Misak-ı Millî, Milli Mücadele’nin başında çizilen bir “maksimum hedef” değil, aslında hayatta kalmak için gereken “minimum sınır” beyanıydı. 1923 yılında imzalanan Lozan Barış Antlaşması ise bu beyannamenin uluslararası hukuk nezdinde tescil edildiği tapu senedidir. Ancak tarihsel bir gerçeklik vardır ki; Lozan, Misak-ı Millî’nin %100 uygulandığı bir metin değildir. Bu durum bir başarısızlık değil, dönemin dünya dengeleri içinde alınabilecek en büyük sonucun realizmidir.
Toprak Bütünlüğü: Kazanımlar ve Ukdeler
Misak-ı Millî’nin birinci maddesi vatanın bölünmezliğini esas alıyordu. Lozan ile Anadolu ve Doğu Trakya’nın Türk toprağı olduğu tüm dünyaya kabul ettirildi. Ermeni devleti hayalleri ve Sevr’in paylaştırma projeleri tarihin çöplüğüne atıldı. Ancak bazı bölgeler Misak-ı Millî sınırları içinde ilan edilmesine rağmen Lozan’da dışarıda kaldı:
Musul ve Kerkük: İngiltere’nin petrol hırsı ve bölgedeki askeri ağırlığı nedeniyle Lozan’da çözülemeyen tek mesele oldu ve maalesef daha sonra Milletler Cemiyeti kararıyla kaybedildi.
Batı Trakya: Halk oylaması istenmesine rağmen Yunanistan sınırları içinde kaldı.
Batı sancağı (Batum): 1921 Moskova Antlaşması ile Gürcistan’a (Sovyetler) bırakılarak Misak-ı Millî’den verilen ilk büyük taviz oldu.
Hatay: Lozan’da Suriye sınırları içinde (Fransız mandası) kaldı ancak Mustafa Kemal’in “Şahsi meselem” dediği büyük strateji sayesinde 1939’da ana vatana katılarak Misak-ı Millî ruhunun ölmediğini kanıtladı.
Tam Bağımsızlık: Ekonomik ve Siyasi Zafer
Toprak kaybı olarak görülen noktaların aksine, Misak-ı Millî’nin en sert maddesi olan 6. madde (Kapitülasyonların reddi), Lozan’da tam bir zaferle sonuçlandı. Yüzyıllardır Osmanlı’nın belini büken adli, mali ve siyasi prangalar tamamen sökülüp atıldı. Bu, bir devletin “kağıt üzerinde” değil, “fiilen” özgürleşmesiydi. Duyûn-ı Umûmiye idaresinin kaldırılması, Misak-ı Millî’nin ekonomik bağımsızlık hayalinin tam olarak gerçekleşmesidir.
Azınlıklar ve Mütekabiliyet: Hukuki Eşitlik
Misak-ı Millî’nin öngördüğü “karşılıklılık” ilkesi, Lozan’da meyvesini verdi. Azınlıklar artık “ayrıcalıklı bir zümre” değil, Türk kanunlarına tabi “Türk vatandaşı” statüsüne alındı. Batı Trakya’daki Türklerin hakları ile İstanbul’daki Rumların hakları mütekabiliyet esasına bağlandı. Bu, Osmanlı’nın son dönemindeki ezilmişliğin sona ermesi ve onurlu bir devlet kimliğinin inşasıydı.
Boğazlar: Gecikmiş Egemenlik
Boğazlar konusunda Misak-ı Millî, “güvenlik” şartıyla ticarete açılmayı kabul ediyordu. Lozan’da boğazlar başkanı Türk olan bir komisyona bırakıldı ve her iki yakası askerden arındırıldı. Bu, Misak-ı Millî’den bir sapma gibi görünse de, 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile bu eksiklik giderildi ve tam egemenlik sağlandı.
Sonuç: Bir Yaşam Belgesi Olarak Misak-ı Millî
Misak-ı Millî, Türk dış politikasının “Kuzey Yıldızı”dır. Lozan bu yıldızın gösterdiği yolun büyük kısmını katetmiş, kalan kısımlar ise (Hatay gibi) zamanla veya birer “milli hafıza” olarak bugüne taşınmıştır. Bugün “Mavi Vatan” veya sınır ötesi güvenlik doktrinleri tartışılırken referans alınan ilk metnin hala Misak-ı Millî olması, onun sadece 1920’lerin değil, sonsuza dek Türk devletinin bekasının anayasası olduğunu göstermektedir.





