette kendimizi  herkese sevdirmek zorunda değiliz. Mesela adına “Hohunnyymm” dediği bir beygir cumhuriyetini,  kurduğumuz bütün uygarlığa tercih eden aksi protestan papazı Jonathan Swift de sevmez avukat; ama bu o kadar üzmez beni.

Bugün bir arama motoru olarak bildiğimiz “Yahoo” da aynı öykünün, yani Güliver’in son seyahatinin, sefil ve aşağılık insan türünün adıdır aslında.

Bulduğu ilk fırsatta “efendisi” at ile doğrudan bizim dedikodumuzu yapar Swift: “…burada efendim  araya girerek ‘onlar hakkında anlattıklarına göre, bu avukatlar kadar harika bir zekayla donatılmış yaratıkların başkalarına bilgelik ve bilgi konusunda eğitmenlik yapmaları için yüreklendirilmemeleri ne kadar yazık’ dedi. Buna yanıt olarak efendime; ‘kendi meslekleri dışında kalan konularda bunların aramızdaki en cahil ve aptal, günlük konuşmalardaki en bayağı kişiler olduklarını, kendi mesleklerinde olduğu gibi diğer tüm konularda da insanlığın genel mantığını  şaşırtmaya eşit derecede meyilli olduklarını’ söyledim.”[Jonathan Swift, Gulliver’in Seyahatleri, çev. Can Ömer Kalaycı, Say, İstanbul, 2014, s. 301]

Üzüldünüz mü? Eh, ne cahilliğimiz kalmış, ne aptallığımız ne bayağılığımız. O zaman sırf neşelenmek için bir de yargıçlar hakkında söylediklerini okuyun, insan gerçekten eğleniyor.

Gördüğünüz üzere, edebiyat ile ilgili yazmaktaki temel güçlük bir sonunun olmayışı. Madem bu yıl PEN  tarafından  hapishaneden kurtarılma ihtimalim yok, bu kadar edebiyat yetsin. Daha hapis yatacak mıyım? Bu işler belli olmuyor ama sanırım evet, bir süre daha yatırırlar. Yargılama nasıl gidiyor? Önümüzdeki ay tanık dinleyecekler. 1865 yılı yaz başının o unutulmaz duruşmasındaki gibi gelişmeler bekliyorum:

… Şapkacı, mahkemeye  Fındık  Faresi ile kolkola gelen Mart Tavşanı’na baktı.

‘Martın on dördünde sanırım’ dedi

‘On beşi’ dedi Mart tavşanı

‘On altısı dedi Fındık Faresi

‘Bunları yazın dedi kral jüriye ve jüri üyeleri hevesle üç tarihi de levhalarına yazıp kaydettiler. Sonraları bunları toplayıp yanıtı şilin ve peniye göre buldular.”[Lewis Carrol, Alice Harikalar  Diyarında,  çev. Sinan Ezber, İş Bankası Yayınları, İstanbul,2017.]

Duruşmamıza gelmeyi düşünmüyorsanız, yukarıdaki metinde “jüri” yerine “mahkeme heyeti” koyun, tutanak olarak saklarsınız. Üç aşağı beş yukarı  her tanıklı  duruşmada olacak olan budur.

Ben de mızıka çalarak bekliyorum.

Yok, herhangi bir ironi yapmadım, alıntı da değil. Gerçekten mızıkam var. Niye bütün solcular gibi bağlama ya da gitar istemediğimi sorduklarında, ikisini de yıllarca deneyip çalmayı öğrenemediğimi söylemeye utandım. İnsan niye bağlama çalamaz, acaba solcu mu değilim yeterince diye endişeleniyorsun haliyle. Ben de ayıbımı  saklamak için: “Yönetmelikte mızıka yazıyor, ben ondan istiyorum” diye tutturdum. Bulup getirdi sağ olsun  bizimkiler. Küçük  ama pek güzel bir enstrüman.

İlk aylarda “Happy Birthday” ve “Daha Dün Annemizin” çıkarmaya çalışı- yordum; ama şimdi Bob Dylan çalıyorum:

You got gangsters in power

And lawbreakers making rules

When you gonna wake up? [Bob Dylan, “When you gonna wake up”, “Gangsterler iktidarda/ Ve suçlular kuralları koymakta/ Ne zaman uyanacaksın?”. W. Schorlau, Mavi Liste içinde, İletişim, İstanbul,2017.]

Ne mi diyor?

Ne bileyim? Ben mızıkayla çalıyorum şarkıyı; ağzında mızıka varken şarkı söylenmiyor. Ama tavsiye ederim, bulun  dinleyin,  nefis parça

Sevgiler.

Av. Selçuk KOZAĞAÇLI

Silivri Kapalı Hapishanesi / 15.11.2018

ANKARA BAROSU DERGİSİNİN 2018/4 SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.

 

 

Daha Fazlası

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir