Hâkim karar verirken yalnız değildir.
Masasında kanun vardır, önünde dosya, zihninde içtihatlar…
Ama çoğu zaman, karar anına gelindiğinde odada vicdan da bulunur.
Hukuk düzeni hâkimden duygusuz olmasını beklemez; fakat duygularıyla karar vermesini de istemez. Bu, yargılamanın en temel paradokslarından biridir. Çünkü hâkim insandır ve insan, yaşananı yalnızca maddelerle değil, anlamla da değerlendirir.
Kanuna Uygunluk Yetmez mi?
Bir karar, mevzuata ve yerleşik içtihada bütünüyle uygun olabilir. Usul eksiksizdir, deliller değerlendirilmiştir, gerekçe sağlamdır. Buna rağmen hâkim, hükmü yazarken içinden şu cümleyi geçirebilir:
“Doğru karar bu mu?”
Bu soru, hukuka aykırılıktan değil; adalet duygusundan doğar. Kanun genel kurallar koyar, hayat ise istisnalarla doludur. Her dosya, kanunun öngördüğü tipik hâlin biraz dışındadır.
Vicdanın Hukuktaki Yeri
Vicdan, hukukta tanımsızdır ama yok sayılamaz. Kanun metinlerinde geçmez; gerekçe yazımında açıkça anılmaz. Buna rağmen, kararların tonunu belirler.
Takdir yetkisi tam da bu noktada anlam kazanır. Hâkimin takdiri, keyfilik değil; hukuk sınırları içinde insanî bir denge arayışıdır. Ceza miktarında, tazminatın belirlenmesinde, hakkaniyet indiriminde vicdan sessizce devreye girer.
En Zor An: Karar Anı
Duruşma biter. Taraflar çıkar.
Dosya kapanır.
Hâkim yalnız kalır.
İşte o an, hukukun en ağır anıdır. Çünkü verilen karar, bir taraf için umut, diğer taraf için hayal kırıklığıdır. Hâkim, kararın hukuki doğruluğunu bilir; fakat sonucunun insan hayatında yaratacağı etkiyi de görür.
Bu nedenle bazı kararlar verildiği anda değil, verildikten sonra ağırlık kazanır.
Hukuk ile Adalet Arasındaki İnce Çizgi
Hukuk, adaleti garanti etmez; adalete yaklaşmayı hedefler. Bu fark, yargılamanın insanî sınırını oluşturur. Hâkim, bu sınırda yürürken bazen kanuna tutunur, bazen vicdanına yaslanır; çoğu zaman ikisini birlikte taşır.
Ve belki de yargılamanın en gerçek tarafı şudur:
Hukuk karar verir, ama hâkim o kararla yaşar.yargı etiği





