Yarım Asırı Aşan Bir Şehir Efsanesi Abbas , Sait Faik Abasıyanık ve Rakı

Cahit Sıtkı Tarancı’nın bir meyhane klasiği haline gelen ünlü şiiri Abbas’ı, meyhaneci Abbas’a hitaben yazıldığına ilişkin rivayet, yarım asırı aşan bir şehir efsanesi olarak hâlâ sürmekte. Peki gerçekte kim bu Abbas?

Abbas, Cahit Sıtkı Tarancı'nın bir meyhane klasiği haline gelen ünlü şiiri. Şiirin Beşiktaş'taki meyhaneci Abbas'a hitaben yazıldığına ilişkin rivayet, yarım asırı aşan bir şehir efsanesi olarak hâlâ sürmektedir. Ancak bunun gerçekle bir ilgisi olmadığını bizzat Cahit Sıtkı, 30 Temmuz 1944 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan Abbas adlı hikâyesinde anlatmıştır; şiire ilham veren Abbas, şairin Erzincan'da subay olarak askerlik yaptığı dönemdeki emir eri Abbasoğlu Abbas'tır. Ne var ki, bu açıklama da şiirin tam olarak anlaşılmasına yetmez. Çünkü şiirdeki Abbas imgesi, aynı zamanda şairin çocukluğunda ninesinden dinlediği bir masaldan beslenir.

Ziya'ya Mektuplar kitabında şöyle anlatır Cahit Sıtkı: "Abbas isimli şiir: Çocukluğumda dinlediğim bir masalda, bedbaht bir şehzade, bu haline acıyan ak sakallı bir adamla karşılaşır (Hızır Aleyhisselam); şehzadeye bir saadet parolası verir ve ona der ki: Canın sıkıldığı zaman, Abbas! diye sesleniver, derhal karşına gaibden bir harem ağası çıkar, sofranı kurar, sevgilini getirir, geçmiş günlerini yeni baştan yaşattırır! Ve şehzade bu parolayla kendini avutur. Burada Abbas, insanoğlunun heyhat ki sık sık başvurmaya mecbur kaldığı hayali temsil etmektedir. Şiiri ona göre okumalı."

Öte yandan şiirde anlatılan olaylar gerçekten de olmuştur. Bir kolu sakat, saf, sadık, dürüst bir Anadolu delikanlısı olan Abbas, masallardaki Hızır Aleyhisselam'la benzerlikler gösterir. Bir akşam demlenirken Abbas'la sohbet eden şairin aklına İstanbul'daki ilk sevgilisi gelir. Tıpkı masaldaki şehzade gibi, Abbas'a dileğini söyler ve sevgilisini alıp getirmesini ister. Ertesi sabah Abbas'ın verdiği emri yerine getirmek üzere hazırlandığını gören şair, emir erinin bu fedakârlığı karşısında çok duygulanır. Oysa akşam anlattıklarını kendisi bile unutmuştur. Abbas'ın bu arzuyu yerine getirme azmi ve kararlılığı Cahit Sıtkı'yı ölümsüz şiiri yazmaya mecbur bırakır. (Kaynak: Rakı Ansiklopedisi)

Abbas

Haydi Abbas, vakit tamam;

Akşam diyordun işte oldu akşam.

Kur bakalım çilingir soframızı;

Dinsin artık bu kalb ağrısı.

Şu ağacın gölgesinde olsun;

Tam kenarında havuzun.

Aya haber sal çıksın bu gece;

Görünsün şöyle gönlümce.

Bas kırbacı sihirli seccadeye,

Göster hükmettiğini mesafeye

Ve zamana.

Katıp tozu dumana,

Var git,

Böyle ferman etti Cahit,

Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan;

Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.

Sait Faik Abasıyanık (1906-1954)

Türk edebiyatının en önemli isimlerinden biri olarak öykülerinde adaları, balıkçıları, balıkları anlatmış; rakıyı, şarabı onların yanına katıp günlük yaşamın sıkıntılarından biraz olsun kurtulmaya çalışmış yazar, şair.

İçkiler içinde en çok rakıyı sevdiğini onu tanıyan herkes söylemektedir.Sait Faik, Orhan Veli'yle yaptığı meşhur Rakı Şişesinde Balık Olmak İsteyen Şair röportajında Orhan Veli'ye "Rakıyı sever misiniz?" diye sormuş ve aldığı "Bayılırım" yanıtını "Bendeniz de" diyerek onaylamıştır.

Burgazada'da Pandelli'de rakısına lobya, Cumhuriyet Meyhanesi'nde biraz gevezelik katık eden Sait Faik pek hoşsohbet biri olmadığı ve oturmayı pek sevmediği için meyhanelerde uzun süre kalmazmış. Herkesle ayaküstü konuşma olanağı bulduğu için Lambo'yu sever, Anadolu Pasajı'ndan bir tek atıp çıkmayı tercih edermiş. Sait Faik'in kendisini en rahat hissettiği yer Mustafa'nın Meyhanesi olmuştur. Sait Faik'i arayanlar, önce Mustafa'nın Meyhanesi'ne göz atmak gerektiğini bilir, bulamasalar bile söyleyeceklerini Mustafa'ya söyleyip giderlerdi.

Beyoğlu'ndaki tüm meyhanelere girip çıkan, oralarda vakit geçiren Sait Faik için her yer aynıdır demek mümkün; çünkü onun hoş vakit geçirmek için birkaç kadeh içki ve sohbet edecek bir iki arkadaştan başka bir şeye ihtiyacı yoktur. Salaş ve bakımsız Orman Birahanesi de Sait Faik'in sık gittiği meyhanelerden biridir. Öyle ki Abidin Dino, 1949'da Ankara'da açtığı bir sergi için Sait Faik'e davetiyeyi Orman Birahanesi'ne göndermiştir.

Sait Faik'in keyiften mi yoksa kederden mi içtiğini anlamak güç. En ufak şeye darılan, çocuk gibi kavga çıkaran, konuşmanın ortasında kalkıp giden ve arkadaşlarına kolayca küsen ruh haliyle hayatın yükünü zor taşıdığı açık. İçip çakırkeyif olduğunda da mutlu olanlardan değil. Zaman zaman hırçınlığı, zaman zaman üzüntüsü artan Sait Faik'in rakısına meze ettiği Karidesçinin Evi öyküsünde dediği gibi daha çok hüzün:

"Bir üzüntüdür beni kavrardı. Bu, içinde sefaletin, zenginliğin, kederin, saadetin, yalnızlığın, beraber olmanın, insan ömrüne takılı binlerce şeyin birbirine karıştığı yağmur damlası şuracıkta idi. İyice kapanmış perdeleri sıyırıp camı açarak, bu damlayı rakıma damlatmak arzusuna kapılırdım.

Soldan sağa: Sait Faik, Orhan Veli, Sabahattin Eyuboğlu; Ankara yılları

Nerede içtiği kadar, içerken kiminle olduğunun da pek farkı yok Sait Faik için. Bir gün Beyoğlu'nda dönemin önde gelen yazarlarıyla buluşup içer, bir gün Ada vapurunda karşılaştığı balıkçılarla Çengelköy'e gidermiş. Deniz kıyısına kurulan çilingir sofrasında domates, hıyar ve manda kaymağından oluşan mezelerle rakı kadehlerini tokuşturan Sait Faik çoğu zaman buralarda kendini daha rahat hissedermiş.

Öykülerinin kahramanları da kendisi gibi rakıyı, şarabı, birayı sever; içenin halinden anlar. Sait Faik Francala mı Ekmek mi? adlı öyküsünde Recai Efendi'yi bazen en büyük ihtiyacın bir kadeh rakı olduğunu bilen birini anlatmak için yaratmıştır sanki. "Recai Efendi bazan insanın ekmek kadar ihtiyacı olan şeyleri bilen adamdı. Mesela bir hafta tatilinde bütün parasını kumara vermiş bir çımacıya bir 29'luk rakıyı bedava vermek gibi..."

1947'de sağlığı bozulmaya başlayan Sait Faik arkadaşı Doktor Fikret Ürgüp'e muayene olmuş, bu muayene sonucunda karaciğerinin büyüdüğü, hastalığının da siroz olduğu ortaya çıkmıştır. Nâzım Hikmet o tarihlerde karşılaştığı Sait Faik'e Saman Sarısı şiirinde birkaç dize ayırır:

Kalamış'ta Balıkçının Meyhanesine girdim

ve Sait Faik'le tatlı tatlı konuşuyorduk

ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu

onun karaciğeri sancılar içindeydi

ve dünya güzeldi

Sait Faik bu hastalıktan kurtulmak için elinden geleni yapmış, çok sevdiği içkiden defalarca uzak kalmaya çalışmış, arkadaşlarıyla buluştuğunda ayran ya da gazoz içmiş; içkili olacağını bildiği toplantılara katılmamıştır. 1951'de tedavi amacıyla gittiği Fransa dönüşünde, içkiden kısa bir süre uzak durmuşsa da bütünüyle kopamamış, özellikle yalnız kaldığında, verdiği tüm sözlere rağmen içmiş ve hastalığının ilerlemesine yol açmıştır. (Kaynak: Rakı Ansiklopedisi)

Bu İçeriğe Puanınız?

-1 puan
Upvote Downvote

Bu İçeriğe Puanınız?

-1 puan
Upvote Downvote

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

<
close

Log in

Forgot password?

Don't have an account? Register

Forgot password?

Enter your account data and we will send you a link to reset your password.

Your password reset link appears to be invalid or expired.

Log in

Privacy Policy