FETHULLAH GÜLEN’İN AVUKATLARININ DAVAYA KARŞI SAVUNMALARI

Fethullah Gülen’in avukatları Abdülkadir Aksoy ile Orhan Erdemli’nin Ankara 2 No’lu DGM Başkanlığı’na verdikleri 147 sayfalık “savunma”dan bazı satırlar:

  • İddianamede, somut hiçbir eylemden bahsedilmemiş, müvekkilimizin kitap, kaset gibi yazılı ve görsel eserlerindeki düşünceleri ile sosyal faaliyetleri, yani düşünce ve inançları suçlama konusu yapılmıştır
  • Bir kimse hakkında düzenlenen iddianamede “işlendiği iddia olunan suçun yasal unsurlarının hangi biçimde gerçekleştiği ve buna ilişkin somut delillerin” ortaya konması gerekir. Oysa müvekkilimiz hakkında hazırlanan iddianamedeki isnatlar sübjektif nitelikte soyut değerlendirmelerdir. İddianamede, varılan yargıların dayanakları gösterilmemiştir. Esas itibarıyla söz konusu iddianame, yasal unsurları ihtiva etmeyen, müvekkilimizin görüşlerinin doğru olmadığını, zararlı olduğunu iddia eden, hukuki gerekçelerden yoksun bir metindir.
  • Sayın Savcı Nuh Mete Yüksel, müvekkilimiz hakkında hazırladığı iddianameyi kitap şeklinde çok sayıda bastırarak, mahkemeye sunmadan önce basına dağıtmış ve böylece Basın Kanununun 30. maddesini ihlal ederek müvekkilimiz aleyhinde kamuoyu oluşturmaya çalışmıştır.
  • Anayasada ve ceza mevzuatında suç soruşturması ve kovuşturmasıyla ilgili birçok kural, kişinin haksız işlemlere tabi tutulmasını önlemek amacıyla meydana getirilmiştir. Bunlardan en önemlisi masumluk karinesidir. Buna göre, hiç kimse yetkili mahkemece ve usulüne uygun olarak verilmiş ve kesinleşmiş bir karar olmadan suçlu olarak ilan edilemez. Kişiler hakkında soruşturmayı gerektirecek bir suç şüphesi varsa bu şüphenin adil yargılama kurallarına uygun bir biçimde kovuşturulması gerekir. Bunun için soruşturmayla yetkili kamu makamlarının tarafsız, objektif ve kanunlara uygun bir biçimde kovuşturma yetkilerini yerine getirmeleri zorunludur. Bu esnada şüphe altındaki kişiye yönelik suçlayıcı yayın, tutum ve kişilik haklarını ihlal edici davranışlar hukuka aykırıdır.
  • Gerek iddianamede, gerek sayın mahkemeye delil olarak sunulan televizyon yayınlarında bu kaset içerikleri bir bütün olarak yansıtılmamış; bu konuşmalardan sadece belirli ifadeler alıntı suretiyle yayınlanmış ve iddianameye aktarılmıştır. Bazı ekleme ve çıkarmalar yapılarak oluşturulan kasetlerde yer alan ve anlam bütünlüğü bozulmuş sözlerinden hareketle, sanığın tutum ve davranışlarının ceza hukuku hükümleri karşısında değerlendirilmesi yapılamaz.
  • Eğer bir kimsenin konuşmalarından ceza hukuku bakımından bir sonuç çıkarılacaksa, o konuşmaların bir bütün olarak ele alınarak değerlendirilmesi gerekir. Nitekim Yargıtay’ın istikrarlı uygulamaları da bir konuşma ya da bir metnin, suça konu olup olmadığının, o metnin ya da konuşmanın tamamının ele alınarak belirlenmesi yönündedir.  Kaldı ki, üzerinde bazı teknik işlemler yapılarak sanığın çeşitli konuşmalarının tahrif edilerek oluşturulan kasetler hukuka uygun delil olarak kabul edilemezler.
  • Eğer kasetlerdeki konuşmalar özel sohbet ortamlarında yapılmış olup ancak belirli kişilerin katılabildiği bu özel sohbet ortamları açısından aleniyetin varlığından söz edilemez.
  • Burada asıl sorun kasetlerin içeriği değil bunların delil olarak kabul edilip edilemeyeceğidir. Kimliği belirsiz özel kişilerin hangi yöntem ve amaçlarla elde ettikleri belli olmayan bazı kasetleri çeşitli tahrifatlar yoluyla bir anlamda kolaj metinler oluşturarak, bunların yayınlanmaları ve ardından dava dosyasına sokulması ceza koğuşturması kurallarında öngörülen hukuka uygun delil toplama usullerinden değildir.
  • Suç koğuşturma makamları ancak hukuka uygun yöntemlerle delil elde edebilir ve bu tür deliller ceza yargısında değerlendirilebilir. Hukuka aykırı delil elde etme yasağı ise sadece yetkili kolluk makamlarınca doğrudan toplanan deliler bakımından değil, özel kişiler vasıtasıyla ulaşılan deliller bakımından da geçerlidir. Bu nedenle herhangi bir sanığın özel sohbetlerindeki konuşmaları hangi yolla olduğu belli olmayan bir biçimde elde edip bunları montaj kasetlere dönüştürerek sanığı toplum nezdinde suçlu gibi göstermek ceza sorumluluğunu doğuran hukuka aykırı bir davranış olup, suç oluşturan tahrif edilmiş kasetler delil olarak değerlendirilemez.
  • Anayasa Mahkemesi,19.08.1971 tarih ve Esas 1971/K1, K 1971/67 sayılı kararında “Ses alma alanındaki ilerleme ve gelişmeler bugün o evrededir ki bir sesin belirli bir kişiye ilişkin bulunduğunun hala parmak izlerinde olduğu gibi kuşkusuzca ve kesinlikle saptanmamasına karşılık birtakım montaj yollarıyla ve gerekirse ses taklit etmede usta kişilerin yardımlarından da yararlanılarak bantlar istenildiği gibi  doldurulabilmektedir. Bir toplantıya ilişkin bulunduğu ileri sürülen ses bantlarına böylece destek ve güç kazandırmadıkça bant çevirilerine hukuk yönünden tam bir güvenle bağlanıp dayanılamayacağı ortadadır. Başkaca inandırıcı ve pekiştirici kanıtlar bulunmadıkça yalnızca ses bantlarının ve gizli ajan raporlarının, bir yurttaşa yapılan Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının tağyir ve tebdile ve bu yasa ile kurulmuş TBMM’yi ıskata veya görevini yapmaktan mene cebren teşebbüs gayesiyle gizlice ittifak kurmak gibi çok ağır bir isnada (…) ciddilik kazandırılabilmesi bir hukuk devletinde düşünülemez (…)” diyerek Anayasa Mahkemesi bant kayıtlarının  ispat gücünü reddetmiştir. Buna göre, nasıl kaydedildiği ve muhafaza edildiği belli olmayan ses veya görüntü bantları delil olarak kullanılamaz.
  • İddia makamı muhtelif celselerde dava dosyasına bazı bantları, bilgisayarlardan elde edildiği söylenen çıktıları, e-mail, CD ve yazıları müvekkilimizin aleyhinde delil olarak sunmuştur. Oysa bu tür bilgisayar çıktıları, e-mail, CD, bant ve yazıların davamızda delil olarak kabul edilebilmesi mümkün değildir. Öncelikle, iddia makamının dava dosyasına delil olarak sunduğu bant, bilgisayar çıktısı yazılar, e-mailler, CD’ler  ile diğer şeylerin elde edilişi sırasında arama, el koyma ve zoralıma  ilişkin kurallara riayet edildiği konusunda bir bilgiye sahip değiliz.
  • Hukukumuzda ses ve görüntü kaydeden cihazlarda, bilgisayar CD ve disketlerinde yer alan bilgilerin, belge delili kapsamında ele alınabilecekleri ya da keşif konusu olabilecekleri kabul edilmektedir. Ancak, ses ve görüntü kaydeden araçlar, güvenilirliği sağlamaya yönelik belirli bir usul çerçevesinde doldurulup muhafaza edilmeleri halinde ceza muhakemesinde delil aracı vasfını taşırlar. Bununla birlikte, usulüne uygun doldurulmuş ve muhafaza altına alınmış olsalar da ses ve / veya görüntü bantlarındaki tespitler tek başlarına mahkûmiyet kararı verilmesine yetmezler; bunların başka delillerle de desteklenmesi gerekir.
  • Yargıtay’ımız da müstekar  kararlarında, tahrifat iddiası bulunmasa dahi ses bantlarının tek başına delil vasfını taşımayacağını açıkça ortaya koymuştur. Örneğin Yargıtay 9. Ceza Dairesi 5.10.1984 T. Ve 1984/1835 E-2346 K sayılı kararında “Teyp bantlarının tek başına delil vasfını haiz olamayacağı düşünülmeden ve dosyada sanıkların suç konusu sözleri sarf ettiklerine dair banttan başka hiçbir delil bulunmadığı gözetilmeden yazılı şekilde mahkûmiyet hükmü kurulması bozmayı gerektirmiştir” şeklinde içtihat etmiştir.
  • Hatta, diğer delillerle desteklense dahi ses veya görüntü bantları, bilgisayar CD ve disketleri, usulüne göre doldurulup muhafaza altına alınmamış ve yine usulüne uygun bir şekilde mahkemeye delil olarak sunulmamış ise, söz konusu bantlar hiçbir şekilde delil niteliğini taşımazlar ve bunlar delil olarak muhakemede kullanılamazlar.
  • Ses veya görüntü bantları manyetik kayıtlardır. Günümüzün teknik imkânlarında bunların üzerinde çok kolay tahrifat yapılabilmektedir. Bunların son aldığı şekle bakarak daha önce hangi şekilde olduklarının tespit edilebilmesi; başka bir ifade ile bunlar üzerinde yapılan değişikliklerin saptanabilmesi özel ihtisas ve teknik bilgi gerektiren bir durumdur.
  • İddia makamının sayın mahkemeye sunduğu yazıların bir kısmı bir bilgisayardan çıktılarından ibarettir. Öncelikle belirmek isteriz ki, bu bilgisayar çıktılarının müvekkillimizle doğrudan veya dolaylı hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Kaldı ki bunların gerek ortaya çıkarılışı, gerekse şu andaki hali müdahaleye açık durumdadır. Yani bunlar kolaylıkla değiştirilebilir. Dosyada yer alan bilgiler ışığında, bu verilerin kesinlikle dokunulmadan korunduğu ve tahrif edilmediği söylenemez. Ceza muhakemesinin en önemli ilkelerinden birisi olan “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi gereğince, bu konuda küçük bir şüphe dahi bulunsa mahkeme bunları delil olarak kullanamaz.
  • Aramaya maruz kalan kişinin kâğıtlarının incelenmesi yetkisi, hâkime ait bulunduğundan ve yasanın bu düzenlemesinin amacının zilyedin gizli alanının ve sırlarının korunması olduğundan, kolluk veya savcının soruşturma bakımından önemsiz olanları ayırmak için, kâğıtları dışarıdan kabaca incelemesi amacıyla yüzeysel olarak okuması dahi mümkün değildir.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Ücretsiz olan sitemizin gelişimi için reklam gelirleri, takdir edeceğiniz üzere önem arz etmektedir. Bu nedenle reklam engelleyici programınızı kapatmanızı rica edeceğiz.