“Misak-ı Millî” kavramı, Türk siyasi lügatine sadece bir belge ismi olarak değil, bir milletin topyekûn varlık refleksi olarak girmiştir. Kelime anlamı itibarıyla “Milli Ant” ya da “Milli Yemin” olarak tercüme edilen bu terim, aslında bir imparatorluktan ulus devlete geçiş sancıları çeken bir halkın, düşebileceği en alt sınırı, kabul edebileceği son noktayı ve taviz veremeyeceği değerler bütününü ifade eder. Ancak Misak-ı Millî’nin ne olduğunu tam olarak kavrayabilmek için, onun sadece kâğıt üzerine dökülmüş altı maddeden ibaret olmadığını, aksine bin yıllık bir vatan algısının modern diplomasi diliyle yeniden harmanlanmış bir haykırışı olduğunu anlamak gerekir.
Kavramsal Köken ve Felsefi Derinlik
Misak-ı Millî, her şeyden önce bir meşruiyet arayışıdır. Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri olan İtilaf Devletleri, Wilson Prensipleri’ne dayanarak dünyayı yeniden şekillendirdiklerini iddia ederken, Türk milleti bu prensiplerin Türklerin aleyhine, azınlıkların ise lehine kullanılmasına karşı “hukuki bir kalkan” geliştirmiştir. Misak-ı Millî nedir sorusuna verilecek ilk cevap; işgal altındaki bir milletin, uluslararası hukukun kendisine tanıdığı “kendi kaderini tayin etme” (self-determinasyon) hakkını en radikal ve tavizsiz şekilde kullanma iradesidir.
Bu belge, siyasi literatürde bir “sosyal sözleşme” (toplumsal mukavele) niteliği taşır. Jean-Jacques Rousseau’nun bahsettiği o genel iradenin, Anadolu’nun tozlu yollarından, işgal altındaki İstanbul’un saray koridorlarına kadar sızmış halidir. Anadolu halkı, Erzurum ve Sivas kongrelerinde bu yemini kendi içinde etmiş; son Osmanlı Mebusan Meclisi ise bu “halk yeminini” devletin resmi görüşü haline getirerek onu bir “siyasi anayasa” katına yükseltmiştir.
Neden “Siyasi Anayasa”?
Bir metne “Siyasi Anayasa” vasfı kazandıran şey, o metnin bir devletin veya kurulacak bir rejimin temel karakterini, sınırlarını ve kırmızı çizgilerini belirlemesidir. Misak-ı Millî, henüz Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan, Ankara’da meclis açılmadan çok önce, kurulacak olan yeni Türk devletinin “genetik kodlarını” belirlemiştir.
Sınırların Belirlenmesi: Sadece coğrafi bir sınır değil, aynı zamanda kültürel ve siyasi bir egemenlik alanı tarif edilmiştir.
Tam Bağımsızlık Karakteri: Kapitülasyonların reddedilmesi, sadece ekonomik bir talep değil, yeni devletin “tam bağımsız” (statu quo ante) olacağının ilanıdır.
Eşitlik İlkesi: Azınlık hakları meselesinde getirilen “karşılıklılık” şartı, Osmanlı’nın tek taraflı tavizler döneminin kapandığını ve uluslararası hukukta “eşit süje” olma iddiasını ortaya koyar.
Bu yönüyle Misak-ı Millî, askeri zaferlerin hangi amaç uğruna kazanılması gerektiğini gösteren bir kutup yıldızı gibidir. Orduya “nereye kadar ilerlemesi gerektiğini”, diplomasiye ise “masada nerede durması gerektiğini” söyleyen ana metindir.
Tarihsel Perspektiften Bir Meydan Okuma
1920 yılının dünyasına baktığımızda, sömürgeciliğin zirve yaptığı, büyük imparatorlukların parçalandığı ve galip devletlerin mağlup olanlara “teslimiyet belgeleri” imzalattığı bir dönem görürüz. Misak-ı Millî, bu düzene karşı bir anomalidir. Mondros Ateşkesi ile eli kolu bağlanmış, ordusu terhis edilmiş, silahlarına el konulmuş bir milletin, dünyanın en büyük emperyalist güçlerine karşı “Benim şartlarım bunlardır” diyebilme cesaretidir.
Bu belge, Sevr Antlaşması’nın panzehridir. Sevr, Türk milletine bir “yaşam alanı” değil, bir “mezar” vaat ederken; Misak-ı Millî, bu mezarı parçalayıp çıkan iradenin tapu tescilidir. Bu nedenle Misak-ı Millî’yi anlamak, sadece 1920’yi anlamak değil, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin neden laik, üniter ve tam bağımsız bir yapıda kurulduğunu da anlamaktır. O gün meclis kürsüsünden okunan her madde, aslında Osmanlı’nın küllerinden doğacak olan Zümrüd-ü Anka kuşunun kanat çırpışlarıdır.
Toplumsal Mutabakatın Zirvesi
Misak-ı Millî’nin en çarpıcı özelliklerinden biri de, o dönemde birbirinden çok farklı siyasi görüşlere sahip olan mebusların, aydınların ve halkın bu metin üzerinde kayıtsız şartsız uzlaşmış olmasıdır. İttihatçısından Hürriyet ve İtilafçısına, muhafazakârından batılılaşma yanlısına kadar herkes, “vatanın kurtuluşu” noktasında bu altı maddeyi asgari müşterek olarak kabul etmiştir. Bu, Türk siyasi tarihinde eşine az rastlanır bir milli mutabakat örneğidir.
Metnin içeriği, sadece Müslüman-Türk nüfusun çoğunlukta olduğu yerleri koruma altına almaz; aynı zamanda Arapların çoğunlukta olduğu yerlerde halkın hür iradesine başvurulmasını isteyerek (referandum şartı), dönemin emperyalist paylaşım modeline karşı “demokratik” bir alternatif sunar. Bu, Misak-ı Millî’nin sadece milliyetçi bir metin değil, aynı zamanda evrensel hak ve hürriyetlere (en azından söylem düzeyinde) göz kırpan stratejik bir hamle olduğunu da gösterir.
Sonuç Yerine: Bir Ruhun Anatomisi
Özetle Misak-ı Millî; teslimiyetin reddi, bağımsızlığın ilanı ve yeni Türkiye’nin siyasi sınırlarının zihinlerde çizilmiş halidir. O, 28 Ocak 1920 gecesi İstanbul’da bir kâğıda dökülmüş olabilir ancak ruhu çoktan Anadolu’nun her köyünde, her kasabasında, her cephesinde karşılık bulmuştur. Misak-ı Millî’yi sadece bir tarih konusu olarak görmek, onun bugünkü egemenliğimiz üzerindeki etkisini hafife almaktır. O, Türkiye Cumhuriyeti’nin “siyasi genetiği”dir ve her maddesi, bugün dahi Türk dış politikasının temel referans noktalarından biri olmaya devam etmektedir.





