Image default
Linç Sosyoloji

Linç bir kitlesel cezalandırma pratiğidir ve modern devletin şiddeti elinde bulundurma tekeliyle, modern pozitivist hukukun da hukukun üstünlüğü ilkesiyle (ilk bakışta) bağdaşmaz. Linç, modern hukukun derin ve çözümsüz bir çatlağı olarak karşımızda durur.

Çoklukların ilginç ve çoğunlukla tek taraflı bir tarihsel öyküsü vardır. Kişilerin ve devletlerin tarihlerinin yanında, Foucault’nun sessiz kalabalıkları, özellikle söz konusu bilim alanı hukuk olduğunda pek de ön planda olmadı. Söz edildiği zaman da, hep –belirli– bir ideolojinin metodolojik aracı olarak kullanıldı. Halk denilen bu meşum varlık, devletin, erkin, zorbanın korkunç pratiklerine karşı haklı olarak ayaklandı; bazen haklarını alabildi, bazen alamadı. Ölenler kahraman ilan edildi, isimleri kalplere yazıldı. 2000’den beri hâkim görüş artık bir şeylerin değiştiği yönündeydi: Artık kalabalıklar varlıklarını eylem ile, hak arayışı ile, haklı bir mücadele ile göstermeye sonunda başlamıştı. Tiananmen’den Syntagma’ya, Zucotti’den Gezi’ye artık kalabalıklar kendisinin farkına varmıştı. Hardt ve Negri’nin çokluk yüceltmesindeki serbest piyasadan elini eteğini çekmiş, yeni bir kişi öneren ütopyasındaki Hobbes düşmanı olarak anlatılan Spinoza’dan bahsedilirken bile DeWitt kardeşlerin ölümünden sonra kendi kapısının önüne “Hepiniz barbarsınız!” yazdığı anlatılmadı. Sighele ve Tarde’ın suçlu kalabalıkları, Scottsboro’da beyaz bir kadına tecavüz suçlamasıyla asılan yedi masum çocuğu haklı çıkartacak bir teori geliştirmedi. Ortega y Gasset’ten ve Le Bon’dan bugüne kokan, eğitimsiz, çiftçi kalabalıklardan herkesi kucaklama iddiasındaki kitlelerin haklı mücadelesine geliverdik. Kalabalık hareketleri birçok farklı taraftan yorumlandı ve demokrasinin de sağın uluslararası alanda yükselirken kendisini unutup çoğunlukçuluğa hızla evrildiği bugün kalabalık, neredeyse hak arayışıyla eşitleniverdi.

Madalyon hikâyesi pek klişedir. Hikâye de değil, bir tespittir aslında. Kazananın adı yazılan, ona takdim edilmiş bu madalyonun herkesin görebileceği ön tarafı parlaktır, üzerine altın harfler işlenmiştir. Birçokları madalyonu görünce kazananın sürecini hatırlar. Kitle hareketinin bugün geldiği yer de işte, madalyonun ön yüzü. Bir de pek parlak olmayan, hak savunucularının görmediği ya da görmeyi istemediği bir tarafı var bu kalabalıkların: Linç. Hatta linç kavramının içine dâhil edilebilen her kalabalık hareketi de madalyonun o karanlık tarafında değildir: Linç de aynı şekilde, bu hak savunucuları tarafından oldukça sistemli bir şekilde belirli bir ideolojiyi dışlamak, haklı olarak yermek için kullanılır. Bu kısa yazıda üzerinde duracağım; karanlık tarafa ait olan linçler (veyahut linçlerin karanlık tarafı) ve bu tip kalabalık hareketlerinin 1900’lerin başından beri sorulagelinmiş “Hukuk nedir?” şemsiye sorusu içinde nerede durduğudur.

Linçin Tanımı

Öncelikle, linç derken bahsettiğimiz şeyin uluslararası alanda nasıl kabul edildiğine kısaca bakalım. Freedman’ın tanımı, suçlanan veya mahkum edilmiş kişinin, hukuk dışı-kanunsuz güruhlar tarafından öldürülmesidir.[1] Ross, linçin çok açıkça bir “kolektif cinayet” olduğunu belirtir. Özellikle 1900’ün başından son çeyreğine kadar kullanılan tanımlar açısından, birçok yazar da linçin ceza amacı güden hukuk dışı kasten öldürme olduğu konusunda hemfikir. Gölbaşı’nın makalesinde yer verilen Encyclopedia of the Social Science’ın tanımı, Black Law’s Dictionary’nin tanımına yaklaşır: “Bireylerin düzenli hukuk mahkemelerinin varlığından bağımsız olarak ve yargılanmadan, belirli bir kitlesel şiddet aracılığıyla, intikam amaçlanarak öldürülmesi veya onlara işkence edilmesi eylemleridir.”[2] Black Law’s Dictionary’nin tanımı: “[Linç hukuku] Bir suçla suçlanan ya da suç işlediğinden şüphelenilen kişileri zorla alıkoyarak ya da bu kişileri adli muhafazadan kaçırarak, hukuki bir yargılama, hukuki bir yetkilendirme ya da hukuki yetki olmaksızın cezalandıran gayriresmi kişilerin, örgütlü grupların veya güruhların tanımını yapan terimdir.” 2010 yılında Heidelberg Üniversitesi ve Heidelberg Amerika Araştırmaları Enstitüsü’nün linç hakkında düzenlediği “Linçin Uluslararası Tarihine Doğru” başlıklı konferansta kabul edilen tanım, tarihte linç kelimesiyle nitelenen eylemlerin daha büyük kısmını kapsamaya daha yatkındır: Linç, bir kitlenin, toplumun büyük bir bölümünü temsil ettiği iddiasıyla uyguladığı cezadır. Project HAL’ın NAACP ile fikirbirliğine vardığı linç tanımı şöyledir:[3]

Linç, tarihsel olarak sadece Güney Amerika’da yer alan linçleri değil, aynı zamanda ülke çapında, sınırlarını, işçilikle ilgili olayları ve vigilantizm[4] vakalarını da kapsamaktadır. Herhangi bir ırktan ya da etnik kökenden ya da cinsiyetten kişi, linç suçunun faili ya da mağduru olabilir. Bir olaya linç envanterinde yer vermek için NAACP’nin[5] tanımını kabul etmekteyiz:

  • Birinin öldüğüne dair kanıt bulunması;
  • Bu ölümün (öldürmenin) hukuk dışı bir şekilde vuku bulması;
  • Bu öldürme eylemine üç ya da daha fazla kişinin katılması; ve
  • Öldürme eylemini gerçekleştiren kişilerin adalete ya da bir geleneğe hizmet ettiği iddiasında bulunmaları.[6]

Bu tanımlardan yola çıktığımızda linçin yasalarda yer bulması amacıyla hukukileştirilmesi ile ilgili gerek fail sayısında, gerek gerçek sorumluyu bulmakta, gerek uluslararası bir müşterek suç hali olan joint criminal enterprise (müşterek suç ortaklığı, bazı yerlerde suç teşebbüsüne katılım olarak da geçer) kavramının içine oturtulup oturtulamayacağına ilişkin birçok sorun karşımıza çıkar.[7] Bu yazıda hukuken fiilin, failin hangi suç formülü üzerine oturtulabileceği ya da hangi suç tanımlarından neden ayrılması gerekebileceğini anlatmayacağım. Daha çok, bu sorunlardan bir tanesi de Waldrep’in üzerinde durduğu toplumsal tasdik ilkesi beni ilgilendiriyor. Modern-pozitif hukukun kırılma noktası, işte bu toplumsal tasdik ilkesi.[8]

Linçin karanlık tarafı dedik. İşte bu karanlık taraf, toplumsal tasdik ilkesiyle ilişkilidir. Linçin kaynağı, maddi olarak olay süresince orada bulunan kişileri ve onların eylemlerini aşar ve toplumsal bir tasdiki ya da icazeti arkasına alarak kamuoyunun hukuk-tanımazlığını ortaya çıkarır. Toplumsal tasdik toplumun sözüdür; bu söz ister toplu bir linç eylemiyle, ister linç edeni eylem sırasında ve sonrasında alkışlayarak, ister sandık sonucuyla, ister suskunlukla, isterse başka çok çeşitli yollarla kendini göstersin. Toplumun bu bakımdan sözü, aslında bir eylemlilik haline gerek duyma; kitlesel, mutabakata yaklaşmış bir fikir de yeterli. O zaman linç eylemlerinde söz, eylemle iç içe geçmiştir. Bunu daha iyi açıklayabilmek için şöyle bir farazi örnek verebiliriz: Ida Wells’lerin zamanında Güney Karolina eyaletinde zenci bir çocuğun ölümünü düşünün. Öyle ki, bu çocuğu öldüren KKK örgütünün milisleri olmasın, her(hangi bir) yerdeki her(hangi bir) beyaz esnafın pazarda tezgâhından bir şey çaldığı iddiasıyla bu çocuğu döverek öldürdüğünü düşünün. Hatta çoğu linç tanımının aksine, ölmesinin gerektiğine katılmıyorum, döverek cezalandırdığını farz edin. Şiddeti uygulayan, cezayı veren esnaf aslında tek başına hareket etmiyor. Burada, üç farklı anda aşağı yukarı birbirleriyle eşit güven telkin eden bir kitlesel destek mekanizması işliyor: Eylemden önce, eylem sırasında ve eylemden sonra. Bu döverek cezalandırma eylemini bu kişi, etrafındaki çoğunluğun, tekrar etmek istiyorum çoğunluğun (yani kitlenin), onaylayacağına inanıyor muhtemelen.

Kendisinin ve çocuğun birkaç dakika, saat ya da gün sonraki geleceklerini bu linç kitlesi yaratıyor, çünkü sonuçlarını öngörebiliyor. Önünde sonunda siyahi (ve) çocuk bir siyahi ve istisnaların kaideleri bozmadığını düşünürsek, siyahilerin çoğu hırsızdır ve hırsızların cezalandırılması gerekir. İkinci adımda, eylem sırasında şiddeti uygulayan bu esnaf, yine aynı fikri arkasına almıştır: O anda yaptığı eyleme dur denmeyecek. Denmiyor da. Hatta alkışlanıyor ve bir takım baş hareketleriyle onaylanıyor. Üçüncü aşamada, cezalandırma eylemi bittikten sonra bir icazet gelir: Evet hırsızın cezasını hukuk vermeliydi ve ama hukuk zaten beyazların düşündüğü şekilde işlemektedir. Yani devlet aslında, bu hırsızı yakalasaydı büyük ihtimalle hırsız olduğunu sadece o beyaz pazarcının ve olayı görmüş olan ya da olmayan diğer beyaz pazarcı arkadaşlarının ifadelerine bakarak karar verecekti ve sonuçta siyahi çocuk yine cezalandırılacaktı. Dövülmeyecekti belki, fakat hapse atılacaktı. Pazarcı, o anda bulunduğu toplumun tasdikini icazet olarak almıştır: Artık bir halk kahramancığıdır. Hem siyahi çocuğa dersini vermiştir, hem devletin işini azaltmıştır (sonuçta devletin polisi her gün bu gibi şeylerle uğraşmamalıdır, bunlar küçük şeylerdir), hem de çocuğa –yine kitlesel bir– merhamet göstermiş ve onu polise vermeyerek, hapse girmekten kurtarmış, bu çocuk gelecekte –pek de beklenmeyecek şekilde– iyi bir vatandaş olacaksa çorbada bir de tuzu bulunmuştur. Bingo.

Şimdi, bu örnek üzerinden ne olduğuna bir bakalım. Siyahi çocuk hakkında bir suç isnadı yapıldı. Bu isnat kısa zamanda –muhtemelen yetersiz, taraflı ve hatta yalan yanlış bilgiler ve görgü tanıklıklarıyla– kanıtlandı. Yargılama süreci çok hızlı oldu, çünkü yargılamanın sonu herkesçe biliniyor. Yargılamada dikkat edersiniz, suçlanan tarafın herhangi bir savunma ya da söz hakkı yok. Suçuyla orantılı ceza kuralı işlemiyor, daha doğrusu hukuken tanımlanan çerçevede işlemiyor. Yoksa, siyahi çocuğun hırsızlık suçunun sadece dövme cezasıyla orantısı kitle tarafından verilmiştir —polise vermeye gerek yoktur. Kitlenin de bir adalet anlayışı var her zaman. En önemlisi, bir hukuk devletinde, yargılama ve infaz etme hakkını tek-elinde bulundurduğu iddiasındaki bir modern hukuk devletinde hukuk-dışı bir mahkeme kurulmuş, yargılama ve infaz yapılmıştır. Kaç tane hukukun üstünlüğü ilkesini delmiş olduk? Mahkeme kuruldu-yargılama yapıldı-infaz kararı verildi-infaz edildi-devletin elinden şiddet tekeli alınmış oldu.

Hemen kısacık bir parantez açalım: Hepimizin aklına hemen geliveren bir soru daha var. Bu soru, linç kavramının can alıcı noktalarından birini oluşturur. Tek kişinin yaptığı bu hareket linç midir? Evet linçtir. Belirli bir kitleyi arkasına alıp sonuçlarına ahlaken, toplumsal olarak ya da hukuki olarak katlanmayacağından emin olunduğunda bu şiddet, evet, linçtir.

Bu yazı şu kitaptan alıntılanmış ve düzeltilmiştir:  Zeynep Koçak (editör), Kitleleri Yeniden Düşünmek, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2016. 

Notlar:

[1] Freedman, Estelle B., Redefining Rape: Sexual Violence in the Era of Suffrage and Segregation, Cambridge, Massachussetts, London: Harvard University Press, 2013, s. 96-97. [2] Gölbaşı, S. “Linç: Politika mı Kültür mü?”. Hukuk ve Adalet, cilt 4, no. 11, 2007, s. 311-323. [3] Project HAL (Historical American Lynching), 1998 yılında, Amerika’da gerçekleşmiş linç vakalarının kaydını tutmak amacıyla kurulmuştur. [4] Vigilantism; İngilizce’de, yasal yetkisi olmadan kendi çıkarına göre zor kullanarak düzen sağlamaya / kurmaya çalışan kişi ya da gruplara verilen isimdir. Bu amaçla kurulmuş örgütlere vigilante örgütler denir. [5] NAACP, National Association for the Advancement of the Colored People; Siyahi İnsanların Gelişmesi için Ulusal Birlik. Bkz. www.naacp.org [6] Bu tanımlar arttırılabilir. Amerikan İç Savaşı’ndan sonra aşırı milliyetçi / ırkçı KKK gruplarının ve diğer militan vatandaşların, siyahlara ve toplum-dışı olanlara uyguladığı şiddeti anlatmak üzere ortaya çıkan linçin, idamı ve öldürmeyi kapsayacak şekilde kullanılmaya başlanması, Reconstruction / Yeniden Kuruluş dönemine denk gelmektedir. Amerikan İç Savaşı hakkında yazan araştırmacı Mason, linçin “ölümle sonuçlanması zorunluluğuna” dikkat çekmekte, ölümle sonuçlanmayan linçlerin tanım itibarıyla ancak linç benzeri olaylar olabileceğini vurgulamaktadır. Bunun yanı sıra Dray de, linçi tanımlamak için infaz, idam anlamına gelen execution kelimesini kullanmıştır. Özellikle Amerika’da siyahlara karşı gerçekleştirilen linçlerin istatistikleri konusunda en önemli kayıtlara ve çalışmalara sahip olan Tuskgee Üniversitesi’nin 1952 tarihli raporunda, bir olayı linç olarak tanımlayabilmek için linçe maruz kalan kişinin illegal şekilde, bir grup tarafından adaleti sağlamak ya da ırka veya bir geleneğe hizmet amacıyla öldürülmüş olması gerekmektedir. Bu tanım, NAACP tarafından kabul görmüştür. Linç eylemlerini önleme konusunda aktif olarak çalışan Project HAL grubu, Tuskgee Üniversitesi’nin bu tanımını linç istatistiklerinde temel almaktadır. Tüm bu tanımlara karşılık, ABD’de hukuki olarak linç, her zaman “öldürme” eylemini kapsamak zorunda değildir. ABD’de yürürlükte olan anti-linç kanunlarından biri olan Güney Carolina’ya ait olanında, linç birinci derece ve ikinci derece olarak ayrılmıştır. Ölümle sonuçlanan linç birinci derece linç, ölümle sonuçlanmayıp manevi zararları da kapsayacak kadar geniş lafzı olan suç da ikinci derece linçtir. Güney Carolina’daki bu kanunun lafzından çıkarılacak sonuç, belli bir tür eylemin veya sadece ölümle sonuçlanan bir eylemin değil, “herhangi bir şiddet eyleminin” linç suçu kapsamına alınabileceğinin öngörülmesidir. Ayrıca, Medeni Haklar Yasası’nda “nefret suçları” bölümünde, ırk, renk, din, uyruk, cinsel kimlik, herhangi bir özür veya cinsiyet nedeniyle birine zarar verilmesi halinde, öldürme kastına bakılmaksızın cezalandırma gerçekleşmektedir. Pfeifer, linç girişiminin varlığını hâlâ kabul eder ve linçin sadece ölüm sonucuyla ortaya çıkabileceğini söyler. Alabama’da ise linç farklı bir şekilde tanımlanır: Alabama eyaleti linçin varlığını sonuca, yaralama üzerinden bağlamıştır. Lafzı şöyledir: “… linç, sonu ölümle bitmek şartıyla, bir kitle tarafından gerçekleştirilen . . . herhangi bir şiddet eylemidir.” Yani kişi linç edilirken, tam da o esnada ölmeyebilir. Bu şiddet eylemlerinin sonucunda hastaneye kaldırılıp orada ölebilir; yani suçun sonuçlanmasının süresini uzatmıştır. Georgia’da ise linç ölüm sonucuna bağlanmamış olup, bir de yargıca “linç edilme tehlikesi olan kişilere özel koruma tahsis etme yetki ve yükümlülüğü” verilmiştir. [7] Joint Criminal Enterprise, yani JCE, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nce tanımlanan ve Eski Yugoslavya’da 1991-1999 yılları arasında işlenmiş savaş suçlarını ve kalabalık/kitle katliamlarını cezalandırma amacı güden bir hukuk doktrinidir. Bu doktrine göre ortak bir plan ya da amaçla hareket eden suça teşebbüs örgütünün işlediği bir suç bakımından, grubun tüm üyeleri işlenen suç ile sorumlu olacaktır ve buna “kolektif sorumluluk” denecektir. Oldukça tartışmalı bir konudur. Öncelikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra Nazilerin yargılanması için Nürnberg Davaları’nda temelleri atılmış fakat ismi konmamıştır. Essen Linç Davası, kolektif sorumluluk açısından önem teşkil eder. Essen-West kasabasında 1944 tarihinde üç İngiliz tutuklu, Luftwaffe’ye sorguya götürülürken kentin sokaklarında yürütülürler. Birliğin başındaki Erich Heyer isimli Alman komutan emrindeki askerlere, halkın galeyana gelip saldırması durumunda tutukluları korumak zorunda olmadıklarını söyler. Halktan büyük bir kitle İngiliz tutuklulara saldırır. 18-22 Aralık 1945 tarihinde Essen’de kurulan Birleşik Krallık Askeri Mahkemesi, linç eylemine katılanları yargılar. Mahkeme önüne toplam yedi kişi getirilir: Erich Heyer, iki asker ve beş sivil. Komutan ve sivillerden biri ölüm cezasına çarptırılır. Kötü muamelede her birinin suçu ayrı birer sorumluluk olarak kabul edilmiştir. Joint Criminal Enterprise’ın eleştirilmesindeki en önemli argüman, “kimsenin işlemediği bir suçtan yargılanamaz” oluşudur. Yani birçoklarına göre JCE, cezanın şahsiliği ilkesine karşıt bir uygulamadır. Şöyle ki, bir linç her ne kadar izleyicilerin o andaki destekleri ve kimsenin müdahale etmemesi sayesinde yapılıyor olsa da, izleyiciler linç edilen kişiye aslında dokunmuş değillerdir ve bu nedenle kasten yaralama veya öldürme suçundan suçlu bulunmaları da hukuken mümkün olmamalıdır. [8] Waldrep, Christopher. “War of Words: The Controversy over the Definition of Lynching, 1899-1940”, Journal of Southern History, cilt 66, No.1, Şubat, 2000, s.75-100; s.77.



Modern Hukukun Çatlağı

Hukukun ne olduğuyla ilgili 1800’lerin sonunda başlamış, ilk kez Malinowski’nin alan araştırmasına çıkıp zorunlu olarak iki sene kalmasının sonundaki gözlemleriyle çıkan “Hukuk gerçekten nedir?” başlıklı tartışmayı kısaca anlatacağım. Bu tartışma ilginç bir yerde durmaktadır, özellikle antropoloji ile hukukun, antropolog ile hukukçunun çok az tanık olunacak kesişmelerinin ilki olduğu için.

Hart, Hukuk Kavramı kitabına aynı soruyu sorarak başlar: Hukuk nedir? İlkel hukuk Hart’ın hukuk tanımında yerini bulamamaktadır, öyle ki ilkellerin hukukunun hukuk olup olmadığı ikilemi bile oldukça önemsizdir. Hukukun özü ve doğasıyla ilgili bir cevap verilecekse, bu ancak ve ancak yasa, mahkemeler ve merkezi olarak örgütlenmiş yaptırımlar olabilir —ki ilkel hukukta bu tip bir merkezi otoritenin gücüne bağlı bir yaptırım mevcut değildir.[1] Gelenekler (custom) bir hukuk sistemi sayılmaz, tıpkı halkın düzensiz, merkezi bir otoriteye bağlı olmaksızın gerçekleştirdiği yaptırımlar gibi. Bunun karşılığında Fuller hukuku, toplum olma halinin bir parçası olarak görür. Ona göre Hart’ın mahkemelere, otoriteye ve yasalara verdiği önem, hukukun otonomisini yüceltmekten başka bir şey değildir. Hukuk çok geniş bir çerçevede anlaşılmalıdır ve eğer toplumsal bağlamdan koparılırsa, kendisini desteklemekten eksik kalan bir alanda yaşam savaşı veriyor demektir.[2] Hoebel, antropologlar tarafından bile 1950’lere kadar, ilkel insanın aslında hiçbir zaman hukuku olmadığının kabul edildiğini söylemektedir.[3]Haklı olmasına haklıdır: Driberg’e göre her ne kadar ilkel insanın gelenek denilen yaptırıma sahip kararları ile hukuk asında aynı şeyler olsa da, yazılı bir yasa mevcut olmadığı için böylesine bir çelişkinin varlığı anlaşılabilirdir. Hoebel’e göre Driberg ve Hartland gibileri, ancak “hukuksuz (ve hukuku tanımamış) bir antropolojinin eseridirler.”[4] Hoebel “Hukuk nedir?” sorusuna Max Radin’in hukukun varlığı konusundaki şaşmaz sınavına göre cevap vermektedir: Mevcut vaka herhangi bir mahkemeye götürülebiliyor mu?

Hoebel’in Malinowski hakkındaki bütün eleştirilerine rağmen, “Hukuk nedir?” sorusunu cevaplama konusunda ikisi de aslında aynı hat üzerinde seyreder: Malinowski de aynı şekilde hukukun mahkemelerden, yasalardan ve yaptırımlardan oluştuğu baskın görüşe karşı çıkar ve ilkel insanın “gayriihtiyari ve gelişigüzel uyguladığı birtakım gelenekler” ile değil, belirli bir hukuk sistemiyle yönetildiğini anlatır.[5] Karşılıklılık ilkesini Marcel Mauss’a atıf yaparak ekonominin göbeğine oturtur ve kabilelerin dış ilişkileri olduğu sürece, buna gelenek demenin ancak bir azımsama olduğunu söyler. Hoebel’e göre hukukun tanımı şöyle yapılabilir: “Toplumsal bir kural, tehdit veya gerçek olarak, toplumsal olarak tanınmış bu şekilde davranma ayrıcalığına sahip bir kişinin ya da grubun fiziksel kuvvet uygulaması yoluyla ihmali ya da ihlali ile muntazaman karşılaşıldığında hukukidir (hukuki bir nitelik kazanır).”[6]

Radcliffe-Brown’un antropolojik çalışmaları sonucunda ulaştığı hukuk tanımına bakalım: “Belirli bir toprak çerçevesinde, fiziksel yaptırım kuvvetinin kullanılarak ya da kullanılma olasılığı sayesinde toplumsal düzenin sağlanması ve idame ettirilmesidir.”[7] Dolayısıyla yaptırım her zaman mevcuttur ve olmalıdır. Benson bu görüşe bir ekleme yapar: Hukuk, davranışları düzenleyen toplumsal ve ahlaki kuralların olduğu bir yer değil, aynı zamanda yapısal ve düzenlenmiş birtakım örgütlenmelerin toplumu yönettiği bir durumdur.[8] Radcliffe-Brown da kamusal görüşün hâkim olduğu fikrine katılır, fakat yaptırımlar ona göre ahlaki ve fiziksel olarak ikiye ayrılmaktadır.

Clastres ise hukuk nedir, hukukun varlığı için mahkemelere ve yasalara gerek var mıdır sorusuna cevap arayan bu tartışmaya bambaşka bir açıdan yaklaşır. Öncelikle Clastres, antropolojik toplumlarda hukukun varlığını kabul eder. Hart’a katılmaktadır: Bu toplumların hukuk sistemlerinin var olmadığını iddia edebilmenin tek sebebi, hukukun yazılı olmaması olabilir. Yani, Clastres’a göre de yazılı yasaların varlığı, hukukun varlığının bir şartıdır. Fakat Hart’ın iddiası Clastres’a göre temelsizdir, çünkü hukuk, bu toplumlarda da yazılıdır. Nerede mi:

Tüm hukukun yazılı olduğunu söyleyerek başladım. Burada bir bakıma, birbirinden halihazırda ayrılmış üçlü ittifakın bir yeniden düzenlemesini görüyoruz: Vücut, yazı ve hukuk. Vücudun üzerinde izi sürülebilecek yara izleri, antropolojik (primitif) hukukun kazınmış metinleridir; ve bu açıdan, vücut üzerindeki hukuk yazılarıdır.[9]

Şimdi durup geri çekilelim ve linç kavramını göz önünde bulundurarak modern-pozitif hukuk tanımını bir daha düşünelim. Linç bir kitlesel cezalandırma pratiğidir ve modern devletin şiddeti elinde bulundurma tekeliyle, modern pozitivist hukukun da hukukun üstünlüğü ilkesiyle (ilk bakışta) bağdaşmaz.[10] Linç, modern hukukun derin ve çözümsüz bir çatlağı olarak karşımızda durur.

Tanıl Bora, kitabında linçin bir medeniyet kaybı olduğunu söyler. Medeniyet kaybıdır, çünkü devlet, “şiddet tekelini bir süreliğine askıya alarak” bunu bir süreliğine “sivil topluma, ya da millete” devredebileceğini ima eder ve açık bir tehdit olarak kullanır.[11] Pozitif hukukun modern devlet anlatımındaki yerine baktığımızda, linçin bozucu unsur olarak karşımıza çıktığını görürüz. Medeniyeti eğer modern devletin hukukun üstünlüğü ilkesine uygun şekilde pozitif hukukla çerçevelenmesi olarak tanımlayabilirsek, linçi bu anlatımda bir yere koymaya çalıştığımızda linç gerçekten de ancak medeniyet kaybına tekabül edebilir. Tanıl Bora bu açıdan bakıldığında haklıdır: Birçok alandaki güvenliği mümkün kılan, insan hakkı anlayışıyla bezenmiş uluslarüstü hukuktur. Medeniyeti bu şekilde ele aldığımızda hukukun üstünlüğüyle çatışan ve hukuk tanımazlıktan kaynaklanan her eylem medeniyete darbe niteliğindedir.

Yine de hukukun devlete evleviyetle dâhil olduğunu söylemek belki de ancak belli bir geleneğe hizmet etmekten öteye geçmeyecek, daha da kötüsü toplumun temelini ilişkiler ağından çıkartacak ve hukuku da amacından saptıracaktır. Dolayısıyla hukuku kavramsal bir üst kurum olmaktan çıkarıp linçi iki ayrı kurumun (devlet ve hukuk) ilişkisi üzerinden anlamlandırmaya çalıştığımızda, karşımıza çıkan senaryo bambaşkadır.

Siyahi çocuk senaryosuna geri dönelim. Hukukun ne olduğu ile ilgili ustaların dediklerini kısaca anlatmadan hemen önce, linç hareketlerinin toplumsal bir tasdike, kitlesel fikirbirliğine dayandığını, bu fikirbirliğinin de (kitlesel fikri arkasına almış bir kişi veya aynı anda çok kişi tarafından) eyleme geçirildiğinde modern hukukun kendini devletle bütünleştirerek bulunduğu şiddet tekeli iddiasında bir kırılma ya da yanılsama yarattığı sonucuna varmıştım. Peki, kitle, devletin otoritesini ve gücünü bu şekilde yok saydığında bu, modern hukuk bakımından ne anlama gelir?

Manfred Berg, derlediği kitabın önsözünde bunun iki açıklaması olabileceğini söylüyor: Bunlardan ilki, modern devletin daha oluşmamış olması ya da modern devletin bozulmaya başlaması. Bunlara, evrimci ve bozulmacı teoriler deniyor.[12] Evrimci teoriye göre modern devlet kendini daha var edemediği için şiddet kullanma tekelini eline alamamıştır, yani devlet daha tam olarak tesis edilmemiştir. Dünya hâlâ modern devlete giden yolda ilerlemektedir ve pozitif hukuk her gün her türlü istisnayı içinde barındıracak şekilde yeniden düzenlenir. Sonuçta varılacak nokta, bir nevi ütopya, Weber’in modern devletidir. Amerika’da linçlerin daha çok sınırlarda (frontiers theory) gerçekleştiğini, çünkü devletin elinin daha yeni istila edilmiş ve devlet organlarının tesis edilmeye çalıştığı bu bölgelere yetmediğini savunanlar, evrimci teorinin kurucularıdır. Bozulmacı teoride ise modern devletin çoktan ötesine geçilmiştir: Modern devlet işe yaramamıştır. Tilo Grätz, Afrika’daki “vigilante” kitlelerinin gerçekleştirdiği linçler üzerinden modern devlete yaklaşır. Afrika’daki linçlerin merkezileşmemiş bir yapıda, devlet gücünün ve iktidarının giderek azalması sonucunda ortaya çıktığını söyleyen görüşlere karşı çıkar. Grätz’e göre, zayıf devlet ve kolluk kuvvetleri teorisinin açıklayamadığı bir nokta vardır: O da, zayıf devletin her yerde aynı oranda zayıf olduğu bir ülkede neden bazı bölgelerde linçler çok şiddetlidir ve bazı bölgelerde linç neredeyse yoktur? Grätz bu sorudan yola çıkarak, linçin, kültürün getirdiği bir davranış şekli olduğunu söyler. Bahsedilen bölgelerde kültürler farklıdır (hepsi Afrika’nın farklı kabileleridir) ve bu nedenle haksızlıkla, hırsızlıkla, toplum dışılıkla baş etme şekilleri de farklılık gösterir. Grätz, bu noktada modern devletin artık var olmadığını söyler.

Bu yazı şu kitaptan alıntılanmış ve düzeltilmiştir:  Zeynep Koçak (editör), Kitleleri Yeniden Düşünmek, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2016. 

Notlar :

[1] Hart, H.L.a., Concept of Law, Oxford, Clarendon, 1994, s. 3: “Yasama meclisi, mahkemeleri ya da herhangi bir resmi makamı bulunmayan bir toplum hayal etmek tabii ki mümkün. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu olasılığın sadece gerçekleştiği değil aynı zamanda toplumsal kontrol mekanizması olarak, bizim yükümlülük kuralları dediğimiz, sadece grubun kendi davranış usul standartlarına karşı genel yaklaşımının olduğu bir toplumun detaylı tasvirini yapan, ilkel toplumlar üzerine birçok çalışma yapılmıştır. Bu şekildeki bir toplumsal yapıya ancak “geleneklere” göre davranan denebilir; fakat biz, geleneksel kuralların çok eski ve diğer kurallara nazaran daha az toplumsal baskı ile desteklendiği anlamı çıkabilme olasılığı nedeniyle, bu terimi kullanmayacağız.” [2] Fuller, L., The Principals of Social Order; Selected Essays of Lon Fuller, Ed. Kenneth L. Winston, Oxford; Portland. [3] Hoebel, E, A., The Law of Primitive Man, Cambridge: Harvard University Press, 1954, s. 18-24. [4] Hoebel, The Law of Primitive Man, s. 21. [5] Malinowski, Crime and Custom in Savage Society, New York: Harcourt, Brace& Company, Inc., 1926, s. 14. [6] Hoebel, a.g.y., s. 28. Metnin orijinali: “A social norm is legal if its neglect or infraction is regularly met, in threat or in fact, by the application of physical force by an individual or group possessing the socially recognized privilege of so acting.” [7] Radcliffe-Brown, “Sanctions, Social”, s. 532-533 ve Africal Political Systems önsözü, s. Xiv-xv. [8] Benson, B.L., “Legal Evolution in Primitive Societies”, Journal of Institutional and Theoretical Economics (JITE) / ZeitschriftfürdiegesamteStaatswissenschaft, Vol. 144, No.5 (December 1988), s. 772-788; s. 773. [9] Clastres, P.,Society Against State, New York: Zone Books, 1989. s. 187. [10] Berg, M. ve Simon Wendt, Globalizing Lynching: Vigilantism and Extralegal Punishment from and International Perspective, New York: Palgrave Macmillan, 2011. s. 1-19. [11] Tanıl Bora, Türkiye’de Linç Rejimi, Ankara: Birikim, s. 6. [12] Berg, M., Globalizing Lynching History, Önsöz.



Hukukun Yetersizliği mi, Hukukun Koruması mı?

Bir başka taraftan düşünelim bu sefer: Linçin karanlık tarafında bulunan bu eylemlerin bir diğer tarafı da devletin bu linçleri desteklemesi. Olmaz ya, yine farazi bir devlet düşünün. Yazarların, çizerlerin, entelektüellerin dini ya da etnik sebeplerle, komutanların ve “toplumsal liderlerin” önderliğinde hareket eden büyük bir kalabalık tarafından bir otele sıkıştırıldığını ve yakılarak infaz edildiğini düşünün. Bu olayın devlet tarafından uzun yıllar boyunca yargılanmadığını, yargılamaların sürekli yarım kaldığını ve sonuçta zamanaşımından davaların düştüğünü farz edin. Yine olmaz ya, devletin büyük bir kentinde yaşayan azınlığın, yine devlet organları ve devlet büyükleri tarafından yönlendirilerek mahalleleri basan büyük bir kitle tarafından barbarca yok edildiğini, göçe, sürgüne zorlandığını aklınıza getirin. Bunlar da gelmiyorsa gözünüzün önüne, “Ruşvaş Çayı içenlere ölüm!” diye bağırarak mitinglerde seyirci ve taraftar kitlesine ilmek atabilen bir parti başkanı hayal edin.

Linç bu hallerde, şiddet tekelini elinde bulundurma iddiasındaki devlet tarafından bir yönetim ve sosyal düzen aracı olarak kullanılmaktadır. Devlet dediğimiz kurumun ne de olsa bir hesap verilebilirliği mümkündür –en azından biz öyle tahayyül etmek istiyoruz– ve işte, böylesi bir araç kullanıldığında hesap veren kişide ciddi bir kaydırma söz konusu oluyor. Bu açıdan linç, aslında devletin bir askeridir.

Sonuç: Sonuçsuz Bir İkilem

Linç bir çoğunlukçuluk yansımasıdır. Kitle, çoğunluktur. Kitlenin hareketi çoğunluğun hareketidir. Bu çoğunluk, herhangi bir zamanda, yerde, belirli bir durumda kendi içine kapalı bir kitlede olabilir ya da ulusal boyutta olabilir, fark etmez. Önemli olan çoğunluğa karşı haklı ya da haksız duran, titrek ya da gür sesi çıkan ya da hiç çıkmayan kişi ya da kişilerin yaşadığı zulümdür.

Yukarıdaki hukuk tanımlarını belirli bir nedenden anlattım. Linç, modern pozitif hukukun bir çatlağı, iddia ettiği otoreferansiyel sağlamlığına gölge düşüren bir akıntısıdır. Devletin şiddet tekelini elinde bulundurma iddiası ya baştan yanlış, imkansız, ulaşılamaz halde olmalı veya yasa koyucular bunun ulaşılmaz olduğunu zaten biliyordu —bilmemeleri mümkün mü? İnsan, yazdığı şeyin, kurduğu sistemin açıklarını bilmez mi? Linçteki açık, aynı kitlenin suskunluğu gibi politiktir. Hatta öylesine politiktir ki, devlet dediğin canavar sivil kitlenin bedenlerini kendine siper ederek arkasına saklanır, sorumluluğunu kitleye verir ve gerektiğinde “gerekeni yapacak” bu hazır askeri hep kenarda bekletir.

Linç, bir fikrin eyleme geçmesidir ve bu fikir, her ne kadar hukukta, kültürde, ahlakta yazılmasa bile belirli bir “genelkabul” seviyesinde, Clastres’ın söylediği gibi etimize, kemiğimize yazılmış bir hukuktur. Tam da bu nedenle “mahalle baskısı” denen şeye hiçbirimiz şaşırmıyoruz hâlâ. Devletin askeri olan linç kitlesi, sanmayın ki siyahi çocuğu linç eden o kitleden farklı. Devlet, aksini açık açık söylemediği sürece çoğunluğa oynayacaktır —pek tabii oynayacaktır, tam da o yüzden devlet! Siyahi çocuğu linç eden o kitlenin de üzerinde Clastres’ın ete-kemiğe kazınmış hukuku vardır. Devletin ağzı, toplumdaki çoğunluğun ağzından ne kadar farklı olabilir ki? Aksini ufacık da olsa söylemiş bir devletten ve devletin artık içiçe geçerek Hobbes’un yasayı ve kılıcı elinde tutan canavarından bekleyebileceğimiz tek bir şey, çoğunluğun bu şekilde infaz etmemesi olabilirdi. Hukukun üstünlüğü ilkesi belki buna yaramış olabilirdi fakat görüyoruz ki olmadı. Bu, ancak bize rağmen minimum adaleti tesis edebilmesi umudunu yaratabilecek bir fikir idi. Evet hukuk, bu açıdan, hepimize rağmen işler (işlemeliydi). Çünkü hepimiz bir yerlerde çoğunluğuz. Kendimize göre, kendimize uygun yerlere gidip, bizden olmayanın cezalandırılmasına katılıyoruz. Hepimiz üzerimizde bu hukuku taşıyoruz, ister istemez.

Peki, biz bugün kendi faşizmimizle ne kadar savaştık?

Zeynep Koçak

Kopuntu

Kategoriden Diğer İçerikler

Mobbing Olgusuna Anatomik Bir Bakış – Üniversite Özelinde Vaka Analizi

Ankahukuk

Bir Başlangıç: Süper-Kahramanlar Evreni Ve Adaletin Gözleri Bağlı Kahramanı Daredevil

Ankahukuk

Eski Mezopotamya’da Kehanet Olgusuna Genel Bir Bakış

Ankahukuk

Hangi İnsan’ın Hakları?

Ankahukuk

Türkiye’de Yönetici Yetersizliği ve Yenilmişlik Psikolojisi

Ankahukuk

Hukuki Açıdan Toplumsal Şiddet Olarak Türkiye’de Linç

Ankahukuk

Bu içeriğimiz ile ilgili düşünceniz?

Sitemiz, kullanıcı deneyimini arttırmak için cookie (çerez) kullanmaktadır. Kabul Ediyorum >> Daha Fazlası

Gizlilik ve Çerez Politikası
Araç çubuğuna atla