İzmir konuşması (1.11.1982)

EVREN’İN ANAYASA’YI TANITMA KONUŞMALARI…
İzmir konuşması…

1 Kasım 1982

Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren, “1982 Anayasası’nı Devlet Adına Tanıtma Programı” ile ilgili yurt gezisi çerçevesinde 1 Kasım 1982’de İzmir’de konuştu. 
 
Devlet Başkanı Orgeneral Evren’in İzmir konuşmasından…

 “Öyle bir idareye sahip olmalıyız ki, artık mevcut yönetimler böyle ikide birde sıkıyönetime başvurmadan bu tür olayların üstesinden gelebilsinler.”

 “Bugün bütün dünyada gizli olarak ideolojik ve ekonomik savaş sürmektedir. Hangi taraf karşı tarafa ideolojisini kabul ettirebilirse, o ülkeyi kendisine bağlayabilmekte ve istediğini yaptırabilmektedir. İşte biz böyle bir savaşın içinden çıktık. Bu savaşın ilk raundunu kazandık.”

 “Savaş henüz bitmemiştir. Müteakip rauntlar, gelecektir. Bu gelecek saldırılara hazır olmamız ve bir daha o acıklı ve feci durumlara düşmememiz için birtakım tedbirler almak ve daima uyanık olmak mecburiyetindeyiz.”

 “Eğer biz 12 Eylül’den sonra “1961 Anayasası yürürlüktedir” demiş olsaydık, acaba bu savaşı kazanabilir miydik? Sureti katiyede kazanamazdık.”

 “Artık bundan sonra ülkede, komünizm, faşizm ve diktatörlükten bahsedilemez.”

 “Devletin ve günlük hayatın bütün yükünü sırtında taşıyan yürütmenin, arz ettiği bütün hayati ehemmiyetine rağmen, arka plana itilmiş ve işlemez hale gelmiş olması, 1961 Anayasası’nın belki de en büyük ve tashih kabul etmez zaafını teşkil etmiştir.”

 “Yürütme, o anlayış ve hukuki durum içinde kaldıkça ve bırakıldıkça, Devlet bir ayağı olmayan ve koltuk değneğiyle yürüyen bir insan olmaktan öteye geçemezdi. Şimdi sizlerin de kabul ve tasviplerine sunulan bu yeni Anayasa, Devlet yapısı ve faaliyetleri itibariyle bu sakıncayı giderecek bir tarzda bina edilmiştir.”

 “Bir çokları, “Bu da bir reaksiyon Anayasası” diyorlar. Hayır vatandaşlarım, reaksiyon Anayasası değildir. Bu Anayasa 1961’den beri ders alınan bir Anayasadır.”

 “Biz bu Anayasanın en az kusurla hazırlanmış bir Anayasa olduğuna inanıyoruz. Eğer sizler de bize inanıyor ve güveniyorsanız oylarınızı o yönde kullanırsınız.”

 “Biz tarih önünde ve millet önünde doğru bir iş yaptığımıza inanıyoruz. Doğru mudur, yanlış mıdır, bunun kararını biz değil, bizden sonra gelecek nesiller verecektir.” 
 

Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in, “1982 Anayasası’nı Devlet Adına Tanıtma Programı” çerçevesinde İzmir’de yaptığı konuşma şöyle: 
 

Sevgili İzmirli ve Egeli Hemşehrilerim,

İzmirliler çoğunlukta ama, içinizde Ege’nin diğer vilayetlerinden ve şehirlerinden vatandaşlarım da var. Onun için sizlere Egeli hemşehrilerim diye hitap ettim. Biliyorsunuz, bugüne kadar İzmir’e çok geldik. Her gelişimde İzmirli hemşehrilerim soruyorlardı; “İzmir’de neden konuşmuyorsunuz ?” diye. Onun da zamanı gelecek diyordum. İşte o gün geldi.

Bu güzel şehrimiz, Ege’nin incisi İzmirimiz, Kurtuluş Savaşında ne kadar çok acı, ıstırap ve gözyaşı döktüyse, 12 Eylül’den evvel de çok acı ve gözyaşı döktü. Ancak, iki dönem arasında çok önemli bir fark var.

Birincisinde, yani Kurtuluş Savaşında acı çektiren gözyaşı döktürenler, memleketi işgale gelmiş düşman kuvvetleri idi.

İkincisinde, yani 12 Eylül 1980’den önceki dönemde ise, bunu yapanlar acımasızca, silah ve bomba kullanarak vatandaş kanı dökenler, bu memleketin kandırılmış evlatları idi. Acı olan taraf bu. Birisi düşman, diğeri vatandaş. Kaldı ki, bugün Birleşmiş Milletler ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nca kabul edilen ve bizim de onayladığımız anlaşmalarla, bir düşmanın dahi, böyle acımasızca, masum kişileri, ideolojileri kendilerine uygun değildir diye karşısındakini öldürmemesi gerekir. Sizler bu acı günleri senelerce yaşadınız. Her geçen gün daha acılı günler görerek yaşadınız.

Türkiye’de ilk sıkıyönetim ilan edildiğinde, İzmir sıkıyönetim kapsamına alınmadığından, anarşist ve teröristler burada rahatlıkla yerleşebildiler. Bugüne kadar yakalananları biliyorsunuz. Hapishaneleri doldurdular. Hala daha da zaman zaman arta kalanlar veya yeniden örgütlenmeye çalışanlar yakalanıyorlar. Bunları radyo ve televizyondan izliyorsunuz. Şimdi sıkıyönetim hükümleri yürürlükte olduğundan ve gerekli kanunları da kısa sürede çıkarıp tedbirlerimizi alabildiğimizden dolayı bunlar böyle kısa sürede yakalanabilmektedir.

Ancak sevgili vatandaşlarım, bir ülke böyle mütemadiyen sıkıyönetim idaresi altında tutulamaz. Tutulursa, yurt savunması birinci görevi olan Silahlı Kuvvetler yıpranır. Öyle bir idareye sahip olmalıyız ki, artık mevcut yönetimler böyle ikide birde sıkıyönetime başvurmadan bu tür olayların üstesinden gelebilsinler. Artık şu husus açıkça görülmüştür ki, bugün dünyamızda savaş türleri değişmektedir. Savaş çeşitleri değişmektedir. Eskiden olduğu gibi ordular karşı karşıya gelerek savaşma külfetine katlanmadan, daha kolay bir yolla, kendisi kan dökmeden veya kan dökeceğine para dökerek emellerine ulaşmayı tercih ediyorlar. Bugün bütün dünyada gizli olarak ideolojik ve ekonomik savaş sürmektedir. Hangi taraf karşı tarafa ideolojisini kabul ettirebilirse, o ülkeyi kendisine bağlayabilmekte ve istediğini yaptırabilmektedir.

İşte biz böyle bir savaşın içinden çıktık.

Bu savaşın ilk raundunu kazandık. Ancak, sevgili hemşehrilerim, savaş henüz bitmemiştir. Müteakip rauntlar, gelecektir. Bu gelecek saldırılara hazır olmamız ve bir daha o acıklı ve feci durumlara düşmememiz için birtakım tedbirler almak ve daima uyanık olmak mecburiyetindeyiz.

Bu tedbirlerin başında muhakkak ki bütün yasalara ışık tutacak olan Anayasa gelmekteydi. Eğer biz 12 Eylül’den sonra “1961 Anayasası yürürlüktedir” demiş olsaydık, acaba bu savaşı kazanabilir miydik? Sureti katiyede kazanamazdık. Onun içindir ki, 2356 sayılı Anayasa Düzeni Hakkındaki Kanunu çıkardık. Böylece, “Milli Güvenlik Konseyi’nin çıkardığı kanunlar ve aldığı kararlar mevcut Anayasaya veya kanunlara aykırı ise, alınan bu karar ve çıkarılan kanun, Anayasa değişikliği yerine geçer” dedik ve ancak bu suretle kısa zamanda neticeye ulaşabildik. Bu ideolojik savaşın tarafı olan ve ilk raundu kaybedenler büyük bir telaş içerisinde eski Anayasanın savunuculuğunu yaptılar ve yapmakta da devam ettiler. Bunların ağızlarını kapamak her zaman elimizdeydi. Ama istemedik. Hepsini evlerine hapseder çıkartmazdık. “Bırakalım söylesinler, bırakalım yazsınlar, bırakalım içlerinin kurtlarını döksünler” dedik. Tam bir demokratik ortam içerisinde hazırlanan Anayasayı eleştirsinler istedik. Zira, bunların ağızlarını kapatsaydık, hakikaten haklı olarak eleştiride bulunanların da fikirlerinden istifade edememiş olacaktık.

Eğer, savaşı onlar kazansaydı, kendileri gibi düşünmeyen, kendi fikir ve ideolojilerini benimsemeyen, hiç kimseye, hiçbir kişiye, bizim tanıdığımız bu hakkı tanımayacaklar, buna aykırı hareket edenleri, ya darağacında sallandıracaklar ya da hapishanelerde süründüreceklerdi. Bundan hiç şüpheniz olmasın.

İşte sevgili vatandaşlarım, sevgili hemşehrilerim, Danışma Meclisimizin hazırlayıp, Milli Güvenlik Konseyi tarafından son şekli verilerek kanunlaştırılan ve 7 Kasım’da da sizlerin tasvibinizle yürürlüğe girecek olan yeni Anayasa böyle hazırlandı. Bize yapılan her türlü başvuru ve birçok toplantılarda, panellerde tartışılan, basında eleştirilen hususları dikkate aldık. Ve hakikaten yararlı olanlarından istifade ettik. Birçok şehrimizde olduğu gibi burada da hazırladığımız bu Anayasanın bazı hükümlerine değinerek sizlere açıklamalarda bulunacağım.

Konuya, evvela bu Anayasanın 13’üncü maddesi ile girmek istiyorum. Zira bu madde, temel hak ve özgürlüklere bir takım kısıtlamalar getirilmesine imkan veren bir maddedir. Bu maddenin başlığı “Temel Hak ve Hürriyetlerin Sınırlandırılmasıdır”. Bu madde der ki; “Temel hak ve hürriyetler, devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğin, Cumhuriyetin, milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve özüne uygun olarak, kanunla sınırlanabilir”. 13’üncü madde böyle… O halde, yukarıda sayılan sebeplerle ve ayrıca, yine Anayasada gösterilen özel sebeplerle ve fakat kanunla, temel hak ve hürriyetlere sınırlamalar getirilebilir. Bu sınırlama, eski Anayasada da vardı. Fakat şimdi daha açık yazılmak sureti ile tereddütler ortadan kaldırılmıştır.

Mesela, toplantı hak ve hürriyetlerini ele alalım.

Eğer kanunda bazı sebepler karşısında, yine kanunda belirtilen mercie, bu toplantı, gösteri ve yürüyüşlerini ertelemek veya yasaklamak yetkisi veriliyorsa, o merci bu erteleme ve yasaklamayı uygulayabilecektir.

Biliyorsunuz, Anayasa birçok temel hak ve hürriyetleri tanımıştır. Bunlar kişinin dokunulmazlığı, zorla çalıştırılamayacağı, kişi hürriyeti ve güvenliği, özel hayatın gizliliği, konut dokunulmazlığı, haberleşme hürriyeti, yerleşme ve seyahat hürriyeti, din ve vicdan hürriyeti, düşünce ve kanaat hürriyeti, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti, bilim ve sanat hürriyeti, basın hürriyeti, toplantı hak ve hürriyeti ve mülkiyet hakkı gibi hak ve hürriyetlerdir. İşte, Anayasamızın bir hükmüne göre, bu hak ve hürriyetlerden hiçbiri devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin, bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak, veya din, ırk, dil ve mezhep ayrımı yaratmak, veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacı ile kullanılamazlar. Saydıklarımın içinde, sosyal sınıfın, diğer sosyal sınıfın üzerindeki tahakkümü ve bir kişinin tahakkümü de geçti. Bunlar şu demektir Artık bundan sonra ülkede, komünizm, faşizm ve diktatörlükten bahsedilemez ve Anayasa Mahkemesi’ne de “Bunlar Anayasaya aykırıdır” denemez.

İşte sevgili vatandaşlarım, bu maddeye çok takıldılar. Çünkü bu madde, açıkça Devletin düzenini komünizme de, faşizme de kapatıyordu. Artık, 12 Eylül’den evvel olduğu gibi, “141 – 142’ye hayır” diye bağırıp çağıramayacaklar, miting düzenleyemeyeceklerdir. Böyle olunca, elbette bunun karşısına dikileceklerdir. Türk Ceza Kanunu’nda mevcut olan komünizm propagandasını yasaklayan bu iki madde için kaç defa Anayasa Mahkemesi’ne müracaat ettiler. “141 ve 142 Anayasaya aykırıdır” diye. Biraz evvel okuduğum açık hüküm karşısında artık bu kapılar kapatılmıştır. Bu iki madde 1936 senesinde yani Atatürk’ün zamanında Ceza Kanunumuza konulmuştur. Yeni konmuş bir madde değildir. Yani Atatürk de komünizmin karşısındaydı. O’nun bazı laflarını, bazı vecizelerini alarak, başka taraflara çekmek isteyenler vardır. Devletçiliği başka türlü anlamak isteyenler vardır. Fakat, Atatürk kendi zamanında Ceza Kanununa bu maddeleri koymuştur. Savaşta, seferberlikte, sıkıyönetimde veya olağanüstü hallerde, o günkü durumun gerektirdiği ölçüde bu temel hak ve hürriyetlerin kullanılması, kısmen veya tamamen de durdurulabilecektir. Düşünün ki bir savaş başlamış, bir seferberlik ilan edilmiş, bir sıkıyönetim ilan edilmiş, artık bu temel hak ve hürriyetlerin hepsi kullanılamaz, bazılarına kısıtlama getirilir. Bazıları tamamen ortadan kaldırılabilir. Bu gayet tabiidir. Konuşmamın başında, Türkiyemizin bir daha 12 Eylül öncesi durumlara gelmemesi ve sık sık sıkıyönetime başvurulmaması için bazı tedbirler düşündük demiştim. Bunların başında, yürütme dediğimiz Cumhurbaşkanıyla hükümete bazı yetkilerin verilerek otorite boşluğunun doldurulması geliyordu. Anayasaya şimdi söyleyeceğim bazı hükümler bu maksatla konuldu. Bu da bir hayli tenkit konusu oldu.

Sevgili hemşehrilerim, 1961 Anayasası’nın yürürlüğe girmesini müteakip, memleketin geçirmeye başladığı muhtelif tecrübeler, bu Anayasanın açıklıklarını, boşluklarını, zayıf noktalarını ortaya koymaya başlamıştı. Aradan 4 – 5 yıl geçtikten sonra Anayasa üzerindeki eleştiriler belli konularda toplanmaya başladı ve bu eleştiriler bilhassa yasama, yürütme ve yargı organlarının görev ve yetkileri ve birbirleriyle münasebetleri üzerinde yoğunlaştı. 12 Mart müdahalesini müteakip Anayasanın yarıdan fazlası değişiklik gördü. Fakat üzülerek söylemek gerekir ki, bu değişiklik ciddi mahiyetteki şikayetlerin ortadan kalkmasına imkan vermedi.

Gerçekleştirilen bu değiştirmeye ve yeniliğe rağmen eski şikayetler devam edip gitti. Memleketin durumunda karşılaşılan vehamet, hükümet istikrarsızlıkları, hürriyetlerin bu sefer daha da pervasız anarşik hareketler şeklinde azami bir suistimale konu edilmesi, bunun önlenebilmesine elverişli hükümlerin gerçekten yokluğunun tam manasıyla ispatlanmış olduğunu herkese kabul ettirdi. Pek çok defalar ve muhtelif vesilelerle izah olunmuştur ki, 1961 Anayasası gerçi şimdi de kabul edilmekte bulunan hürriyetleri getirmiştir, fakat bunların sınırlarını yeterince çizememiş ve bu hürriyetlerin karşılığındaki sorumluluğu hukuken tesis edememiştir.

1961 Anayasası’ndaki pek çok hak ve hürriyetler sanki sınırsızmış gibi, ciddi hiçbir kayda ve şarta bağlanmadan Anayasada yer almışlardır. Bu hürriyetleri, Devlet ve toplum düzeninin zaruri kıldığı bir disiplin ortamına sokabilmek için, kanun koyucunun sorumlulukları ve dolayısıyla da yetkileri olması gerektiği, hatta bazı hallerde Anayasadaki sarahata rağmen, Anayasa Mahkemesi’nce Anayasanın da üstünde farz olunan bazı esaslara dayanılarak reddedilmiştir. 12 Mart’ta yapılan ve belirtildiği gibi yarısından fazla bir hacme varan değişikliklere rağmen, yürütme organının ve yetkilerinin zaafı sürüp gitmiştir.

12 Mart değişiklikleri, Anayasanın temelinden gelen bu zaafı ortadan kaldıramamıştır.

Devletin yapı ve görevlerinde üç belli başlı kuvvetin, (yani yasama, yürütme, yargı) özellikleri konusunda şimdiye kadar gene muhtelif vesilelerle ayrıntılı konuşmalar yapılmıştır. Bunların tekrarına lüzum görmüyorum. Hele, devletin ve günlük hayatın bütün yükünü sırtında taşıyan yürütmenin, arz ettiği bütün hayati ehemmiyetine rağmen, arka plana itilmiş ve işlemez hale gelmiş olması, 1961 Anayasası’nın belki de en büyük ve tashih kabul etmez zaafını teşkil etmiştir.

Yürütme, o anlayış ve hukuki durum içinde kaldıkça ve bırakıldıkça, Devlet bir ayağı olmayan ve koltuk değneğiyle yürüyen bir insan olmaktan öteye geçemezdi. Şimdi sizlerin de kabul ve tasviplerine sunulan bu yeni Anayasa, Devlet yapısı ve faaliyetleri itibariyle bu sakıncayı giderecek bir tarzda bina edilmiştir.

Böyle bir yol seçilmesi zaruridir, mecburidir. Ve neticesi isabetli olacaktır.

Ancak, bu noktadan itibaren karşımıza iki yol çıkıyor.

Yürütme denilen organın iki kuvvet ve iki müessesesi vardır. Bunlardan biri Cumhurbaşkanlığı, biri hükümettir.

Cumhurbaşkanı ve hükümet, pek çok sebeplerle, ayrı ayrı yollardan belirlenmekte ve ortaya çıkmaktadır. Evvelce olduğu gibi, Cumhurbaşkanının Parlamento tarafından seçilmesi kabul edilmiştir. Cumhurbaşkanı, kendisini seçen Parlamentonun normal döneminden iki yıl daha uzun bir süre için seçilmektedir. Bu halde iki ayrı Parlamento zamanında görev yapacaktır.

Cumhurbaşkanı sadece yürütmenin başı değildir. Aynı zamanda Devletin de başıdır. Bu itibarla da, Anayasada mevcut olması gereken, fakat üç büyük organdan herhangi birine verilmesi uygun ve isabetli görülmeyen bazı yetkiler vardır ki, ancak Cumhurbaşkanına tevdi edilebilmektedir.

Hükümete gelince, yasama organının, yani Meclisin güvenini taşımayan bir hükümetin varlığı parlamenter rejimlerde kabul edilemez. Başbakanı, Cumhurbaşkanı görevlendirecek ve başbakanın hazırlayacağı liste, Cumhurbaşkanının yapacağı atama, ile hükümet olacaktır.

Demek ki, hükümeti ortaya çıkaran Cumhurbaşkanıdır.

Bir hükümet, Cumhurbaşkanı tarafından tayin edilse de onun varlığını sürdürebilmesi, yani hükümetin varlığını sürdürebilmesi yasama organının, yani Büyük Millet Meclisi’nin güvenine bağlıdır. Böyle olunca, hükümetler bir parti veya birkaç partinin bir araya gelmesi neticesi teşekkül eden koalisyon partilerinin rengini ve damgasını ister istemez taşıyacaklardır.

Gerçi kanun önünde vatandaşlara eşit muamele yapacaklar ama, bu hiçbir zaman mümkün olamamıştır. Bundan sonra da mümkün olmayacaktır. Yine de parti rozetine dikkat edilecektir.

Partilere dayanan bir demokratik sistemde, bu kaçınılmazdır. O halde, memleketi tarafsız değil, taraflı bir biçimde, tarafını tuttukları siyasi görüş ve programla yöneteceklerdir.

Halbuki, devletin başı ve yürütmenin de başında bulunan Cumhurbaşkanının kesinlikle tarafsız, yani siyasi partilere veya onların koalisyonlarına karşı tarafsız olması, rejimin icabıdır. Bunun için de, Anayasaya şu hüküm konulmuştur: ” Cumhurbaşkanı seçilen kişinin varsa partisiyle ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer”.

Şimdi bu yetkilerin verilmesinde önemli olan noktaya geliyoruz. Bu yetkiler, Hükümet Başkanına mı yoksa Cumhurbaşkanına mı daha fazla verilmelidir?

“Yürütme güçlendirilmelidir” fikri ve zarureti herkesçe kabul edildiğine ve yürütmenin doruğunda Cumhurbaşkanlığı ve Hükümet bulunduğuna göre, güçlendirilmesi kastedilen bunlardan hangisidir? Bunların aynı zamanda ikisi birden mi güçlendirilmelidir, yoksa tarafsız cumhurbaşkanı mı, yahut taraflı hükümet mi?

Taraflı olan hükümete de bazı yetkiler verilmiştir. Ancak, muhalefet – iktidar arası ciddi çekişmelere ve huzursuzluklara yol açabilecek olan yetkiler, Cumhurbaşkanına tanınmıştır. Bunun dışında da muhakkak Cumhurbaşkanına verilmesi gereken yetkiler vardır ki, esasen onları başka makama da vermek doğru olmaz, mümkün de değildir.

Şimdi sevgili vatandaşlarım, birçok kişinin diline doladığı “Bu Anayasada Cumhurbaşkanına çok yetkiler verildi, bu doğru değildir” diye mütemadiyen yazdıkları şu yetkilere bir göz atalım da, siz de insafla karar verin. Şimdi Cumhurbaşkanının yetkilerini sayacağım. Birinci yetkisi, birinci vazifesi, “Türkiye Büyük Millet Meclisini gerektiğinde toplantıya çağırmak”. Yani tatilde büyük bir olay olmuştur, Mecliste konuşulması lazımdır. Türkiye Büyük Millet Meclisini toplantıya çağıracak. Çağırmasın mı? O ki devletin başıdır, yürütmenin başıdır. Elbette çağıracaktır.

İkincisi, gerekli gördüğünde Meclisin ilk açılış konuşmasını yapmak. Kasım ayında veya Ekim ayında ilk açıldığında, Mecliste açış konuşması yapacak, bazı dilekleri olacaktır. O dilekleri Meclise iletmek isteyecektir. Onun için bir konuşma yapacaktır. Konuşmasın mı?

Başka bir vazifesi, kanunları yayınlamak. Bundan evvel de Cumhurbaşkanı kanunları yayınlardı. Başka kimse yayınlayamaz ki, kanunlar ona gelir, o imzalar, 15 gün içerisinde kim yayınlayacak, o yayınlamazsa?

Başka bir yetkisi, kanunları tekrar görüşmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne göndermek. İşte bu yeni. Neden kondu? Eskiden bir Senato vardı. Bu vazifeyi Senato yapıyordu. Ama Meclisin rengi neyse, Senatonun rengi de o. Çoğunluk hangi partide ise Mecliste, Senatoda da öyleydi ve kanunların çıkması çok gecikiyordu. Büyük bir faydası gözlenemezdi. O halde bir kanun alelacele Meclisten çıkmış olabilir. Bazı noksanlıklar görülebilir. Onun için Cumhurbaşkanı böyle bir şey görürse Meclise bir daha gönderecek, diyecek ki, “Şunu bir daha inceleyin. Bu tarafında böyle bir sakatlık var”. İşte bu hüküm yeni getirilmiştir. Yani Senatonun yaptığı görevi şimdi Cumhurbaşkanı yapıyor. Kim yapacaktır o yapmazsa.

Ondan sonra yeni bir hüküm daha getirdik Cumhurbaşkanının yetkilerine… Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları gerekirse halkoyuna sunmak. Yani Anayasada bir değişiklik yaptılar. Cumhurbaşkanı bu değişikliğin milletin, memleketin menfaatine olmadığını düşünebilir. Kaldı ki, bu Anayasayı sizler kabul ettiniz. Halk kabul etti. Acaba halk bunu tasvip ediyor mu, etmiyor mu diye referanduma götürebilecek. İşte bu onun için kondu.

Başka bir yetkisi de şöyle Kanunları Anayasaya aykırı görürse, Anayasa Mahkemesine başvurmak.

Başka bir yetkiye geçiyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar verir. Bu da yeni getirilen bir maddedir. Şimdi öyle hal oluyor ki, hükümet aylarca kurulamıyor, bir seçimin sonunda bir hükümet başkanı, seçilmiş ama, başbakan hükümeti kuramıyor, güvenoyu alamıyor. Aradan 45 gün geçmiş. Bunları çok yaşadık biz geçmişte. O takdirde Cumhurbaşkanı gerekirse Meclis Başkanıyla konuşarak, yeniden seçimlere gidebilecek. Bu suretle seçim korkusundan dolayı, hemen o hükümeti seçerler. Binaenaleyh Meclis kilitlenir de hükümet teşekkül edilemezse, yapacak bir şey yok. O zaman yeniden seçimlere gidilir. Hangi parti fazla oy alarak gelirse o hükümeti kurabilir. işte seçimlere gitme kararını verecek olan Cumhurbaşkanıdır.

Ondan sonra hükümlerden birisi, Başbakanı atamak veya istifasını kabul etmek. Evet, kim atayacak Başbakanı? Eskiden de Cumhurbaşkanı atardı. Şimdi de Cumhurbaşkanı atıyor. istifa etmişse, istifasını da kabul eder veya reddeder.

Başka bir yetkisi, Başbakanın teklifi üzerine, Bakanları atamak ve görevlerine son vermek. Şimdi Başbakan, Bakanlar Kurulunu teklif edecek. Cumhurbaşkanı da bunu uygun görürse tasdik edecek. Evvelce de böyleydi. Yalnız bunda bir yenilik var. Başbakan isterse herhangi bir bakanın görevine son verebilecek. Eskiden veremezdi. Hatta hükümet istifa ederdi, başbakan istifa ederdi. Ondan sonra tekrar o başbakana görev verilirdi. O takdirde o istemediği bakanı da hükümetin içine almazdı. Bunlar uzun yollardı, dolambaçlı yollardı. O nedenle başbakan istediği bakanı seçebilir, istediği bakanın da görevine son verebilir.

Başka bir yetkisi; gerekli gördüğü takdirde Bakanlar Kuruluna başkanlık etmesidir. Eskiden de ederdi. Yeni olan bir şey ilave ettik. Bakanlar Kurulunu başkanlığı altında toplar, bazen gerek görürse, “Bakanlar Kuruluna ben başkanlık edeceğim” deyip, onu toplayabilecek. Çünkü, yürütmenin başı olduğuna göre, elbette bu hakkı olması gerek.

Başka bir görevi, büyükelçileri göndermek ve yabancı büyükelçileri kabul etmek. Bu, her ülkede böyledir. Devletin başı, bunları gönderir, gelen büyükelçileri de devletin başı olarak kabul eder.

Bir görevi de, milletlerarası anlaşmaları onaylamak ve yayınlamak. Aynı kanun gibi. Kanunu nasıl onaylıyorsa, milletlerarası anlaşmaları da onaylar ve yayınlar.

Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanlığını temsil etmek. Eskiden de böyleydi. Başkomutanlık Millet Meclisi’nin manevi şahsiyetindedir. Ama onu Cumhurbaşkanlığı temsil eder. Silahlı Kuvvetlerin Başkomutanlığı vazifesi Cumhurbaşkanınındır. Eskiden de böyleydi, yine de böyle.

Başka bir görevi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kullanılmasına karar vermek. Buna çok itiraz ettiler. Nasıl olur da efendim Silahlı Kuvvetlerin kullanılmasına bir Cumhurbaşkanı karar verirmiş. Şu hususu getirdik

Meclisimiz tatilde olabilir. Toplantı halinde değildir. ülkemiz ani bir taarruza maruz kalmıştır, bir saldırıya maruz kalmıştır. Şimdi beklesin mi Cumhurbaşkanı? Meclis toplansın, ondan sonra karar versin diye. Böyle bir durumda, Cumhurbaşkanı madem ki Başkomutandır, Devletin de başıdır. Kararını verir, Meclisi toplar, Meclise de hemen bilgi verir.

Başka bir görev, Genelkurmay Başkanını atamak. Eskiden de atardı, şimdi gene Cumhurbaşkanı atayacak.

Milli Güvenlik Kurulu’nu toplantıya çağırmak ve başkanlık etmek. Eskiden de vardı.

Başka bir görev, bu da yeni; Bakanlar Kurulu ile birlikte sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilan etmek ve kanun hükmünde kararname çıkarmak. Eğer sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilan edilecekse, böyle bir karar alınacaksa, Cumhurbaşkanının başkanlığında Bakanlar Kurulu toplanır, kararı verir ve hemen Büyük Millet Meclisine bildirilir. Onun onayına sunulur. Eğer Büyük Millet Meclisi bunu onaylamazsa, yine kaldırılır. Eskiden bu yalnız hükümet başkanının başkanlığında toplanıp karar verirdi. Şimdi Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanıyor. Aradaki fark bu.

Kararnameleri imzalamak. Eskiden de imzalıyordu. Şimdi de aynı görev.

Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama gibi belli durumda olan kişilerin cezalarını kaldırmak veya hafifletmek. Eskiden de vardı. Ben böyle 5-10 kişiyi afettim. Bakılacak durumda değil, 80 yaşını da geçmiş. Bu eskiden de vardı, bu yeni Anayasada da var.

Devlet Denetleme Kurulu Başkan ve üyelerini atamak. Yeni kurduk bu Devlet Denetleme Kurulunu. Bir yerde bundan bahsettim. Devlet Başkanı gerekirse kamu kurumu niteliğindeki kuruluşları denetlemesin mi? Elbette denetleyecek. O halde ona bağlı bir kuruluşun başkanını ve üyelerini de Cumhurbaşkanı seçer.

Yüksek Öğretim Kurulunun üyelerini seçmek. Üniversitelere bakan Yüksek Öğretim Kurulu teşekkül etti. Kanunu çıktı bunun. O halde bunun başkanını ve üyelerini de kanunda yazılı usuller çerçevesinde Cumhurbaşkanı seçecektir.

Üniversite rektörlerini seçmek. Gösterilecek adaylar arasından üniversite rektörlerini seçmektir.

Sonra, Anayasa Mahkemesi üyelerini, Danıştay üyelerinin 1/4’ünü, Cumhuriyet Başsavcısı ve Başsavcıvekilini, Askeri Yargıtay üyelerini, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi üyelerini, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini seçmek. Bunun da usulleri var. Kanunlara göre, aday gösterilecekler, arasından hangisini isterse onu seçecek. Bunun kanunları zaten çıktı.

Şimdi sorarım sizlere, bu yetkiler bir Cumhurbaşkanı için çok mudur? Şimdi bazı çevrelerde bir itimatsızlık havası esiyor ki, her makamdan, her kişiden çekiniliyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Cumhurbaşkanını seçeceksiniz, ondan sonra da bu yetkileri çok bulacaksınız. Bu eleştirilerde kasıt yoksa ne vardır söyler misiniz? Sevgili vatandaşlarım, kime güveneceğiz, Cumhurbaşkanına güvenmeyeceğiz de, illa bir hakim, bir mahkemeye mi güveneceğiz, böyle şey olur mu?

O halde madem Cumhurbaşkanlarını bir hakimden getirelim, bir mahkemeden getirelim, mesele kalmaz. “Taraflı olur” diyorlar. Tarafsız olacağını düşünemiyorlar. “Muhakkak taraflı olur” diyorlar. Eğer her taşın altında bir şey aranacak olursa, doğrusunu bulamayız.

Şimdi sevgili vatandaşlarım, biraz da Cumhurbaşkanı seçimine değinmek istiyorum.

İlk 7 senelik süre için Anayasa oylaması ile birlikte Cumhurbaşkanlığı referandumunun da yapılmış olması tenkide uğradı.

Ben 12 Eylül Harekatına Cumhurbaşkanı olayım diye karar vermedim.

Konsey üyesi arkadaşlarım ve diğer komutan arkadaşlarım da hiçbir makamı akıllarından geçirmediler. Biz bu işe, Türk Milletinin çektiği çilelerden bir an evvel kurtulması, akıtılan kanlara son verilmesi için atıldık. Ve bu işin kısa zamanda halledilebileceğini zannettik. Fakat durumun hiç de öyle olmadığını, eğer yarım yamalak bir şeyler yapıp gidersek, yine ileride aynı durumlara düşebileceğimizi anladık. Ondan dolayı bu çalışmalar iki seneyi aldı.

Sevgili vatandaşlarım, çoğumuz 60 yaşını geçmiş insanlarız, ben 65 yaşını doldurdum. Artık bu yaştan sonra bir kenara çekilip, dinlenmek hakkım yok mu? Çocuklarımı evlendirmişim, tek başıma kalmışım, Cumhurbaşkanı olsam ne olacak, olmasam ne olacak? Sevgili vatandaşlarım, eğer bu makama hevesli bir kişi olsaydım, 12 Eylül’den sonra Köşke geçer oturur ve o makamın parasını da alırdım. Hiçbirisini yapmadım. Arkadaşlarım da yapmadı. Ve bize şu telkinler de yapıldı; 12 Eylül’den sonra, “Paşam vatandaşlara bir referanduma gidin, bizi tasvip ediyor musun, etmiyor musun diye sorun” da dediler. Biz o en heyecanlı zamanda, milletin bizi göklere çıkardığı zamanda, bir referandum yaparak kendimizi tasdik ettirirdik. Öyle bir şey istemedik. Evvela memleket huzura kavuşsun, ondan sonra bu işi düşünelim dedik.

Sevgili vatandaşlarım, bir Anayasa yapıldı biliyorsunuz. Bu Anayasa bizim Anayasamız. Sizler tarafından kabul ve tasvip edilirse milletin Anayasası olacak. Bu Anayasa muhakkak çıkmalı. Ayrı ayrı sandıkta oylanırsa ne olur? Dediler ki “Anayasa ayrı sandıkta, Cumhurbaşkanı ayrı sandıkta oylansın”. Ne fark edecek?

Farzedelim ki, bana atılan oylar daha fazla çıktı da Anayasa oylaması da daha az çıktı. Ne çıkacak bundan? Koltuklarım mı kabaracak? Fuzuli masraf tan başka ne işe yarayacak? iki tane sandık konacak, o nispette fazla kağıt konacak, masraf tan başka hiçbir faydası yok. “Adaylar olmadan Cumhurbaşkanı seçimi olur mu ?” diyorlar. Ben o aday şekline de razı oldum. “Çıksın benim karşıma adaylar onlarla beraber olayım” dedim. Büyük bir çoğunluk “böyle şey olmaz” dediler. “Böyle bir ortamda adayların birbirleri ile çekişmeleri sonucu Cumhurbaşkanı seçiminin çok mahzurları olur” dediler. Ben de çoğunluğa uydum. Doğru bulduk. Şimdi iki, üç aday, dört aday çıkacak, birbirimizle yarışacak mıyız? Propagandasız da seçim olmaz. Hadi desek ki kimse propaganda yapmasın öyle seçim olsun. öyle de seçim olmaz. Bu sefer propaganda yapılırsa memleketin bugünkü hali, böyle bir propagandaya elverişli değil. Öyle ise bu şekilde olsun dedim ve kabul ettim.

Konsey üyesi arkadaşlarıma gelince, onların da bir dönem benimle beraber çalışmaları birçok konularda, onların kıymetli fikirlerini almak gereği ağır bastı.

Bu işe beraber başladık, beraber ayrılırız dedik. Hayat boyu Meclis üyeliği teklif edenler de oldu. Hiçbirimiz kabul etmedik. “Ayrıldıktan sonra ölünceye kadar dokunulmazlık hakkı tanıyalım” dediler. Danışma Meclisinden de öyle geldi. Bu Anayasada, onu da kabul etmedik. Bizim dokunulmazlık zırhına ihtiyacımız yok.

Biz tarih önünde ve millet önünde doğru bir iş yaptığımıza inanıyoruz. Doğru mudur, yanlış mıdır, bunun kararını biz değil, bizden sonra gelecek nesiller verecektir.

Yapılan bu Anayasaya ve birtakım kanunlara sahip çıkmamız lazım. Onun için de beraber olmamız gerekiyor Konsey Üyesi arkadaşlarımla. Bugüne kadar Cumhurbaşkanlığı seçim şeklinin nasıl olacağını bilemediğimizden yapılan tenkitlere karşı hiçbir şey söylemedim. Kendimizle ilgilidir diye söylemedim. Ama burada bu hususa değinmek istiyorum. Bundan evvelki Meclislerde, yani 12 Eylül’den önceki Meclislerde, Cumhurbaşkanının, kontenjanından seçtiği bir senatör, Cumhurbaşkanı seçiliyor da bütün milletin “Evet” diyeceği bir Cumhurbaşkanı neden demokratik olmuyor? Evvelce bir Cumhurbaşkanı 15 tane kontenjan senatörü seçerdi. Seçimle gelmezdi. Yani milletin seçtikleri değildi. Bunlar ve bunların içinden birisi Cumhurbaşkanı oluyor da, milletin seçmediği bir kişi Cumhurbaşkanı oluyor da, böyle bir referandumla olunca, neden demokratik olmuyor? Bunun cevabını veremezler. Kaldı ki sevgili vatandaşlarım, bunun birçok Avrupa ülkelerinde de örnekleri vardır. Anayasa ile beraber Cumhurbaşkanının da referandumla seçilmesi örneği başka ülkelerde de var. Yalnız bizde değil.

Eleştirilerin maksadını ben biliyorum. Maksat demokratik veya antidemokratik oluşu değildir. Maksat bu makama eleştiri yöneltmek, bana ve bize karşı çıkmaktır. Bunun sebebi budur.

Sevgili İzmirli Hemşehrilerim, Egeli Kardeşlerim,

İşte sizlere yeni hazırladığımız Anayasanın bir kısım hükümlerini izah ettim. Bir çokları, “Bu da bir reaksiyon Anayasası” diyorlar. Hayır vatandaşlarım, reaksiyon Anayasası değildir. Bu Anayasa 1961’den beri ders alınan bir Anayasadır. Tekrar bizlerin, sizlerin ve çocuklarımızın, o kahrolası korkunç günleri yaşamaması için herkesin evinde, tarlasında, işyerinde, sokakta rahat oturup gezebilmesini temin etmek için hazırlanmış bir Anayasa. Okullarımızın, üniversitelerimizin bir sene kesintisiz, boykotsuz, işgalsiz bir eğitim ve öğrenim görmelerini sağlayacak bir Anayasa. Biz böyle olduğuna inanıyoruz. Belki bazı noksanları olabilir. Dünyada hatasız insan olamayacağına göre, insanların yaptıklarında da elbet ufak da olsa bir hata payı olacaktır. Bu hatalar da, ileride görüldüğünde iyi niyetle düzeltilebilir. Bu Anayasayı tenkit edenler, bir Anayasa hazırlasalar idi, acaba nasıl hazırlarlardı? Onların hazırladıklarında hiç mi kusur olmayacaktı?

Biz bu Anayasanın en az kusurla hazırlanmış bir Anayasa olduğuna inanıyoruz. Eğer sizler de bize inanıyor ve güveniyorsanız oylarınızı o yönde kullanırsınız. Bu noktada bir şey söyleyeceğim. Bir vatandaşımdan telgraf aldım. Diyor ki, “Sayın Devlet Başkanım, bu oylamada (Evet) oylarının beyaz olduğunu söyleyin, bizi kandırıyorlar”. Hakikaten doğru. Hatta bazı karikatürlerde, bazı yazılarda şöyle diyorlar; Atatürk’ün gözünün rengi de maviymiş. Sanki biz onların farkında değiliz.

Bakın neler söylediklerini görüyor musunuz? Atatürk’ü bile alet etmek istiyorlar. Atatürk’ün gözü de maviymiş, yani mavi görürseniz “Hayır” manasına gelir. Efendim diyor, deniz rengi de maviymiş. Gök rengi de mavi, ama, mavilik bir işe yaramıyor. Bulut gelirse yağmur yağıyor. Bereket getiriyor. Atatürk’ün gözleri bize bakıyor ve O’nun ruhu bizimle beraber göklere yükseliyor. Onlara o mavi gözlerle, hain hain bakıyor. Elinden gelse, onları parçalar, merak etmeyin.

Şimdi sevgili vatandaşlarım, bir şey daha söyleyeceğim Muhakkak her vatandaş oyunu kullanmalıdır. Bu vatan borcu gibi bir borçtur. Kaldı ki, oy kullanmayı da zorunlu kıldık. Menfi oy kullanacaklar, muhakkak sandık başına gideceklerdir. Bundan hiç şüpheniz olmasın. Hatta, hile yapmaya kalkışanlar bile bulunacaktır. Müspet oy kullanacaklar da sandık başına gitmelidirler ki, ileride menfi oy atanların ağızlarını açacak halleri kalmasın ve layık oldukları cevabı almış olsunlar.

Sevgili Egeli Hemşehrilerim,

Buradaki konuşmam da sona eriyor. Biraz evvel Belediye Başkanınızdan İzmir’in Fahri Hemşehrilik beratını aldım. Gerçi ben İzmirli de sayılıyorum. Manisalıyım ama, Egeli olduğumuza göre hepimiz aynı bölgeli sayılırız.

Bize karşı gösterdiğiniz bu yakın ilgiden, bu sevgi tezahüratından dolayı şahsım, Konsey üyesi arkadaşlarım ve Başbakan adına hepinize çok teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum, sevgiler sunuyorum ve mutlu yarınlar diliyorum. Allahaısmarladık. 

Related posts

Denizli Milletvekili Mazhar Müfit (Kansu) ve 43 arkadaşının soru önergesi

ankahukuk

Lozan Anlaşması’na İlişkin Online Okuyabileceğiniz Tarihsel Belgeler, Makaleler, Kitaplar

ankahukuk

2324 Sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanun (27.10.1980)

ankahukuk

Bu içeriğimiz ile ilgili düşünceniz?