Oldum, Vardım Ey insanoglu: Yardım!

İnsanın dünya üzerindeki var olma serüveni, kendini arayışı ve bu yolda karşısına çıkan soruları cevaplama çilesi ile sürüp gitmektedir. İlk satırda tesadüfen aynı cümle içinde yan yana gelmiş gibi görünen “insan, var ve olma” kelimeleri de süre giden bu çilenin en karmaşık sorularından birinin çatısını oluşturmaktadır.

İnsanın varlık ve oluş karşısında nerede olduğu sorusu, Heraklitos’un yürüdüğü yoldan “oluşu”, Parmenides’in izinde de “varlığı” tarif etmeye çalışan felsefenin önemli çıkmazlarından birisidir. Kuşkusuz bu soruya Heraklistos’un oluş ve Parmenides’in varlık kavramlarını açıklayıp benzerliklerini ve zıtlıklarını belirtmeden cevap bulmak olanaksızdır.

Heraklitos seleflerinden farklı olarak Arkhe (ilk prensip)’de ateş unsurunu kendisine cevap anlamında seçerek varlığın değişimini ateşin kendiliğinden sürekli hareketiyle açıklamış, bunun sonucunda bir var olup bir olmayan, hem var olup hem var olmayan yani temelde karşıt (zıt) ama daima birlikte kalan, son tahlilde de “karşıtların birliği” diye adlandırılabilecek “oluş” kavramını ortaya atmıştır. Kendisinden önceki yaklaşımlardan, değişimin sürekliliği görüşüyle ayrılan Heraklitos, bir anlamda materyalist, düşünme yöntemi açısından da neredeyse diyalektik denebilecek bakış açısında ateşin değişmez, gelinen, varılan, yaratılmamış, ezeli ve ebedi olduğu çıkarımıyla da kendinden öncekilerle ortaklaşmıştır diyebiliriz. İşte Parmenides ve bir çok varlık kavramanın değişmezliği fikrinin savunucusu düşünürle kesiştiği nokta olarak Heraklitos’un felsefesinde değinilebilecek nokta burasıdır. Buradan hareketle Parmenides ve varlık fikri üzerine bir şeyler söylemek de anlamlı olacaktır.

Parmenides varlığın mutlaklığı ve değişmezliği ilkesini benimsemiş, birbirinden ayrı, karşıt başka bileşenlerinin olmadığını savunmuştur. Parmenides’in ortaya koyduğu “varlık” kavramı ve bu kavram üzerine ortaya koyduğu görüşlerine göre; sadece varlık denen şey vardır, var olamayan yani “hiç” var değildir, varlık yaratılmamış, yok edilemeyen, mutlak olan “bir”dir. Son tahlilde de bu “bir”, gelinen ve varılacak olan, var olagelmiş olandır. Geriye kalan hiçbir şey gerçek değildir.

Bu iki düşünürün fikirlerindeki benzerlikler ve farklılıklar ortaya koydukları “oluş” ve “varlık” kavramları açısından yukarıdaki gibi değerlendirmek mümkündür. Özet olarak iki düşünür arasında varlık ve oluş tanımlarından başlayan bir farklılık söz konusudur. Oluşun parçalı yani zıtlıkların birliği ve savaşı olarak adlandırılabilecek hareket ve değişimin değişmezliği tanımının karşısına; varlığın mutlaklığı, değişmezliği ve birliği fikrini koyarsak, farklılığı göstermek için yeterli olacaktır. Öte yandan her ikisi de fikirlerinde varlık ve oluş kavramlarını değişmez bir ilk noktadan hareketle var olageldiğini ve varılacak olanın o olduğunu belirtmekle birlikte kesişirler. Ancak tam da bu noktada Heraklitos ateşe varıldığında yanışın yani oluşun tekrar başlayıp değişimin devam edeceğini söylemiştir. Bu ekleme de sırası gelen kendi düşüncelerimi belirtme aşamasında neden bu iki kavramı ortaya atan iki düşünürden hangisine daha yakın olduğumu açıklamamda bana yardımcı oluyor.

Yazıya başlarken bahsi geçen çileli yol tarihteki bu düşünürlerin yardımıyla biraz olsun aydınlanıyor olsa da insanın, arayışın verdiği acı karşısında gerekirse gözlerini kapayıp karanlığı hakim kılarak kaybolma eğilimi de meselenin başka bir boyutunu teşkil ediyor. Herhalde bu iki kavramdan, Heraklitos’un belirttiği değişim ilkesinden haberdar olup da oluşun akla yakınlığını kabul etmemek mümkün değildir. Akıl dışı gibi görünen diğer seçeneği kabul etmenin gerekçelerinden belki de en önde gelenlerinden birincisi, post-modern dünyada rasyonel aklın önde tutulduğu aydınlanma felsefesinde, kapitalist araçlar yoluyla edilgenleştirilen insanın, Feuerbach’ın değişiyle kendinde olan özellikleri düşünsel başka bir varlığa atfetmesi sonucu kendini değişimden uzak, değişimin dinamiklerinde etkin rol üstlenmeyen, olup bitenin Parmenides’in bahsettiği “Bir”i yani tanrı eliyle gerçekleştiği ve aslında her şeyin tanrının bir yansıması olduğu ve gerçeklik sınırları dahilinde bulunmadığımız, kendisinin ondan gelip ona dönüşeceği fikrini benimseyen insanın yaklaşımıdır. Bu uzun cümlede değindiğim bazı kavramları kısaca açıklarsam, kendi fikrimi, hayata bakışımı ve meselenin geriye kalanıyla ilgili görüşümü yeterince açıklamış olurum.

İnsanların değişimsiz bir var oluşla, her şeyin her an değiştiği hatta bu değişimin tek gerçek olduğunun hissedildiği dünyadan dairesel bir dönüşle geldikleri yöne doğru geçip giderken birbiriyle karşılaştıkları savını kabul etmek imkansızdır. İnsan kendi yargılarını oluştururken yaşadığı dünyanın kavramsal hazinesinden de yararlanmak zorunda kalır. İyi olanı kötü olmadan, güzeli çirkin, yanlışı doğru ve nihayet varlığı yokluk olmadan açıklamanın imkansızlığını görür. Bu karşıtların birlikte var olması meselesi diyalektiğin önemli sac ayaklarından biridir. Diyalektik düşünme sistemi bize yaşamsal faaliyetlerimizin dikte ettiği bir gerçekliği anlatır. Bu Heraklitos’un anlattığı ateşten gelen dünya ve ateşe dönüşen dünya kabulünde olanın daha özelleşmiş, rafine hale gelmiş hatta daha uzun vadede ayakları üstüne basacak bir şeklidir. Diyalektik her tezin bir antitezi olduğu ve sonuçta ortaya ikisinin çatışmasından doğan bir sentezin çıktığından bahseder. Her sentez yeni bir tezdir. Bu dönüşüm bizim yaşamsal her faaliyetimizin özünü teşkil eder. Tabii yaşamsal olmayanların diyalektik dönüşümü de yine devam etmektedir. İşte insan da doğumla ölüm arasındaki yaşamda kendine yer bulan diyalektik unsurlardan birisidir.

Yaşadığımız dünyayı bir yanılsama ve yansıma olarak görmek hayatının yetki devrini annesine, babasına, öğretmenine, arkadaşına veya sevgilisine yapmış günümüz insanı için kulakta hoş tınlayan bir tez. Zira edilgenliğin ve takiben nesneleşmenin insana sağladığı konfor ve değiştirme, etken olma sorumluluğundan sıyrılma imkanı, Tanrı’nın buyruklarına, toplumun -kimin, ne zaman koyduğu bilinmeyen- kurallarına ve her sabah yeniden kendini örgütleyen sitemin ideolojisine uyum sağlama seçeneği, dünyayı değiştirmenin zorluğu yanında daha çekicidir. Bir tarafta cennet, toplumsal kabul ve zenginlik vaadi diğer tarafta tarihte binlerce örneği acılarla anılan hüsran seçeneği varken oluşun yapısındaki karşıtların savaşının hayatımıza yansıması olan; sosyal, sınıfsal, ideolojik ve dünya tarihini ören daha nice kavganın içinde saf tutmak kolay değildir. Kolay olan seçenek, yetkiyi Parmenides’in “Bir” dediği varlığa devretmektir. Fakat modern insanın tarifine uyarsak memleketin en akıllı kadınını “Hülya Avşar” yapan pragmatist ve pozitivist, sözüm ona aklı öne çıkaran aydınlanmacı yaklaşımların seç dediği güçlü, kolay, zevkli, karlı yani ne tarafından bakılırsa bakılsın seçilmesi gereken seçeneği seçmek yerine işte şu anda bu tartışmanın hala yürüyor olmasını sağlayan gerçekliğin; yani güçsüzün, zorun, çilelinin, zararlının yani karşıtların birliğinin şıkkını işaretlemek zorunda kalmalıyız.

Sonuç olarak mevcut durumda insanı Parmenides’in değişmez varlığının safında mı, Heraklitos’un ırmağında mı hayal edebiliriz sorusuna, kuruyup tekrar ıslanıp ve tekrar kuruyup ıslanıp “oluşun safında” diye cevap vermek mecburidir.

Erkmen ÖZBIÇAKÇI

RadikalGenç

Daha Fazlası

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir