HMK Hükümleri Çerçevesinde İspat Yükü

Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 190 ıncı maddesinde ispat yükü ayrı bir madde halinde düzenlenerek usul kanununda bulunması gereken bu eksiklik giderilmiştir.

Giriş

İspat yüküne ilişkin bir hüküm 1086 sayılı mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda (HUMK) yer almamaktaydı. Belki de medeni hukuk anlamındaki haklar Medeni Kanunda düzenlendiği için, bu hakların hangi delillerle nasıl ispat edileceği konusunun da Medeni Kanun da düzenlenmesi gerektiğinden hareketle,[1] 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun (TMK) başlangıç bölümünde ispat yükü düzenlenmiştir. HUMK yürürlükte olduğu dönemde, TMK’nin 5 inci maddesi uyarınca, bu Kanundaki genel hükümler uygun düştüğü oranda tüm özel hukuk ilişkilerine uygulanabilmekte oluşuna nazaran, TMK’nin 6 ncı maddesinde “Kanunda aksine bir hüküm bulunma*dıkça taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür. ” düzenlemesi esas alınarak ispat yükü konusu incelenmekteydi.

Yeni Hukuk Muhakemeleri Kanununun[2] (HMK) 190 ıncı maddesinde ispat yükü ayrı bir madde halinde düzenlenerek usul kanununda bulunması gereken bu eksiklik giderilmiştir.[3] Bu maddede TMK’nin 6 ncı maddesindeki düzenlemeye paralel olarak, ispat yükünün özel bir düzenleme bulunmadığı müddetçe, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa ait olduğu belirtilmektedir. İkinci fıkrada da kanuni karine hususunda düzenleme getirilerek; kanuni bir karineye dayanan tarafın, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altında olduğu, kanundaki istisnalar dışında (kesin kanuni karineler) kanuni karinelerin aksinin ispat edilebileceği ifade edilmiştir.

Dava konusu yapılan hakkın (mesela alacağın) gerçekten var olup olmadığının anlaşılması, maddi hukukun o hakkın doğumunu veya sona ermesini kendine bağladığı vakıaların doğru olup olmadığının tespit edilmesi sonucunda mümkün olmaktadır. Davanın tarafları, dayandığı vakıaların doğru olduğunu veya karşı tarafın dayandığı vakıaların doğru olmadığını ispat ederek, davayı kazanır veya davanın reddini sağlayabilirler. Davacı, davasında ne kadar haklı olursa olsun, davasını dayandırdığı vakıaları ispat edemez veya ispat eder de davalı bunların hilafını ispat ederse, davayı kaybeder. Bu nedenle, davada ispatı çok önemli bir yere sahip bulunmaktadır.(4)

Çalışmamızda öncelikle ispat ve delil kavramları tanımlanarak açıklanmış, ispatı gerekmeyen hususlar ile delillerin gösterilmesi ve incelenmesi hususlarına da değinilmiştir. Üçüncü bölümde ispat yükünün ne anlama geldiği, önemi ve zamanı açıklanarak, ispat yükünde genel kural ve ispat yükü ile ilgili özel durumlar, bu kapsamda; ispat yükünün kanunen belirlenmesi, normal durumun ispatı ve karineler izah edilmiştir. HMK’nin 191 inci maddesinde belirtilen karşı delil kavramı ve ispat yükü ile ilgili özellik taşıdığı için ikrar kavramı ile ikrarın ispat yüküne etkisi de çalışmaya dahil edilmiştir.

[1] Haluk Konuralp; (2009), Medeni Usul Hukukunda İspat Kurallarının Zorlanan Sınırları, (Tıpkı Basım), Ankara, Yetkin Yayınları. sf. 15.; İspat yüküne ilişkin kuralların maddi hukuka ilişkin olduğu yönünde, Saim Üstündağ; (2000), Medeni Yargılama Hukuku, (7. Baskı), İstanbul, Nesil Matbaacılık sf. 613.; Bilge; (1980), İspat Yükü, (2. Baskı), Büyükçekmece, Kazancı Matbaacılık Sanayi sf. 32.; İspat yüküne ilişkin kuralların maddi hukuka mı yoksa yargılama hukukuna mı ait olduğu yönündeki tartışmaların ayrıntıları için bkz. Sema Taşpınar; (2001), Medeni Yargılama Hukukunda İspat Sözleşmeleri, Ankara, Yetkin Yayınları, sf. 167 vd.

[2] 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 12.01.2011 tarihinde TBMM’nde kabul edilerek 04.02.2011 tarih ve 27836 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmış, 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

[3] Umar; ispat yüküne ilişkin düzenlemenin ayrıca HMK’de yer almasını eleştirerek, bu düzenleme ile TMK’de eksik bir diş meydana geldiğini, ispat yükü kurallarının maddi hukuka ilişkin olduğunu belirtmektedir. Bilge Umar; (2006), Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tasarısına Katkı, Türkiye Barolar Birliği Dergisi. Sayı. 67, sf. 137-138.

I. İspat

1) İspatın tanımı, amacı ve konusu

İleri sürülen bir önermenin doğruluğu hususunda kanaat oluşturmak için bir nedenselliğin ortaya konulması olarak tanımlanabilen ispat, yargılama hukuku açısından dava konusu hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemidir.[1],[2]

Davaya konu uyuşmazlıkta haklı olan taraf, haklılığını ispat edemez ise davayı kaybeder. Bu yönüyle ispat, görülmekte olan davanın sonucunu doğrudan etkilemektedir ve davada çok önemli bir fonksiyona sahiptir.

Tarafların dava sırasındaki faaliyetlerinin neredeyse tamamı, haklı olduğunu ispata ve hâkimi ikna etmeye yöneliktir. Başka bir deyişle taraflar hâkimde kendi iddiaları hakkında kanaat uyandırmak için ispat faaliyetinde bulunurlar.

İspatın konusu vakıalardır.Nitekim HMK’nin 187 nci maddesinin birinci fıkrasında, ispatın konusunun tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek çekişmeli vakıalar (olaylar) olduğu ve bu vakıaların ispatı için delil gösterileceği düzenlenmiştir. Örneğin, bir satım sözleşmesinde satıcının malı teslim etmesi ispatın konusu olan bir vakıadır.

İspatı gereken olaylar müspet (olumlu) vakıalar olabileceği gibi, menfi (olumsuz) vakıalar da olabilir. Özellikle yer ve zaman yönünden belirli olmayan olumsuz vakıaların ispatı neredeyse imkansızdır. Bu imkansızlığın aşılabilmesi için, ispat ölçüsünün yaklaşık ispat olarak kabulü, karşı tarafa açıklama ödevi kapsamında savunmasını somutlaştırma yükü yüklenerek menfi vakıanın belirli hale getirilmesi, karşı delil ikame yükü yüklenmesi ve isticvaba davet edilmesi imkanlarından yararlanılabilir.

İspatın konusu olan vakıalar, hukuk açısından doğrudan önem taşıyan veya dolaylı olarak önem taşıyan vakıalar olarak ayrılabilir. Hukuk açısından doğrudan önem taşıyan olaylar; hukuken hakların ve hukuksal ilişkilerin doğumu, değişmesi, işlemez duruma gelmesi, doğumunun engellenmesi veya doğduktan sonra düşmesine yol açan olaylardır. Hukuk açısından dolayısıyla önem taşıyan ve “emareler (belirtiler) ” olarak da tanımlanan olaylar ise; hak ve hukuksal ilişkilerde yukarıda belirtilen durumların meydana gelmiş olduğu, kendilerinden olağan yaşam deneyimleri kuralları uyarınca anlaşılabilen, bir başka deyişle bir eylemsel karine bağının kurulmasına olanak veren olaylardır. Emareler, ancak hâkimin delilleri serbestçe değerlendirme (takdir) serbestisinin bulunduğu (HMK madde 198), bu serbestinin özel kurallar ile sınırlanmamış olduğu (HMK madde 200 ve 201 gibi) durumlarda ispat konusu olabilir.[3] Bu itibarla örneğin, senetle ispatın zorunlu olduğu durumlarda emare ispatının kabulü mümkün değildir.[4]

İspatın, doğrudan delil göstererek ispat ve dolaylı ispat olarak ayrıma tabi tutulup, dolaylı ispatın emareler ile ispat olarak değerlendirildiği, bu kapsamda emareyi bir delil vasıtası olarak değil, ispata yardımcı, kanuni maddi unsura uymayan yabancı vakıalar olarak nitelendirildiği de görülmektedir.[5]

Delil kavramı yanında emare kavramına HMK’de de yer verilmiştir. Bu kapsamda, senedin kaybolduğu kanısını kuvvetlendirecek delil ve emarelerin bulunması halinin senetle ispat zorunluluğunun istisnası olduğu yönündeki (madde 203/1e), birden fazla davalı olması durumunda, davanın sırf davalılardan birini kendi yerleşim yerinden başka bir yere getirtmek için açıldığının delil ve belirtilerden anlaşılması halinde itiraz üzerine yetkisizlik kararı verilebileceği yönündeki (madde 7/2), veya hâkimi ret sebebinin sabit olmasa bile itiraz merciin bunu muhtemel görmesi halinde ret talebinin kabul edebileceği yönündeki (madde 38/6) düzenlemeler emare kavramına işaret etmektedir. Söz konusu hükümlerin düzenleniş biçimi dikkate alındığında emarenin kesin ispat sonucunu sağlamasa da, iddiaya konu vakıanın doğruluğu konusunda hâkimde yeterli kanaat uyandıran bir ispat vasıtası olduğu anlaşılmaktadır.[6] Emarelerin akıl yürütme açısından tutarlı, ilgili olayların hiç değilse bir kısmını açıklayıcı ve kısmen de olsa ikna edici güce sahip olması gerekir.[7]

Vakıalar koşul vakıa ve somut vakıa olarak da ispat hukuku açısından değerlendirmeye tabi tutulabilir. Koşul vakıalar, hukuken bir sonucun doğması için hukukun öngördüğü koşul içeren olaylar, somut vakıalar ise; koşul vakıaların mevcudiyetine delalet eden, taraflar arasında meydana gelmiş vakıalardır. Örneğin, TMK’nin 165 inci maddesinde düzenlenen akıl hastalığı nedeniyle boşanma için öngörülen; evlilik ilişkisi, eşlerden birinin akıl hastası olması, bunun ortak hayatı çekilmez kılması, hastalığın geçmesine olanak bulunmaması koşul vakıalardır. Davacı ile davalının 1997 yılında evlenmesi, 2000 yılında müşterek çocukları (A)’nın doğması, davalının 2002 yılında akıl hastalığına yakalanarak değişik tarihlerde tedavi görmesi ve hastalığının halen devam etmekte olması, davalının yakalandığı bu hastalık nedeniyle davacı ve müşterek çocuğa karşı saldırgan davranması ile ortak hayatın çekilmez bir hal alması, hastalığın iyileşmesinin mümkün olmadığı konusunda rapor mevcut olması gibi hususlar ise somut vakıaları oluşturmaktadır.[8]

Hukuk kurallarını hâkimin kendiliğinden uygulamak zorunda olduğu için bunların ayrıca ispatı gerekmez.[9] 1086 sayılı Mülga HUMK’nin 76 ncı maddesinin ikinci cümlesinde bulunan yabancı kanun hükmünün iddia eden tarafça ispat edileceği yönündeki hüküm 6100 sayılı HMK’de bulunmamak*tadır. HMK’nin 33 üncü maddesinin gerekçesinde, bu hususa ilişkin 2675 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanunda (MÖHUK) hükümler yer aldığı için ayrıca düzenleme yapılmadığı bildirilmektedir. MÖHUK’un 2 nci maddesinde, hâkimin kanunlar ihtilafı kurallarını ve bu kurallara göre yetkili yabancı hukuku kendiliğinden uygulayacağı, yabancı hukukun içeriğini tespitte tarafların yardımını isteyebileceği, yapılan araştırmaya rağmen yabancı hukukun olaya ilişkin hükümlerini tespit edemez ise Türk hukukunu uygulayacağı belirtilmektedir. Bu düzenlemeler karşısında, yabancı kanun hükümleri, taraflarca ispat edilmesi gerekli bir husus olmaktan çıkmıştır. Davanın tarafları yabancı kanun hükümlerinin içeriğinin tespiti konusunda hâkime yardımcı olabilecekler, ancak böyle bir yardım olmasa da hâkim gerekli araştırmasını yapacak, buna rağmen yabancı kanun hükmüne ulaşamaz ise uyuşmazlığı Türk hukukunu uygulayarak çözecektir.
HMK’nin 33 üncü maddesinde, hâkimin Türk hukukunu resen uygulayacağı belirtilmekte, madde gerekçesinde; Türk hukuku kavramının içerisine mevzuat ve uluslararası sözleşmelerin yanı sıra örf ve adet hukukunun da girdiği belirtilmektedir. 1086 sayılı mülga HUMK döneminde örf ve adet hukuku kurallarının taraflarca ispatı gereken bir husus mu olduğu, yoksa hâkimin kendiliğinden dikkate mi alması gerektiği konusu tartışmalı idi.[10]. Getirilen bu düzenleme ile örf adet hukuku kuralları ispat konusu olmaktan çıkarılmıştır. Hâkim davaya konu olayla ilgili varsa örf adet kurallarını bulup resen uygulayacaktır. Ancak örf ve adet kurallarının bir çoğunun yöresel nitelik taşıması itibariyle, hâkimin uyuşmazlığa uygulanacak örf adet kuralını bilmemesi ihtimaline nazaran tarafların kendi lehlerine sonuç çıkarmak için uyuşmazlığa konu olay ile ilgili örf adet kuralı bulunduğu yönünde bir iddia ile bu kurala ilişkin ispat faaliyetinde bulunmasına da engel bir durum bulunmamaktadır.

2) İspatı gerekmeyen hususlar

HMK’nin 187 nci maddesinde; ispatın konusunun tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek çekişmeli vakıalar olduğu, herkes tarafından bilinen olaylar ile ikrar edilmiş vakıaların çekişmeli sayılmayacağı belirtilmektedir.

a) Çekişmeli olmayan vakıalar

Bir davada her olayın ispatı yoluna gidilmesine gerek yoktur, zira davada ancak davanın çözümüne etki edebilecek olaylar için tespit gereklidir. Eğer bir tarafın iddia ettiği olaylara yasa doğrudan veya dolaylı olarak hiçbir sonuç bağlamamış ise veya yasa ileri sürülen istemle ilgili olarak hiçbir sonuç öngörmemiş ise bu olayların ispatına gerek ve gereksinim bulunmamaktadır. Ancak bir delilin güvenilirliği hususunda hâkimde kanaat uyandırmak için gerekirse yardımcı olayların ispatı olanağı saklıdır.[11] Hâkim yargılamada tarafların ileri sürdükleri vakıaları ve delilleri bir süzgeçten geçirerek davanın çözümü için gerekli olmayanları inceleme konusu yapmayacaktır. Bu ayıklama gereksiz yere davanın uzamasının önüne geçilmesi açısından da önem taşımaktadır.

Bir vakıanın dava ile ilgili olup olmadığı uygulanacak hukuk normuna göre belirlenir. Örneğin; zarar verenin kusurlu olup olmadığı, haksız fiil sebebiyle sorumlulukta önemlidir. Buna karşılık araç sahibinin sorumluluğunda, araç sahibinin kusurlu olmasının bir önemi yoktur ve dava ile ilgili değildir.[12]

Taraflar arasında çekişmeli olmayan vakıalar tarafların üzerlerinde anlaştıkları vakıalar olup, bunların ispatı için de delil gösterilmesine gerek yoktur.[13] Bunlar davanın çözümü için gerekli olmasına rağmen davanın taraflarının varlığı veya yokluğu hususunda uzlaştıkları hususlardır. Örneğin, davacının dava dilekçesine eklediği uyuşmazlık ile ilgili ödemeye ilişkin belge fotokopisi, davalı tarafça da kabul edilmiş ise, bu belgenin aslının incelenmesine ve istenmesine gerek bulunmamaktadır. Zira ileri sürülen belge ile ödeme iddiası, karşı tarafça kabul edilmiş olmakla çekişmeli olmaktan çıkmaktadır.

Bazı yasalarda taraflardan birinin ileri sürdüğü olaylara karşı diğer tarafın sessiz kalması durumunda, o olayın çekişmesiz sayılacağı yönünde hüküm bulunmaktadır. Fakat Türk hukukunda benzer bir hüküm bulunmadığından, sükutun zımni bir irade açıklaması veya örneğin bir ikrar olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. İleri sürülen olaya karşı taraf sessiz kalsa bile genel hükümler uyarınca o olayın tespiti aranacak ve ispat yükü varlığını koruyacaktır.[14] Nitekim HMK madde 128’de, davalının cevap dilekçesi vermemesinin davacının dava dilekçesinde ileri sürdüğü vakıaların tamamının davalı tarafça inkar edilmiş anlamına geldiği belirtilmiştir. Burada davalının sessiz kalması inkar olarak kabul edilmiştir.

Hâkimin başka bir dava dolayısıyla öğrendiği vakıaların da ispatına gerek yoktur. Örneğin, önceki babalık davasındaki sonuca göre nafakaya karar verebilir. Fakat hâkim taraflarca ileri sürülmediği sürece, kişisel olarak sahip olduğu bilgileri, yani davaya ilişkin yargılama dışında öğrendiklerini mahkemede değerlendiremez. Örneğin, bir boşanma davasında hâkim, alt katında oturan davanın taraflarının kavga seslerini işitmiş ise, taraflar ileri sürmediği müddetçe bunları bakmakta olduğu davada dikkate alamaz.[15]

b) Herkesçe bilinen vakıalar

Herkesçe bilinen vakıalar, özel bir uzmanlık gerektirmeden herkesin bilebileceği, doğruluğundan şüphe edilmeyen, radyo, televizyon kitap veya gazete aracılığıyla kolaylıkla öğrenilebilen vakıalardır.[16] Bunlar daha çok, önemli tarihi olaylardır. İkinci Dünya Savaşı, genel seçimlerin yapıldığı gün, belli bir tarihin haftanın hangi gününe rastladığı gibi.[17]

Herkesçe bilinen ve önemli olan olaylar çekişmeli sayılmaz. Ancak herkesçe bilinen ve ünlü olayların aksi ispat edilebilir. Bir olayın herkesçe bilinmesi ve ünlü olması delil ikamesi yükünün karşı tarafa geçmesine yol açmaktadır.[18] Davanın tarafları böyle bir olayı ortaya koyduğunda, bu olayın bilindiği gibi gerçekleştiği hususunda aksi ispat edilebilir bir tespitten yararlanmaktadır. Bu olayın herkesçe bilindiği gibi gerçekleştiği hususunda ayrı bir ispatta bulunmasına gerek yoktur.

c) İkrar edilmiş vakıalar

HMK’nin 187 nci maddesinde “… ikrar edilmiş vakıalar çekişmeli sayılmaz. ” denilmektedir.

İkrar niteliği gereği uyuşmazlığı çözmektedir. İkrar edilen vakıa çekişmeli olmaktan çıkmaktadır ve bu vakıa ile ilgili delil gösterilmesine ve bu hususun ayrıca ispat edilmesine gerek bulunmamaktadır.[19]

İkrar tek taraflı usuli bir işlem olarak, delil ikame faaliyetini ve ispat ihtiyacını ortadan kaldıran bir taraf beyanıdır. Bunun için ayrıca mahkemenin kararına veya karşı tarafın kabulüne gerek yoktur. İkrar sadece taraflarca hazırlama ilkesinin geçerli olduğu uyuşmazlıkları çözücü bir niteliğe sahiptir. Kendiliğinden araştırma ilkesinin geçerli olduğu davalarda ise ikrarın böyle bir işlevi bulunmamaktadır. Örneğin, boşanma veya babalık davasında ikrar hâkimi bağlamaz.[20] Bu tür davalarda ikrar olsa bile hâkim ikrara konu olayın gerçeğini kendiliğinden araştırma durumundadır.

[1] Kuru; Arslan; Yılmaz; sf. 367.
[2] “İspat talebin konusu ile ilgili hukuksal sonucu öngören, hukuk normundaki öge olayların gerçekleştiği hakkında kanaat uyandırmak içi girişilen inandırma eylemidir. ” İbrahim Ermenek; (2000), Medeni Usul Hukukunda Şekilcilik, GÜHFD. Cilt 4, Sayı 1-2, sf. 28.
[3] Bilge Umar; (1980), İspat Yükü, (2. Baskı), Büyükçekmece, Kazancı Matbaacılık Sanayi. sf. 19.
[4] Serdar Nart; (2007), Alman ve Türk Hukukunda Senetle İspat, DEÜHFD. Cilt 9, Sayı 1, sf. 231.
[5] M. Kamil Yıldırım; (1990), Medeni Usul Hukukunda Delillerin Değerlendirilmesi, İstanbul, Kazancı Kitap Ticaret. sf. 120, 121.
[6] Konuralp emareyi “bir iddianın doğrulanması konusunda kanaat edinmeye elverişli olan ve fakat temsili niteliği itibariyle iddia edilen vakıayı ancak ihtimal derecesinde veya kısmen doğrulayabilen ispat araçları” olarak tanımlamıştır. Konuralp; sf. 29.
[7] Konuralp; sf. 30.
[8] Pekcanıtez; Atalay; Özekes; sf. 421, 422.
[9] Üstündağ sf. 613.
[10] Umar, İspat Yükü, sf. 22.
[11] Umar; İspat Yükü, s.25
[12] Pekcanıtez; Atalay; Özekes; sf. 433.
[13] Kuru; Arslan; Yılmaz; sf. 368.
[14] Umar; İspat Yükü, sf. 26.
[15] Pekcanıtez; Atalay; Özekes; sf. 433.
[16] Pekcanıtez; Atalay; Özekes, sf. 433.
[17] Kuru; Arslan; Yılmaz; sf. 369.
[18] Umar, İspat Yükü, sf. 27.
[19] Konuralp, sf. 11.
[20] Pekcanıtez; Atalay; Özekes; sf. 427.

II.Delil

1) Delil kavramı

İspat için başvurulan araca delil (kanıt) denir.[1] Daha ayrıntılı bir tanımla delil, ispat faaliyetinde kullanılan ve dava öncesi, mahkeme dışında gerçekleşmiş olan vakıaların temsilen yargılamaya aktarılmasına yarayan ve çekişmeli vakıayı temsile ya da yansıtmaya elverişli olan inandırma araçlarıdır.[2]

Maddi hukuk bir hakkın doğumunu veya son bulmasını belli vakıaların varlığına bağlı tutmuştur. İşte delilin konusu bu vakıalardır. Bu vakıalar hakkında delil gösterilir. Gösterilen delil ile mesela davacının dayandığı maddi vakıa (mesela satış sözleşmesi) ispat edilirse (davalı karşı bir vakıayı mesela satış bedelini ödediğini ispat ederek davacının iddiasını çürütmedikçe) artık mahkeme o vakıanın hukuki niteliğini (hukuki sebebi) belirleyerek (hukuk kurallarını o maddi vakıaya uygulayarak) davacı lehine hüküm verir.[3]

HMK’de deliller, belge ve senet, yemin, tanık, bilirkişi incelemesi, keşif ve uzman görüşü olarak yer almakta ise de, Mülga HMK’nin 367 nci maddesinin karşılığı olarak HMK’nin 192 nci maddesinde Kanun da düzenlenmemiş olan diğer delillere de başvurulabileceği de belirtilerek, deliller yönünden bir sınırlamayı kabul etmeyip, serbest delil sistemini benimsemiştir. Diğer deliller ancak takdiri deliller ile ispatın mümkün olduğu davalarda söz konusu olabilir.[4] Deliller hâkimi bağlayıcı olup olmamasına göre; kesin deliller, takdiri deliller ayrımına tabi tutulmaktadır.[5] Buna göre tanık, bilirkişi, keşif, uzman görüşü ve diğer deliller hâkimi bağlayıcı olmayıp, takdiri delilleri teşkil etmekte, belge ve senet ile yemin kesin deliller arasında yer almaktadır.[6]

2) Delilerin gösterilmesi

Delil gösterme (delil ikamesi), tarafların kendi iddialarının doğruluğunu veya karşı tarafın iddiasının asılsızlığını ispat etmek için, bu amaçları gerçekleştirmeye elverişli araçlara (yani delillere) dayanarak giriştikleri hâkimi inandırma (ikna etme) işidir. Delil gösterme kuralları ispat işinin biçimini ve yöntemini göstermektedir.[7]

HMK’nin 119 uncu maddesinde dava dilekçesinde davacının, 129 uncu maddesinde ise cevap dilekçesinde davalının, iddia ve savunmalara dayanak olan vakıaların hangi deliller ile ispat edeceğini belirtmesi gerektiği ifade edilmiştir. Taraflar delillerini davanın başında ileri süreceklerdir.[8]

Kanunun 140/5 inci maddesinde, taraflara dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirilecek belgeler varsa bunların getirtilmesi için gerekli açıklamalarda bulunmaları için ön inceleme duruşmasında 15 günlük kesin süre verileceğini belirtmektedir. Aynı madde uyarınca, bu süre içinde gereğin tam olarak yerine getirilmemesi halinde, o delile dayanmaktan vazgeçilmiş sayılmasına karar verilecektir.[9]

Yukarıda belirtildiği gibi kural olarak davacı dava dilekçesi ile, davalı da cevap dilekçesi ile delillerini göstermek zorundadır. Dilekçeler ile bildiril*memiş deliller tahkikat aşamasında gösterilemez. Bu kuralın istisnası 145 inci maddede belirtilmiştir. Buna göre bir delilin sonradan ileri sürülmesi yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya süresinde ileri sürülememesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa mahkeme sonradan gösterilen delile izin verebilecektir.[10]

Delilin sonradan gösterilmesi, o delile önceden ulaşılamamasına yada o delilin varlığı hakkında mazur görülebilir bir bilgisizliğe, bir engellemeye veya benzeri bir duruma dayanıyorsa mümkündür. Tarafın salt ihmalkarlığı, yeterince araştırmaması, davayı uzatma amacı, beceriksizliği, önemsememesi, kötü niyeti gibi hususlarla o delili sunmaması halinde sonradan delil sunulması kabul edilemez. Bu durumlarda mahkemenin çok titiz davranması, kötüniyetli davranışlara imkan vermemesi gerekir.[11]

1086 sayılı HUMK 307 nci maddesinde senetlere yönelik delilden vazgeçmeye yönelik hüküm, HMK’nin 196 ncı maddesi ile genellenerek herhangi bir delili gösteren tarafın, karşı tarafın açık izni olmadıkça, o delile dayanmaktan vazgeçemeyeceğini hüküm altına alınarak daha akılda kalır hale getirilmiştir.[12]

Taraflar delil gösterirken tanık bilirkişi vs. yasal deliller diyerek genel ibarelerle delil gösterebilmesi imkanı HMK ile kalkmıştır. HMK’nin 194 üncü maddesinde, tarafların dayandıkları vakıaları, ispata elverişli bir şekilde somutlaştırmaları ve dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğinin açıkça belirtmeleri gerektiği öngörülmüştür. Madde gerekçesinde, bu maddenin amacının uygulamada genel geçer ifadelerle somut vakıalara dayanmadan davaların açılıp yürütülmesinin önüne geçmek olduğu belirtilmektedir. Bu maddenin bir yansıması olarak tanık gösterme şeklini düzenleyen 240 ıncı maddede tanıkların ad ve adresleri yanında, tanık dinletmek istediği vakıanın sunulacak tanık listesinde açıklanması gerektiği belirtilmektedir. Böylece davada dava ve cevap dilekçelerinin yazımı daha önemli hale gelmektedir.

Hukuk kurallarının delil olarak gösterilmesine gerek bulunmamaktadır. Çünkü hukuk kuralları hâkim tarafından araştırılır ve uygulanır. İspat edilen bir maddi vakıanın hukuki niteliğini belirlemek, ona uygulanacak kuralları bulup uygulamak hâkime aittir.[13]

3) Delillerin incelenmesi ve değerlendirilmesi

Delillerin incelenmesi HMK’nin 197 nci maddesinde belirtilmiştir. Buna göre Kanun da belirtilen haller dışında, deliller davaya bakan mahkeme huzurunda, mümkün olduğu kadar birlikte ve aynı duruşmada incelenmelidir. Bu düzenleme hâkimin delilleri doğrudan incelemesi (doğrudanlık) ilkesinin[14] Kanuna yansımasıdır. Bu ilke uyarınca mahkeme delilleri herhangi bir aracı kullanmaksızın bizzat değerlendirir ve doğrudan bir kanaat edinir.[15] Eğer deliller başka yerde ve mahkemeye getirilemiyor ise, o deliller istinabe yoluyla toplanabilir. (madde 917/2)

Delillerin değerlendirmesi, hâkimin serbest değerlendirmesinin (takdir hakkı) geçerli olduğu ve takdiri delillere dayanan delil sistemi ile, hâkimin delil ile bağlı olduğu ve delilleri değerlendirme konusunda takdir hakkının bulunmadığı, kesin delile dayalı delil sisteminin uygulanmasına göre farklılık gösterir.[16] Kanuni istisnalar dışında hâkim delilleri serbestçe değerlendirir (madde 198). Medeni yargılama hukuku bakımından kanun koyucu delillerin değerlendirilmesine ilişkin olarak bir kısım sınırlayıcı hükümler koymuştur.[17] Senede karşı senetle ispat kuralı ve belli bir meblağı geçen hukuki işlemlerin senetle ispatlanması zorunluluğu bu hükümlere örnek gösterilebilir. Kanun da, kesin delil sisteminin uygulanmasına işaret eden bu tür kısıtlayıcı hükümler ispat kolaylığı sağlamasına karşın, aynı zamanda maddi hukukun tanıdığı hakka ulaşmayı da engelleme gibi sakınca da taşırlar.[18] Zira ispata yönelik şekil kurallarına uyulmaması vakıanın ispatsız kalmasına yol açmaktadır.[19]

İspat şartı kanundan doğabileceği gibi taraf iradelerinden de doğabilir.[20] İspat şekline ilişkin kısıtlayıcı hükümler kamu düzenine ilişkin olmadığından sözleşme ile etkisiz hale getirilmeleri mümkündür.[21] Taraflar aralarında düzenleyecekleri delil sözleşmesi ile, kanunda belirli delillerle ispatı öngörülen vakıaların başka delil veya delillerle ispatını kararlaştırabilecekleri gibi, belirli delillerle ispatı öngörülmeyen vakıaların sadece belirli delil veya delillerle ispatını kabul edebilirler.(madde 193/1). Delil sözleşmesi yazılı yapılması veya tutanağa geçirilecek beyanların imzalanması suretiyle yapılması mümkündür. Delil sözleşmesi açıkça yapılabilir. Dolayısıyla zımni delil sözleşmesi mümkün değildir.[22]

Kanun hükmü veya taraf iradeleri ile tespit edilmiş belirli deliller ile ispatı gereken bir husus söz konusu ise, bu delil dışında o hususun ispatı için gösterilen başka delillerin incelenmesine gerek bulunmamaktadır. Zira bu durumda başka delille ispat mümkün değildir.(madde 189/3). Ayrıca hâkim tarafların bildirdikleri ve fakat davanın çözümü için gerekli (dava ile ilgili olmayan) vakıaları ayırmalı ve bunları inceleme konusu yapmamalıdır. Bu (dava ile ilgili olmayan) vakıalar için delil gösterilemez, gösterilmiş ise incelenmez. Çünkü vakıaların (ilgili olmadıkları o davada) ispat edilmesi ile edilmemesi arasında, o davanın çözümü (halli) bakımından hiçbir fark yoktur.[23] HMK’nin 189/4 inci maddesinde delilin caiz olup olmadığı hususunda hâkime verilen değerlendirme yetkisi bunu da kapsamaktadır.

Kanuni delil sistemine ilişkin istisna hükümler bir yana, hâkimin delilleri değerlendirmesine ilişkin esaslar hukuk dışı ilke ve kurallardan oluşmaktadır. Daha açık bir anlatımla, hâkimin delil değerlendirmesi hukuk kurallarına göre değil, mantığın ve bilimsel düşüncenin akılcı kurallarına göre gerçekleştirilir.[24]

Usul hukukunda deliller genellikle kesin deliller ve takdiri deliller olarak ikiye ayrılmakla beraber, Yargıtay ve öğretide, güçlü delil, kuvvetli delil, kuvvetli takdiri delil, önemli delil gibi başka kavramlar ile de delillerin ifade edildiği görülmektedir.[25] Gösterilen delillerin niteliği de hâkimin değerlendir*mesi ve vakıanın ispat edilmiş olduğu kanaatine varması açısından önem göstermektedir. Örneğin, vakıaya ilişkin kesin delil gösterilmesi halinde hâkimin takdir hakkı ortadan kalkmakta ve bu delile göre o vakıanın ispat edildiğini kabul etmek zorunda kalmaktadır.[26] Buna karşı takdiri delilleri (trafik kayıtları, noter senetleri, noter tespit tutanakları, tanık ifadeleri, bilirkişi raporları gibi) hâkim serbestçe değerlendirip, kendisinde oluşan vicdani kanaate göre karar verecektir.[27]

Mülga HUMK’da hukuka aykırı yollardan elde edilen delillerin konumunun ne olduğunu belirleyen bir düzenleme mevcut değil idi.[28] HMK’nin 189/2 nci maddesinde bugün için dünyanın benimsediği ilke çerçevesinde hukuka aykırı olarak elde edilmiş delillerin mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında delil olarak alınamayacağı belirtilmiştir.[29] Anayasa da 03.10.2001 tarihinde yapılan değişikle eklenen 38 inci maddenin 6 ncı fıkrasındaki “Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular delil olarak kabul edilemez. ” yolundaki düzenleme ile uyumlu olarak bu hüküm getirilmiştir.

Özellikle teknolojinin gelişmesi ile ses ve görüntü kayıtlarını küçük cihazlar ile gizlice kayda alınabilmesi, telefon görüşmelerinin dinlenebilmesi hatta uzaktan kişiler arasındaki görüşmelerin cihazlar ile tespit altına alınabilmesi günlük hayatta kişilik haklarına bu yönde tecavüzleri artırmıştır.[30] Madde gerekçesinde yer aldığı üzere yargılama sırasında taraflarca sunulan delillerin elde ediliş biçimi mahkeme tarafından kendiliğinden dikkate alınacak ve delilin hukuka aykırı olarak elde edildiğinin tespit edilmesi halinde, diğer tarafça bir itiraz ileri sürülmesi dahi 189/4 maddesi kapsamında delilin caiz olmadığına karar verilerek, bu delil dikkate alınmayacaktır.[31]

[1] Konuralp, sf. 8.
[2] Pekcanıtez; Atalay; Özekes; sf. 462.
[3] Kuru; Arslan; Yılmaz; sf. 368.
[4] Recep Akcan; (2004), Yargıtay Kararlarındaki Güçlü Delil Kavramının Hukuki Niteliği, SÜHFD. Cilt 12 Sayı 1-2, Yıl 12, sf. 23.
[5] Fatma Özge Güldiken; (2005), Medeni Usul Hukukunda Tıbbi Bilirkişilik. Yüksek Lisans Tezi, Ankara, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, sf. 2.
[6] Kuru; Arslan; Yılmaz; kesin deliller arasında ikrarı da saymaktadır. Kuru; Arslan; Yılmaz; sf. 380.
[7] Umar, İspat Yükü, sf. 32.
[8] Ejder Yılmaz; (2011), Hukuk Muhakemeleri Kanununun Getirdikleri. ABD. Yıl 69, Sayı 2011/2. sf. 241.
[9] Kuru; Arslan; Yılmaz; sf. 377.
[10] Umar; HMK 145 inci maddede yer alan sonradan delil ileri sürülebilmesine ilişkin düzenlemeyi eleştirerek, “yeni delil öne sürülmesinin yargılamayı geciktirme amacı taşımaması bu geç öne sürmenin caiz olduğunu kabul nedeni sayılamaz, sayılmamalıdır; aksi takdirde yani bu mantığa bağlı kalırsak, yapılan her bir usul hukuku kuralı ihlalini, ihlalde bulunan kişi davayı sürüncemeye sokmak amacı gütmüyor idiyse, bağışlayıvermek gerekecekti. Bu da şu sonuca yol açacaktı ki davacının kendi davasını sürüncemeye sokmak istemiş olamayacağı besbellidir ve onun bütün usul hukuku ihlallerini, aklına estiği zaman bir yeni delil öne sürmelerini, caiz ama davalının bu gibi davranışlarını kabul edilemez saymalı idik. ” demektedir. Umar; Katkı, sf. 133.
[11] Pekcanıtez; Atalay; Özekes; sf. 464.
[12] Yılmaz; sf. 242.
[13] Kuru; Arslan; Yılmaz; sf. 368.
[14] Güldiken; doğrudanlık ilkesini, uyuşmazlığın çözüme kavuşturulabilmesi ve gerçeğe uygun bir karar verilebilmesi için hâkimin dava için gerekli olan delilleri, bir aracı olmaksızın, kendi duyu organlarıyla algılayarak değerlendirmesi kuralı olarak tanımlamakta ve bu ilkenin güvenli yargılama hakkını güvenceye aldığını, yargılamaya hakimin egemen olmasını sağladığını belirtmektedir. Güldiken, sf. 4.
[15] Murat Yavaş; (2009). Senetle İspat ve Senede Karşı Senetle İspat Kuralları İle Bu Kuralların İstisnaları, Ankara, Turhan Kitabevi. sf. 212.
[16] Nart; sf. 208.
[17] Yavaş; sf. 212.
[18] Ermenek; sf. 5, 6.
[19] Ermenek; sf. 4.
[20] Seyithan Deliduman; (2000), Medeni Usul Hukukunda Senet ve Senetlerle Yazılı Şekil Arasındaki İlişki. AÜEHFD Cilt 4, Sayı 1-2, sf. 430.
[21] Deliduman; sf. 432.
[22] Yılmaz; sf. 241.
[23] Kuru; Arslan; Yılmaz; sf. 368.
[24] Konuralp; sf. 43.
[25] Akcan; sf. 8.
[26] Akkan; sf. 7.
[27] Akcan; sf. 24.
[28] Süha Tanrıver; (2006), Türk Medeni Usul Hukuku Bağlamında Hukuka Aykırı Yollardan Elde Edilen Delillerin Durumunun İrdelenmesi. TBB Dergisi. S. 65 sf. 119.
[29] Yılmaz, sf. 240.
[30] Pekcanıtez; Atalay; Özekes; sf. 465.
[31] “Hakim davada ikame olunmak istenen delillerden hangisinin kabule şayan, hangisinin ise kabule şayan olmadığının tayini bağlamında, gösterilmek istenen delillerin, hukukun cevaz verdiği yollardan elde edilip edilmediğini de dikkate almak zorundadır. ” Tanrıver; Delil, sf. 127.

III- İspat yükü

1) Genel olarak

İspat yükü belli bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediğinin anlaşılama*ması, yani olayın ispatsız kalması yüzünden hâkimin aleyhte bir kararıyla karşılaşma tehlikesidir. Bu tanımda asıl davayı kaybetmek tehlikesinden değil, hâkimin aleyhte bir kararı ile karşılaşma tehlikesinden bahsedilmesi dikkate değerdir. Zira yalnızca davanın asıl konusu bakımından değil, aynı zamanda bir ön sorun veya bir ara sorun hakkında da iki tarafın birbirine zıt olarak ileri sürdükleri olayların hiçbirinin ispat edilememesi olasılığı vardır. Bu durunda hâkimin yapacağı iş söz konusu sorun bakımından ispat yükünü taşıyan tarafın, o sorunda ileri sürdüğü istemi reddetmek olacaktır.[1]

Başka bir anlatım ile hâkim, davada hangi (çekişmeli) vakıaların ispat edilmesi gerektiğini tespit ettikten sonra, bu vakıaların kimin tarafından ispat edilmesi gerektiği sorusu ile karşılaşılır; buna ispat yükü denmektedir.[2] Ayrık durumlar dışında belirli bir olay için ispat yükünün kime ait olduğunun tespiti, ispata konu olayı düzenleyen hukuk normunun hangi taraf yararına sonuç doğurduğunun da tespiti anlamına gelmektedir.[3] Zira genel kural uyarınca bir vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine sonuç çıkarmak isteyen taraf ispat yükünün muhatabı olacaktır.

İspat yükü taraflar için bir yükümlülük (mükellefiyet) değil, sadece bir yüktür (külfettir). Taraf kendisi tarafından ispatı gereken bir vakıayı ispat edemezse, karşı taraf (ve mahkeme) onu mutlaka ispat etmesini isteyemez (yükümlülük). Bilâkis kendisine ispat yükü düşen taraf, o vakıayı ispat edememiş sayılır; meselâ, kendisine ispat yükü düşen ve fakat bunu yerine getiremeyen taraf davacı ise, davasını ispat edememiş sayılır ve dava bu nedenle reddedilir.[4]

Umar ispat yükü ile delil gösterme yükünün aynı kavramlar olmadığı belirtmektedir. Bu kapsamda, delil gösterme yükünün “aleyhte bir karar” verilmesi yönündeki yaptırımı ortadan kaldırmak amacıyla taraflardan birine düşen, kendi delil gösterme işiyle belli bir olay hakkında kendi iddiasının doğruluğu veya karşı tarafın iddiasının asılsızlığı hakkında hâkimde kanaat edinmesini sağlamak ödevi olarak tanımlamaktadır. Çoğu zaman ispat yükünü taşıyanın delil gösterme yükünü de taşıdığını belirtilerek; iyiniyetle dayanan kişinin ispat yükü altında olmasına karşın, TMK’nin 3 üncü madde kapsamında iyiniyetin ispat edilmiş sayıldığı için, iyiniyetin yokluğu hakkında delil gösterme yükünün karşı tarafa düştüğü örneğinden hareketle bu durumu açıklamaktadır.[5] Üstündağ ise, bu görüşün aksine, ispat yükünün yer değiştirdiğini ve bunu genellikle kanuni karinelerin sağladığını belirtmiştir.[6] Umar’ın da belirttiği gibi ispat yükü ile delil gösterme yükünün ayrımına Türk öğretisinde ve mahkeme uygulamasında pek rastlanmamaktadır.[7]

Pekcanıtez ise benzer bir ayrıma giderek, ispat yükünü objektif ve subjektif ispat yükü olarak ayırmaktadır. Objektif ispat yükü ispat gerçekleşme*mesi halinde rizikonun kimin taşıyacağını ifade etmekte, subjektif ispat yükü ise, çekişmeli olayların ispatı için kimin delil ikame edeceğini (delil ikame yükü) ifade ettiğini belirterek konuyu açıklamaktadır.[8]

2) İspatın zamanı ve önemi

Davada her iki taraf da, ispat yükünün kime düştüğünü gözetmeden delil göstermişler ise, bu halde hâkimin (şimdilik) ispat yükünün hangi tarafa düştüğünü araştırmasına gerek yoktur. İki tarafın (veya bir tarafın) gösterdiği deliller ile davaya ilişkin bütün çekişmeli vakıalar aydınlanmış ise, gene ispat yükünün hangi tarafa düştüğünü araştırmakta bir yarar yoktur. Buna karşılık, gösterilen delillerin hâkime dava hakkında kesin bir kanaat vermemesi halinde ispat yükünün hangi tarafa düştüğünün tespit edilmesinde yarar vardır. İşte ispat yükü bu hal için önemlidir. Çünkü hâkim gösterilen delillerin davayı karara bağlamak için yeterli olmadığı hallerde de esas hakkında bir karar vermekle
yükümlüdür.[9]

Hâkimin olayın ispat edilememiş olması halinde, ispat yükü kuralına dayanarak ispat yükü üzerine düşen tarafın aleyhine olarak karar verecek olması itibariyle yargılama hukukunda ispat yükünün kime ait olduğu hususu son derece önemlidir.[10]

Genel kural

İspat yükü ile ilgili genel kuralı düzenleyen HMK’nin 190 ıncı maddesine göre, “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. ” Davada bir vakıaya dayanarak, bu vakıanın varlığından kendi lehine bir hukuki sonuç çıkarmaya çalışan taraf genel kural uyarınca dayandığı vakıayı ispat yükü altındadır. Meğer ki, kanunda aksi yönde bir düzenleme bulunsun. Burada madde metninden de anlaşıldığı üzere vakıayı kimin ileri sürdüğünün bir önemi bulunmamaktadır. Vakıayı ileri süren taraf değil, bu vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran, yani vakıadan yararlanan tarafa ispat yükü düşmektedir.

Davada davacı lehine normlar bulunduğu gibi, davalı lehine de normlar bulunmaktadır. Davacının veya davalının lehine sonuç doğuran her norm, ancak bu normun uygulanmasını sağlayacak somut olayların gerçekleşmiş olduğunun tespiti halinde uygulanabilecektir. Dolayısıyla bir normun uygulanması yönünde talep ve iddiası bulunan taraf, o normun uygulanmasını sağlayacak vakıaların ispatsızlık riskini de taşımaktadır.[11]

İspat yükü kural olarak ilk önce davacıya düşer. Yani ilk vakıayı ileri süren ve bu vakıadan lehine sonuç çıkarmaya çalışan davacıdır. Fakat ispat yükünün davada tarafların rolü ile bir ilgisi yoktur.[12] İspat yükü tarafların vakıa ileri sürmelerine göre değişiklik gösterir. Örneğin, boşanma davasında davacı, ileri sürdüğü boşanma nedeni olan koşul vakıayı ispat yükü altındadır. Bu davada davalı zamanaşımı def inde bulunursa, zamanaşımı süresinin dolduğunu davalı ispat etmek durumundadır. Eğer davalı zamanaşımı süresinin dolduğunu ispat ederse, buna karşılık davalı zamanaşımının kesildiği veya durduğunu iddia ederek, zamanaşımı süresinin dolmadığını ispat edecektir. Görüldüğü gibi ispat yükü tarafların davadaki konumları ile ilgili değil, iddia ettikleri vakıalar ile ilgili bir husustur. Genel bir tabir olan iddia edenin iddiasını ispat etmesi gerektiği hususu ispat yükünü belirlemek açısından yetersiz, genel bir kural olduğunun savunulması ise tamamen yanlış olacaktır.[13]

3) İspat yüküne ilişkin özel durumlar

Yukarıda belirtilen iddia edilen vakıaya bağlanan kendi lehine hukuki sonuç çıkaran tarafın ispat yükünün muhatabı olacağı yönündeki kural, genel kural olup, bunun istisnaları vardır. Bazı durumlarda ispat yükü bu genel kuraldan ayrı olarak belirlenmektedir.

HMK’nin 190 ıncı maddesindeki “kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça ” ibaresinden, kanunda özel olarak ispat yükünün düzenlenmesi halinde bu düzenlemeye göre ispat yükünün belirleneceği sonucu çıkmaktadır. Yine aynı maddenin ikinci fıkrasında belirtilen karinelerin varlığı halinde veya normal bir durumun aksinin ispat edilecek olması söz konusu ise ispat yükü yer değiştirebilmektedir.

a) İspat yükünün kanunen belirlenmesi

HMK’nin 190 ıncı maddesinde belirtildiği gibi ispat yüküne ilişkin kanunda özel bir düzenleme mevcut ise öncelikle bu hüküm uygulanır. Bu hallerde ispat yükünün (genel kurala göre) kime düştüğünü araştırmaya gerek yoktur. İspat yükü, özel kanun hükümlerinde yazılı olan kimselere düşer.[14]

Örneğin, tazminat davalarında kusurun ispatı davacıya aittir. Fakat kusursuz sorumluluk hallerinde kanun kusursuzluğun davalı tarafından ispat edileceğine ilişkin hükümler koymuştur.[15] Bu kapsamda istihdam edenin (adam çalıştıran) sorumluluktan kurtulabilmesi için zararın meydana gelmemesi için hal ve maslahatın gerektirdiği bütün dikkat ve itinada bulunduğunu veya dikkat ve itinada bulunmuş olsa bile zararın meydana gelmesine engel olamayacağını ispat etmesi gerekir.(BK madde 55). Bunun gibi, taşıt (araç) sahibinin sorumluluktan kurtulabilmesi için zararın kazaya uğrayanın veya üçüncü kişinin ağır kusurundan veya mücbir sebepten ileri geldiğini veya kendisinin veya fiil ve hareketlerinden sorumlu olduğu kimselerin kusurunun bulunmadığını ispat etmesi gerekir.(Karayolları Trafik Kanunu madde 50, II).

Yine kıymetli evrakta, ihbarı yapmakla mükellef olanın, ihbarı belirli süre içinde yaptığını ispat etmek zorunda olduğuna,(TK madde 635, VI) sigortaya konu malın değerinin poliçede gösterilenden az olduğunu iddia eden sigortacının bunu ispat etmesi gerektiğine(TK madde 1300, II) nesebin tashihine itiraz davasında çocuğun o ana ve babadan olmağının ispatını davacıların yapacağına ilişkin,(MK madde 294) velayetin kaldırılmasının sebepsiz olduğunu kadının (ananın) ispat edeceğine(MK madde 191) ilişkin hükümler ispat yükünün kanunda özel olarak düzenlenmesine ilişkin örneklerdendir.

b) Normal durumun ispatı

Bir olayda var olması normal olan bir duruma dayanan taraf bunu ispat etmesi gerekmez. Normal durumun aksini iddia eden taraf bu normal durumun aksini ispat etmek durumundadır.

Normal ve mutat bir duruma dayananın ispat yükünü taşımadığı yönündeki ilkenin, genel kuralın bir istisnası olmadığı, bu ilkenin ancak tecrübe kuralları aracılığıyla hüküm tarafından sonuç çıkarmada kullanılabilecek fiili bir karineyi ifade etmekte olduğu da savunulmuştur.[16]

Beyaza imza ile verilmiş senedin aradaki anlaşmaya aykırı doldurulduğu iddiası, sözleşme yapılırken, sözleşmenin karşı tarafının sözleşme ehliyetinin bulunmadığı yönündeki iddia veya başkasının arsasına inşaat yapanın iyiniyetli olduğu yönündeki savunması normal durumun aksine yönelik iddialara örnektir. Bunları iddia eden, normal durumun aksini iddia ettiği için ispat yükü altındadır.

c) İspat yükü sözleşmesi

Taraflar uyuşmazlığa konu hak üzerinde serbestçe tasarruf edebildiği durumlarda, bu hakkın nasıl ve kim tarafından ispat edileceğini de aralarında düzenleyecekleri bir ispat yükü sözleşmesi ile belirleyebilirler.

İspat yükü sözleşmesinin geçerli olabilmesi için, tarafların uyuşmazlığa konu hak üzerinde serbestçe tasarruf edebilmeleri ve vakıaların belirlenmiş olması gerekir. Posta makbuzlarının ödemenin ispatı yerine geçeceği gibi taraflar bazı olayların tartışmasız kabul edileceğini de önceden belirleyebilirler. Fakat kanunun ispata ilişkin emredici hükümlerine aykırı olan veya sözleşmelerdeki genel işlem koşullarına aykırı şekilde taraflardan birisi aleyhine getirilen ispat yükü ise geçersizdir.[17]

d) Karineler

aa) Tanımı ve önemi

İspat yükü ile ilgili olarak önem taşıyan bir kavram da karinelerdir. Karine, belli bir olaydan, belli olmayan diğer bir olay için çıkarılan sonuç olarak tanımlanabilir.[18] İspat hukukunda karine, vasıtalı deliller ile ispat edilen bir olayın, ispat edilemeyen sonucudur.[19]
Bir hukuki durumun aydınlanması, bir hukuki görüşe güvenin korunması veya işlem hayatının özel gereklerinin karşılanması biçiminde bir ispat zorunluluğunun kaldırılması ya da kurumların varlığının korunması amaçlarına hizmet eden[20] karineler, ispat bakımından çok önemlidir. Karineye dayanan taraf, bir ölçüde karineye dayandırdığı vakıayı ispat etmek durumunda kalmamaktadır. Karinenin temeli olan bir hususu ispat ederek karine sonucundan istifade etmektedir. Bu yönüyle karine, kendisine dayanan taraf açısından ispat yönünden önemli bir kolaylık sağlamaktadır.

Karinelere şartları varsa davada her iki taraf ta başvurabilir. Bu itibarla karineler iki yönlü olup, sadece davacı veya davalı için öngörülmemiştir. Esasen karinelerin davada taraf olma ile bir bağlantı ve ilgisi de bulunmamaktadır.

HMK’nin 190 ıncı maddesinin ikinci fıkrasında kanuni bir karineye dayanan tarafın, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altında olduğu, Kanun da öngörülen istisnalar dışında, karşı tarafın karinenin aksini ispat edebileceği belirtilmiştir. Bu hükümden de anlaşıldığı üzere karineye dayanan tarafın ispat yükünden tamamen kurtulduğunun söylenmesi yanlış olacaktır. Karine ile ispat yükü yer değiştirmez, sadece ispatın konusu değişmektedir. Bir başka deyişle karinenin ileri sürülmesi ile normun koşul vakıaları yerine karinenin temelini oluşturan vakıalar ispat edilecektir.

Karine ile ispat yükünün yer değiştirmeyeceği, karineye dayanan kişinin karinenin temelini oluşturan vakıanın ispatı ile yetinerek karine sonucuna ilişkin ispat yükünden kurtulacağı, ispat yükünün yine bu kişi üzerinde kalmasına karşın, yer değiştirenin delil ikamesi yükü olduğu belirtilmiştir.[21]

Karinenin “karine temeli” ve “karine sonucu ” olarak iki parçadan oluştuğunun kabul edilmesi halinde konunun daha iyi anlaşılabilecektir. Örneğin, zilyetlik mülkiyete karine teşkil eder. Bu karinede zilyetlik karine temeli, mülkiyet ise karine sonucudur. Bu karineye dayanan taraf karine temelini oluşturan zilyetliği yine ispat edecektir ve bu karine ile karine sonucu olan mülkiyeti ispat etmesi gerekmemektedir.[22]

Karineler fiili karineler ve kanuni karineler olarak ikiye ayrılır. Bunların dışında; ispat yükü anlaşmalarının yapılması serbestliğinin bulunduğu alan içerisinde kalmak koşuluyla, tarafların sözleşme ile bir hakkın ispatına yönelik karineler koyma olanakları da vardır. Sözleşmeyle konan bu karineleri yine taraflar değiştirip ortadan kaldırabilirler.[23]

bb) Fiili karineler

Fiili karineler, bir hukuk kuralına dayanmaksızın, belli bir olaydan belli olmayan bir olay için hâkim tarafından yaşam deneyimlerine dayanılarak çıkarılan sonuçları ifade eder. Örneğin, senedin alacaklı tarafından borçluya iade edilmesi, borcun ödendiğine karinedir. Evli kadının bekar erkeklerle gezmesi, karı koca arasında şiddetli geçimsizliğe karinedir.
Fiili karinelerde, varlığı bilinen bir vakıadan hareketle, tecrübe kurallarına dayanan bir değerlendirme sonucu, tartışmalı olan vakıanın gerçekleşmiş olduğu kanaatine varılmaktadır.-83- Bu kanaat bir kesinlik ifade etmez. Bu sebeple fiili karinelerin aksi her zaman ispat edilebilir.

Yaşam deneyi (hayat tecrübesi) kuralları da denilen[24] fiili karinelerin ortaya koyduğu değer hükümlerinin gerçekte hukukla ilgisi yoktur. Hâkim yetki ve görev alanı içinde kalan tecrübe kurallarını vakıalara uygulayarak sonuç çıkarımında bulunmaktadır.[25] Ancak bunlar hâkimin delil değerlendirmesin*deki serbestliği kuralı sayesinde dolaylı olarak hukuk için önem taşırlar. Bunun sonucu olarak delil değerlendirme serbestliğinin bulunmadığı hususlarda fiili karinelere dayanılarak karar verilemez.[26]

Fiili karinenin iki türlü işlevi olduğundan söz edilmektedir. Birincisi, hâkim gösterilen bir delilin güvenilirlik derecesini, yani ispat gücünü, yaşam deneyi kurallarına göre belirler. İkincisi ise, hâkim, hakkında herhangi bir delil gösterilmemiş olayın doğruluğunu yaşam deneyi kurallarına dayanarak kabul edebilir. Bu durumda delil gösterme yükü o olayın aksini ileri süren tarafa geçer. Örneğin, yalnızca bir para tutarının alınmış olması, tek başına bile, duruma göre ödünç sözleşmesinin varlığına belirti olabilir. Ödeme koşuluyla gönderilmiş bir malın gönderilene teslim edilmiş olması, bedelin ödendiğine belirti olur. Bu durumda bedelin ödenmediğini iddia eden bu iddiasını ispatlamalıdır. Evde bulunan dikiş makinesi ailenin başka bir bireyi tarafından bedeli ödenerek alınmış olsa bile, niteliği gereği kadın tarafından kullanılan bir eşya olması itibariyle yaşam deneyi kurallarına göre bu malın kadın için alınmış
olduğu kabul edilebilir.[27]

cc) Kanuni karineler

İspat yükünün gerçek istisnası olan kanuni karineler, belli bir olaydan belli olmayan bir olay için kanun tarafından çıkarılan sonuçlardır.[28] Kanuni karineler hâkim tarafından kendiliğinden uygulanır. Bir başka deyişle, kanuni karinenin uygulanması için tespit edilmesi gereken vakıa (karine temeli), yöntemince mahkemeye sunulmuş ise, hâkim karineyi dikkate alarak, resen uygulayacaktır. Bu yönüyle yasal karinenin hâkimi bağlayıcı niteliği vardır. Bunun sonucu olarak, karinenin uygulanmaması veya yanlış uygulanması, maddi olayın değerlendirilmesinde yanılgı değil, kanuna aykırılık teşkil eder.[29]

Kanuni karineler aksinin ispatının mümkün olup olmamasına göre kesin ve adi olarak ikiye ayrılırlar.[30] Kanunda açıklık bulunmayan bütün durumlarda, karinenin kesin değil, adi karine olduğu kabul edilmelidir. Çünkü genel kural karşı ispatın mümkün olduğudur. Başka bir deyişle, bir karine ancak yasada açıkça kesin olduğu belirtilmesi halinde kesin karinedir.[31] Nitekim HMK’nin 190 ıncı maddesinin ikinci fıkrasında “.. .Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir. ” Düzenlemesi ile bu husus açıkça belirtilmiştir.

aaa) Kesin kanuni karineler

Aksinin ispatı mümkün olmayan, daha doğrusu kanunen aksinin ispatı caiz kılınmamış olan kanuni karinelerdir. Örneğin; kimse tapu sicilinde kayıtlı olan bir durumun kendisi tarafından bilinmediği yolunda bir iddia ileri süremez. (TMK madde 1020) Rızası fesada uğrayan kimse bir yıl içinde sözleşmeyi feshetmez ise sözleşmeye icazet vermiş sayılır. (BK madde 31) İİK madde 278 de sayılan tasarrufların iptal davası bakımından bağışlama ile bir tutulması kesin kanuni karinedir. İlgililer bu tasarrufların bağışlama olmadığını (ivazlı olduğunu) ileri süremezler.[32]

Kesin karinelerin davada ileri sürülmesi halinde, karşı tarafın savunma yönünden olanakları dardır. Bu tür karinelerde karine sonucunun aksi ispat edilemez. Ancak karine temelini teşkil eden olayın yokluğunu ispat etmek, veya hiç değilse karine temelini oluşturan bu olayın varlığına yönelik ileri sürülen delillerin çürütülmesini sağlamak suretiyle kendini savunabilir.[33]

bbb) Adi kanuni karineler

Adi kanuni karineler aksi ispat edilebilen karineler olup, aksi ispat edilinceye kadar delil teşkil eder.[34] Misaller: Resmi sicil ve senetlerin doğru olmadığı ispat edilinceye kadar doğru olduğu kabul olunur. (TMK madde 7) Hangisinin önce veya sonra öldüğü tayin mümkün olmaksızın ölenler aynı anda ölmüş sayılırlar.(TMK madde 29/2) Babalık karinesi(TMK madde 285) Menkul bir malın zilyedi onun maliki sayılır.(TMK madde 985) Hacizdeki istihkak davalarında da, bir malı elinde bulunduran kimse onun maliki sayılır.(İİK Madde 97a) 

Taşınmazlarda tescil mülkiyete karinedir.(TMK madde 992) Faiz ve kira bedeli gibi belirli zamanlarda ödenmesi gereken sair borçlardan ihtirazi bir kayıt ileri sürmeksizin bir taksit için makbuz veren alacaklı önceki taksitleri de almış sayılır.(BK madde 88).

Adi kanuni karinenin ileri sürülmesi halinde, davada karşı tarafın kendisini savunmak için önünde seçim olanağı vardır. Dilerse karine temelinin, dilerse de karine sonucunun aksini ispat edebilir.[35] Örneğin babalık karinesinde, ya çocuğun evliliğin devamı sürecinde veya sona ermesinden itibaren üç yüz gün içinde doğmamış olduğunu ispat ederek veya DNA analizi gibi bir delille çocuğun babası olmadığını ispat ederek karineyi çürütmüş olur.

Yukarıda kesin veya adi karineler olarak belirtilen karinelerin bir kısmının teknik anlamda karine olmadığı haklı olarak öğretide belirtilmiştir. Zira karine belli bir olaydan, belli olmayan diğer bir olay için çıkarılan sonuçtur. Bir başka deyişle, bir sonuç çıkarılmasına elverişli bir başka olay karine kavramının unsurunu oluşturmaktadır. Örneğin, yukarıda belirtilen aynı anda ölüm karinesi (TMK madde 29/2) teknik anlamda bir karine değildir. Zira ölümlerin sırası saptanamazsa, başka bir olayın bilinmesine gerek olmaksızın, ölümlerin aynı anda gerçekleştiği kabul edilecektir. Yine iyiniyet karinesi de teknik anlamda bir karine değildir. Başka bir olay bilinmese bile, belli durumlarda subjektif iyiniyetin varlığı kabul edilmektedir. İşte teknik anlamda karine olmamasına rağmen karine olarak kabul edilen hukuki kurallara “sözde karineler” denilmektedir.[36] Sözde karinelerin varlığı halinde de, delil gösterme yükü karşı tarafa geçer.

4) Karşı ispat ve ispat yüküne etkisi

Mülga 1086 sayılı HUMK’nin 239 uncu maddesinde yer alan karşı ispat kavramı, HMK’nin 191 inci maddesinde düzenlenmiştir. Maddede ispat yükünü taşıyan tarafın iddiasının doğru olmadığı konusunda diğer tarafın delil sunabileceği, bu durumda ispat yükünün yer değiştirmiş olmayacağı belirtilmiştir.

Kendisine ispat yükü düşmeyen taraf, karşı tarafın (ispat yükü düşen) tarafın iddiasını (vakıayı) ispat etmesini bekleyebilir. Kendisine ispat yükü düşen taraf iddiasını ispat edemezse, diğer tarafın (kendisine ispat yükü düşmeyen) tarafın onun iddiasının aksini (hilafını) ispat etmesine gerek yoktur, o vakıa ispat edilmemiş sayılır. Fakat kendisine ispat yükü düşmeyen taraf, ispat yükü kendisinde olan diğer tarafın iddiasını ispat etmesini beklemeden onun iddiasının hilafını ispat için delil gösterebilir. İşte bu delile karşı (mukabil) delil denir.[37] Örneğin, tazminat davalarında ispat yükü altındaki davacı davalının kusurunu ispata çalışır iken, davalı daha ispat yükü yer değiştirmeden, olayda kendisinin kusursuz olduğu yönünde deliller ikame etmesi bir karşı ispat faaliyetidir.

Karşı delil gösterilmesindeki amaç, ispat yükü kendisinde olan karşı tarafın iddiasını ispat etmesini güçleştirmektir. Karşı delil gösterilmesi ile hâkim her iki tarafın gösterdiği delilleri birlikte değerlendirecek ve yargılama süresi de böylece kısalmış olacaktır.

Karşı ispat ile aksini ispat kavramlarını birbirinden ayırmak gerekir. Aksini ispat, asıl ispat konusunu oluşturan vakıanın ispat edilmiş sayılmasından sonra karşı tarafın o vakıanın aksini ispata çalışmasıdır. Aksini ispat kural olarak yasal karinelerin çürütülmesine yönelik bir ispat faaliyetidir. Aksini ispat aslında bağımsız bir ispat faaliyetidir. Zira burada karine şeklindeki özel bir ispat yükü kuralı sebebiyle ortaya çıkan bağımsız bir ispat yükü söz konusudur.[38]

HMK’nin 191 inci maddesinin ikinci fıkrasına “karşı ispat faaliyeti için delil sunan taraf, ispat yükünü üzerine almış sayılmaz. ” Bu hükümden anlaşılacağı üzere karşı ispat faaliyetine girişilmekle ispat yükü yer değiştirmemektedir. Hâkim bu durumda her iki tarafça sunulan delilleri değerlendirecek, mevcut sunulan delillere göre uyuşmazlığa konu vakıa hakkında tam bir kanaate sahip olamaz ise yine davada ispat yükü kendisine düşen taraftan davayı ispat etmesini isteyecektir.

5) İkrar ve ispat yüküne etkisi

İkrar ve özellikle ikrarın bölünüp bölünemeyeceği hususu ispat yükü ile çok yakından ilişkilidir. İkrar HMK’nin 188 inci maddesinde düzenlenmiş olup, bir tarafın veya vekilinin mahkeme önünde kendi aleyhine olarak ileri sürülen bir vakıanın doğru olduğunu açıklayan, karşı tarafın kabulüne veya mahkemenin uygun bulmasına bağlı olmayan tek taraflı usuli bir işlemdir.[39] İkrar beyanı ile ikrara konu vakıa çekişmeli olmaktan çıkmakta ve ispatı gerekmemektedir. Bu yönüyle ikrar uyuşmazlığı çözücü bir fonksiyon icra
etmektedir.[40]

HMK 188 inci maddede belirtildiği üzere sadece taraflar değil vekiller de ikrarda bulunabilirler. İkrar tek taraflı bir irade açıklaması olup, başkasının kabulüne veya iznine bağlı değildir.[41] Yine ancak aleyhe ileri sürülen bir vakıa hakkında ikrarda bulunulabilir, lehine olan bir olay hakkındaki kabul yönünde yapılan açıklama ikrar değildir.

İkrar sadece taraflarca hasırlama ilkesinin uygulandığı davalarda muteberdir. Hâkimin kendiliğinden araştırma yaptığı davalarda tarafların davaya konu bir olay hakkında ikrarda bulunmaları o olayı çekişmesiz hale getirmez. Yine HMK’nin 188 inci maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca sulh görüşmeleri sırasında yapılan ikrar tarafları bağlamaz.

İkrarın delil mi olduğu, feragat niteliğinde mi olduğu yoksa usulü (yöntemsel) bir işlem mi olduğu tartışmalıdır.[42] Kanaatimizce ikrarın yeni HMK’de deliller arasında sayılmaması ve “İspat ve Deliller” başlıklı Dördüncü Kısmın, “Genel Hükümler”e ilişkin Birinci Bölümünde ve “İspatın Konusu ” kenar başlıklı 187 nci maddesinden sonra düzenlenmiş olması karşısında ikrar deliller arasında yer almamaktadır. Yeni HMK sistemi ve ikrarın düzenleniş biçimi dikkate alınınca, Kanun da ikrarın tek taraflı usuli bir işlem olarak kabul edildiğinin ortaya çıktığı kanısındayız.

İkrar, davanın kabulüne benzer olsa da, ondan farklılıklar gösterir. Davanın kabulünde, karşı tarafın ileri sürdüğü vakıalara değil, onlardan çıkardığı talep sonucuna rıza gösterilmektedir.[43] Halbuki ikrar, diğer tarafın istem sonucunu haklı kılan olaylara (vakıalara) ilişkindir. Bir davada birden fazla vakıanın gerçekleşmesi ile bir hukukî sonuç (talep) da gerçekleşebilir. Bu sebeple sadece bir ya da birkaç vakıanın ikrar edilmiş olması, davanın da kabul edildiği anlamına gelmez. Örneğin, davacı, davalıya karşı, bir sözleşmeden kaynaklanan 500 liralık alacağı olduğunu, borcun vadesinin geldiğini iddia ederek ödenmesi için dava açmış olsun. Davalının, talebi kabul etmesi demek, davacının talebini, yani 500 lira borcu olduğunu ve ödemesi gerektiğini kabul etmesi demektir. Oysa, davalı “evet aramızda bir sözleşme var, ama borcun vadesi henüz gelmedi ” diyorsa, burada sadece bir vakıayı (sözleşmenin bulunduğunu) ikrar etmiştir; yoksa borcu ödemesi gerektiğini tamamen kabul etmiş değildir.[44]

Mülga 1086 sayılı HUMK’de yer alan mahkeme dışı ikrar HMK’de düzenlenmemiştir.[45] Bunun sebebi, mahkeme dışı ikrarın tek başına, sadece takdiri delillerle ispatın mümkün olduğu hâllerde delil olarak mahkemeye sunulabilen bir işlem olmasıdır ki bu ikrarın da delillerle ispatı gerekir. Mahkeme dışında yapılan ikrar, özellikle bir senede ve belgeye bağlanmışsa, artık ikrardan değil senetten söz etmek gerekir. Örneğin, bir kimse, diğerine borçlu olduğunu beyan ettikten sonra, bunu yazıya döküp imzalamışsa, daha sonra açılacak davada bu belge mahkeme dışındaki bir ikrar değil, ikrarı içeren bir senet olarak kabul edilecektir. Şüphesiz bu belgelendirme, başka bir mahkeme önünde veya resmî bir makam, örneğin noter huzurunda da gerçekleşebilir.[46]

Öğretide bir kısım kaynaklarda karşı tarafın dava veya savunmasının temelini oluşturan olaylardan bir veya bir kaçını kabul, diğerlerini reddetme şeklinde açıklanan kısmi ikrar, ikrarın bir çeşidi olarak ayrı bir başlık altında incelenmiştir.[47] İddiaya veya savunmaya konu olarak ileri sürülen her vakıa, ikrar açısından birbirinden ayrı değerlendirilmesi gerektiği kanaatinde olduğumuzdan, kısmi ikrar kavr
amının ikrarın bir çeşidi olmadığını düşünmekteyiz. Bu açıdan ikrar, basit ikrar, vasıflı ikrar ve bileşik ikrar olarak üçe ayrılmaktadır ve ikrarın ispat yüküne etkisi bu üçlü ayrıma göre değişiklik göstermektedir.

Davada bir tarafın kendi aleyhine olarak ileri sürülen vakıanın doğruluğunu “doğru, ancak ”, “ya da ”, “ama ”, “fakat” gibi hiçbir ekleme yapılmaksızın beyan etmesi, basit (adî) ikrardır. Örneğin, davacının uyuşmazlığa konu malı emaneten (ariyet) verdiği iddiasının davalı tarafından hiçbir kayıt ve şart belirtilmeden kabul edilmesi basit ikrardır. Basit ikrar ile, ikrara konu vakıanın iddia eden tarafça ispatı lüzumu kalmaz. Zira basit ikrara konu vakıa çekişmesiz hale gelir.

Vasıflı (mevsuf, nitelikli) ikrar ya da gerekçeli inkâr olarak da ifade edilen ikinci tür ikrarda, ikrar eden, karşı tarafın ileri sürdüğü ve aleyhine olan vakıanın doğruluğunu beyan etmekle beraber, karşı tarafın istemine hak vermeyen bir açıklama yapar. Başka bir ifadeyle, vasıflı ikrarda, ileri sürülen olay doğrulanmakla beraber, karşı tarafça ileri sürülenden farklı bir vasfının olduğu iddia edilmektedir.(108),(109) Örneğin, davalı, davaya konu malı teslim aldığını, ancak davacının iddia ettiği gibi ariyet olarak değil bağışlama olarak aldığını bildirmesi bir vasıflı ikrardır. Bu tür vasıflı ikrar söz konusu ise, olayı iddia eden davacı olayın kendi iddia ettiği şekil ve nitelikte olduğunu ispat etmelidir.

krarın üçüncü türü olan bileşik (mürekkep) ikrar, davada karşı tarafın iddia veya savunmasına dayanak ettiği vakıanın tamamen kabul edilmesiyle birlikte, bu olay sebebiyle çıkarılmak istenen hukuksal sonucun doğumunu engelleyen veya onu düşüren yahut kullanılmasını felce uğratan diğer bir olay iddiası da eklenerek yapılan ikrardır.[48] Bileşik ikrarda, ikrar eden, karşı tarafın ileri sürdüğü vakıa kabul edilmekte, ancak o vakıadan çıkarılmak istenen hukukî sonucun doğumuna engel olan veya onu geçersiz kılan veya kullanılmasına engel olan başka bir olay ileri sürmektedir. Mesela, davalının “davacının bana verdiği beş bin lirayı davacıdan ödünç olarak aldım, fakat ben de davacıdan beş bin lira alacaklıyım, bu alacağım ile borcumu takas ediyorum. ” demesi bileşik ikrardır.[49]

Vasıflı ikrar ile bileşik ikrar ayrımı bazı hâllerde zordur. Ancak bileşik ikrar, ikrar edenin ikrarına, başka bir vakıa eklenmesi suretiyle yapılır. Oysa vasıflı ikrarda ikrara eklenen, ikrar edilen olayın vasfına yöneliktir. Yani, vasıflı ikrarda vakıa tektir, onun vasfı tartışmalıdır; bileşik ikrarda ise, ikrar edilen vakıayla bağlantılı ya da bağlantısız yeni bir vakıa eklemesi yapılmaktadır.[50]

Bileşik ikrarda, ikrara eklenen vakıa ile ikrar edilen vakıa arasında doğal (olağan) bir bağlantı var ise bağlantılı bileşik ikrar, yok ise bağlantısız bileşik ikrar söz konusudur. Örneğin, borcu ikrar edip ödediğini ileri sürme bağlantılı bileşik ikrar, paranın ödünç verildiği iddiasına karşı paranın alındığını kabul edip, bunu başka bir alacağı ile takas ettiğini ileri sürme bağlantısız bileşik ikrardır.[51]

Bağlantılı bileşik ikrarın bölünüp bölünmeyeceği, bir başka deyişle ispat yükünün muhatabını değiştirip değiştirmeyeceği hususu tartışmalı olmakla birlikte[52] uygulamada bölüneceği kabul edilmektedir. Kanaatimizce de bağlantılı bileşik ikrar ispat yükünün muhatabını değiştirir. Yani davalı malı teslim aldığını kabul eder, ancak bedelini ödediğini ileri sürerse, artık malı teslim alındığı çekişmeli olmaktan çıkmıştır ve malın bedelinin ödendiği davalı tarafından ispat edilmelidir.

Doktrinde çoğunluk bağlantısız bileşik ikrarın bölünebileceği görüşündedir.(115) Yargıtay da bağlantısız bileşik ikrarın bölünebileceğini kabul etmiştir. İkrar edenin ikrarına eklediği vakıa ile ikrar ettiği vakıa arasında hiçbir bağlantı yoktur. Bunun sonucu olarak, ikrar eden tarafın ikrarına eklediği yeni vakıa o kişi tarafından ispatlanmak gerekir.1-[53]-1

[1] Umar; İspat Yükü, sf. 3.; Üstündağ ispat yükünü, “davanın taraflarından hangisinin muhakemeye getirilmiş olan herhangi bir vakıayı ispat yükü altında olduğu durumudur. ” Olarak tanımlamıştır. Üstündağ, sf. 613.

[2] Kuru; Arslan; Yılmaz; sf. 370.

[3] Umar, İspat Yükü, sf. 50.

[4] Kuru; Arslan; Yılmaz; sf. 370.

[5] Umar; İspat Yükü, sf. 34.

[6] Üstündağ; sf. 624.

[7] Umar; İspat Yükü, sf. 36.

[8] Pekcanıtez; Atalay; Özekes; sf. 442.

[9] Kuru; Arslan; Yılmaz, sf. 370, 371.

[10] Pekcanıtez; Atalay; Özekes; sf. 444.

[11] Umar; İspat Yükü, sf. 50.

[12] Kuru; Arslan; Yılmaz; sf. 372.

[13] Pekcanıtez; Atalay; Özekes; sf. 444, 445.

[14] Kuru; Arslan; Yılmaz; sf. 373.

[15] Pekcanıtez; Atalay; Özekes; sf. 445.

[16] Pekcanıtez; Atalay; Özekes; sf. 446.

[17] Pekcanıtez; Atalay; Özekes; sf. 446.

[18] Kuru; Arslan; Yılmaz; sf. 374.

[19] Pekcanıtez; Atalay; Özekes; sf. 434.

[20] Taşpınar; sf. 152.

[21] Umar, İspat Yükü; sf. 174, sf. 177.

[22] Pekcanıtez; Atalay; Özekes; sf. 434.

[23] Umar, İspat Yükü, sf. 170, 171.

[24] Kuru; Arslan; Yılmaz; sf. 374.

[25] Süha Tanrıver; (2009), Hukuk Yargısı Bağlamında Bilirkişilikli İlgili Temel Problemler ve Çözüm Arayışları. DEÜHFD. Cilt 11. Özel Sayı sf. 576.

[26] Umar, İspat Yükü, sf. 166.

[27] Umar, İspat Yükü, sf. 166, 167.

[28] Kuru; Arslan; Yılmaz; sf. 375.

[29] Umar, İspat Yükü, sf. 177.

[30] Umar, kanuni karineleri, olay karineleri ve hak karineleri olarak ikiye ayırmaktadır. Buna göre, ölüm karinesi (TMK madde 31), babalık karinesi (TMK madde 285) gibi belirli bir hukuki sonucun doğumu için varlığı gerekli bir olayın gerçekleştiğinin, bu hukuki sonuçla ilgisi olmayan başka bir olaydan çıkartılmasına imkan veren kanuni düzenleme kanuni olay karinesidir. Yasal olay karinesi de kendi içinde aksinin ispatının mümkün olup olmamasına göre ikiye ayrılmaktadır. Yasal hak karinesi ise, bir hakkın veya hukuksal ilişkinin halen var olduğu veya var olmadığı hakkında bir sonuca varılması neticesini doğuran yasal karinelerdir. Örneğin; zilyetliğin mülkiyet hakkına karine olması (TMK madde 985). Umar, İspat Yükü, sf. 167 vd.

[31] Umar, İspat Yükü, sf. 172.

[32] Tarafların aynı olduğu iki davada, kesin hükmün sonraki dava açısından kesin bir karine teşkil ettiği belirtilmektedir. Akkan, sf. 6.

[33] Umar, İspat Yükü, sf. 174.

[34] Kuru; Arslan; Yılmaz; sf. 375.

[35] Umar, İspat Yükü, sf. 174.

[36] Umar, İspat Yükü, sf. 168.

[37] Kuru; Arslan; Yılmaz; sf. 376.

[38] Pekcanıtez; Atalay; Özekes; sf. 457.

[39] Umar, ikrarı; “bir kimsenin belli bir yargılamada (prosedürde) kendi aleyhine sonuç doğuran bir olayı, o yargılamanın yürütüldüğü mahkeme önünde kabul etmesidir. ” biçiminde tanımlamaktadır. Umar, İspat Yükü, sf. 191.; Kuru; Arslan; Yılmaz ise; ikrarın “bir tarafın, diğer tarafın ileri sürdüğü bir vakıanın doğru olduğunu bildirmesi ” olduğunu ifade etmiştir. Kuru; Arslan; Yılmaz; sf. 382.

[40] Konuralp; sf. 11.

[41] Üstündağ; sf. 629.

[42] Konunun ayrıntıları için, Taşpınar; sf. 115 vd.; Umar; İspat Yükü, sf. 191 vd.

[43] Kuru; Arslan; Yılmaz; sf. 382.

[44] Pekcanıtez; Atalay; Özekes; sf. 426.

[45] Kuru; Arslan; Yılmaz’ın ikrarın yapıldığı yere göre mahkeme dışı ve içi ikrar olarak ayrımını sürdürdüğü görülmektedir. Kuru; Arslan; Yılmaz; sf. 383.

262

[46] Pekcanıtez; Atalay; Özekes; sf. 427.

[47] Umar, İsbat Yükü, sf. 199.

[48] Umar, İspat Yükü, sf. 201.

[49] Kuru; Arslan; Yılmaz; sf. 386.

[50] Pekcanıtez; Atalay; Özekes; sf. 429.

[51] Umar, bileşik ikrarın bağlantılı-bağlantısız olarak ayrılmasını, ayrıma konu ölçütün belirsiz ve yetersiz oluşundan söz ederek gereksiz bulmakta ve bileşik ikrarın bölünmesini savunmaktadır. Umar, İspat Yükü, sf. 202.

[52] Pekcanıtez; Atalay; Özekes; sf. 431.

[53] Pekcanıtez; Atalay; Özekes; sf. 432.

Sonuç

TMK’nin 6 ncı maddesine paralel olarak 6100 sayılı HMK’nin 190 ıncı maddesinde düzenlenen ispat yükü ile, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafın ispat yükü altında olduğu genel kurala bağlanmıştır. Bu kural, iddia sahibi iddiasını ispat etmelidir kaidesinden farklılık göstermektedir. Genel kuralın uygulamasında ispat yükü genelde davacıya düştüğünü söylemek yanlış olmaz. Zira genelde bir hak iddiasında bulunarak, olaylar ileri süren ve bu olaylardan kendi lehine sonuçlar çıkarmaya çalışan taraf davacıdır.

Karşı delil gösterilmesi ispat yükünün devralınmasına yol açmaz. Esasen tarafların karşılıklı delil göstermeleri halinde bu deliller itibariyle uyuşmazlık çözümlenebiliyor ise ispat yükünün kime ait olduğunun tespitine ihtiyaç yoktur. Ancak sunulan deliller uyuşmazlığı karara bağlamada yetersiz kalması halinde ispat yükünün kime ait olduğu önem arz etmektedir.

Çalışmamızda açıklandığı üzere, ispat yükü ile delil gösterme yükünün farklı kavramlar olduğu unutulmamalıdır. İspat yükü durağan bir karakter gösterir iken, delil ikame yükü tarafların iddialarına ilişkin delil göstermeleri, karşı tarafın iddialarını ikrar etmeleri, karinelerin varlığı gibi birçok etmene bağlı olarak yer değiştirebilmektedir.
İspat yükü kendisinde bulunan taraf iddiasını ispat araçları olan deliller ve emareler ile ispat edecektir. Mahkemeye sunulan delillerin kesin delillerden olması halinde hâkimin bu delil üzerinde bir takdir hakkı bulunmamaktadır. Ancak takdiri deliller ile emarelerin sunulması halinde, hâkim serbestçe, kendi vicdani kanaatine göre bir değerlendirme ile vakıanın ispat edilmiş olup olmadığı yönünde karara varacaktır.

K A Y N A K Ç A

Akcan, Recep; (2004), Yargıtay Kararlarındaki Güçlü Delil Kavramının Hukuki Niteliği, SÜHFD. Cilt 12, Sayı 1-2 Yıl.12.
Akkan, Mine, (2009), Medeni Usul Hukukunda Tarafların Farklı Olması Durumunda Kesin Hükmün Delil Niteliği, DEÜHFD. Cilt 11. Özel Sayı.
Akkaya, Tolga; (2003), Medeni Usul Hukukunda Delillerin Hasredilmesi. Yüksek Lisans Tezi, Eskişehir, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Deliduman, Seyithan; (2000), Medeni Usul Hukukunda Senet ve Senetlerle Yazılı Şekil Arasındaki İlişki. AÜEHFD Cilt 4 Sayı 1-2.
Ermenek, İbrahim; (2000), Medeni Usul Hukukunda Şekilcilik GÜHFD. Cilt 4, Sayı 1-2.
Güldiken, Fatma Özge; (2005), Medeni Usul Hukukunda Tıbbi Bilirkişilik. Yüksek Lisans Tezi, Ankara, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Konuralp, Haluk; (2009), Medeni Usul Hukukunda İspat Kurallarının Zorlanan Sınırları, (Tıpkı Basım), Ankara, Yetkin Yayınları.
Kuru, Baki; Arslan, Ramazan; Yılmaz, Ejder; (2011), 6100 sayılı HMK’na Göre Yeniden Yazılmış Medeni Usul Hukuku, (22. Baskı) Ankara, Yetkin Yayınları.
Nart, Serdar; (2007), Alman ve Türk Hukukunda Senetle İspat. DEÜHFD. Cilt 9, Sayı 1.
Pekcanıtez, Hakan; Atalay, Oğuz; Özekes Muhammet; (2011), Hukuk Muhakemeleri Kanunu Hükümlerine Göre Medeni Usul Hukuku, (12. Baskı), Ankara, Yetkin Yayınları.
Tanrıver, Süha; (2009), Hukuk Yargısı Bağlamında Bilirkişilikli İlgili Temel Problemler ve Çözüm Arayışları, DEÜHFD. Cilt 11, Özel Sayı. (Kısaltması: Bilirkişi)
-(2006), Türk Medeni Usul Hukuku Bağlamında Hukuka Aykırı Yollardan Elde Edilen Delillerin Durumunun İrdelenmesi, TBB Dergisi. Sayı 65. (Kısaltması: Delil)
Taşpınar, Sema; (2001), Medeni Yargılama Hukukunda İspat Sözleşmeleri, Ankara, Yetkin Yayınları.
UMAR, Bilge; (1980), İspat Yükü. (2. Baskı). Büyükçekmece, Kazancı Matbaacılık Sanayi, ( Kısaltması: İ spat Yükü)
-(2006). Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tasarısına Katkı. Türkiye Barolar Birliği Dergisi. Sayı 67. (Kısaltması: Katkı)
Üstündağ, Saim; (2000), Medeni Yargılama Hukuku, (7. Baskı). İstanbul, Nesil Matbaacılık.
Yavaş, Murat; (2009), Senetle İspat ve Senede Karşı Senetle İspat Kuralları İle Bu Kuralların İstisnaları, Ankara, Turhan Kitabevi.
Yıldırım, M. Kamil; (1990), Medeni Usul Hukukunda Delillerin Değerlendirilmesi, İstanbul, Kazancı Kitap Ticaret.
Yılmaz, Ejder; (2011), Hukuk Muhakemeleri Kanununun Getirdikleri, ABD, Yıl: 69 Sayı: 2011/2. 
(4)Baki Kuru; Ramazan Arslan; Ejder Yılmaz; (2011), 6100 sayılı HMK’ye Göre Yeniden Yazılmış Medeni Usul Hukuku, (22. Baskı), Ankara, Yetkin Yayınları. sf. 368.
(5)Konuralp; sf. 8.
(8)Tolga Akkaya; (2003), Medeni Usul Hukukunda Delillerin Hasredilmesi. Yüksek Lisans Tezi, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Eskişehir, Akkaya, sf. 6.
(9)Mine Akkan; (2009), Medeni Usul Hukukunda Tarafların Farklı Olması Durumunda Kesin Hükmün Delil Niteliği, DEÜHFD. Cilt 11. Özel Sayı, sf. 17.
(10)Hakan Pekcanıtez; Oğuz Atalay; Muhammet Özekes; (2011), Hukuk Muhakemeleri Kanunu Hükümlerine Göre Medeni Usul Hukuku, (12. Baskı), Ankara, Yetkin Yayınları. sf. 424.
(83)Pekcanıtez; Atalay; Özekes; sf. 435.
(108)Pekcanıtez; Atalay; Özekes; sf. 428.
(109)Vasıflı ikrar, “Taraflardan birinin istem veya savunmasına dayanak olan olayların, karşı tarafça, tamamıyla değil, ancak bazı olaylar bakımından uyuşma olacak biçimde kabul edilerek, geri kalan olayların değişik biçimde kabul edilmesi tarzında yapılan ve üzerinde uyuşma sağlanamamış olayların ispatsız kalması durumunda dava veya savunma temelinin yokluğu sonucuna varılarak, dava veya savunmanın reddi zorunluluğu bulunan ikrar çeşididir. ” Umar, İspat Yükü, sf. 199, 200.
(115)Kuru; Arslan; Yılmaz; sf. 387.
Yeni Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 190 ıncı maddesinde ispat yükü ayrı bir madde halinde düzenlenerek usul kanununda bulunması gereken bu eksiklik giderilmiştir.3 Bu maddede TMK’nin 6 ncı maddesindeki düzenlemeye paralel olarak, ispat yükünün özel bir düzenleme bulunmadığı müddetçe, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa ait olduğu belirtilmektedir. İkinci fıkrada da kanuni karine hususunda düzenleme getirilerek; kanuni bir karineye dayanan tarafın, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altında olduğu,kanundaki istisnalar dışında (kesin kanuni karineler) kanuni karinelerin aksinin ispat edilebileceği ifade edilmiştir.

Daha Fazlası

İçeriğimiz ile ilgili düşüncenizi lütfen aktarınız!

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir