Osmanlı aile hukuku, kadınların ve çocukların hukuki statüsünü belirleyen velayet, vesayet ve hidâne gibi kurumlarla, klasik hukuk anlayışının ötesinde kapsamlı bir aile düzeni oluşturdu.
Osmanlı’dan Modern Hukuka
Aile Kurumu, Kadın ve Çocuk Üzerinden Bir Hukuki Okuma
GİRİŞ: Aile Hukukunu Tarih Üzerinden Okumanın Gerekliliği
Aile hukuku, yalnızca normatif düzenlemelerden ibaret bir alan değildir. Aile, toplumun en küçük ama en dirençli birimi olarak; hukuk, din, örf ve ekonomik yapıların kesişim noktasında şekillenir. Bu nedenle aile hukukunu anlamak, yalnızca yürürlükteki kanun hükümlerine bakmakla değil, bu hükümlerin tarihsel kökenlerini ve uygulama pratiklerini irdelemekle mümkündür.
Osmanlı Devleti, aile kurumunu yalnızca sosyal bir yapı olarak değil, aynı zamanda kamusal düzenin temel unsurlarından biri olarak değerlendirmiştir. Evlilik, boşanma, çocukların korunması, kadının konumu ve malvarlığı ilişkileri; şer‘î hukuk çerçevesinde mahkemelerin doğrudan müdahil olduğu alanlar olmuştur. Bu yönüyle Osmanlı aile hukuku, modern hukuk sistemlerine kıyasla sanıldığından daha dinamik ve pragmatik bir yapıya sahiptir.
Bu makalede, Osmanlı aile hukukunun temel kurumları; özellikle kadın, çocuk, velayet, vesayet ve hidâne kavramları ekseninde ele alınacak, 17. ve 18. yüzyıl uygulamalarından 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi’ne uzanan çizgide bir değerlendirme yapılacaktır. Amaç; tarihsel bir anlatıdan ziyade, hukuki sürekliliği ve zihniyet dönüşümünü ortaya koymaktır.
I. OSMANLI AİLE HUKUKUNUN TEMEL NİTELİĞİ
1. Osmanlı Aile Hukukunun Kaynakları
Osmanlı Devleti’nde aile hukuku esas itibarıyla İslam hukukuna dayanmakla birlikte, bu alan hiçbir zaman katı ve donuk bir yapı göstermemiştir. Hanefî mezhebi ağırlıklı olmak üzere, ihtiyaç duyulan hallerde diğer mezhep görüşlerinden yararlanılmış, örf ve mahalli uygulamalar dikkate alınmıştır.
Şer‘iyye sicilleri incelendiğinde, kadıların yalnızca “kitabî” hükümleri uygulayan pasif figürler olmadığı; aksine somut olayın şartlarına göre çözüm odaklı kararlar verdikleri açıkça görülmektedir. Bu durum, özellikle aile hukukunda kendisini güçlü biçimde hissettirmiştir.
Aile hukukuna ilişkin başlıca meseleler şunlardır:
- Evlilik (nikâh)
- Mehr ve nafaka
- Boşanma türleri (talak, tefrik, muhâla‘a)
- Çocukların bakımı ve korunması
- Velayet ve vesayet
- Kadının malvarlığı ve hukuki ehliyeti
Bu alanların tamamı, Osmanlı toplumunda mahkeme kayıtlarıyla canlı biçimde izlenebilmektedir.
II. KADININ AİLE HUKUKUNDAKİ KONUMU
1. Osmanlı Toplumunda Kadın: Pasif mi, Hak Sahibi mi?
Osmanlı toplumunun ataerkil bir yapı arz ettiği doğrudur. Ancak bu gerçek, kadının hukuken pasif olduğu anlamına gelmez. Aksine, Osmanlı kadınları;
- Mahkemeye bizzat başvurabilmiş,
- Dava açabilmiş ve davalı olabilmiş,
- Miras hakkına sahip olmuş,
- Mehr, nafaka ve malvarlığı üzerinde tasarruf edebilmiştir.
Şer‘iyye sicilleri, kadınların çoğu zaman hak arayan özne konumunda mahkeme önüne çıktığını göstermektedir. Bu durum, günümüzde dahi tartışılan “kadının hukuki özerkliği” meselesinin Osmanlı pratiğinde sanıldığından çok daha güçlü bir karşılığı olduğunu ortaya koymaktadır.
2. Evlilik ve Kadının İradesi
Evlilik, Osmanlı hukukunda bir akittir. Bu yönüyle nikâh, tarafların rızasına dayanan hukuki bir işlemdir. Kadının rızası olmaksızın yapılan evlilikler, özellikle ergin kadınlar açısından geçerli kabul edilmemiştir.
Kadının evlilik sırasında sahip olduğu en önemli haklardan biri mehrdir. Mehr, yalnızca sembolik bir ödeme değil; kadının ekonomik güvencesini sağlayan asli bir unsurdur. Boşanma halinde kadının mehr alacağı, mahkeme kararlarıyla güvence altına alınmıştır.
III. BOŞANMA VE SONUÇLARI: ÇOCUK MERKEZLİ BİR YAKLAŞIM
Osmanlı hukukunda boşanma, her ne kadar teşvik edilen bir kurum olmasa da hukuken mümkün ve düzenlenmiş bir alandır. Boşanmanın ardından ortaya çıkan en kritik meselelerden biri, çocukların durumu olmuştur.
1. Boşanma Türleri ve Çocuk
- Talak: Erkeğin tek taraflı iradesiyle boşanma
- Tefrik: Mahkeme kararıyla ayrılık
- Muhâla‘a: Kadının belli haklarından feragat ederek boşanması
Bu boşanma türlerinin her biri, çocuğun bakım ve korunması konusunda farklı sonuçlar doğurabilmiştir. Ancak ortak nokta şudur:
Çocuğun korunması, ebeveynler arası çekişmenin üstünde tutulmuştur.
IV. HİDÂNE: ÇOCUĞUN BEDENSEL VE RUHSAL KORUNMASI
1. Hidâne Kavramı
Hidâne, çocuğun bakımı, gözetimi ve terbiyesi anlamına gelir. İslam ve Osmanlı hukukunda hidâne, çoğunlukla anneye tanınan bir hak ve yükümlülük olarak kabul edilmiştir.
Hidâne kapsamına giren hususlar şunlardır:
- Beslenme
- Temizlik
- Emzirme
- Eğitim ve terbiye
- Günlük bakım ve gözetim
Bu yönüyle hidâne, yalnızca “yanında bulundurma” değil; çocuğun yaşamının fiilen sürdürülmesi anlamına gelmektedir.
2. Hidâne ve Nafaka Ayrımı
Osmanlı hukukunun dikkat çekici yönlerinden biri, hidâne ile nafakayı iki ayrı sorumluluk alanı olarak düzenlemesidir. Genel ilke şu şekildedir:
- Hidâne: Anne
- Nafaka: Baba
Mahkeme kararlarında, çocuğun annede kalmasına rağmen babanın nafaka ödemekle yükümlü tutulduğu çok sayıda örnek bulunmaktadır. Bu yaklaşım, modern hukukta “müşterek sorumluluk” anlayışının tarihsel bir karşılığı olarak değerlendirilebilir.
V. VELAYET VE VESAYET: OSMANLI AİLE HUKUKUNDA ÇOCUĞUN HUKUKİ STATÜSÜ
Osmanlı aile hukukunda çocuk, yalnızca korunmaya muhtaç bir varlık olarak değil, aynı zamanda hukuki statüsü tanımlanmış bir özne olarak değerlendirilmiştir. Bu bağlamda çocuğun şahsı ve malvarlığı üzerindeki hak ve yükümlülükler, velayet ve vesayet kurumları aracılığıyla düzenlenmiştir.
Modern hukukta çoğu zaman iç içe geçen bu iki kavram, Osmanlı-İslam hukukunda net bir ayrım ile ele alınmıştır. Bu ayrım, uygulamada hem kadın hem de çocuk lehine önemli sonuçlar doğurmuştur.
1. Velayet Kavramı ve Kapsamı
Velayet, çocuğun şahsı ve malvarlığı üzerinde hukuki tasarruf yetkisini ifade eder. Osmanlı hukukunda velayet, genel kural olarak babaya ait kabul edilmiştir. Bu durum, çocuğun özellikle malvarlığına ilişkin işlemlerinde babanın yetkili olmasını beraberinde getirmiştir.
Ancak velayetin babaya ait olması, annenin çocukla ilgili tüm yetkilerden dışlandığı anlamına gelmez. Osmanlı uygulamasında velayet, mutlak ve sınırsız bir hak olarak görülmemiş; aksine çocuğun menfaati ile sınırlandırılmıştır.
Babanın hayatta olmadığı, kayıp olduğu veya çocuğun malvarlığını kötü yönettiği durumlarda, mahkemelerin velayet yetkisini fiilen sınırlandırdığı ve farklı çözümlere yöneldiği görülmektedir.
2. Vesayet ve Vasi Tayini
Vesayet, velayet hakkının bulunmadığı veya kullanılamadığı hallerde devreye giren bir hukuki kurumdur. Vesayet altında bulunan kişiler genellikle küçükler ve kısıtlılardır. Osmanlı hukukunda vesayet, çocuğun özellikle malvarlığının korunması amacıyla büyük önem taşımıştır.
Vasi, mahkeme tarafından tayin edilir ve vesayet altındaki kişinin mallarını koruma, yönetme ve artırma yükümlülüğü altındadır. Vasi tayininde temel ölçüt, akrabalık ilişkisi kadar güvenilirlik ve ehliyet olmuştur.
Şer‘iyye sicilleri incelendiğinde, vasi olarak çoğu zaman erkek akrabaların tercih edildiği görülmekle birlikte, bu durumun mutlak bir kural olmadığı açıktır.
3. Annenin Vasi Olarak Atanması
Osmanlı aile hukukunun en dikkat çekici yönlerinden biri, annenin yalnızca hidâne hakkına sahip bir figür olarak değil; gerektiğinde vasi olarak da atanabilmesidir. Uygulamada, babanın vefatı hâlinde veya baba tarafından bir vasi tayin edilmediği durumlarda, mahkemelerin çoğunlukla anneyi vasi olarak görevlendirdiği görülmektedir.
Bu durum, klasik fıkıh literatüründe sıkça tekrar edilen “kadının velayet ve vesayet hakkı yoktur” genellemesinin Osmanlı pratiğiyle tam anlamıyla örtüşmediğini göstermektedir.
Mahkeme kararlarında annenin;
- Çocuğun mallarını yönetmekle,
- Tereke işlemlerini yürütmekle,
- Gerekli hallerde mahkemeye hesap vermekle
yükümlü kılındığı açıkça görülmektedir. Bu yaklaşım, Osmanlı kadısının soyut kurallardan ziyade somut menfaat dengesini esas aldığını ortaya koymaktadır.
4. Velayet, Vesayet ve Hidâne Arasındaki Denge
Osmanlı aile hukukunun bütüncül yapısı, velayet, vesayet ve hidâne kurumlarının birbirini tamamlayacak şekilde kurgulanmış olmasında kendini göstermektedir.
Genel çerçeve şu şekilde özetlenebilir:
- Hidâne: Çocuğun fiilî bakımı ve terbiyesi (çoğunlukla anne)
- Velayet: Hukuki temsil ve malvarlığı tasarrufu (çoğunlukla baba)
- Vesayet: Velayetin yokluğunda koruyucu temsil (mahkeme denetiminde)
Bu yapı sayesinde çocuk, tek bir ebeveyne mutlak biçimde bağımlı hâle getirilmemiş; sorumluluklar paylaştırılarak çocuğun korunması merkeze alınmıştır.
Bu yaklaşım, modern hukukta sıkça vurgulanan “çocuğun üstün yararı” ilkesinin Osmanlı hukukunda da fiilen uygulandığını göstermesi bakımından önemlidir.
VI. OSMANLI UYGULAMASININ MODERN HUKUKA ETKİLERİ
Osmanlı aile hukukunda geliştirilen hidâne, velayet ve vesayet dengesi, Cumhuriyet döneminde kabul edilen medeni hukuk düzenlemeleri açısından tamamen kopuk bir geçmişe işaret etmez. Aksine, birçok kavramın terminoloji değiştirerek varlığını sürdürdüğü görülmektedir.
1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi, Osmanlı aile hukukunun sistematik hâle getirilmesi yönünde atılmış en önemli adım olup; kadın, çocuk ve aile ilişkilerinde dönemin ihtiyaçlarına cevap vermeyi amaçlamıştır.
Bu kararname ile;
- Aile hukuku alanında ilk defa kapsamlı bir kodifikasyon yapılmış,
- Mahkemelerin mezhepler arası görüşlerden yararlanması meşrulaştırılmış,
- Kadının boşanma ve çocukla ilgili talepleri daha görünür hâle getirilmiştir.
Her ne kadar kararname kısa süre yürürlükte kalmış olsa da, Osmanlı aile hukukunun ulaştığı zihinsel ve kurumsal düzeyi göstermesi bakımından son derece kıymetlidir.
VII. HUKUK-I AİLE KARARNAMESİ (1917): OSMANLI AİLE HUKUKUNUN KODİFİKASYON ÇABASI
Osmanlı Devleti’nde aile hukuku alanında atılan en sistematik ve kapsamlı adım, 25 Ekim 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi olmuştur. Bu kararname, Osmanlı hukuk tarihinde aile hukukunu bağımsız ve bütüncül bir metin hâlinde düzenleyen ilk ve tek kodifikasyon örneği niteliğini taşımaktadır.
Kararnamenin hazırlanmasında yalnızca hukuki ihtiyaçlar değil; dönemin siyasal, sosyal ve demografik şartları da belirleyici olmuştur. Özellikle uzun süren savaşlar, erkek nüfusun azalması, kadınların toplumsal hayatta daha görünür hâle gelmesi ve aile yapısında yaşanan dönüşüm, bu düzenlemenin kaçınılmazlığını ortaya koymuştur.
1. Kararnamenin Hazırlanma Gerekçeleri
Hukuk-ı Aile Kararnamesi’nin ortaya çıkışında birden fazla etken rol oynamıştır. Bunlar arasında en önemlileri şunlardır:
- Aile hukukunun daha önce kanunlaştırılmamış olması,
- Şer‘iyye mahkemelerinde uygulama birliğinin sağlanamaması,
- Hanefî mezhebinin katı uygulamasının pratikte sorunlar doğurması,
- Kadınların boşanma ve aile içi haklarını kullanmada yaşadığı güçlükler,
- Gayrimüslimler bakımından yargı ikiliğinin ortadan kaldırılmak istenmesi.
Bu gerekçeler doğrultusunda kararname, klasik fıkıh doktrininden tamamen kopmadan; ancak mezhepler arası görüşlerden yararlanarak daha esnek bir yapı oluşturmayı hedeflemiştir.
2. Kadın ve Çocuk Açısından Getirilen Yenilikler
Hukuk-ı Aile Kararnamesi, kadın ve çocuk bakımından dönemin Osmanlı hukuk anlayışına göre ileri sayılabilecek düzenlemeler içermektedir.
Özellikle:
- Kadının belirli şartlar altında boşanma talebinde bulunabilmesi,
- Kayıp veya gaip eş durumunda kadının hukuki belirsizlikten kurtarılması,
- Çocukların korunmasına yönelik düzenlemelerin daha açık hâle getirilmesi
kararnamenin dikkat çeken yönleri arasındadır.
Bu düzenlemeler, Osmanlı hukukunun yalnızca geleneksel kalıplara bağlı olmadığını; aksine toplumsal gerçekliği dikkate alan bir dönüşüm iradesi taşıdığını göstermektedir.
3. Kararnamenin Uygulama Alanı ve Kısa Ömrü
Hukuk-ı Aile Kararnamesi, Osmanlı Devleti’nde yaklaşık bir buçuk yıl yürürlükte kalmıştır. Buna rağmen, özellikle Suriye, Lübnan, Filistin ve Ürdün gibi bölgelerde daha uzun süre uygulanmış ve bu ülkelerin aile hukuku mevzuatına doğrudan etki etmiştir.
Kararnamenin kısa ömürlü olmasının temel sebepleri arasında;
- Siyasal istikrarsızlık,
- İttihat ve Terakki yönetiminin sona ermesi,
- Merkezi otoritenin zayıflaması
sayılabilir. Ancak bu durum, kararnamenin hukuki ve tarihsel önemini ortadan kaldırmamaktadır.
VIII. OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E AİLE HUKUKUNDA SÜREKLİLİK VE DÖNÜŞÜM
Cumhuriyet döneminde kabul edilen Türk Medeni Kanunu, şekil ve terminoloji bakımından Osmanlı aile hukukundan önemli ölçüde ayrılmıştır. Bununla birlikte, aile hukukunun temelinde yer alan bazızı ilkelerin Osmanlı uygulamalarından izler taşıdığı inkâr edilemez.
Özellikle;
- Çocuğun korunması,
- Ebeveyn sorumluluğunun paylaştırılması,
- Mahkemenin aktif rolü
gibi unsurlar, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan hukuki sürekliliğin göstergeleridir.
Bu açıdan bakıldığında, Osmanlı aile hukuku yalnızca geçmişte kalmış bir sistem değil; modern Türk aile hukukunun tarihsel zeminini oluşturan önemli bir yapı olarak değerlendirilmelidir.
IX. SONUÇ VE GENEL DEĞERLENDİRME
Osmanlı aile hukuku, çoğu zaman yüzeysel biçimde değerlendirilen ve yalnızca “geleneksel” ya da “dini” bir alan olarak görülen bir hukuk dalı olmuştur. Oysa gerek şer‘iyye sicilleri gerekse geç dönemde yapılan kanunlaştırma çalışmaları, Osmanlı aile hukukunun sanıldığından çok daha dinamik, esnek ve çözüm odaklı bir yapıya sahip olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu makalede ele alınan kadın, çocuk, velayet, vesayet ve hidâne kurumları; Osmanlı hukukunun aileyi yalnızca özel alanın bir unsuru olarak değil, toplumsal düzenin merkezî bir bileşeni olarak gördüğünü açıkça göstermektedir. Kadınların mahkemeye başvurabilmesi, çocukların korunmasına ilişkin ayrıntılı düzenlemelerin varlığı ve hâkimin aktif rolü, bu yaklaşımın somut göstergeleridir.
Özellikle çocuk hukukuna ilişkin uygulamalarda, velayet, vesayet ve hidâne arasında kurulan denge; modern hukukta “çocuğun üstün yararı” ilkesi olarak ifade edilen anlayışın Osmanlı pratiğinde fiilen karşılık bulduğunu göstermektedir. Çocuğun bakımının anneye, mali sorumluluğun ise babaya yüklenmesi; sorumlulukların tek elde toplanmasını engelleyen, koruyucu bir sistem oluşturmuştur.
Kadının hukuki konumu bakımından da Osmanlı aile hukuku, genelleştirilmiş kabullerin ötesinde değerlendirilmelidir. Kadının yalnızca pasif bir aile üyesi olmadığı; aksine hak talep edebilen, dava açabilen, malvarlığı üzerinde tasarruf yetkisine sahip bir hukuk öznesi olduğu, uygulamaya yansıyan çok sayıda örnekle sabittir. Annenin vasi olarak atanabilmesi, bu durumun en çarpıcı göstergelerinden biridir.
1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi ise, Osmanlı aile hukukunun ulaştığı kurumsal ve zihinsel seviyeyi göstermesi bakımından ayrı bir önem taşımaktadır. Her ne kadar kısa süre yürürlükte kalmış olsa da, bu kararname aile hukukunun sistematik biçimde ele alınabileceğini ve klasik fıkıh çerçevesi içinde dahi reform yapılabileceğini ortaya koymuştur.
Sonuç olarak, Osmanlı aile hukuku; modern Türk aile hukukunun tamamen karşısında konumlanan, aşılması gereken bir geçmiş değil; aksine bugünkü düzenlemelerin tarihsel arka planını ve zihinsel temelini oluşturan önemli bir hukuk tecrübesidir. Bu alanın tarihsel derinliğiyle ele alınması, hem hukuk tarihine hem de güncel aile hukuku tartışmalarına daha sağlıklı bir perspektif kazandıracaktır.
X. YARARLANILAN KAYNAKLAR
- Akköy, Yıldız –
17. ve 18. Yüzyıllar Arası Osmanlı Devleti’nde Kadın ve Aile,
Yüksek Lisans Tezi, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,
Tarih Anabilim Dalı, Aydın, 2021. - Karakoç, İrem –
Bir İslâm Hukuku Müessesesi Olan Hidâne Hakkının ve Osmanlı Aile Hukuku’nda Uygulanışının İzmir Şer‘iyye Sicillerinde Yer Alan Bir Karar Örneği Üzerinden İncelenmesi, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt XIX, Sayı 3, 2015. - Okur Gümrükçüoğlu, Saliha –
Osmanlı Hukuk Uygulamasında Kadının Çocuğu Üzerindeki Velayet ve Vesayet Hakkı,
Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 12, Sayı 1, Haziran 2022. - Hukuk-ı Aile Kararnamesi –
8 Muharrem 1336 (25 Ekim 1917) tarihli Osmanlı Aile Hukuku düzenlemesi,
Düstur, II. Tertip.





