İran’a Yönelik ABD-İsrail Saldırıları (Bir Kez Daha) Açıkça Hukuka Aykırıdır

Haftalarca süren tehditlerin ardından Amerika Birleşik Devletleri, İsrail’in de iştirakiyle İran’a karşı askerî saldırılar gerçekleştirmiştir. Bu saldırıların gerçekten sınırlı ölçüde kalıp kalmayacağı yahut daha uzun süreli bir çatışmanın başlangıcını teşkil edip etmeyeceği henüz belirsizdir. Bununla birlikte, nasıl bir gelişme yaşanırsa yaşansın bir husus açıktır: ABD ile İsrail’in bu kuvvet kullanımı açık biçimde hukuka aykırıdır. Bu fiil, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2/4. maddesinde düzenlenen kuvvet kullanma yasağının düşünülebilecek en bariz ihlallerinden biridir.

Buradaki hukukî değerlendirme, esas itibarıyla bu iki devletin geçen yıl Haziran ayında İran’ın nükleer tesislerine karşı gerçekleştirdiği saldırılar bakımından yapılan değerlendirmeden kayda değer ölçüde farklı değildir. Bu sebeple önceki argümanları burada yeniden ayrıntılı şekilde tekrar etmeyeceğim; daha geniş açıklama için önceki değerlendirmelere başvurulabilir. Buradaki temel mesele şudur: Ne İsrail ne de ABD, BM Şartı’nın 51. maddesi uyarınca İran’a karşı bireysel veya kolektif meşru müdafaa hakkını kullandıklarını makul surette ileri sürebilir. İran, en azından yakın dönemde, ABD’ye veya İsrail’e saldırmış değildir. Daha önce gerçekleşmiş olabilecek herhangi bir saldırının doğurduğu tehdit de artık çoktan ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla, meşru müdafaa amacıyla kuvvet kullanımını haklı gösterebilecek şekilde İran tarafından sürmekte olan bir silahlı saldırı mevcut değildir.

Bu durumda burada ancak, İran’ın bu iki devlete yönelik gelecekte gerçekleştirebileceği varsayılan bir saldırının — ister nükleer ister başka nitelikte olsun — önlenmesi amacıyla, yaklaşmakta olan bir saldırıya karşı öngörücü meşru müdafaa teorisi çerçevesinde hareket edildiği ileri sürülebilir. Ancak böyle bir teorinin makul kabul edilebilecek en geniş yorumunda dahi İran’a karşı kuvvet kullanımının hukuka uygun sayılabilmesi için şu şartların birlikte bulunması gerekir:

  1. İran’ın ABD’ye veya İsrail’e saldırma yönünde bir iradeye sahip olması; başka bir ifadeyle, siyasal ve askerî liderliğinin bu yönde karar vermiş bulunması,
  2. böyle bir saldırıyı gerçekleştirebilecek fiilî kapasitesinin bulunması,
  3. ve bugün kuvvet kullanımının zorunlu olması; yani söz konusu gelecekteki saldırının önlenebilmesi bakımından elde kalan son fırsatın bugün olması.

Oysa bu şartların hiçbiri somut olayda gerçekleşmiş değildir; tıpkı geçen yaz da gerçekleşmemiş oldukları gibi. Hatta öngörücü meşru müdafaa savı bugün daha da zayıf görünmektedir. Zira geçen yaz düzenlenen saldırılar İran’ın nükleer silah geliştirme kapasitesini önemli ölçüde zayıflatmıştır. Başkan Trump dahi İran’ın nükleer programının “tamamen yok edildiğini” ifade etmişti. Buna rağmen, geçen yazdan bu yana İran’ın nükleer programını yeniden ihya ettiğini, silah üretme niyetini benimsediğini, bu silahı bir balistik füzeye yerleştirmeyi planladığını ve bunu ABD’ye yahut İsrail’e karşı kullanmayı amaçladığını ortaya koyan herhangi bir delil sunulmuş değildir. Aksine, son günlerde ABD yetkililerince bu doğrultuda yapılan çeşitli açıklamalar ya gerçeğe aykırıdır ya da ispatlanmamıştır. Ayrıca diplomatik müzakereler devam ederken İran’a saldırıda bulunulması, zorunlu ve kaçınılmaz bir savunma tedbiri olarak nitelendirilemez.

Kısaca ifade etmek gerekirse, İran tarafından bu iki devlete yönelik, ister nükleer ister başka nitelikte olsun, yakın ve gerçekleşmek üzere olan bir silahlı saldırı mevcut değildir. Bu sonuç, yaklaşmakta olan saldırıya karşı meşru müdafaanın mümkün olduğunu kabul eden en geniş yaklaşım esas alındığında dahi değişmemektedir; üstelik bu yaklaşımın doğru yaklaşım olduğu da tartışmalıdır. Şayet “yakın silahlı saldırı” kavramı, gerçekleşmesi an meselesi olan bir saldırı şeklinde daha dar yorumlanırsa, ortada açıkça böyle bir saldırının bulunmadığı daha da belirgin hale gelir. Kaldı ki henüz gerçekleşmemiş bir saldırıya karşı meşru müdafaa kapsamında kuvvet kullanılmasını bütünüyle reddeden devletler ve yazarlar da mevcuttur. Ancak gelecekte algılanan her türlü muhtemel tehdide karşı önleyici şekilde kuvvet kullanılmasının hukuka uygun olduğu kabul edilirse, o takdirde belki bir tür gerekçe üretilebilir; ne var ki bu artık meşru müdafaa değildir. Bu, savaş başlatma hukukunun, yani jus ad bellum’un, bütünüyle içinin boşaltılması anlamına gelir.

Dolayısıyla mevcut durumda ulaşılan sonuç açıktır: Bu saldırıların BM Şartı çerçevesinde hukuka uygun olduğu makul biçimde savunulamaz. Bunun, daha önce başlamış bir silahlı çatışmanın devamı olduğu yönündeki tez de, daha önce açıklanan sebeplerle, aynı derecede ikna edicilikten uzaktır. Belki — belki — bu gelişmelerden olumlu bir sonuç doğabilir; İran’ın diktatörü ve ölüm saçan rejimi karşısında duygusal bir sempati beslediğim söylenemez. Ancak böyle bir ihtimalin son derece zayıf olduğu kanaatindeyim. Çok daha muhtemel olan, İran’da ve muhtemelen İsrail’de çok sayıda masum insanın hayatını kaybedecek olmasıdır; üstelik bu ölümler büyük ölçüde anlamsız olacaktır. Bununla birlikte, jus ad bellum bakımından bu hususun hukukî değerlendirmeye doğrudan etkisi yoktur. Hukukî açıdan bakıldığında burada BM Şartı ihlali, olabilecek en açık biçimiyle ortadadır.

Marko Milanovic

Bunları da Okuyabilirsiniz!

Ankahukuk Sitesi
Ankahukuk Sitesihttp://www.ankahukuk.com
Ankahukuk Sitesi kurucusu ve yöneticisi

Cevap Bırak

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz
Captcha verification failed!
Captcha kullanıcı puanı başarısız oldu. lütfen bizimle iletişime geçin!

İlginizi Çekebilir

Bugün İlgi Görenler

Hukuk ve Yaşam