ABD’nin İran’a Müdahalesinin Hukuki Niteliği: BM Şartı, Meşru Müdafaa ve Savaş Hukuku

ABD’nin İran’a yönelik askerî müdahalesinin hukuki niteliği; BM Şartı, kuvvet kullanma yasağı, meşru müdafaa, ABD iç hukuku ve savaş hukuku ilkeleri çerçevesinde incelenmektedir.

2026 yılı Şubat ayı sonunda başlayan ABD-İsrail saldırıları, çağdaş uluslararası hukuk bakımından en başta kuvvet kullanma yasağı, meşru müdafaa istisnası, Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi, saldırı fiili, gereklilik ve orantılılık, ayrım gözetme, ihtiyat yükümlülüğü ve silahlı çatışma hukukunun eşzamanlı uygulanması başlıkları altında incelenmelidir. Mevcut birincil normatif çerçeve, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2/4. maddesi ile 51. maddesidir. Bu çerçevede ilk bakışta görülen husus, saldırıların ancak Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi yahut bir silahlı saldırıya karşı zorunlu ve orantılı meşru müdafaa kapsamında hukuka uygun hale gelebileceğidir. Güncel hukuk tartışmalarında baskın eğilim, 28 Şubat 2026 itibarıyla başlatılan ABD-İsrail harekâtının bu iki istisnadan hiçbirine rahatça oturmadığı; dolayısıyla kuvvet kullanma yasağının ağır bir ihlali niteliği taşıdığı yönündedir.

Aynı zamanda, ABD iç hukukunda da Başkanın askerî yetkisi ile Kongre’nin savaş ilanı ve yetkilendirme gücü arasındaki anayasal denge ciddi biçimde zorlanmıştır. Bununla birlikte, bir müdahalenin jus ad bellum bakımından hukuka aykırı olması, jus in bello kurallarını askıya almaz; tersine, çatışmanın tarafları ayrım, orantılılık, ihtiyat ve sivil koruması yükümlülüklerine aynen tâbi olmaya devam eder. Bu çalışma, ABD’nin İran’a müdahalesini siyasal bloklaşmalar veya güç siyaseti bakımından değil, yalnızca hukukî ölçütler üzerinden nitelendirmekte; ulaştığı sonuç itibarıyla, müdahalenin hem uluslararası hukukun kurucu normlarına hem de ABD anayasal yetki mimarisine karşı ciddi sorunlar taşıdığını savunmaktadır.

Giriş

ABD’nin İran’a yönelik 2026 tarihli askerî harekâtı, yalnızca bölgesel güvenlik bakımından değil, uluslararası hukuk düzeninin normatif dayanıklılığı bakımından da bir sınama niteliği taşımaktadır. Zira burada tartışılan mesele sadece bir devletin başka bir devlete kuvvet kullanması değildir; tartışılan aynı zamanda, Birleşmiş Milletler Şartı sonrasında kurulan düzenin merkezindeki kuvvet kullanma yasağının, tehdit algıları ve büyük güç siyasetleri karşısında ne ölçüde ayakta kalabildiğidir. Güncel hukuk tartışmalarında geniş bir uzman kanaati, 28 Şubat 2026 operasyonunun ne fiilî ne de yakın bir silahlı saldırıya karşı savunma olarak ikna edici biçimde kurulamadığı, bu sebeple de BM Şartı m. 2/4 ile bağdaşmadığı yönündedir. Buna karşılık bazı değerlendirmeler, hukukî meşruiyet ile siyasî meşruiyetin ayrıştırıldığı “illegal but legitimate” yahut “self-preservation” benzeri daha gevşek çerçevelere yönelmektedir. Ancak bu ikinci çizgi, pozitif hukukun değil, hukukun yerine geçirilmek istenen siyasî istisnacılığın alanına aittir.

Bu nedenle müdahalenin hukukî niteliği değerlendirilirken en az beş ayrı düzlemin birlikte görülmesi gerekir. Birincisi, ABD iç hukukundaki anayasal savaş yetkileri rejimi; ikincisi, BM Şartı çerçevesinde kuvvet kullanma yasağı; üçüncüsü, meşru müdafaa ve öngörücü/önleyici meşru müdafaa iddiasının sınırları; dördüncüsü, eğer kuvvet kullanımı hukuka aykırıysa bunun saldırı fiili bakımından sonuçları; beşincisi ise, saldırı hukuka aykırı olsa bile çatışmanın yürütülmesinde uygulanmaya devam eden uluslararası insancıl hukuk ve insan hakları hukuku rejimleridir. Sağlıklı bir hukukî değerlendirme, bu düzlemlerden yalnızca birini seçip diğerlerini görünmez kılamaz.

I. BM Şartı Sistemi ve Kuvvet Kullanma Yasağının Merkezî Konumu

BM Şartı m. 2/4, tüm üyelerin uluslararası ilişkilerinde başka bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasî bağımsızlığına karşı, yahut BM amaçlarıyla bağdaşmayan başka herhangi bir biçimde, kuvvet kullanma tehdidinden ve kuvvet kullanımından kaçınmasını emreder. Bu hüküm, modern uluslararası hukukta yalnızca teknik bir norm değildir; sistemin yapısal çekirdeğidir. Nitekim bu yasağın tarihsel ve kurumsal anlamı, devletlerin tek taraflı güvenlik yorumlarını doğrudan savaş gerekçesine dönüştürmelerini önlemektir. Şart sonrası düzenin ayırıcı vasfı da tam olarak budur: savaş, devletin takdirine bırakılmış olağan bir dış politika aracı olmaktan çıkarılmış; istisnaî ve denetime açık bir alana itilmiştir.

Bu hükmün mantığı açıktır. Devletler, öznel tehdit algılarını “hukuk” yerine ikame edemezler. Aksi durumda her devlet, geleceğe dönük risk tahayyülünü askerî harekâtın gerekçesine dönüştürerek kuvvet kullanım yasağını fiilen hükümsüz bırakabilir. Bu sebeple BM düzeni kuvvet kullanımını genel kural olarak yasaklamış; istisnaları ise son derece dar tutmuştur. İran’a karşı 2026 tarihli ABD-İsrail harekâtına yöneltilen temel hukukî eleştiri de tam burada yoğunlaşmaktadır: operasyonun siyasî olarak savunulabilir görülebilmesi, onun 2/4. madde bakımından hukukî olduğu anlamına gelmez. Pozitif hukuk, “tehlikeli rejim”, “istenmeyen nükleer kapasite” veya “bölgesel nüfuz” gibi soyut siyasî değerlendirmeleri kendiliğinden kuvvet kullanma yetkisine dönüştürmez.

Bu çerçevede ilk soru şudur: İran’a karşı ABD kuvvet kullanımı, BM Şartı sisteminde tanınmış istisnalardan birine dayanmakta mıdır? Aranacak hukukî dayanaklar yalnızca ikidir: Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi veya m. 51 anlamında bireysel yahut kolektif meşru müdafaa. 2026 operasyonu bakımından kamuya yansıyan veriler ve hukukî analizler, Güvenlik Konseyi tarafından verilmiş açık bir kuvvet kullanma yetkisinin bulunmadığını; savunmanın ancak meşru müdafaa çizgisinde kurulmaya çalışıldığını göstermektedir. Tartışmanın ağırlık merkezinin “İran’ın ABD’ye veya İsrail’e karşı gerçekleşmiş yahut çok yakın bir silahlı saldırısı var mıydı?” sorusunda toplanması da bu sebeptendir.

II. Meşru Müdafaa İstisnası ve “Silahlı Saldırı” Eşiği

BM Şartı m. 51, bir üye devlete karşı silahlı saldırı meydana gelmesi halinde bireysel veya kolektif meşru müdafaa hakkının saklı olduğunu kabul eder. Maddenin lafzı, meşru müdafaayı soyut tehdit algısına değil, fiilî ve yeterince ciddi bir silahlı saldırının varlığına bağlamaktadır. Modern uluslararası hukukta yerleşik içtihat da bu yöndedir. Devletlerin kendilerini savunma hakkı bulunsa da, bu hak ancak belirli eşikler aşıldığında devreye girer. Aksi takdirde meşru müdafaa istisnası, genel kuvvet kullanma yasağını fiilen ortadan kaldıracak kadar genişlemiş olur.

Bu noktada iki ek kriter özellikle önem taşır: gereklilik ve orantılılık. Meşru müdafaa amacıyla başvurulan kuvvet, yalnızca saldırıyı bertaraf etmek için gerekli olduğu ölçüde ve bu amaca kıyasla aşırıya kaçmayacak biçimde kullanılabilir. Dolayısıyla bir devlet, potansiyel riskleri bertaraf etme saikiyle sınırsız bir askerî hareket alanına sahip değildir. Kuvvet kullanma ancak saldırının niteliği, aciliyeti ve başka yollarla önlenememesi hâlinde meşru müdafaa zeminine oturabilir.

2026 İran saldırıları bakımından asıl hukukî sorun da budur. Gerek kamuya açık açıklamalar gerekse güncel uzman değerlendirmeleri, ne ABD’nin ne de İsrail’in, İran’ın o anda sürmekte olan bir silahlı saldırısına maruz kaldığını ikna edici biçimde ortaya koyabildiğini göstermektedir. İran’ın daha önceki eylemlerinden veya bölgesel nüfuz kapasitesinden söz etmek mümkündür; ancak meşru müdafaa bakımından hukukî soru, genel düşmanlık veya uzun vadeli risk değil, somut ve hukukça tanınan silahlı saldırı eşiğidir. Bu eşik gösterilemediği takdirde m. 51 savunması çöker.

III. Öngörücü Meşru Müdafaa, Yakınlık ve Önleyici Savaş Sorunu

Tartışmanın en hassas başlıklarından biri, öngörücü meşru müdafaa ile önleyici savaş arasındaki farktır. Hukuk öğretisinde bazı yazarlar, yakın ve kaçınılmaz bir saldırı karşısında devletin fiilî ilk darbeyi beklemek zorunda olmadığını savunur. Buna karşılık aynı öğretide geniş kabul gören husus, bu istisnanın son derece dar yorumlanması gerektiğidir. Çünkü “yakınlık” kavramı gereğinden fazla gevşetildiğinde, her potansiyel tehlike saldırı gerekçesine dönüşebilir.

Makûl kabul edilebilecek en geniş yaklaşım dahi üç soruyu zorunlu kılar: İran’ın saldırma niyeti somut biçimde belirlenmiş midir; bunu gerçekleştirebilecek kapasitesi mevcut mudur; bugün kuvvet kullanılması gerçekten son fırsat mıdır? Başka bir ifadeyle, diplomatik, siyasî veya başka yollarla tehdidin önlenmesi mümkün değil midir? İşte 2026 İran operasyonuna yöneltilen güçlü hukukî itiraz, bu üç sorunun hiçbirine tatmin edici ve doğrulanabilir cevap verilmemesidir.

Özellikle ABD yönetiminin bir yandan İran’ın nükleer kapasitesinin daha önce büyük ölçüde imha edildiğini ileri sürmesi, diğer yandan kısa süre sonra İran’ın yeniden yakın ve ezici bir saldırı tehdidi oluşturduğunu söylemesi, hukukî gerekçelendirme bakımından ciddi bir tutarsızlık ortaya koymaktadır. İran’ın yeniden kısa sürede nükleer silah elde edeceği, bunu bir balistik sistem üzerinden kullanacağı ve bu saldırının bugünden başka bir zamanda engellenemeyeceği yönünde kamuya açık somut deliller sunulmamıştır. Bu durumda öngörücü meşru müdafaa savı, kanıt standardı düşük bir siyasî sezgiye indirgenmiş görünmektedir.

Oysa pozitif hukuk bakımından belirleyici soru, İran rejiminin düşmanca, baskıcı veya saldırgan bir dış politika çizgisine sahip olup olmadığı değildir. Belirleyici soru, İran’ın ABD’ye veya İsrail’e atfedilebilir, yakın ve ciddi bir silahlı saldırı hazırlığında olup olmadığıdır. “Bir gün tehlikeli olabilir” standardı kabul edildiğinde, meşru müdafaa kurumu ortadan kalkar ve onun yerine sınırsız önleyici savaş doktrini geçer. Bu ise BM Şartı’nın 2/4 ve 51. maddeleri arasında kurduğu hassas dengeyi fiilen bozar.

IV. Güvenlik Konseyi Yetkilendirmesinin Bulunmaması

BM sistemi içinde tek taraflı kuvvet kullanımının ikinci hukukî dayanağı, Güvenlik Konseyi’nin Şart’ın VII. Bölümü çerçevesinde verdiği yetkidir. 2026 İran operasyonu bakımından böyle bir yetkilendirmenin mevcut olmadığı açıktır. Dolayısıyla müdahalenin hukukî savunulabilirliği ancak meşru müdafaa zemininde aranabilmektedir. Ne var ki yukarıda belirtildiği üzere, bu zeminin de son derece zayıf olduğu görülmektedir.

Burada sıklıkla gözden kaçırılan nokta şudur: Güvenlik Konseyi’nin siyaseten etkisiz kalması, devletlere otomatik biçimde tek taraflı kuvvet kullanma ruhsatı vermez. Konsey’in tıkanması, hukukî yetkisizliği telafi eden bir boşluk kuralı doğurmaz. Şart’ın mantığı, kuvvet kullanımının öznel tehdit algılarına değil, kolektif güvenlik mekanizmasına bağlanmasıdır. Bu mekanizmanın siyaseten işlemez hâle gelmesi, tek taraflı savaşı hukuka uygun kılmaz; olsa olsa sistemin siyasal krizini gösterir.

V. ABD İç Hukukunda Yetki Sorunu: Anayasa, Kongre ve War Powers Resolution

Uluslararası hukuka aykırılık meselesi ne kadar önemliyse, ABD iç hukukundaki yetki sorunu da o kadar önemlidir. ABD Anayasası’nda savaş yetkileri parçalı bir yapıyla dağıtılmıştır. Başkan, silahlı kuvvetlerin başkomutanıdır ve dış ilişkilerin yürütülmesinde belirleyici role sahiptir. Buna karşılık savaş ilan etme yetkisi ile savaşın hukukî ve malî çerçevesini belirleyen temel yetkiler Kongre’ye aittir. Bu anayasal mimari, yürütmenin tek başına ülkeyi savaşa sürükleyebilmesini sınırlamak amacı taşır.

Bununla birlikte ABD siyasal pratiğinde, her iki partiden başkanların da Kongre’den açık savaş ilanı veya özel yetki almaksızın askerî güç kullandıkları bilinmektedir. Ancak bu tür müdahaleler çoğu zaman kapsam, süre ve yoğunluk bakımından “savaş” eşiğinin altında gösterilmiş; yürütme bu sayede fiilî hareket alanını genişletmiştir. 2026 İran harekâtı bakımından ise bu savunma daha güç görünmektedir. Zira operasyonun kapsamı, hedef sayısı, coğrafî yaygınlığı ve yönetim söyleminde doğrudan “war” kavramının kullanılması, bunun sınırlı bir askerî gösteri değil, daha geniş ölçekli bir harekât olduğunu düşündürmektedir.

Bu çerçevede 1973 tarihli War Powers Resolution özel önem taşır. Bu düzenleme, Başkanın silahlı kuvvetleri ancak üç durumda hasmane faaliyetlere sokabileceğini öngörür: Kongre’nin savaş ilanı, Kongre’nin özel yetkilendirmesi veya ABD’ye yahut ABD silahlı kuvvetlerine yönelik bir saldırıdan doğan ulusal acil durum. Ayrıca Başkanın Kongre’ye kısa süre içinde yazılı bildirimde bulunmasını ve açık yetkiye dayanmayan askerî harekâtların belirli süre içinde sona erdirilmesini zorunlu kılar.

2026 İran harekâtında yönetimin dayandığı iç hukukî gerekçenin, Kongre’den alınmış açık bir yeni yetki değil, Başkanın Anayasa’dan kaynaklanan II. madde yetkisi olduğu anlaşılmaktadır. Bu durum, yürütmenin askerî güç kullanma kapasitesini son derece geniş yorumlayan bir yaklaşıma işaret etmektedir. Oysa harekâtın ölçeği büyüdükçe ve süreklilik kazandıkça, Başkanın tek başına hareket alanı anayasal olarak daha da tartışmalı hale gelir. Dolayısıyla müdahalenin ABD iç hukukunda da rahat ve tartışmasız bir zemine sahip olduğunu söylemek güçtür.

VI. Saldırı Fiili Olarak Nitelendirme

Uluslararası hukukta her hukuka aykırı kuvvet kullanımı aynı yoğunlukta sınıflandırılmaz. Bununla birlikte, bir devletin başka bir devletin egemenliğine, toprak bütünlüğüne veya siyasî bağımsızlığına karşı büyük ölçekli silahlı güç kullanması, saldırı fiili olarak değerlendirmeye açık bir hukukî zemin yaratır. Bu değerlendirme, hem devlet sorumluluğu hem de belirli koşullarda bireysel ceza sorumluluğu bakımından önem taşır.

Burada teknik bir ayrım yapmak gerekir. Bir devlet fiilinin “act of aggression” olarak nitelenmesi ile belirli liderlerin bireysel ceza sorumluluğu anlamında “crime of aggression” işlemiş sayılması aynı şey değildir. Birincisi devletin uluslararası sorumluluğu ile ilgilidir; ikincisi ise uluslararası ceza hukuku bakımından daha ağır eşikler, kurumsal yetki sorunları ve usulî engeller içerir. Bununla birlikte, Güvenlik Konseyi yetkisi ve meşru müdafaa zemini olmaksızın başlatılan büyük ölçekli sınır aşan askerî harekâtların saldırı fiili çerçevesinde tartışılması tamamen hukuk içi bir yaklaşımdır.

Bu nedenle 2026 İran operasyonunu yalnızca “tartışmalı güvenlik tedbiri” diye tanımlamak, hukukî kategori sorununu görünmez kılar. En azından devlet fiili düzeyinde, müdahalenin saldırı fiili niteliği taşıdığı yönünde kuvvetli bir tartışma doğduğu açıktır. Bu tartışmanın bulunması bile, kuvvet kullanımının ne ölçüde ağır ve yapısal bir ihlal olarak görüldüğünü göstermektedir.

VII. Jus in Bello: Hukuka Aykırı Başlangıç, Hukuka Aykırı Yürütmeyi Meşrulaştırmaz

Bir savaşın veya askerî harekâtın başlatılması hukuka aykırı olsa bile, bu durum silahlı çatışma hukukunu askıya almaz. Tam tersine, çatışmanın tüm tarafları, davalarının haklı olup olmamasından bağımsız olarak, ayrım, orantılılık, ihtiyat ve sivil koruması ilkelerine tâbi olmaya devam eder. Bu, modern insancıl hukukun en temel kabullerinden biridir.

Bu nedenle 2026 İran harekâtında ikinci büyük inceleme alanı, saldırıların yürütülüş biçimidir. Hedef listesinde askerî tesislerin, komuta merkezlerinin veya hava savunma unsurlarının bulunması tek başına hukuka uygunluk sağlamaz. Her bir saldırı bakımından ayrı ayrı şu sorular sorulmalıdır: Hedef gerçekten askerî amaç taşıyor muydu; beklenen somut ve doğrudan askerî avantaj neydi; bu hedefe bu araçla saldırmak yerine daha az sivil zarar doğuracak başka bir yöntem var mıydı; zamanlama, silah seçimi ve uyarı bakımından gerekli ihtiyat önlemleri alındı mı?

Özellikle kentsel alanlarda gerçekleştirilen saldırılar bakımından bu sorular daha da önem kazanır. Bir hedefin askerî unsur taşıması, çevresindeki sivil nüfus üzerindeki etkilerin önemini ortadan kaldırmaz. Eğer beklenen askerî yarara kıyasla aşırı düzeyde tali sivil zarar öngörülebiliyorsa, böyle bir saldırı orantısız sayılabilir. Aynı şekilde sivilleri askerî hedeflerden ayırt etmeyen yahut bu ayrımı fiilen imkânsız hale getiren saldırı yöntemleri de hukuka aykırı kabul edilir.

VIII. Hedefli Öldürmeler, Liderlik Saldırıları ve Hukukî Eşik

2026 çatışmasında en çok tartışılan başlıklardan biri de üst düzey liderlerin veya komuta yapısının hedef alınmasıdır. Uluslararası insancıl hukuk bakımından hedefli öldürmeler, belirli kişilere yönelik önceden planlanmış ölümcül güç kullanımı olarak değerlendirilir. Ancak bir kişinin siyasî sembol değeri yahut devlet içindeki üst konumu, onu kendiliğinden meşru askerî hedefe dönüştürmez. Belirleyici olan, o kişinin çatışma içindeki işlevi, askerî komuta zincirindeki yeri ve doğrudan düşmanlıklara katılım durumudur.

Bu bağlamda bir devlet liderinin öldürülmesi, barış zamanında “suikast” olarak nitelenebilecek bir fiil iken, silahlı çatışma bağlamında belirli koşullar altında meşru hedefleme olarak tartışılabilir. Fakat bu ayrım ancak arka plandaki bütün hukukî koşullar sağlanmışsa anlam taşır. Çatışmanın hukukî niteliği belirsizse, hedef alınan kişinin askerî işlevi açık değilse veya saldırı ayrım ve orantılılık ilkelerini ihlal ediyorsa, yalnızca “savaşta oldu” denilerek hukukî sorun giderilemez.

ABD iç hukuku bakımından da burada ek bir mesele vardır. Reagan döneminden beri yürürlükte bulunan düzenlemeler, ABD adına hareket eden kişilerin suikast eylemlerine katılmasını yasaklayan bir çerçeve kurmuştur. Ne var ki yürütme pratiği, silahlı çatışma bağlamındaki bazı hedefli öldürmeleri “assassination” değil, savaşta meşru hedefe yönelmiş güç kullanımı olarak sınıflandırma eğilimindedir. Bu nitelendirme ise ancak çatışmanın gerçekten hukukça tanınan bir silahlı çatışma olması ve hedefin askerî statüsünün hukukî olarak savunulabilmesi hâlinde anlamlıdır.

IX. İnsan Hakları Hukukunun Sürekliliği ve Yaşam Hakkı Sorunu

Silahlı çatışma rejimi devreye girdiğinde insan hakları hukukunun tamamen ortadan kalktığı yönündeki anlayış artık savunulabilir değildir. Güncel uluslararası yaklaşım, insan hakları hukuku ile insancıl hukukun çatışma dönemlerinde birlikte uygulanması yönündedir. İnsancıl hukuk, silahlı çatışma sırasında güç kullanımının özel kurallarını belirler; insan hakları hukuku ise özellikle yaşam hakkı, etkili soruşturma ve hesap verilebilirlik bakımından tamamlayıcı bir çerçeve sunar.

Bu durum özellikle sivil kayıplar, yoğun şehir bombardımanları, kolluk yapılarının askerîleştirilmesi ve hedef tespiti hataları bakımından önem taşır. Eğer saldırılar sivil yaşamı yaygın biçimde etkiliyor, kamu altyapısını çökertiyor veya geniş alan etkili silahlarla şehir merkezlerinde yürütülüyorsa, mesele yalnızca klasik savaş hukuku değil; aynı zamanda keyfî öldürme yasağı ve devletin hesap verme yükümlülüğü çerçevesinde de değerlendirilmelidir. Hukuk devletinin savaş zamanındaki asgarî anlamı da budur: devlet, en yüksek güvenlik iddiasını ileri sürse dahi hukukî izah borcundan kurtulamaz.

X. Genel Değerlendirme

Bütün bu başlıklar birlikte değerlendirildiğinde, ABD’nin İran’a yönelik 2026 müdahalesinin hukukî niteliği konusunda birkaç temel sonuca ulaşmak mümkündür. İlk olarak, BM Şartı m. 2/4 bakımından ortada güçlü bir kuvvet kullanma yasağı ihlali görünümü vardır. İkinci olarak, Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi bulunmadığı için müdahalenin meşrulaştırılması ancak m. 51 çerçevesinde mümkün olabilirdi; ne var ki mevcut açıklamalar ve yerleşik hukukî ölçütler ışığında, fiilî veya hukukça yeterli yakınlıkta bir silahlı saldırı eşiğinin karşılandığı söylenememektedir.

Üçüncü olarak, öngörücü meşru müdafaa savı, burada kanıt eksikliği ve son çare zorunluluğunun gösterilememesi nedeniyle ikna gücü taşımamaktadır. Dördüncü olarak, müdahalenin ABD iç hukukundaki dayanağı da zayıftır; çünkü yürütme, Kongre’den açık yetki almaksızın geniş ölçekli bir harekâtı Başkanın anayasal otoritesi altında sürdürmeye çalışmakta, bu da savaş yetkileri dengesini zorlamaktadır.

Beşinci olarak, devlet fiili düzeyinde saldırı fiili tartışması hafife alınamaz. Altıncı olarak, jus ad bellum bakımından hukuka aykırılık, çatışma hukukunu ortadan kaldırmaz; bu yüzden ayrım, orantılılık ve ihtiyat kurallarına aykırılık iddiaları ayrıca ve bağımsız biçimde incelenmelidir. Yedinci olarak, insan hakları hukuku da özellikle sivillerin yaşam hakkı ve hesap verilebilirlik bakımından uygulama alanını korumaktadır.

Sonuç olarak, müdahaleyi “sert ama gerekli” yahut “siyaseten anlaşılabilir” diye nitelemek mümkün olsa bile, bu tür ifadeler onun hukukî statüsünü değiştirmez. Pozitif hukuk açısından daha isabetli nitelendirme, müdahalenin uluslararası hukuka kuvvetle aykırı, meşru müdafaa testini karşılamayan ve ABD iç hukukunda da ciddi anayasal sorunlar doğuran bir askerî güç kullanımı olduğu yönündedir.

Sonuç

Hukuk, büyük güçlerin güvenlik söylemleriyle ölçülmeye başlanırsa hukuk olmaktan çıkar. ABD’nin İran’a yönelik 2026 müdahalesi, tam da bu nedenle, yalnız İran dosyasına ilişkin bir uyuşmazlık değil; BM Şartı düzeninin hâlâ bağlayıcı ve ciddiye alınması gereken bir normatif evren oluşturup oluşturmadığına ilişkin temel bir sınamadır. Eğer “yakın tehdit”, “varoluşsal risk”, “nükleer ihtimal” veya “bölgesel istikrar” gibi ucu açık siyasî kavramlar, somut silahlı saldırı ve zorunluluk testlerinin yerine geçirilecekse, m. 2/4 fiilen boşalır ve m. 51 istisnası genel kurala dönüşür. Böyle bir düzen ise hukuk düzeni değil, gücün gerekçe ürettiği bir istisna rejimidir.

Mevcut normatif çerçeve ve yerleşik hukukî ölçütler birlikte değerlendirildiğinde, 2026 müdahalesinin hukukî bakımdan savunulabilir sınırların dışında kaldığı; daha doğru ifadeyle, ABD iç hukuku bakımından tartışmalı, BM Şartı bakımından hukuka aykırı ve çatışma hukuku bakımından da ağır denetime açık bir güç kullanımı olduğu sonucuna varmak gerekir. Bu sonucun ahlâkî veya siyasî tercihlerden bağımsız olarak önemi şuradadır: uluslararası hukuk, ancak dost ve düşman ayrımı yapılmaksızın uygulandığında hukuk olarak kalabilir.

Bunları da Okuyabilirsiniz!

Ankahukuk Sitesi
Ankahukuk Sitesihttp://www.ankahukuk.com
Ankahukuk Sitesi kurucusu ve yöneticisi

Cevap Bırak

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz
Captcha verification failed!
Captcha kullanıcı puanı başarısız oldu. lütfen bizimle iletişime geçin!