Cezaevinin Ve Hapsetmenin Suçu Engellemedeki Etkisi

Bu makale, cezaevi ve hapsetmenin bireyleri ve toplumu suç işlemekten ne düzeyde caydırdığı sorunsalı üzerine odaklanmaktadır. Bununla ilintili olarak bir cezalandırılma biçimi olarak hapsetmenin ve dolayısıyla cezaevinin mahkumlar üzerindeki etkisi tartışılmaktadır.

Bu makale, cezaevi ve hapsetmenin bireyleri ve toplumu suç işlemekten ne düzeyde caydırdığı sorunsalı üzerine odaklanmaktadır. Bununla ilintili olarak bir cezalandırılma biçimi olarak hapsetmenin ve dolayısıyla cezaevinin mahkumlar üzerindeki etkisi tartışılmaktadır. Bu çalışmada, cezaevinden salıverilen bazı suçluların yeniden suç işleme nedeni olarak “cezaevi alt-kültürü” faktörü irdelenmeye çalışılmaktadır. Bu çerçevede, suçluların sadece hapsedilmeleri veya cezaevine kapatılmalarının, suçlular üzerinde istenilen veya beklenen düzeyde caydırıcı bir işlev görmediği ileri sürülmektedir. Sonuç olarak; cezaevine alternatif olarak   yeni   yaklaşımların   geliştirilmesi,   toplumda   cezalandırma   politikalarına   ağırlık verilmesi, secici bir tutuklama politikası ile sadece azılı suçluların hapsedilmelerinin sağlanması ve suçluların cezaevine kapatılmaları ile birlikte rehabilitasyon çalışmalarının da bu sürece eşlik etmesi gerekliliğinin önemi vurgulanmaktadır.

Zahir KIZMAZ – Prof. Dr., Fırat Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü

GİRİŞ

Suçun engellenmesi veya kontrol altına alınmasında öne çıkan kurumlardan biri hiç kuşkusuz cezaevidir. Diğer bir ifade ile cezaevi veya hapishane, günümüzde suçla mücadele etmenin en etkili araçlarından birini oluşturmaktadır. Bu nedenle cezaevinin en belirgin özelliğinin, suç işleyen bireyin cezalandırılmasını sağlayan kurumsal bir işlevselliğe sahip olmasıdır denilebilir. Benzer biçimde, suçluların kapatılma yoluyla cezalandırılmalarını tanımlayan hapsetme cezası da, bireyleri suç işlemekten caydırmada en geniş ve etkili bir yöntem olarak kabul edilmektedir.
Bu çerçevede cezalandırma, hapsetme, göz altı, şartlı tahliye, cezaevi sistemi v.b unsurlar bireyleri   suç işlemekten caydırmak için geliştirilmiş uygulamalar olarak dikkat çekmektedir. Bu çalışmada, özellikle suçla mücadele kapsamında;   cezaevinin veya   hapsetmenin,   bireyleri suç işlemekten ne düzeyde alıkoyduğu/engellediği sorunsalı irdelenmektedir.
Gelişmiş  batı  ülkelerinde  cezaevi  gerçekliği  önemli  çalışma   konuları arasında yer almaktadır. Cezaevlerinin işlevi, uzun veya kısa süreli hapis cezası, cezaevinin caydırıcılığı,  rehabilitasyon faaliyetleri, hapishane türleri ve koşulları ile yeniden suçluluk v.b konular üzerine odaklanan araştırmalara ilişkin zengin bir literatürün varlığı dikkatlerden kaçmamaktadır.  Ülkemizde ise cezaevleri ile ilgili yapılan araştırmaların sayısı oldukça azdır. 1   Bu nedenle  bu  araştırma,  cezaevinin  suçlular  üzerindeki  caydırıcı  rolünü tartışma çerçevesinde kuramsal bir katkı yapmayı hedeflemektedir.
Cezaevlerinin, bireyleri yeniden suç işlemekten caydırmak ve suç işleme eğilimine sahip olan bireyleri suç işlemekten engellemek gibi bazı temel işlevleri vardır. Ancak, cezaevinden tahliye olan bazı suçluların tekrar suç işledikleri bilinen bir gerçektir. Bu araştırmanın temel problemini, suçlulukla mücadelede etkili formel kurumlardan biri olan cezaevinin bazı suçluları yeniden suç işlemekten neden caydıramadığı konusu oluşturmaktadır. Bu temel araştırma problemi ile ilintili olarak caydırıcılık açısından cezaevi koşullarının nasıl olması gerektiği sorunu ele alınacaktır. Burada, mahkumların cezaevlerinde iyi koşullarda tutulmalarının veya geniş haklara sahip olmalarının mı yoksa cezaevi koşullarının ağırlaştırılmasının mı suçlulukta daha çok caydırıcı olduğu sorunsalı tartışılacaktır. Bundan ayrı olarak araştırma sorunsalı ile ilintili olarak bu makale boyunca yanıtı aranan temel sorulardan bir kaçı şu şekilde belirtilebilir: Cezalandırma biçimi olarak hapsetme, bireyleri suç işlemekten caydırabilmekte midir? Nasıl bir cezalandırma biçimi, bireyleri suç işlemekten daha çok caydırılabilir veya tekrar suç işlemelerini engelleyebilir? İşlediği suçtan veya suçlardan dolayı cezaevine kapatılan suçluların, cezaevinden tahliye edildikten sonra yeniden suç işlemelerinde, cezaevinin yapısına ilişkin hangi faktörler etkili olmaktadır? Suçluların cezaevlerinde ıslah edilmeleri veya topluma uyum sağlayacak şekilde iyileştirilmeleri mümkün müdür? Cezaevine alternatif olarak geliştirilen yaklaşımlar nelerdir? Son olarak, suçla etkili bir mücadele için, nasıl kriminal bir adalet politikası oluşturulmalıdır?
Araştırmanın temel varsayımını ise, suçlu bireylerin kendi aralarındaki etkileşim  düzeylerini  arttırıcı  bir  imkanı yaratmış  olması  ve  bünyesinde
suçlu bir kültürü barındırması açısından cezaevlerinin, kriminal bir ortam olduğu ve dolayısıyla bireyleri sadece cezaevlerine kapatmakla suçlulukla mücadele edilemeyeceği tezi oluşturmaktadır. Bununla ilintili olarak burada cezaevinin bu kriminal yapısının ancak çok etkili bir biçimde ve uzman bir ekip tarafından yürütülecek rehabilitasyon çalışmaları ile kısmen giderilebileceği ileri sürülebilir.

CEZAEVİ VE HAPSETMENİN FONKSİYONLARI

Suçluların cezalandırılmalarının bir yolu olarak hapsedilme uygulamalarının, genelde 19. yüzyılın başlarından itibaren yaygınlık kazandığı ileri sürülmektedir.  19.yüzyıldan  önceki  dönemlerde  bazı  Avrupa  kentlerinde belirli sayıda hapishanenin var olduğu belirtilmekle birlikte söz konusu bu Hapishanelerin günümüzdeki hapishanelerin işlevselliği ile karşılaştırılmayacak düzeyde olduğu ifade edilmektedir. Söz konusu hapishaneler o dönemlerde, sadece bazı sarhoşların   ayılması veya idama götürülecek bazı suçluların idamı için birkaç gün için tutulduğu yerler olarak kullanılmıştır. Bu nedenle, önceki dönemlerde bir hapishane disiplininin gelişmediği  söylenebilir  (Giddens,  2000:197-198).
Aslında günümüzdeki hapishane biçimini önceki dönemlerden farklılaştıran sadece hapishane disiplininin gelişmemişliği değil, aynı zamanda günümüzde bazı ülkelerde cezaevlerinin sahip olduğu personel sayısı, yönetimi, bütçesi, iş olanakları ve  nüfusu  gibi  özellikler  açısından  giderek  büyüyen  bir  sektöre  dönüşmüş olmasıdır.
19. yüzyıla kadar suçlular, genelde; zincire vurulma, kamçılanma, kızgın demirlerle dağlanma veya idam edilme şeklinde cezalandırılmaktaydılar. Ancak daha sonraki dönemlerde, suç işleyen bireylerin özgürlükten yoksun bırakılmalarının suçla mücadelede daha etkili sonuçlar ortaya koyacağını ileri süren reformcuların istekleri ve savları doğrultusunda hapishane eksenli yeni cezalandırma sistemleri geliştirilmiştir (Giddens, 2000: 198; ayrıca cezaevinin gelişimsel tarihi açısından daha ayrıntılı bir çalışma için bkz. Demirbaş, 2005: 3-40).
Cezalandırma, insan uygarlığı kadar eski olmasına rağmen, hapsetmenin standart   bir   biçim   kazanması   ancak   17. yüzyıldan   sonra   mümkün olabilmiştir.   Hapsetmenin önde gelen amaçları; bireyi ve toplumu suç işlemekten caydırmak (deterrence), suçluyu hapsetmekle suç işleyebilme fırsatını engellemek (incapacitation), işlediği suçtan dolayı misillemede bulunmak (retribution) ve suçluyu iyileştirmek (rehabilitation) olarak belirtilebilir (bkz. Kifer v.d., 2003).
Glaser,  suçlulara  yönelik ıslah  çalışmalarının  tarihsel  süreç içerisinde  öç alma, hapsetme ve reformasyon sürecinden geçerek günümüzde dördüncü bir  aşama  olarak  suçluları  toplumla  yeniden  bütünleştirme  aşamasına  geldiğini belirtmektedir (aktaran İçli ve Öğün, 1999:50). Ancak günümüzde cezaevlerinde, cezalandırıcı olmayan yaklaşımların diğer bir deyişle insancıl tutumların/eğilimlerin öne çıkmaya başlaması/benimsenmesi veya uygulanması yakın dönemlerde gerçekleşmiştir.
Othmani (2003:45), hapishanenin insanileştirilmesi veya hapishanenin bir cezalandırılma  yeri  olmaktan  çok,  suçluların  topluma  kazandırılma  ve yeniden toplumsallaştırma yeri olması gerektiği düşüncesinin, 1945’li yıllardan sonra yeşermeye başladığını veya gün ışığına çıktığını belirtmektedir. Ancak, bu yaklaşımların, kriminal adalet politikasının vazgeçilmez bir unsuru olarak benimsenip cezaevlerinde uygulanmaya başlanmasının daha yakın dönemlere rastladığı söylenebilir.
Gelişmiş batı ülkelerinde, suçluların cezalandırılmalarından çok ıslah edilmeleri  yönünde  giderek  artan  bir  eğilim dikkat  çekmekle  (Toby, 1971:108)  birlikte  bazı  dönemlerde,  suçlulara  yönelik  sert  ve  radikal tutumların benimsenip uygulandığı da bir gerçektir. Diğer bir deyişle, her ne kadar çağdaş toplumlarda cezaevlerinin bir cezalandırma ve intikam almanın ötesinde   tretman   veya    ıslah   edici   faaliyetlerin   yoğunluklu   olarak sürdürülmesi gerektiği mekanlar olarak görülmesi gerektiği ifade edilse de, belirli dönemlerde, cezaevindeki mahkumlara yönelik tutumun iyileştirici olmaktan  çok  cezalandırıcı  niteliğinin  daha  ağır  bastığı  gözlemlenmiştir. Aynı şekilde, kriminologlar arasında da cezaevlerinde suçlulara yönelik nasıl bir  politikanın  izlenmesi  gerektiği  hususu  sıklıkla     tartışmalara  konu olmuştur ve olmaya devam etmektedir.
Cezaevinde mahkumlara yönelik nasıl bir eylem stratejisinin benimsenmesi gerektiği konusundaki perspektifler genel olarak iki genel başlık altında ele alınabilir. Birinci yaklaşım, suçlulara yönelik tutumun katı/acımasız olması gerektiğini  öngörmekte  ve  dolayısıyla  cezalandırmayı  merkeze  alan  bir nitelik arz etmektedir.   İkinci yaklaşım ise, birinci yaklaşımın aksine, suç işleyenlere   daha   hoşgörülü   bir   tutumun   takınılması   gerekliliği   ileri sürülmekte ve bu sebeple de bu yaklaşım, rehabilitasyon çalışmalarının önemini vurgulamaktadır. Bu iki temel yaklaşım; cezaevlerinin, cezalandırıcı mı yoksa ıslah edici kurumlar mı olduğu noktasında yaşanan farklı   bakış açılarının/tartışmaların bir uzantısı niteliğindedir.
Aslında cezaevinin fonksiyonlarına ilişkin bu farklı yaklaşımlar, bireylerin niçin suçlu hale geldikleri yönündeki açıklamalarla da yakından ilintilidir. Kriminalitenin bireylerin içinde bulundukları olumsuz veya dezavantajlı pozisyonlarından kaynaklandığını ileri süren bazı kriminologlar, suçluların cezalandırılmalarından çok ıslah edilmelerini savunmaktadırlar. Çünkü bu kriminologlara göre, birey suç işlemeye toplumsal unsurlar veya sorunlar tarafından sürüklenmiştir.  Cezaevinin  amacı  bu  nedenle,  suçlu  bireyleri  iyileştirip yeniden topluma kazandırmak olmalıdır. Bireyin rasyonel ve bilinçli bir tercih ile suç işlediğini varsayan diğer yaklaşım da, bireyin cezalandırılması gerektiğini ve dolayısıyla da cezaevinin temel fonksiyonun cezalandırma olduğunu ileri sürmektedirler.
Suçlulara yönelik tutumun katı ve acımasız olması gerektiğini ileri süren yaklaşım, cezaevinin fonksiyonunu büyük ölçüde cezalandırma ile sınırlamaktadır.  İşledikleri  suç  eyleminden  dolayı  gerek  suç  mağduru gerekse de toplumdaki diğer bireyler tarafından suçluların cezalandırılmaları yönündeki beklentilerinin, bu yaklaşımın temel dayanaklarından birini oluşturduğu bir gerçektir.  Örneğin tecavüze uğramış veya gasp edilmiş bir mağdurun veya toplumun diğer bireylerinin en büyük amacı, bu eylemi gerçekleştirenin/gerçekleştirenlerin ağır bir biçimde cezalandırılmasıdır. Suçluların cezaevlerinde ağır koşullara tabi tutulmalarını öngören yaklaşım, misillemeci (retribution) görüş olarak nitelendirilmektedir.  Hiç kuşkusuz bu yaklaşımın temelinde, suçlunun suç davranışını bilinçli, rasyonel bir irade ile gerçekleştirdiği  ve  dolayısıyla işlediği  suç  eyleminden  dolayı  sorumlu olduğu düşüncesi yatmaktadır.
Hapsetmenin veya cezai yaptırımların amacının, bu iki yaklaşımdan (cezalandırılma  mı  ıslah  edilme  mi)  hangisi olması gerektiğine  ilişkin tartışma günümüzde de devam etmektedir. Bu tartışma önemli ölçüde, bu yaklaşımlardan   hangisinin suçu engellemede daha etkili olduğu sorununa verilen yanıtla ile ilintili görünmektedir. Bu sebeple, suç oranlarının azaltılmasında veya bireylerin yeniden suç işlemelerinin engellenmesinde bu iki yaklaşımdan hangisi daha etkilidir? Hiç kuşkusuz bu sorunun yanıtı oldukça kompleks bir nitelik arz etmektedir. Çünkü, hapsetme veya cezaevinin   fonksiyonları   ile   suçtan   cayma arasındaki   ilişki   üzerine odaklanan araştırmaların bulguları her zaman birbirleriyle örtüşmemektedir (bkz. DeFina ve Arvanites, 2002: 637).

FORMEL CAYDIRICI BİR UNSUR OLARAK CEZAEVİ

Cezaevinden tahliye edilen bazı suçluların yeniden suç işleyip cezaevine döndükleri bir gerçektir. Bu durum bazı suçlular açısından cezaevinin, caydırıcı bir işlevi yerine getiremediğini veya cezaevindeki ıslah çalışmalarının yetersiz/başarısız olduğunu akla getirmektedir. Özellikle mükerrer suçluluk/sabıkalılık oranının gelişmiş ülkelerdeki yüksekliği, cezaevinin suçluluktaki caydırıcı rolünün tartışılmasına yol açmaktadır.
Livingston (1996: 503), mükerrer suçluluğa ilişkin gerçekleşen oranın, cezaevinin  iyi  bir  spesifik  caydırıcı  olmadığının  kanıtı  olarak görülebileceğini belirtmektedir. Çünkü onun belirtimiyle, cezaevine gönderilen suçluların önemli bir oranı (% 60’ı ) daha önceden de cezaevinde bulunan suçlulardır. Bu durum, cezaevinden tahliye edilen/salıverilen çoğu mahkumun, yeniden cezaevine dönmeleri ile sonuçlandığını göstermektedir (%  40). 2    Ayrıca  Giddens  (2000:  199)  de,  İngiltere’de  hapis  cezasını çektikten sonra salıverilen bütün erkeklerin % 60’tan fazlasının, ilk suçlarından sonraki dört yıl içerisinde yeniden suç işledikleri ve bu nedenle tutuklandıklarını belirtmektedir. Dahası, suç eylemlerine geri dönenlerden bazılarının da yakalanmadığı göz önüne alındığında, yeniden suç işlemeye ilişkin gerçekleşen oranın daha yüksek olduğunu tahmin etmek mümkündür.
Hapsetmenin veya cezaevinin caydırıcılığı, genel ve özel/spesifik caydırıcı olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Özel caydırıcılık, cezaevinde hapis cezası alan bireylerin cezaevinden çıktıktan sonra yeniden cezaevine düşmemek için suç işlemekten kaçınmalarını ifade etmektedir. Genel caydırıcılık ise, suç işleyenlerin hapis cezasına çarptırılmalarının, toplumdaki diğer bireyleri veya suça eğilimli olan insanları korkutarak suç işlemekten vazgeçirmelerini tanımlamaktadır. Diğer bir deyişle, toplumda suç işlemeye eğilimli olan bazı bireyler, suç işlemeleri durumunda diğer suçlular gibi cezaevine gönderilecekleri veya hapsedilecekleri yönünde duyacakları korku veya endişe onları suç işlemekten caydırabilmektedir.
Cezaevinin  veya  hapsetmenin  caydırıcılığı  konusuna  odaklanan araştırmalara bakıldığında, cezaevinin/hapsetmenin genel caydırıcılık özelliğinin daha etkili olduğu görülmektedir. Diğer bir deyişle, hapsetme veya  cezaevi  olgusu,  suç  işlememiş  bireyler  üzerinde  daha  caydırıcı  bir etkide bulunmaktadır. Örneğin Giddens, hapishanenin caydırıcı işlevi konusunda şunları belirtmektedir: “Hapishanelerin, tutukluları ıslah etmekte pek başarılı görünmüyorlarsa da, insanları suçtan uzak tutmayı başarıyor olmaları olanaklıdır. Hapishane yaşamının kötülüğü, bizzat hapiste yatanları suçtan caydıramasa da, ötekileri bundan alıkoyabilir. Burada, hapishane reformcularının karşısında, hemen hemen çözümsüz olan bir sorun bulunmaktadır. Hapishaneleri özenle kötü yerler haline getirmek, olasılıkla potansiyel  suçluları  caydırmaya  yardımcıdır;  ne  ki  bu  da,  hapishanelerin ıslah etme hedeflerini gerçekleştirmelerini oldukça güçleştirmektedir. Ancak hapishane koşulları daha az kötü hale geldikçe, hapsetmenin caydırıcı etkisi de daha az olacaktır” (Giddens, 2000: 199). Giddens, benzer biçimde, hapishanelerin önde gelen amaçlarının başında; belirli bir zaman diliminde suç işlemiş olan bireylerin topluma yeniden uyum sağlayacak şekilde hazırlamak olduğunu ancak, yapılan araştırmaların bu gerçeği doğrulamadığını ileri sürmektedir (Giddens, 2000: 198- 199). Giddens bu ifadeleri ile hapishanenin spesifik/özel caydırıcı işlevinden çok genel caydırıcılık işlevinin daha etkili olduğu hususuna dikkat çekmektedir.
Kury ve arkadaşları (2003:143-144) da, hapsetmenin  caydırıcı etkisinin çok az kişi üzerinde ve dolayısıyla sınırlı olduğunu belirterek, hapsetmenin kriminojenik etkisinin daha etkili olduğunu ileri sürerek bir anlamda, hapsetmenin suçlular arasında suç eğilimliğini veya mükerrer suçluluğu arttırdığını belirtmiş olmaktadırlar. Çünkü onlara göre, suçluların hapsedilmeleri aynı zamanda onların kriminojenik bir çevreye gönderilmeleri/atılmaları    anlamına   gelmektedir.   Ayrıca   onlara   göre, hapsetme  süresinin  uzunluğu  da  genelde  mükerrer  suçluluğu  artırıcı  bir etkide bulunurken, kısa süreli hapsetme ise yeniden suç işlemenin etkisini azaltıcı bir yönde fonksiyon görmektedir (Kury v.d: 2003:144). Livingston (1998: 503-504) de, cezaevinden tahliye edilen 4000 mahkum üzerinde yapılan bir araştırmanın bulgularından söz etmektedir. Söz konusu bu araştırmaya göre, örneğin soygun v.b suçlardan uzun süre cezaevinde tutuklu kalan mahkumlar ile cezaevinde daha kısa süreli bir tutukluluk yaşayanların birbirleriyle  mukayese edilmesi sonucunda,  cezaevinde  daha  uzun  bir tutukluk   süresi   yaşamış   mahkumların   daha   çok   kriminal   bir  yapı kazandıkları tespit edilmiştir.
Silberman da,   suçluları toplumdan ayırmanın diğer bir deyişle onları cezaevine koymanın suç üzerindeki etkisinin sınırlı olduğunu ileri sürmektedir. Ona göre, suç işlemenin engellenmesinin yolu olarak suçluya daha fazla ceza vermek iyi bir çözüm değildir. Ancak yine de suçluların özellikle cezaevinde tutuldukları süre boyunca –cezaevi personeli ve diğer mahkumlara yönelik işleyebilecekleri suçlar dışarıda tutulmak kaydıyla- en azından yeni suç işleme fırsatları olmayacaktır. Greenberg, Dine, Dinitz Conrad gibi bazı kriminologlar da, çok sayıda hükümlünün cezaevine hapsedilmesinin, sokak suçlarının sayısında bir miktar azalmaya neden olabileceğini belirtmektedirler. Onlar, özellikle organize suçları işleyen çetelerin elemanlarından birinin yakalanmasının, çetenin diğer elemanlarını suç işlemekten alıkoyamadığını ve yeni üyelerle suç işlemeye devam ettiklerini iddia etmektedirler (aktaran İçli ve Öğün, 1999:39-40).
Foucault ise cezaevlerini, gözetleme kurumları olarak nitelendirmektedir. O, hapishane üzerine yaptığı çalışmalarda hapishanelerin, suçluları namuslu bireyler haline getirmenin aksine, onları daha çok suça eğimli kıldığını ileri sürmektedir. Ona göre; “hapishane, suça eğilimli kişi imalathanesiydi; suç işlemeye   eğilimli   olmanın   hapishane   yoluyla   üretilmesi   hapishanenin yenilgisi   değil   başarısıdır,   çünkü   hapishane   bunun   için   yaratılmıştı. Hapishane  suçun  tekrarına  olanak  tanır,  çok  profesyonelleşmiş  ve  kendi içine   sıkı   sıkıya   kapalı   suça   eğilimler   grubunun  oluşmasını   sağlar” (Foucault, 2003:83). Foucault hapishanelerde yürütülen ıslah/rehabilitasyon çalışmalarının  da  hedeflediği  amaçları  gerçekleştiremediğini  ileri sürmektedir. O, “etki daha ziyade tersinedir ve hapishane, daha ziyade suça eğilimli davranışlara yöneltir” (2003:254) demektedir.
Dekeseredy ve Schwartz (1996: 455) da, cezaevlerinin suçu engellemenin çok etkili bir aracı olmadığını belirtmektedirler. Onlar, gençlerin çoğunu cezaevine kapatmanın suçlarda büyük bir olasılıkla sadece % 5 veya buna benzer bir oranda bir azalmayı sağlayabileceğini belirtmekle birlikte, cezaevlerinin suç işleyen bireyler açısından durumu daha da kötüleştirebilecekleri iddiasında bulunmaktadırlar. Onlara göre, bazı insanların salıverildikten sonra suç işlememelerine karşın çoğu suçlu, özgür kaldıktan sonra en az bir kez daha tutuklanmaktadırlar.
Bu yaklaşımların yanı sıra konuya ilişkin yapılmış bazı araştırmaların da, hapsetmenin suçlulukta caydırıcı bir işlevi gördüğü yönünde bulgular ortaya koyduğu bir gerçektir (bkz. DeFina ve Arvanites, 2002: 637; Devine , Sheley ve Smith, 1998; Cohen ve Land, 1987).
Yukarıda belirtilen, cezaevinin veya hapsetmenin bireyleri yeniden suç işlemekten caydırmadığı   ve dahası bazı bireyleri suça daha çok eğilimli kıldıkları yönündeki tespitler, cezaevinin veya hapsetmenin caydırıcılığını tartışılır hale sokmaktadır. Cezaevi, bireyleri suç işlemekten niçin alıkoyamamaktadır? Bu sorunun yanıtını kuramsal açıdan özellikle ayırıcı birleşenler ve etiketleme teorilerinin varsayımlarından hareketle kısmen açıklamak mümkündür. Sutherland (1939, 1947) tarafından formüle edilen ayrıcı birleşenler kuramı, suçluluğu önemli ölçüde, bireylerin kriminal değer ve normlar ile olan temasları diğer bir deyişle, sosyal etkileşim kalıplarıyla ortaya çıktığını ileri sürmektedir. Bu yaklaşım esas alındığında, cezaevlerini kriminal   içerikli   sosyal   etkileşim   kalıplarının   en   çok   gerçekleştiği mekanların başında geldiğini söylemek mümkündür. Bu çerçevede; sürekli suçlu değer ve kalıplarla etkileşim içerisinde bulunan mahkumların suçluluk yapılarının, cezaevlerinde daha çok pekiştiği sonucu çıkarılabilir. Ancak Sutherland, sadece suçlularla bir araya gelme koşulunu, suçlu davranışının oluşması için yeterli görmemekte; suçun oluşumunda, kriminal bireylerle olan ilişkinin sıklığı, süresi, önceliği ve yoğunluğu gibi unsurlarının önemine de dikkat çekmektedir. Bu husus, cezaevinde bulunan bireylerin kendi aralarındaki ilişki sıklıkları ve yoğunluklarının farklılık arz edebileceğini ve dolayısıyla cezaevlerindeki bireylerin, kriminal eğilimlerinin aynı olamayacağı  anlamına  gelmektedir.  Görüldüğü  gibi;  ayırıcı  birleşenler kuramı, bireyin suçlu yapısını, çevresel bir bağlamda gelişen ilişkisel nitelik ve nicelik biçimi ile açıklamaktadır.
Etiketleme kuramı da, bireylerin suçlu olarak etiketlenmelerinin onların davranışları üzerinde nasıl bir etkide bulunduğu sorunsalı ile ilgilenmektedir.
Bu kuramın önde gelen temsilcilerinde biri olan Lemert, sapmayı ikiye ayırmaktadır. Birincil ve ikincil sapma. Lemert (1951), bireylerin gerçekleştirdikleri ilk norm ihlalinin yani birincil sapmanın, bireyin suçlu bir kimlik edinmesini sağlayıcı bir sapma niteliğini taşımadığını dolayısıyla bu sapmanın geçici bir özellik arz ettiğini ileri sürmektedir. Ona göre, bireylerin gerçek suçlu bir kişilik kazanmaları, ikincil sapma ile mümkün olmaktadır. Bu anlamda, ikincil sapma bireyin sosyal normlara olan tepkisini pekiştirici yönde bir etkide bulunmaktadır. Bu perspektif ışığında bakıldığında, cezaevleri, bireyler açısından aynı zamanda etiketlenmelerini sağlayan bir kurum işlevini de görmektedir. Dolayısıyla   etiketlenen birey, cezaevinden çıktıktan sonra yeniden suç işleme eğilimi sergileyecektir.
Gerek ayrıcı birleşenler ve gerekse de etiketleme kuramı perspektifleri açısından    bakıldığında, cezaevleri    kriminojenik mekanlar olarak görülmektedir. Bu anlamda cezaevleri, mahkumların kriminal teknikleri, tutumları ve değerleri öğrendikleri yerler olarak dikkat çekmektedir. Bu sebeple mahkumlar cezaevinden salıverildikten sonra, birlikte oldukları insanlarla aynı şekilde yeniden suç işleyebilmektedirler. Burada, bireylerin yeniden suç işlemelerinde cezaevinde deneyimledikleri alt-kültür olgusu karşımıza çıkmaktadır.

CEZAEVİ ALT-KÜLTÜRLERİ VE MÜKERRER SUÇLULUK

Her şeyden önce, cezaevi koşulları ve cezaevinde var olan suç alt-kültürü yeniden  suç  işlemede  veya  mükerrer suçlulukta  son  derece  önem  arz etmektedir  denilebilir.  Cezaevindeki  mahkum  alt-kültürü,  bazı  suçluların ıslah edilmelerini veya toplumsal öngörüler ekseninde yeniden sosyalleştirilme  olasılıklarını  azaltmaktadır.  Dahası,  cezaevi bünyesinde deneyimlenen bu alt-kültür, bireylerin ıslah edilme çabalarını güçleştirmekte veya  engellemektedir.  Bu durum da,  mahkumların suçluluk eğilimlerinin daha  da  güçlenmesine  yaramaktadır.  Bu  nedenle  mahkumların,  tahliye sonrası yeniden suç işleyip işlemeyecekleri, bu alt-kültüre olan katılım ve bağlılık düzeyleriyle alakalı olarak kısmen açıklamak mümkündür.
Cezaevindeki alt-kültür, mahkumlar arası sosyal ve güç ilişkilerini belirlemede etkili olmaktadır. Diğer bir deyişle, cezaevlerinde de, bireyler arası ilişki ve davranış kalıplarını  düzenleyen/belirleyen bir kültürün olduğu gerçektir.  Bu kültür aynı zamanda, suçluların cezaevi yönetimi ile nasıl bir ilişkiye  gireceklerini,  anlaşamadıkları  veya  sorunlu  gördükleri  bireylerle nasıl bir ilişki geliştireceklerini, günlerini nasıl geçireceklerini, sorunlarının üstesinden nasıl geleceklerini, olumsuz koşulları nasıl tolere edeceklerini önemli ölçüde belirlemektedir. Bu nedenle cezaevlerini, kendine özgü gelenekleri, normları, dili ve rolleri olan bir sosyal birim olarak tanımlamak mümkündür. Cezaevindeki sosyal yaşamı ve suçluluk potansiyelini etkileyen cezaevi veya mahkum alt-kültürü bu sebeple bazı kriminologlar tarafından bir araştırma konusu olarak incelenmiştir.
Cezaevi  kültürü  alanında  yaptıkları  araştırma  ile  haklı  bir  üne  sahip olanlardan başında Clemmer gelmektedir. Clemmer klasikleşmiş çalışması olan  “Cezaevi  Topluluğu”  (The  Prison  Community,  1940)  adlı araştırmasında, cezaevindeki alt-kültürü ve sosyal yaşamı ele almaktadır. Clemmer bu çalışmasında özellikle “mahkumlaşma” sürecini temel bir ilgi konusu olarak irdelemektedir. Clemmer, “mahkumlaşma” (prisonization) kavramını, mahkumların cezaevindeki alt-kültüre adapte olma veya söz konusu kültüre   asimile olma süreçlerini tanımlamak için kullanmaktadır. Diğer bir deyişle Clemmer, mahkumlaşma kavramı ile cezaevine yeni giren suçluların cezaevi topluluğundaki yaşam tarzlarını (normları, ilişki biçimleri, dilleri, statüleri, öykünme biçimleri, davranış biçimlerini v.b) öğrenme sürecini tanımlamaya çalışmaktadır. O, cezaevine giren suçlunun belirli bir süre içerisinde cezaevinde var olan kültüre adapte olduğunu ve o kültürünü, dilini, kodlarını ve davranış  kurallarını içselleştirdiğini belirtmektedir. Ona göre, cezaevine giren bireyin, cezaevindeki alt-kültürü yüksek düzeyde içselleştirmesi/pekiştirmesi ise, cezaevinden çıktıktan sonra onun yeniden suç işleme olasılığını arttırıcı bir etkide bulunmaktadır. Diğer bir deyişle, cezaevinde bulunan mahkumun, var olan alt-kültürü güçlü bir biçimde içselleştirmesi,   onun   cezaevi   sonrası   toplumsal   yaşama   adapte   olma olasılığını  azaltmakta  ve  dolayısıyla  bu  mahkumlaşma  düzeyi,  tahliye sonrası yeniden suçlulukta etkili bir gösterge olarak dikkat çekmektedir (Clemmer, 1970: 479 – 483).
Clemmer, cezaevindeki suçluların enformel bir grup oluşturduklarını belirtmektedir. Bu sebeple mahkumlar arasında var olan; moral, duygusal birlik ve dayanışma olgularına dikkat çekerek bu birlikteliği suçluluk açısından kritik eder (bkz.Clemmer, 1970:423-428). Adler v.d. (1995: 489) de, cezaevinde yaşayan suçluların,   aynı fiziksel mekanı paylaştıkları için, gönüllü veya istekli olarak gerçekleştirilmemiş olmasına rağmen, bir sosyal grup oluşturduklarını belirtmektedirler.
Clemmer (1970:480-481), mahkumların cezaevindeki kalıp ve değerlerden etkilenme derecelerinin/düzeyinin farklılık arz ettiğini belirtmektedir. Ona göre, bireyin mahkumlaşma düzeyinin, düşük ve yüksek olmasını belirleyen bazı koşullar bulunmaktadır. Clemmer, az veya düşük düzeydeki mahkumlaşma olgusunu belirleyen faktörleri şu şekilde sıralamıştır:
1. Kısa süreli tutukluluk,
2. Ceza yaşamı öncesindeki olumlu ve sosyalleşmiş ilişkiler tarafından belirlenen istikrarlı veya dengeli (stable) bir kişilik,
3. Cezaevi dışındaki kişilerle olumlu ilişkilerin devam etmesi,
4.Diğer   insanlarla   ortak   yaşamın   gerektirdiği   bir   dengede   ilişkileri sürdürmek ancak cezaevindeki temel veya kısmi grupla bütünleşmeyi red etme,
5. Cezaevindeki mahkumların dogmalarını ve kodlarını körü körüne kabul etmeyi red etme,
6. Liderlik vasıflarına sahip olmayan ve aynı zamanda tümüyle cezaevi kültürü ile bütünleşmemiş olan iş  ve oda arkadaşı ile birlikte olma şansına sahip olma,
7. Anormal seksüel davranışlar ve aşırı kumar gibi davranışlardan  kaçınma; işe ve dillendirici/canlandırıcı davranışlara istekli olma,
Clemmer, mahkumlaşma düzeyini arttıran faktörleri ise, şu şekilde belirtmiştir:
1.  Çok  yıla  dayalı  uzun  bir  tutukluluk  süresi  ve  bununla  ilintili  olarak cezaevi alt-kültürünün uzun süreli etkisi,
2. Bir dereceye kadar istikrarlı/sağlam olmayan bir kişilik, onun zayıflığı cezanın  başındaki  yetersiz/zayıf  veya kusurlu ilişkilerden kaynaklanmaktadır,
3. Cezaevi dışındaki insanlarla olumlu ilişkilerin  bitmiş olması,
4. Cezaevindeki temel/birincil gruplarla bütünleşme kapasitesi veya buna olan hazırlılık durumu,
5.  Mahkumların, dogma ve davranış kodlarını körü körüne kabul etme,
6. Benzer özelliklere/yönelimlere sahip olan bireylerle birlikte kalma,
7. Anormal seksüel  ve kumar gibi davranışlara katılmaya hazır halde olma.
Clemmer’in, mahkumlaşmanın düzeyini veya derecesini belirleyen faktörler olarak sıraladığı değişkenlere genel olarak bakıldığında mahkumlaşmanın; a) hükümlünün kendisinden kaynaklanan faktörler (kişiliği, duyguları v.b), b) cezaevi dışında daha önceden var olan ilişkiler ve bu ilişkilerin hala devam edip   etmediği   c) cezaevinde   birincil   grup  üyesi   olup   olmaması,   d) Cezaevinde kaldığı yerin özelliği (hücre, koğuş) ve e) mahkumun cezaevinin kurallarını kabul etme düzeyi ile ilintili olarak ele aldığı görülmektedir (aktaran İçli ve Öğün, 1999: 44).
Clemmer’in, bireylerin “mahkumlaşma” süreçlerine ve etkilerine ilişkin bu saptamaları, cezaevinden çıkan bireylerin yeniden suç işleyip işlemeyeceklerini öngörmede önemli katkılar sunduğu söylenebilir. Bu nedenle, mükerrer suçluluk çalışmalarında cezaevlerinin rolünü inceleyen araştırmacılar,   cezaevindeki   bireylerin   mahkumlaşma   düzeyini  dikkate almak zorundadırlar.
Stanton Wheeler, Clemmer’in mahkumlaşma kavramını ampirik olarak test ettiği çalışmasında; mahkumlaşmanın, tutuklama süresince U eğrisi biçimini aldığını ileri sürmektedir. U eğrisi, ilk zamanlarda az düzeyde olan mahkumlaşma düzeyinin giderek artma eğilimi içerisine girdiği   ancak tahliyeye  yakın  zamanda  da  yeniden  azalma  trendine  girdiğini belirtmektedir. Diğer bir deyişle, suçlu ilk cezaevine girdiğinde, onun suçlu alt-kültüre uyumu yüksek veya  güçlü düzeyde değildir. Tutukluk süresi arttıkça onun mahkumlaşma düzeyi artmakta ve tahliyeye yakın zamanda da azalmaktadır. Ancak, daha sonraları Ulla V. Bendseson, İsveç mahkumları üzerine yaptığı araştırmada, bu yaklaşımla uyuşmayan sonuçlar elde etmiştir. Ona göre, cezaevinde kalma süresi arttıkça, bireyin mahkumlaşma düzeyi de artmaktadır. Ayrıca Bendseson çalışmasında, cezaevlerinin suç okulları olduğu sonucuna varmıştır (Adler v.d., 1995:491). Günümüzde bazı kriminologlar tarafından da, cezaevleri “suç okulları” veya “suç üniversiteleri”  olarak  tanımlanmaktadır (bkz  Ghiglieri,  2002;  Othmani,2003: 45). “Suç üniversiteleri” nitelemesi, suçlunun cezaevlerinde daha çok profesyonelleştiği gerçeği belirtmek için kullanılmaktadır. Ghiglieri (2002:377) de benzer biçimde, “suç üniversiteleri” kavramının, cezaevlerinin caydırıcı özelliğini ortadan kaldıran, suçluların cezaevinde sahip oldukları konforu nitelemek için kullanıldığını belirtmektedir.
Feldman da, cezaevinde bulunan suçluların birbirlerine suç deneyimlerini, kariyerlerini aktardıklarını ve benimsettirdiklerini ileri sürerek, bu süreç sonucunda bireylerin topluma yabancılaşır hale geldiklerini ileri sürmektedir (aktaran İçli ve Öğün, 1999:43).
Günümüzde, cezaevlerinde ortaya çıkan mahkum alt-kültürü üzerine yapılan çoğu araştırmalar, bu kültürün “genelde az uyumcu”, “çok fraksiyonol” ve “aşırı öfkeli” bir nitelik arz ettiğini ileri sürmektedirler. Ayrıca, bazı mahkumların diğer mahkumlar üzerinde denetim kurma istekleri, cezaevinde bazı mahkumların, kendi mahkum arkadaşlarına yönelik şiddet kullanmaları da (Bonn,1984: 464) bir cezaevi gerçeği olarak karşımıza çıkmaktadır.
Cezaevindeki alt-kültüre ilişkin temel bir konu da, cezaevindeki alt-kültürün nasıl  oluştuğudur.  Konuya  ilişkin  olarak  “taşıma  modeli”  (importation model) kavramsallaştırmasıyla dikkat çeken Schrag, cezaevinde bulunan alt- kültürün, cezaevinde ortaya çıkmasının aksine cezaevinin dışından cezaevine taşındığı veya getirildiğini ileri sürmektedir. Bu nedenle ona göre; cezaevi alt-kültürü, suçluların geldikleri yere veya sokaklara ait değerlerdir. Thomas da yaptığı araştırmada, taşıma modelini destekleyici bulgular saptamıştır (Adler v.d., 1995:491).
Mahkumlar üzerinde çalışma yapan diğer bir araştırmacı da Sykes’dır. Clemmer’in çalışmasından esinlenen Sykes de, “Tutsaklar Toplumu” (The Society of Captives) adlı çalışmasında, mahkumların karşılaştıkları acıları/ızdırapları, “hapsedilmenin/mahpusluğun acıları” (pains of imprisonment)  kavramı  ile  açıklamaktadır  (Sykes,  1970:  447-454).  Ona göre, cezaevindeki mahkumların karşı karşıya kaldıkları beş temel acı veya yoksunluk biçimi vardır:
1. Özgürlüğün yoksunluğu (deprivation of liberty): Bu kavram mahkumların; özgürlükleri  başta  olmak  üzere  arkadaşlarından,  yakınlarından  ve ailelerinden   yoksun   olma   durumlarını  anlatmaktadır.   Bu   yoksunluğun sonucu, duygusal ilişkilerin yokluğu, can sıkıntısı ve yalnızlıktır.
2. Eşya ve hizmetlerden yoksunluk (deprivation of goods and services): Bu yoksunluk,  mahkumların cezaevinde maddi servet elde etme imkanlarına sahip olmama durumlarını anlatmaktadır.
3. Heteroseksüel ilişkilerden yoksunluk (deprivation of heterosexual relationships): Cezaevlerinde uzun süreli tutuklu kalan mahkumların bazı cinsel ihtiyaçlarından yoksun kalmalarını ifade etmektedir. Bu yoksunluğun,
bazı kriminologlar tarafından çok ciddi psikolojik sorunlar   yarattığı ileri sürülmektedir. Bu yoksunlukların yarattığı problemlerin başında,  yaşı daha gelişkin  ve  agresif  olan  bazı  mahkumların,  daha  genç  ve  zayıf  olan mahkumları, homoseksüel ilişkilere zorlamaya çalışmalarıdır.
4. Kişisel özerklikten/otonomiden yoksunluk (deprivation of autonomy): Mahkumların  yaşamları,  her  günün  24  saati    düzenlenmekte  ve  kontrol edilmektedir.
5. Kişisel güvenlik yoksunluğu (deprivation of security): Cezaevinde mahkumların   karşılaştıkları   diğer   bir   husus   da,  kişisel  güvenliğin olmayışıdır. Mahkumların diğer mahkumlarla küçük mekanları paylaştıkları durumlarda bu  mahkumlardan  bazıları,  diğer  mahkumlara  yönelik olarak şiddet  ve  agresif  tutum  sergiledikleri  veya  cinsel  açıdan onları  istismar etmeye çalıştıkları bilinmektedir (Ayrıca bkz. Adler v.d.,1995:500; Barlow, 1993:465-466).
Mahkumların cezaevindeki yoksunluklarını irdeleyen Sykes’in bu yaklaşımlarından   hareketle   cezaevinin,   suçlular  açısından   ne   anlama geldiğini ortaya koymak mümkündür. Burada tartışılması gereken konuların başında, bu yoksunlukların yeniden suç işlemedeki etkisinin nasıl ve ne düzeyde  olduğunun  saptanmasıdır.  Özellikle  bu  yoksunluk ve kısıtlanmışlığın,  bireyde  toplum  ve  otoriteye  karşı  bazı  saldırgan  ve düşmanca duygular geliştirmesine yol açabileceği söylenebilir. Ancak kimi yaklaşımlar da, bireyin cezaevinde bazı imkanlardan yoksun bırakılmasının veya kötü bir muameleye maruz kalmasının, mahkum üzerinde yeniden suç işlemede  caydırıcı  bir  işlev  gördüğü  ileri sürülmektedir.  Bu  çerçevede örneğin Ghiglieri, “Erkeğin Karanlık Yüzü” (2002) adlı çalışmasında, davranışsal değişim uzmanı Anthony Robbins’a atfen şu bilgilere yer vermektedir: Robbins “mahkum edilmiş suçluların hapisteyken acı çekmemeleri ve bu nedenle acıyı işledikleri suçla ilişkilendirmemeleri nedeniyle, verilen cezanın serbest kaldıklarında davranışlarını değiştirmediğini” iddia etmektedir. Robins kendi tezini desteklemek için, Fransız hapishaneleri örneğini vermektedir. Robins’a göre, 1980’li yıllarda Fransa hapishanelerindeki suçlular; çoğu olanaktan yoksun, dış dünyadan tümüyle  yalıtılmış  karanlık  hücrelerde  kalmaktaydılar.  Yemek  ve  diğer gereksinimler için harcanan para da oldukça düşük düzeyde tutulmuştur. Ona göre, Fransız cezaevlerinin bu olumsuz yapısı mahkumların yeniden suç işlemelerini ciddi düzeyde engelleyerek, mükerrer suçluluk oranının sadece % 1 ile sınırlı kalmasını sağlamıştır (Ghiglieri, 2002: 377). Bu saptama, bireylerin yeniden suç işlemelerinin engellenmesi veya cezaevinin caydırıcı olması   için   cezaevi  koşullarının   ağır ve olumsuz koşullar içermesi gerektiğini vazetmektedir. Diğer bir deyişle, Robins’a göre cezaevlerinin suç okulları olmaktan çıkarılması, suçluların kötü koşullarda tutulmaları ile mümkündür. Ancak bu yaklaşım günümüzde çok sayıda araştırmacı tarafından eleştirilmektedir.
Irwin ve Cressey de, “cezaevi kültürü” ile “suçlu alt kültürü” arasında bir ayrım yapmaktadırlar. Onlara göre, cezaevlerinde üç çeşit alt-kültür bulunmaktadır. Ancak bu alt-kültürlerden özellikle “hırsızlık” ve “hükümlü alt-kültürü” suç unsurlarını bünyesinde barındırmaktadır. Bu iki alt-kültürün ortak özellikleri, faydacılık temasını merkeze koymalarıdır.  Diğer alt-kültür ise, herhangi bir suç unsurunu içinde barındırmayan “yasal alt-kültür” dür. Bu kültürü deneyimleyenler, kendilerini diğer suçlulardan izole ederler ve cezaevi   yönetimi/personeli ile iyi geçinmeye çalışarak  pek sorun çıkarmamaya özen gösterirler (aktaran İçli ve Öğün, 1999:45). Ancak, mahkumların cezaevindeki pozisyonlarının, onlarda bir aşağılanma duygusu yarattığı varsayılarak bu duygunun onları, cezaevi yönetimini ve öngörülen normların benimsenmesini engellediği belirtilmektedir. Cezaevi yönetimi ve anlayışı ile bütünleşme yerine, kendi aralarında birleşerek ayrı bir sosyal sistem geliştirmektedirler. Oluşturdukları bu sistem onların kendilerine olan saygılarını koruma ve devam ettirme gibi bir işlevi yerine getirmektedir. Bundan ayrı olarak, cezaevine girmeden önce mahkumların içinde bulundukları sosyo-ekonomik statü ve deneyimledikleri yaşam biçimleri de, onların cezaevi kültürüne asimile olup olmamalarını belirleyen önemli bir faktör olmaktadır (İçli ve Öğün, 1999:46).
Goffman’a göre de, cezaevi kendi içinde iki eğilimi birlikte barındıran bir kurumdur. Bir yönüyle kriminal adalet sisteminin bir parçası olan formel bir kurum, diğer yönüyle de kendi içinde belirli  davranış kurallarına sahip olan enformel bir organizasyon. Cezaevinin enformel yapısı içerisinde, bireylerin kendi aralarında oluşturdukları davranış kalıpları içerisinde suç davranışının öğrenilmesi de söz konusudur (aktaran İçli ve Öğün, 1999:39).
Yukarıda kimi araştırmacıların da belirttiği gibi cezaevi bünyesinde bulunan alt-kültürün, bazı mahkumların suçluluk eğilimlerinin pekişmesinde etkili olduğu söylenebilir. Burada belirleyici unsurlardan biri hiç kuşkusuz, mahkumların  söz konusu  kültürü  ne  düzeyde  içselleştirdikleri  sorunu  ile ilişkilidir. Cezaevindeki mahkumların, kriminal kültüre katılım düzeylerinin yüksek  olarak  gerçekleşmesi,  cezaevinin  spesifik  caydırıcılığını  önemli ölçüde zayıflatacağı söylenebilir.
Cezaevinin caydırıcılığının etkisini azaltan cezaevi alt-kültürünün yanı sıra cezaevinin bireyi topluma yabancılaştırıcı özelliğinin de etkili olduğu söylenebilir. Benzer biçimde Giddens (2000: 199) da, cezaevinin suçlulukta caydırıcı olamamasını, cezaevinin bireyleri toplumdan koparan, yabancılaştıran işlevi ve cezaevinin olumsuz koşulları ile açıklamaktadır. Ona  göre  cezaevinde  bulunan  suçluların;  özgürlüklerinden,  aile bireylerinden, eşlerinden, eski dostlarından ve yeterli bir gelirden yoksun olmaları,  aşırı  kalabalık  ortamlarda  yaşamaları  ve  katı  disiplin uygulamalarına maruz kalmaları gibi cezaevi koşullarının, onların toplumla bütünleşmelerini sağlamaktan veya onları ıslah etmekten çok toplumdan kopmalarına neden olmaktadır. Dahası, suçluların cezaevinde yaşadıkları ve karşı karşıya geldikleri olumsuz koşulların, onları topluma karşı daha saldırgan ve acımasız kılabileceği belirtilmektedir. Giddens ayrıca suçluların cezaevlerinde geçirdikleri süre içerisinde daha çok suç becerisini öğrendiklerini,  cezaevinden  çıktıktan  sonra  ilişkilerini  devam ettirebilecekleri azılı suçlular ile cezaevinde tanıştıklarını belirtmekte ve bu sebeple, şiddet/suç eylemlerinin normal ve sıradan bir eylem olarak algılanmasında cezaevi faktörünün içerdiği suçluluk potansiyeline dikkat çekmektedir (Giddens, 2000: 199).
Cezaevine kapatılmanın diğer olumsuz bir sonucu da, bireyde çalışmaya karşı  bir  isteksizlik  duygusunu  beslemesi  veya  oluşturmasıdır.  Cezaevi sonrası çalışmaya karşı bu negatif tutum mahkumlarda “tembellik” ve “sorumsuzluk” duygusunun gelişiminde etkili olabilir. Othmani’nin de belirttiği gibi; “kapatılma, bir yanda, bağımlılık yaratır: Belirli saatlerde yemek yenir, uyunur, işenir, sorumluluk duygusundan tamamen yoksun bir yaşam sürdürülür. Bu sorumsuzlaşma, bu çocuklaştırılma, her türlü rehabilitasyon fikrinin, yeniden topluma kazandırmanın karşıtıdır. Hapiste yasaklama  kararı  dışında  hiçbir  karar  verilmez;  tek  özgürlük,  hayatta kalmanın tek yolu bu yasaları delmektir”   (Othmani, 2003: 26). Cezaevi yaşamı, mahkumlar açısından sürekli bazı ritüellerin tekrarlanması anlamına gelmektedir.  Cezaevi dışındaki yaşam, radikal ve köklü değişmelere sahne olurken,  cezaevindeki  yaşam  görece  durağan  bir  nitelik  sergilemektedir. Uzun süre cezaevinde mahkum kalan her hangi bir suçlunun, cezaevinden çıktıktan sonra karşılaştığı yaşam bu sebeple onların toplumsal adaptasyonlarını  güçleştirici bir nitelik sergileyebilir.

CEZAEVİ VEYA HAPSETMENİN CAYDIRICILIĞINA İLİŞKİN BAZI YAKLAŞIMLAR

Cezaevinin veya hapsetmenin caydırıcılık düzeyinin artırılabilmesi ve bireylerin yeniden suç işleyebilme olasılıklarının azaltılması için nasıl bir cezalandırma veya hapsetme politikası geliştirilmelidir? Bu soruya verilen yanıtlar birbirinden farklılık arz etmektedir. Bu yaklaşımlar şu şekilde sıralanabilir:
1. Suçlular için öngörülen cezaların ve cezaevi koşullarının ağırlaştırılması,
2. Birinci maddede belirtilenin aksine cezaevi koşullarının insanileştirilmesi ve rehabilitasyon faaliyetlerine ağırlık verilmesi,
3. Cezaevi alternatifi yaklaşımlarının ve kurumlarının geliştirilmesi,
4. Suç işleyen tüm bireyleri cezaevine göndermek yerine sadece ciddi ve ağır suçları işleyenlerin cezaevine gönderilmeleri veya hapsedilmeleri.
Kriminologlar suçlulukla etkili bir mücadelenin yürütülebilmesi için cezaevlerinin ve cezalandırmanın nasıl olması gerektiği konusunda kendi aralarında  bazı  görüş  veya  farklı  yaklaşımlara  sahiptirler.  Bazı kriminologlar, cezaevinin caydırırlığının ancak cezaevinin mahkumlara yönelik sert bir tutum takınması ile mümkün olabileceğini ileri sürerken, bazıları da cezaevinde ıslah edici programlara ağırlık verilmesi ve cezaevi koşullarının insanileştirilmesi ile mümkün olduğunu belirtmektedirler. Bu çerçevede örneğin Livingston, cezaların ağır ve sert olmasının (severity), suçlulukta daha çok caydırıcı olduğunu ileri sürmektedir. Ona göre, cezaların hafif olması ise aksine, suçluyu gelecekte yeniden suç işlemekten daha az caydırır. Bu çerçevede Livingston, cezaevinde daha uzun süreli kalan mahkumların, mahkumiyet süreleri daha kısa olanlara kıyasla yeniden suç işleme olasılıklarının (recidisivim) daha düşük gerçekleştiğini iddia etmektedir. Ancak Livingston yine de, bu soruna odaklaşan çoğu araştırmaların, hapis cezası (time served) ile yeniden suçluluk veya mükerrer suçluluk  arasında  her  hangi  bir  ilişkiyi  saptayamadığını  belirtmektedir. Ayrıca  Livingston, şartlı  salıverilen  mahkumların,  cezalarını  tam  olarak bitirip tahliye olan suçlulara kıyasla sonraki dönemlerde muhtemelen daha fazla suç işlemediklerini belirtmektedir (Livingston, 1996:503).
Mükerrer suçluluk oranının azaltılması çerçevesinde ileri sürülen diğer yaklaşımlardan biri de, cezaevinde rehabilitasyon çalışmalarına ağırlık verilmesi  yönündeki  görüşlerdir.  İyileştirici  programların  önemini vurgulayan  araştırmacılar hapishanelerin  işlevinin  suçluların  sadece kapatılma mekanları olarak görülmemesi gerektiği noktasında ısrarcı davranmaktadırlar. Bu çerçevede Othmani, cezaevlerindeki suçluları özgürlükten   yoksun   bırakmayan   bir   ıslah   programının   eşlik   etmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Diğer bir deyişle ona göre“…hapishane cezalandırmadan çok korumaya yönelik bir rol oynamalıdır. Özgürlükten yoksun bırakmanın kendisi bir ceza olmalı, hapishane koşulları ceza olarak kullanılmamalıdır.  Özgürlükten  yoksun  olma  dışında,  tüm  diğer  insan hakları mahkuma garanti edilmiş olmalıdır. Bu haklara saygı zaten her rehabilitasyon programının ön koşuludur” (Othmani, 2003:59). Ancak, gelişmiş ülkelerde cezaevlerinde rehabilitasyon programlarının varlığına rağmen, tahliye sonrası cezaevinden salıverilen bazı suçluların yeniden suç işlemeleri, cezaevlerinde yürütülen tretman veya ıslah edici çalışmaları da tartışılır hale sokmaktadır. Bu nedenle cezaevindeki ıslah çalışmalarının ne düzeyde etkili olduğu sorunu, kriminolojik araştırmalarda hep bir tartışma konusudur.  Kimi  araştırmacılar  tarafından  tretman  ve  iyileştirici programların,   özellikle   suçu   alışkanlık   edinen   veya   kronik   suçlular üzerindeki  etkililik düzeyinin  çok sınırlı  olduğu    ileri sürülmektedir.  Bu çerçevede Martinson ve meslektaşı da (aktaran Siegel, 1989:518), iyileştirici programlarının çoğunluğunun başarısız olduğunu belirtmektedirler. Martinson, ulusal düzeyde A.B.D’de yaptığı bir araştırmada, birkaç istisna dışında, suçluların ıslaha yönelik rehabilitasyon programlarının mükerrer suçluluk üzerinde takdire şayan bir etki yapmadığı sonucunu elde etmiştir. Bundan ayrı olarak yapılan bir araştırmada, rehabilitasyon programına alınan bazı yüksek riskli suçluların, rehabilitasyon programından öncekine kıyasla muhtemelen daha çok suç işledikleri bulgusu elde edilmiştir. Bu araştırma bulguları, iyileştirici rehabilitasyon çalışmaları hakkında bazı olumsuz tepkilerin  ortaya  çıkmasına  neden  olmuştur.  Livingston  (1996:491)  da benzer   biçimde,   cezaevi   ve   rehabilitasyon   programlarının   mükerrer suçluluğu azaltmada çok az bir etkisi olduğunu ileri sürmektedir. Ancak, özellikle cezaevlerinde uygulanan bazı iyileştirici programların başarısız olması, cezaevlerinin cezalandırma yerleri olarak kullanılması gerektiğini savunan geleneksel kuramcıların perspektiflerini yeniden ön plana çıkmasına yol açmıştır (Siegel, 1989:518).
Cezaevinin veya bireylerin hapsedilmelerinin, suçu engellemede beklenilen amacı gerçekleştiremediği veya cezaevinin kriminojenik bir mekan özelliğini taşıdığını ileri süren kimi araştırmacılar da,  cezaevi ve hapsetmeye alternatif yeni yaklaşımlar  geliştirmeye  çalışmışlardır.  Othmani  (2003:  43), hapishaneye alternatif çözümler üretmenin temelinde, hapishanenin temel hedefinin bireylerin cezaevine kapatılmalarından çok, adaletin gerçekleşmesinin sağlanması düşüncesi olduğunu belirtmektedir. Sanıkların tümünün  hapse  atılması  yerine,  toplum  için  ciddi  tehlike  teşkil  eden bireylerin hapse atılması öngörüsü, kamu yararına olan işlerde çalıştırılma düşüncesinin ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Bu yaklaşımların 1990’lı yıllarda destek bulduğu ifade edilmektedir.
Günümüzde hapishanelerin veya hapsetmenin suçlular üzerindeki ıslah ve caydırıcı etkisini sorgulayan araştırmacıların, hapishaneye alternatif cezalandırma  tarzları  olarak  üzerinde  çalıştıkları  alternatif  yaklaşımların başında “toplumda cezalandırma” anlayışı gelmektedir. “Toplumda cezalandırma” anlayışı ise, suçluların cezaevlerine kapatılmalarının aksine bazı toplumsal hizmetlerde çalıştırılmalarını öngörmektedir.
Hapishane karşıtı alternatifler bugün dünya genelinde birkaç biçimde uygulanmaktadır. Bu alternatiflerden biri, suçlunun toplum içerisinde göz altında tutulmasıdır.   Şartlı tahliye, ceza indirimi ve kefaletle tahliye uygulamaları, bu yaklaşıma örnek olarak gösterilebilir. Giddens (2000: 200) İngiltere’de, cezaevinde yatan suçlulardan daha fazlasının bu imkanlardan yararlanarak tahliye edildiği veya ceza indiriminden yararlandıklarını belirtmektedir. Şartlı tahliye, cezaevindeki iyi hal durumu gözetilerek gerçekleştirilmektedir.   Diğer ikinci bir seçenek ise, suç işlemiş bireyin tümüyle mahkemeden uzak tutulmasıdır (bu şekilde bireyin damgalanması engellenmekte ve pişmanlık duyması hedeflenmektedir). Diğer bir seçenek ise, suçluların toplum hizmetinde çalıştırılmasıdır. Ayrıca burada, hapis cezalarının para cezasına çevrilmesi, suçlu tarafından (hizmet ve para açısından) suç mağduruna   yapılacak ödeme, suçlu-kurban uzlaştırma programları,  terapi  toplulukları  ve  suçluların  bazı  günlerini  hapishane dışında geçirmelerini olanaklı kılan izin belgeleri gibi başka alternatifler de söz konusudur. Ayrıca, cezaevi alternatifi uygulamalarından biri de, dünya ülkeleri içerisinde, giderek yaygınlık kazanan elektronik gözetimdir.
Ülkemizde  de  toplum  hizmetinde  çalıştırılma  uygulamasına  izin  veren hukuki gelişmeler, ilk olarak 2005   yılında yürürlüğe giren yeni TCK ile mümkün olmuştur. Buna göre, diğer koşulların da varlığı halinde iki yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkum edilen kişilerin (18 yaşını doldurmamış ve altmış yaşını bitirmiş olan kişiler için bu süre 3 yıl olarak belirlenmiştir) cezasının ertelenmesi (madde 51) öngörülmüştür.
Suçluların toplum hizmetinde çalıştırılmalarına örnek olarak, mahkumların üniformalı   bir   biçimde   park   veya   başka  yerlerde   temizlik   yapma uygulamaları verilebilir. Mahkumların cezaevi yerine toplumsal hizmetlerde çalıştırılmalarını öngören yaklaşımlar, suçluların hapsedilmeleri ile birlikte cezaevinde şiddetlenecek kriminal eğilimliğinin engellenmesi ve bireylerde utanma duygularını geliştirmeyi hedeflemektedir. Bu uygulamalarla bazı suçları işleyen bireylerin, yeniden suç işleme olasılıklarının azaltılması amaçlanmaktadır.     Bu  nedenle,  özellikle  yeni  suç  işlemeye  başlamış bireylerin  veya  çocukların  cezaevlerine  gönderilmeleri,  onların suçluluklarının pekişmesi açısından son derece önemli riskler oluşturduğu/oluşturacağı söylenebilir. Gelişmiş ülkelerde de, çocukların cezaevine gönderilmeleri yerine, ya toplum hizmetlerinde çalıştırılmakta ya çocuk evlerine gönderilmekte   yada göz altı merkezlerinde rehabilite çalışmalarına tabi tutulmaktadırlar.
Ancak suçluların hapishane yerine toplumda cezalandırılmaları uygulamalarının veya suçluların toplumda kontrol edilme süreçlerinin, toplumdaki kontrol stratejilerinin sınırlarının genişlemesine yol açacağı şeklinde bir endişeyi de beraberinde getirmektedir. Foucault bu durumu “yaygınlaştırılmış disiplin” olarak tanımlamaktadır. Bu uygulamanın eleştiri alan tarafı; gözetlemenin bazı durumlarda mahkumların yakınlarının, akrabalarının ve komşularının da gözlemlenecek şekilde yaygınlaştırılacağı riskini içermesidir. Özetle,    hapishaneye alternatif olarak geliştirilen yaklaşımlar, kontrol mekanizmasının toplumun tüm kesimlerine yayılmasına yol açtığı dile getirilmiştir. Burada suçu engelleme stratejileri kapsamında, toplumsal yaşamın gözetlendiği üzerinde durulmaktadır (Bahar, 2005:55).
Mükerrer suçluluğu engellemede ileri sürülen diğer bir yaklaşım da, seçmeci bir tutuklama perspektifinin (selective incapacitation) benimsenmesi gerektiğidir. Bu yaklaşım tüm suçluların cezaevine gönderilmesi uygulamalarını eleştirmektedir. Özellikle basit suçları işleyenlerin cezaevine gönderilmemesi gerektiğini savunan bu yaklaşım cezaevine, sıklıkla suç işleyen, cinayet, soygun, tecavüz gibi ciddi suçları işleyen ve kronik suçluların   gönderilmelerinin   gerektiğini  ileri   sürmektedir.   Bu   sebeple selektif tutuklama yaklaşımının, suçlular arasında herhangi bir ayırım yapmaksızın  tüm   suçluları   cezaevine   konulmasını   öngören   kolektif tutuklama (collective incapacitation) yaklaşımına göre daha duyarlı bir yaklaşım olduğu belirtilmektedir (Livingston, 196: 533- 534). Görüldüğü gibi seçmeci tutuklama yaklaşımı, cezaevine ne kadar insanın gönderileceğinden çok hangi suçluların cezaevine gönderileceği sorunu ile ilgilenmektedir.   Bu  çerçevede,   basit   suçlardan   dolayı   bazı   bireylerin cezaevine konmamaları gerektiği anlayışı, onların cezaevinin patojenik yapısından uzak tutulmaları anlamına gelecektir.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Cezaevinden salıverilen veya tahliye edilen bazı suçluların yeniden suç işledikleri bilinen bir gerçektir. Her ne kadar da cezaevinden salıverilen bazı suçluların yeniden suç işlemeleri cezaevinin caydırıcılığına ilişin tartışmaları kışkırtsa bile, söz konusu  suçlulardan bazılarının yeniden suç işlemelerinin tüm sorumluluğu cezaevine indirgenemez. Çünkü eski mahkumların yeniden suç işlemeye yönelmelerinde cezaevi faktörünün yanı sıra başka etkenler de rol oynamaktadır. Bu faktörleri;  a) suçlunun taşıdığı bazı kişilik özellikleri (psikopat, agresiflik, düşük zekalılık gibi psikolojik ve psikiyatrik sorunlar), b) suçlunun suçtaki kariyer durumu (suçlunun azılı veya kronik suçlu olup olmaması) , c) cezaevi sonrası koşullar (işsizlik, etiketlenmenin yarattığı dışlanmışlık v.b) şeklinde kısaca belirtmek mümkündür.
Cezaevinin suçluluktaki etkisi ise çalışmanın temel varsayımı olarak da belirtildiği gibi, cezaevinin bünyesinde taşıdığı suç alt-kültürü üzerinden kurulabilir. Diğer bir deyişle hapsetmenin caydırıcılığının sınırlılığı önemli ölçüde, cezaevinin kriminojenik bir nitelik taşımasından kaynaklandığı ileri sürülebilir. Cezaevinin kriminolojik yapısı da büyük ölçüde, bünyesinde barındırdığı suç alt-kültürlerinin varlığıyla da yakından ilintilidir.  Diğer bir deyişle, cezaevlerinin bireyleri gerek toplumdan yalıtmaları gerekse de içerdiği cezaevi alt-kültürü nedeniyle, bazı suçlular için adeta suç okulları işlevini   görmektedir.   Çünkü   mahkumlar,   suç   dünyasına   ilişkin   bazı teknikleri, tutum ve değerleri cezaevlerinde öğrenmektedirler. Bu öğrenme sürecinin, bireylerin kriminal yapılarının pekişmesinde temel bir etkide bulunduğu söylenebilir. Bu nedenle cezaevindeki alt-kültür üzerine çalışan bazı araştırmacılar, cezaevi alt-kültürünün bireyin suçlu eğilimliğinin pekişmesindeki etkisine dikkat çekmektedirler. Onlara göre mahkumun, var olan  suç-alt-kültürüne  bağlılık  düzeyinin  artmasıyla  ilintili  olarak  onun tahliye sonrası toplumsal yaşamla bütünleşme veya uyum sağlama olasılığı azalmaktadır. Bu durum, cezaevinden salıverilen bazı suçluların yeniden suç işlemlerinde etkili olabilmektedir. En iyimser görüşle, cezaevi alt-kültürünün varlığı   veya   içselleştirilmesi,   suçlunun   ıslah   edilme   süreci   üzerinde engelleyici veya etkisizleştirici  bir rol oynamaktadır.
Cezaevinin suçluluk üzerindeki caydırıcılık düzeyinin arttırılması çerçevesinde belirli dönemlerde ileri sürülen yaklaşımlardan biri, cezaevi koşullarının ağırlaştırılmasıdır.   Ancak konuya ilişkin olarak araştırmacılar arasında genel bir uzlaşının olduğunu söylemek mümkün değildir. Bazı araştırmacılar tarafından cezaevi koşullarının mükemmelleştirilmesinin, suçlular açısından caydırıcı bir işlev gördüğü ileri sürülmesine karşın, bazı kriminologlar da mahkumların cezaevinde bazı haklardan mahrum bırakılmalarının veya kısıtlı imkanlara/dezavantajlara sahip olmalarının, cezaevinin caydırıcılığının bir unsuru olarak görülmesi gerektiğini dile getirmektedirler. Bu çerçevede gelişmiş batı ülkelerinde cezaevinin fonksiyonları konusunda ileri sürülen yaklaşımlar genel hatlarıyla iki farklı kategori   içerisinde   ele   alınabilir.   Birinci   kategoride   liberaller   ikinci kategoride de muhafazakarlar tarafından geliştirilen yaklaşımlar bulunmaktadır.  Liberaller  cezaevlerinin  fonksiyonunu  daha  çok rehabilitasyon ile sınırlandırırken, muhafazakarlar da genelde caydırıcılık üzerine daha çok odaklaşmaktadırlar. Suçlunun cezaevindeki koşullarının iyileştirilmesini savunan liberal yaklaşımlar, bireyin suçlu hale gelmesinde bazı sosyo-ekonomik olumsuzlukların (yoksulluk, işsizlik, ailesel sorunlar, sosyal ve ekonomik engellenme, kişiliğe ilişkin bazı sorunlar v.b) etkili olduğu öncülünden hareket etmektedirler. Bu sebeple de bu yaklaşımı savunanlar, bireylerin cezaevinde iyileştirici programlar sayesinde rehabilite edilmelerini  ve  bazı  mesleksel  becerileri  kazanmaları  gerektiğini  ileri sürerler.  Hapsetmenin suçlulukta caydırıcı olmasını ileri süren muhafazakar yaklaşım da, cezaevlerinin koşullarının ağırlaştırılması ve hapis cezasının fazla olması gerektiği görüşünü savunmaktadırlar. Bu çalışmada da, caydırıcılık açısından cezaevinin koşullarının ağırlaştırılması yerine rehabilitasyon çalışmalarına daha önem verilmesi ve mahkumların cezaevi sonrasına ilişkin koşullarının düzeltilmesinin daha etkili olduğu tezi savunulmuştur.
Burada, cezaevinin suçlulukla mücadele etmede en etkili kurum olduğu tezi savunulmakla birlikte ancak salt cezaevi faktörünün tek başına suçluluğu tümüyle engelleyemediği veya suç oranları üzerinde caydırıcı olamadığı şeklinde bir görüş belirtmek mümkündür. Bu nedenle sadece bireyleri cezaevine  göndermeye  endeksli  bir  adalet  politikasının  suçlulukla mücadelede yeterli olmadığı bir gerçektir. Hapsetmenin önde gelen olumsuz bir sonucu,   cezaevine gönderilen bir bireyin başta ekonomik olmak üzere çok sayıda faaliyetinin de bitmesi veya sekteye uğrama riskini içermesidir. Cezaevine düşen birey cezaevinden çıktıktan sonra, yasalara uyma yönünde pratikler sergilemeye çalışsa bile cezaevine girmeden önceki statüsünü ve konumunu elde etmesi güç olmaktadır. Özellikle, iş bulmada karşılaşacağı sıkıntılar, kendisine güvenilmemesi veya onunla çalışmak istenmeyişi gibi faktörler, onu bazı hukuk dışı eylemlere yeniden yöneltebilir. Bu durum da, suçluların cezalandırılmalarının tek alternatifinin, cezaevi  veya hapishane olmaması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Hapishane veya hapsetme sonuçta bireyleri toplumdan koparan ve onu topluma yabancılaştıran bir işlevi görmektedir. Bu durum da, suçlunun topluma olan bağlılığını daha da zayıflatmaktadır. Bireyin toplumsal bağlılığının zayıflaması ise, bireylerin yeniden suç işlemelerinde etkili olabilmektedir. Görüldüğü gibi hapsetme, bireylerin sosyal yaşama katılma fırsatını azaltmakta veya yok etmektedir.
Ayrıca suçlular için öngörülen hapsetme süresinin uzunluğu da, suçlulukta her zaman caydırıcı bir işlevi yerine getirmeyebilir. Aksine, kriminal yapıyı daha da güçlendirebilir. Bu durum, bireylerin cezaevi gibi kriminal değer ve tutumların  yoğun  olarak  sosyalleştirici  bir  unsur  olarak  işlev  gördüğü cezaevlerinde kalma süresinin uzunluğuna paralel olarak kriminal kişiliğin daha da güçleneceği varsayımına yaslanmaktadır.
Cezaevlerinin, spesifik caydırıcılığının başarısızlığının nedeni, ayırıcı birleşimler ve etiketleme kuramlarının varsayımlarından hareketle de açıklanabilir. Bu yaklaşımlara göre, cezaevleri suç için bir okul işlevi görmektedir. Çünkü, bu iki perspektife göre cezaevleri, bireylerin sapkın alt- kültür gruplarıyla iletişime girdiği veya suçlu kültürü etrafında yeniden sosyalleştikleri ve etiketlendikleri mekanlardır. Bu bakış açısı; cezaevleri, ıslah evleri   ve akıl hastanelerinin, sapkınlığı pekiştiren kurumlar olarak tanımlanmasını gerektirmektedir. Bu nedenle cezaevinin bünyesinde taşıdığı kriminojenik yapı nedeniyle, suçlulukları pekişmeyen veya ufak tefek bazı önemsiz  suçlar  işleyen  çocukların  ve  gençlerin  cezaevine  konulmaları, onların suçluluk durumlarını pekiştirmeye yaracaktır. Bu sebeple, bunlar için tutuklamayı arttırma yerine azaltma yoluna gidilmelidir. Diğer bir deyişle, herkesi cezaevine göndermeyi hedefleyen yaklaşımlar terk edilmelidir. Bu nedenle, “seçmeci tutuklama”   ve “toplumda cezalandırma” yönündeki uygulamaların geliştirilmesinin, suçlulukla mücadelede daha etkili sonuçlar ortaya koyacağı tahmin edilebilir. Çünkü, bazı araştırmacıların da (bkz.Wolfgang   v.d.   1972;   Wikström,   1987;   Pulkkinen,   1988)   ortaya koyduğu gibi toplumda işlenen suçların büyük bir oranı küçük bir suçlu grup tarafından işlenmektedir. Bu suçlu grup, genelde sabıkalı ve ciddi suçları işlemektedirler. Bu nedenle, tutuklamanın daha çok mükerrer veya kronik suçlular için gerçekleştirilmesi, suç oranlarında ciddi bir azalmaya yol açabilir.  Aynı  şekilde,  basit  suçluların  cezaevine  gönderilme uygulamalarının  son bulması,  cezaevinin  yeni  suçlular  ürettiği  ve  suç okulları olduğu yönündeki eleştirileri de geçersizleştirecektir.
Cezaevlerinin, her ne kadar tüm bireyleri suç işlemekten caydıramazsa bile, çoğu insanları suç işlemeye karşı caydırıcı bir işlevi yerine getirdiği de inkar edilemez. Cezaevinin suçluları ıslah edemediği ve dahası bireyleri daha çok suça eğilimli kıldığı gerekçeleri ile cezaevlerinin gereksiz olduğunu ileri sürmek mümkün değildir.   Her ne kadar spesifik caydırıcılık açısından cezaevinin caydırıcılığı bir tartışma konusu olsa da, genel caydırıcılık açısından büyük bir önem arz etmektedir. Bu nedenle, burada cezaevleri veya hapsetmenin sadece suçlular açısından değil, toplum açısından ve potansiyel suçlular açısından da ne anlama geldiğini veya nasıl bir caydırıcı rol gördüğü hususunu dikkate almak gerekmektedir.
Cezaevlerinin işlevi suçlu açısından, sadece bir kapatılma yeri veya mahkumiyet süresinin doldurulması olarak görülmemelidir. Cezaevinin sadece hapsetme fonksiyonu ile sınırlı tutulmasıyla, bireylerin yeniden suç işlemelerinin önüne geçmek mümkün değildir. Bu nedenle, cezalandırmanın caydırıcılık fonksiyonu ile cezaevindeki rehabilitasyon çalışmalarının gerekliliği hususu birlikte ele alınmalıdır. Bu rehabilitasyon programlarının amaçları, suçluların toplumla yeniden bütünleştirilmesi amacını gütmelidir.
Son söz olarak, cezaevi veya hapsetme cezasının varlığının yanı sıra basit suçlar işleyen bireylerin tümünün cezaevine gönderilmemesi, cezaevi alternatifi bazı kurumların veya yaklaşımların geliştirilmesi ve özellikle de cezaevinde gerek mesleki, gerek eğitsel ve gerek de terapi içerikli rehabilitasyon programlarına ağırlık verilmesi yönündeki uygulama ve gelişmelerin, yeniden suç işleme olasılıklarını azaltmada etkili olduğunu ileri sürmek mümkündür. Cezaevindeki suçlu bireyler için cezalandırmanın yanı sıra ıslah çalışmalarına da gereken önem verilmelidir. Çünkü suçlunun cezalandırılması ile bireyin yeniden suça yeltenmesinin engellenmesi/güçleştirilmesi   sağlanırken, ıslah veya iyileştirici çalışmalar ile de suçlunun zihinsel, eğitsel ve mesleksel düzlemde bazı sorunlarının giderilmesi mümkün olabilmektedir.

dipnotlar

1 Burada İçli ve Öğün (1999) tarafından gerçekleştirilen, “Türkiye’de Cezaevlerindeki Rehabilitasyon  Faaliyetleriyle  İlgili  Sosyolojik  Bir  Analiz”  adlı     çalışma,  bu  konuda sosyolojik açıdan bir ilk olarak görülebilir.
2 Livingston’e göre, bu iki farklı oran veya istatistiki bilgi (% 40 ile % 60), sabıkalıları ölçen farklı  ölçüm  biçimlerinden  kaynaklanmaktadır  ve  bu  nedenle  bu  oranlar  bir  çelişki oluşturmaz.

KAYNAKÇA

Adler, Freda, Gerhard O.W. Mueller ve William S. Laufer (1995) Criminology, USA: McGraw-Hill
Bahar, Halil İ. (2005), “Hapishaneler, Sorunlar ve Çözüm Arayışları”, Hapishane Kitabı, (Ed. Emine Gürsoy Naskali ve Hilal Oytun Altun), İstanbul: Kitabevi Yay.
Barlow, Hugh D. (1993), Introduction to Criminology, USA: Harper Collins College Pub.
Bonn, Robert L. (1984), Criminology, USA: McGraw-Hill,
Clemmer, Donald (1940), The Prison Community, New York: Holt, Rinehart ve Winston
Clemmer, Donald (1970), “Prisonization”, The Sociolgy of Punsihment and Correction (Ed. Norman Johnston v.d), New York: John Wiley and Sons, Inc
Cohen, Lawrence ve Kenneth Land (1987), “Age Structure and Crime: Symmetry Versus Asymmetry and The Projection of Crime Rates Through the 1990s”, American Sociological Review , 52 (2), 170-183
DeKeseredy,    Walter    ve    Martin    Schwartz    (1996),    Contemporary Criminology, USA: Wadsworth Pub.
DeFina, Robert H. ve Thomas M. Arvanites (2002), “The Week Effect of Imprisonment on Crime: 1971-1998”, Social Science Quarterly, Vol. 83, Number 3
Demirbaş, Timur (2005), “Hürriyeti Bağlayıcı Cezaların ve Cezaevlerinin Evrimi”, Hapishane Kitabı, (Ed. Emine Gürsoy Naskali ve Hilal Oytun Altun), İstanbul: Kitabevi Yay.
Devine, Joel, Joseph Sheley, ve M. Dwayne Smith, (1998), Macroeconomic and  Social Control Policy Influences on Crime Rate Changes: 1948-1985”, American Sociological Review , 53 (3), 407-420
Foucault, Michel (2003), İktidarın Gözü, İstanbul: Ayrıntı yayınları
Giddens, Anthony (2000), Sosyoloji,  Ankara: Ayraç yay.
Ghiglieri, Michael  P.(2002),  Erkeğin  Karanlık Yüzü,  (çev.Ülgen  Yıldız), Ankara:Phoenix Yayınları
İçli, Tülin ve Aslıhan Öğün (1999), Türkiye’de Cezaevlerindeki rehabilitasyon Faaliyetleriyle İlgili Sosyolojik Bir Analiz, Ankara: Adalet Bakanlığı Yayınları
Kifer, Misty, Craig Hemmens ve Mary K. Stohr (2003), “The Goals of Corrections: Perspectives From The Line”, Criminal Justice Review, Vol.28,  Num. 1, 47-69
Kury, Helmut, Theodore N. Ferdinand ve Joachim Obergfell-Fuchs (2003), “Does Severe Punishment Mean Less Criminality?”, International Criminal Justice Review, Vol 13, P.110- 147
Lemert, Edwin M. (1951), Social Pathology, New York: McGraw-Hill Livingston, Jay (1996), Crime and Criminology, New Jersey: Prentice-Hall Othmani,   Ahmed   (2003),   Hapishaneden   Çıkış:   Dünyadaki   Cezaevi sistemlerinde Reform Mücadelesi, (çev. Işık Ergüden), İstanbul: Metis Yay.
Pulkkinen, L. (1988), “Delinquent Development: Theoretical and Empirical Considerations” Studies of Psychosocial Risk: The Power of Longitudinal Data içinde (Ed. M. Rutter), Cambridge: Cambridge of University Press
Siegel, Larry J. (1989), Criminology, St.Paul: West Pub. Company, Sutherland,  Edwin  H.  (1947),  Principles  of Criminology,  (4.  Basım),
Philadelphia, PA: Lippincott
Sykes,  Gresham (1970),  “The Pains  of  Imprisonment”, The  Sociolgy of Punsihment and Correction (Ed. Norman Johnston v.d), New York: John Wiley and Sons, Inc.
Toby, Jackson (1971), “Is Punishment Necessary”, Theories of Punishment(ed. Stanley E. Grupp), Bloomington: Indiana University Press
Türk Ceza Kanunu (2005), Seçkin Yayıncılık
Wikstoem, Per-Olof (1987), Patterns of Crime in a Birth Cohort, Stockholm: University of Stockholm Department of Sociology
Wolfgang,   Marvin,   Robert   M..   Figlio   ve   Thoırsten   Sellin   (1972), Delinquency in a Birth Cohort. Chicago: University of Chicago Press.

Daha Fazlası

İçeriğimiz ile ilgili düşüncenizi lütfen aktarınız!

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir