28 Ocak 1920’de kabul edilen Misak-ı Millî, altı ana maddeden oluşur. Bu maddeler sadece birer toprak talebi değil; ekonomi, hukuk, siyaset ve demografi alanlarında tam bağımsız bir devletin yaşama şartlarıdır. Her maddeyi, dönemin orijinal ruhunu koruyarak ve günümüzün bilimsel tarih anlayışıyla derinlemesine inceleyelim.
Madde 1: Vatanın Bölünmezliği ve Sınırlar
Metin: “Osmanlı Devleti’nin, özellikle Arap çoğunluğunun bulunduğu ve Mondros Ateşkesi imzalandığı sırada düşman orduları tarafından işgal edilmiş olan yerlerin kaderi, halkın serbestçe vereceği oya göre belirlenmelidir. Bu ateşkes hattı içinde ve dışında kalan, dinen, ırkan ve emelen birleşmiş, birbirine karşılıklı hürmet ve fedakarlık duygularıyla bağlı, soy ve sosyal hakları ile çevre şartlarına tamamen uyan Türk ve İslam çoğunluğunun yerleşmiş bulunduğu kısımların tamamı, gerçekte ve hükmen hiçbir sebeple ayrılmayacak bir bütündür.”
Derinlemesine Şerh: Bu madde, Misak-ı Millî’nin omurgasıdır. Burada iki önemli ayrım vardır. Birincisi; Arap topraklarının kaderinin tayini halka bırakılarak Wilson Prensipleri’ne bir selâm çakılmış, böylece Batı dünyasının elindeki kozlar geri alınmıştır. İkincisi ve en kritiği ise “Ateşkes hattı içinde ve dışında” ibaresidir. Bu ifadeyle, sadece Mondros imzalandığı an işgal edilmemiş olan yerler değil; Musul, Kerkük ve Hatay gibi haksız yere işgal edilen Türk-İslam coğrafyası da “vatan” tanımına dahil edilmiştir. Madde, sınırları çizerken sadece haritaya bakmaz; halkın “emelen” (ideallerde) ve “ırkan” (soysal) birliğini vurgulayarak, modern ulus devletin kültürel temellerini atar.
Madde 2: Üç Sancak (Elviye-i Selâse) İçin Referandum
Metin: “Halkın oyu ile ana vatana katılmış olan üç sancak (Kars, Ardahan ve Batum) için gerekirse yeniden serbestçe halkoyuna başvurulmasını kabul ederiz.”
Derinlemesine Şerh: Kars, Ardahan ve Batum (Elviye-i Selâse), 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda kaybedilmiş, ancak Brest-Litovsk Antlaşması ile geri dönmüştü. Bu madde ile Türk tarafı, özgüvenli bir diplomatik hamle yapmıştır. “Eğer buralarda Türk çoğunluğundan şüpheniz varsa, sandığı tekrar koyalım; sonuç değişmeyecektir” mesajı verilmektedir. Bu, bir halkın kendi kaderini tayin etme hakkını savunan dünyadaki ilk ve en ciddi sivil-siyasi çıkışlardan biridir.
Madde 3: Batı Trakya’nın Durumu
Metin: “Batı Trakya’nın hukuki durumunun belirlenmesi de, halkın tam bir serbestlik içinde vereceği oylara uygun olmalıdır.”
Derinlemesine Şerh: Tıpkı ikinci maddede olduğu gibi, Batı Trakya için de halk oylaması (plebisit) istenmiştir. Bu, o bölgedeki Türk nüfusun ezici üstünlüğüne duyulan güvenden kaynaklanır. Ankara ve İstanbul’un ortak iradesi, Avrupa topraklarındaki Türk varlığını korumak adına “demokrasi silahını” İtilaf Devletleri’ne karşı kullanmıştır.
Madde 4: İstanbul, Boğazlar ve Marmara Denizi’nin Güvenliği
Metin: “İslam hilafetinin merkezi, Osmanlı Devleti’nin başkenti ve hükümet merkezi olan İstanbul şehri ile Marmara Denizi’nin güvenliği her türlü tehlikeden uzak tutulmalıdır. Bu kural saklı kalmak şartıyla, Akdeniz ve Karadeniz Boğazlarının dünya ticaretine ve ulaşımına açılması hakkında, bizimle diğer ilgili devletlerin birlikte verecekleri karar geçerlidir.”
Derinlemesine Şerh: Boğazlar maddesi, stratejik bir dehanın ürünüdür. Türk tarafı, “Önce benim başkentimin güvenliğini sağlayın (yani işgali bitirin), sonra Boğazları dünya ticaretine açalım” diyerek şartlı bir evet demiştir. Bu madde, ileride Lozan’da ve daha sonra Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nde elde edilecek başarının ilk hukuki basamağıdır. Güvenlik ve ticaret arasında kurulan bu denge, Türkiye’nin jeopolitik önemini pazarlık masasına koymuştur.
Madde 5: Azınlık Hakları ve Karşılıklılık (Mütekabiliyet)
Metin: “İtilaf Devletleri ile düşmanları ve bazı ortakları arasında yapılan antlaşmaların esasları çerçevesinde, azınlıkların hakları, komşu ülkelerdeki Müslüman halkın da aynı haklardan yararlanmaları şartıyla tarafımızdan onaylanacak ve sağlanacaktır.”
Derinlemesine Şerh: Bu madde, Osmanlı’nın yüzyıllardır çektiği “iç işlerine müdahale” sorununa vurulmuş bir neşterdir. Batılı devletler, azınlık haklarını bahane ederek Osmanlı’yı zayıflatırken; Misak-ı Millî, karşılıklılık (mütekabiliyet) ilkesini getirmiştir. “Siz oradaki Müslümanlara ne kadar hak verirseniz, biz de buradaki azınlıklara o kadarını veririz” denilerek, uluslararası hukukta devletlerin eşitliği ilkesi en sert biçimde savunulmuştur.
Madde 6: Ekonomik Bağımsızlık ve Kapitülasyonların Reddi
Metin: “Milli ve iktisadi gelişmemizi imkan altına almak ve daha modern ve düzenli bir yönetim şeklinde işleri yürütmeyi başarabilmek için, her devlet gibi bizim de gelişmemizin şartlarını sağlamakta tam bir özgürlük ve bağımsızlığa kavuşmamız hayatımızın ve varlığımızın temelidir. Bu sebeple siyasi, adli, mali gelişmemize engel olacak her türlü sınırlamalara (kapitülasyonlar) karşıyız. Belirlenecek borçlarımızın ödenme şartları da bu ilkelerle çelişmeyecektir.”
Derinlemesine Şerh: Belki de en devrimci madde budur. Osmanlı’yı ekonomik olarak bitiren kapitülasyonlar ve Duyûn-ı Umûmiye kıskacı bu madde ile reddedilmiştir. Tam bağımsızlığın sadece askeri değil, aynı zamanda ekonomik olması gerektiği vurgulanmıştır. Bu madde, Cumhuriyet dönemindeki ekonomi politikalarının ve kalkınma hamlelerinin ilham kaynağıdır. “Borçlarımızı öderiz ama bağımsızlığımızı satmayız” diyen bir onur manifestosudur.





