Meydandaki İdamdan Görünmez Gözetlemeye: Ceza Neden Bedenden Zihne Taşındı?
Tarayıcınızın Türkçe seslendirme özelliği kullanılır.
Bir meydan düşünün. Gün henüz tam doğmamış. Taş binaların arasından kirli bir sabah ışığı sızıyor. Satıcılar yerlerini almış, çocuklar büyüklerin omzuna çıkmış, iyi görebilmek isteyenler öne doğru sıkışıyor. Biraz ileride yükseltilmiş ahşap bir iskele var. Askerler kalabalığı tutuyor. İnsanlar bir tiyatroya gelmiş gibi bekliyor.
Fakat sahnede oyun oynanmayacak. Bir insan cezalandırılacak.
Bugün bize ürpertici gelen bu manzara, Avrupa’nın uzun bir döneminde yalnız devletin işi değildi; seyircisi olan kamusal bir törendi. Ceza, suçluya ne yapılacağından ibaret değildi. Halkın ne göreceği, ne hissedeceği ve iktidarın gücünü nasıl hatırlayacağı da infazın parçasıydı. Darağacı, tekerlek, kırbaç, damga, teşhir ve bazen ölümden sonra beden üzerinde sürdürülen cezalar, hukuki yaptırım kadar siyasal bir gösteriydi.
Sonra bir şey değişti. Darağaçları meydanlardan çekildi. Cezalandırılan beden görünmez oldu. Hapishane duvarları yükseldi. Ceza, seyredilen bir gösteriden kapalı kapılar ardında yürütülen bir kuruma dönüştü. Hücreye saat, çalışma, kayıt, sınıflandırma, disiplin ve gözetleme eklendi. Ve sonunda cezalandırma, bedene acı vermekten çok davranışı yönetme sanatına yaklaşmaya başladı.
Bu dönüşümü anlatmak için hukuk kitapları tek başına yetmez. Çünkü bazen bir çağın ceza anlayışını en iyi anlatan şey, kanun metni değil bir hikâyedir. Franz Kafka’nın 1914’te yazdığı Ceza Sömürgesi, bunun belki de en tuhaf ve en ürpertici örneklerinden biridir.
Kafka’nın makinesi: hükmü bedene yazmak
Kafka’nın uzak ceza kolonisinde garip bir aygıt vardır. Bir yatak, hareketli parçalar, kayışlar ve iğnelerden oluşan karmaşık bir düzenek. Mahkûm cihaza bağlanır. İhlal ettiği emir, saatler boyunca bedenine kazınır. Ceza ile hüküm aynı şey hâline gelir: kişi kuralı kâğıttan değil, kendi etinde öğrenir.
Öykünün en sarsıcı taraflarından biri, mahkûmun kendisi hakkında verilen hükmü önceden bilmemesidir. Savunması yoktur. Usul yoktur. İtiraz yoktur. Kararı öğrenmesi, cezanın bedenine yazılmasıyla gerçekleşir. Hukukun tebliği ile işkence aynı âna sıkıştırılmıştır.
Kafka burada yalnız korkunç bir makine icat etmez. Çok eski bir cezalandırma fikrini görünür hâle getirir: egemen, hükmünü beden üzerinde gösterir.
Michel Foucault, altmış yıl kadar sonra yayımlanan Hapishanenin Doğuşunda modern ceza tarihini anlatırken benzer bir karşıtlık kuracaktır. Eski rejimin azap veren, bedeni parçalayan ve cezanın ihtişamını seyirci önünde sergileyen iktidarı; zamanla yerini daha sessiz, daha düzenli ve daha hesapçı bir disiplin düzenine bırakır.
Kafka’nın makinesi bu bakımdan tuhaf bir ara fosil gibidir. Eski dünyanın beden üzerinde konuşan hukukunu temsil eder; fakat öykü başladığında artık modası geçmiştir. Makineyi coşkuyla savunan subay yalnızlaşmıştır. Yeni komutanın dünyasında bu gösterinin eski büyüsü kalmamıştır.
Ceza neden meydanda yapılırdı?
Kamusal infazın mantığını bugünün gözüyle anlamak zordur. Eğer devlet bir insanı cezalandıracaksa bunu neden on binlerce kişiye seyrettirsin?
Çünkü cezanın muhatabı yalnız mahkûm değildi.
Erken modern Avrupa’da ibret fikri merkeziydi. İnfazın seyredilmesi, potansiyel suçluların korkması ve hükümdarın yasasının canlı biçimde görünmesi bekleniyordu. Kamusal ceza, kanunun soyut cümlesini ete kemiğe büründürüyordu. “Bunu yaparsan başına bu gelir” denmiyor; sonuç insanların gözleri önünde gösteriliyordu.
Fransa’daki infaz tarihini ayrıntılı biçimde inceleyen Paul Friedland, binlerce kişinin “adaletin yerine getirildiğini görmek” için bu gösterilere geldiğini anlatır. Ne var ki iktidarın vermek istediği mesaj ile kalabalığın aldığı mesaj her zaman aynı değildi. Yetkililer korku ve itaat üretmek isterken seyirciler bazen eğleniyor, satıcılardan yiyecek alıyor, mahkûmla özdeşleşiyor, cellatla alay ediyor veya cezanın kendisini aşırı buluyordu.

Londra bunun en çarpıcı örneklerinden birini sunar. Tyburn ve daha sonra Newgate çevresindeki infazlara büyük kalabalıkların toplandığı biliniyor. London Museum, bazı infazlarda seyirci sayısının 50 bine kadar çıkabildiğini belirtiyor. 1807’de Old Bailey dışındaki bir infazı izlemek için toplanan yaklaşık 40 bin kişilik kalabalıkta yaşanan izdihamda 30 kişinin ölmesi, cezanın nasıl başlı başına kent olayı hâline geldiğini gösteriyor.
Bu manzara bize rahatsız edici bir şey söylüyor: cezalandırma yalnız hukuk tarihi değildir; aynı zamanda seyir kültürü tarihidir.
Damiens’in bedeni ve egemenliğin ihtişamı
Foucault’nun Hapishanenin Doğuşunu 1757’de Fransa Kralı XV. Louis’ye suikast girişiminde bulunan Robert-François Damiens’in korkunç infazıyla açması tesadüf değildir. Damiens’in cezası, egemen iktidarın beden üzerinde ne kadar ileri gidebileceğini göstermek üzere tasarlanmış gibidir.
Burada amaç yalnız bir insanı öldürmek değildir. Hükümdara uzanan elin, hükümdarın gücü tarafından ezildiğini göstermek gerekir. Suç, egemenin bedenine yöneltilmiş bir saldırı gibi görüldüğü için ceza da egemenin bedensel üstünlüğünü yeniden kuran bir ritüele dönüşür.
Bu nedenle eski cezaların vahşetini yalnız “insanlar o zaman daha acımasızdı” diyerek açıklamak yetersizdir. Cezanın dili farklıdır. Modern hukuk suç ile norm arasındaki ilişkiyi soyutlaştırırken, eski iktidar bu ilişkiyi görünür kılmak ister. Beden, hukukun ilan tahtasıdır.
Kafka’nın makinesinin hükmü deriye kazıması işte bu yüzden bu kadar güçlü bir imgedir. Fantastiktir ama mantığı tarihsel olarak yabancı değildir.
Fakat seyirlik ceza ters tepebilir
Kamusal cezanın içinde baştan beri bir siyasal risk vardır: seyirci kontrol edilemez.
Devlet infazı “ibret” olarak düzenler, ama kalabalık mahkûmu kahramanlaştırabilir. Yetkililer korku üretmek ister, kalabalık celladı yuhalayabilir. İnfazın ağır oluşu suçu değil cezalandıranı barbar gösterebilir. Mahkûmun son sözleri, devletin vermek istediği mesajın önüne geçebilir.
Bu yüzden meydan aynı anda hem iktidarın sahnesi hem de iktidarın kontrol edemediği bir kamusal alan olur.
19. yüzyıla doğru infazların duvar arkasına alınmasında yalnız “insanlık bir anda merhametli oldu” açıklaması yeterli değildir. Değişen hassasiyetler önemlidir; fakat kalabalığın yönetilemezliği, kent düzeni, yeni polis biçimleri ve devletin cezayı farklı yollarla uygulama kapasitesi de dönüşümün parçasıdır.
İngiltere’de halka açık infazlar 1868’de cezaevi duvarlarının arkasına taşındı. Fransa’da ise kamusal giyotin infazlarının tamamen kapalı alana çekilmesi 1939’u buldu. Demek ki “meydandan hücreye geçiş” tek gecelik bir devrim değil, ülkeden ülkeye değişen uzun bir süreçti.
Beccaria: daha az vahşet, daha etkili ceza
18. yüzyıl ceza reformunun en güçlü seslerinden Cesare Beccaria, cezayı hükümdarın intikamından koparmaya çalıştı. Suçlar ve Cezalar Hakkında kitabındaki temel sezgi çarpıcıdır: cezanın amacı acı çektirme zevki değil, gelecekteki suçu önlemek olmalıdır.
Bu düşünce basit görünür ama ceza tarihinde devrimcidir. Çünkü cezanın değerini şiddetinin büyüklüğünden değil, gerekli, ölçülü ve öngörülebilir oluşundan hareketle değerlendirmeye başlar.
Beccaria’nın çizgisinde cezalandırma giderek hesaplanabilir bir devlet tekniğine dönüşür. Suçla ceza arasında oran aranır. Keyfîlik eleştirilir. İşkence ve ölüm cezasının etkisi sorgulanır. Caydırıcılığın vahşetle aynı şey olmadığı düşüncesi güçlenir.
Burada cezanın bedenden zihne doğru yolculuğunun ilk büyük işaretlerinden birini görürüz. Amaç artık yalnız suçlunun bedenini parçalamak değil, insanlara “suç işlememek daha rasyonel bir tercihtir” dedirtecek bir hukuk düzeni kurmaktır.
Giyotin gerçekten daha “insani” miydi?
Fransız Devrimi’nin giyotini, ceza tarihinin büyük paradokslarından biridir. Bugün giyotin vahşetin simgesi gibi görünür; oysa ortaya çıktığı dönemde savunulan yönlerinden biri infazı hızlı, eşit ve teknik hâle getirmesiydi.
Eski rejimde ölüm cezası kişinin statüsüne ve suçun niteliğine göre farklı biçimlerde, bazen uzun azaplarla uygulanabiliyordu. Giyotin ise ölüm anını standartlaştırıyordu. Soylu ile sıradan insan aynı makinenin önüne çıkacaktı.
Bu, insanlık tarihinin garip ironilerinden biridir: ölüm makinesi aynı zamanda cezanın “rasyonelleştirilmesi” projesinin ürünlerinden biri hâline gelir.
Fakat makine acıyı kısaltsa bile gösteriyi sona erdirmedi. Tam tersine giyotin uzun süre meydanın merkezinde kaldı. Demek ki cezanın insancıllaşması ile cezanın görünmezleşmesi aynı süreç değildir.
Hapishanenin tuhaf zaferi
Bugün hapis cezası bize neredeyse cezanın doğal biçimiymiş gibi gelir. Ağır suç işlenirse insan “hapse girer.” O kadar alışmışızdır ki, bunun tarihsel olarak çok özel bir kurum olduğunu unuturuz.
Oysa hapis uzun süre bugünkü anlamda başat ceza değildi. İnsanlar yargılamayı beklerken tutulabilir, borç nedeniyle kapatılabilir veya başka yaptırımlara kadar muhafaza edilebilirdi; fakat belirli süre özgürlükten yoksun bırakmanın modern ceza hukukunun merkezine yerleşmesi özellikle 18. yüzyıl sonu ile 19. yüzyılda hızlandı.
İşte burada büyük soru doğar: Neden beden üzerinde daha az vahşi olmaya çalışan bir çağın baskın cezası, insanı yıllarca bir binanın içine kapatmak oldu?
Foucault’nun cevabı ünlüdür. Sanayi toplumu yalnız suçluyu ortadan kaldırmak istemez; onu eğitilebilir, çalışabilir, sınıflandırılabilir ve yönetilebilir bir bedene dönüştürmek ister. Hapishane bu yeni disiplin dünyasının parçasıdır.
Bu bakışa göre hücre, meydandaki darağacından daha “yumuşak” görünür; ama iktidar çok daha derine nüfuz eder. Mahkûmun bedeni parçalanmaz, fakat zamanı parçalanır: kalkış saati, yemek saati, çalışma saati, görüş saati, uyku saati. Hareketleri kaydedilir. Davranışı değerlendirilir. Dosyası büyür.
Ceza artık tek bir dramatik ana değil, günlerin ve yılların içine yayılır.
Hapishane neden fabrika ve okula benzer?
Foucault’nun en etkili sezgilerinden biri, hapishaneyi tek başına düşünmemesidir. 18. ve 19. yüzyılların disiplin mantığını okulda, kışlada, hastanede ve fabrikada da görür.
Bu kurumların amaçları elbette aynı değildir. Okul cezaevi değildir; hastane hapishane değildir. Fakat yönetim tekniklerinde bazı aile benzerlikleri vardır: mekânı bölmek, insanları sınıflandırmak, zamanı çizelgelemek, performansı ölçmek, davranışı kaydetmek, normal ile anormal arasında ayrım yapmak.
Bu noktada cezanın “bedenden zihne” taşındığı cümlesi biraz eksik kalır. Daha doğru ifade belki şudur: iktidar bedeni yok etmekten, bedeni sürekli yönetmeye doğru hareket eder.
Bu yönetim zihni de etkiler. İnsan yalnız dışarıdan zorlandığı için değil, kuralları içselleştirdiği için de davranmaya başlar.
Yalnız hücre: insanı sessizlikle “düzeltme” hayali
Hapishanenin yükselişi yalnız “insanı bir yere kapatalım” düşüncesinden ibaret değildi. 19. yüzyılda özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’de cezanın nasıl infaz edilmesi gerektiği üzerine çok daha ince bir tartışma doğdu: mahkûm diğer mahkûmlarla birlikte mi yaşamalıydı, yoksa yalnız bırakılıp kendi vicdanıyla baş başa mı kalmalıydı?
Pensilvanya sistemi, mahkûmun uzun süre tek başına tutulmasını, çalışmasını ve pişmanlığa yönelmesini esas alan bir model geliştirdi. Hücrenin yalnızlığı, adeta ahlâki bir laboratuvar gibi düşünülüyordu. Suçluyu kötü çevresinden koparacak, sessizlik içinde kendi davranışıyla yüzleştirecek ve onu farklı bir insan hâline getirecekti.
Bu düşüncede dinsel bir yankı da vardı. İngilizce penitentiary kelimesinin “pişmanlık” ve “tövbe” çağrışımı tesadüf değildir. Hapishane yalnız bedeni tutan bir yapı değil, insanın iç dünyasını dönüştürmeyi amaçlayan bir kurum olarak tasarlanıyordu.
Fakat yalnızlığın ıslah edici olduğu varsayımı kısa sürede sert eleştirilerle karşılaştı. Charles Dickens, 1842’de Philadelphia’daki Eastern State Penitentiary’yi ziyaret ettiğinde uzun süreli tecridin insan zihni üzerinde ağır etkiler doğurduğunu gözlemlemiş ve bu sistemi sert biçimde eleştirmişti. Böylece modern hapishanenin temel paradokslarından biri daha görünür hâle geldi: İnsanı topluma geri kazandırmak için onu toplumdan ne kadar uzaklaştırabilirsiniz?
İngiltere’de 1842’de açılan Pentonville Hapishanesi de tek kişilik hücre, sessizlik ve gözetim ilkelerini bir araya getiren yeni ceza mimarisinin sembollerinden biri oldu. Mahkûmun yalnızlaştırılması burada sadece kaçmayı önleyen bir güvenlik tekniği değil, davranışı biçimlendiren bir programdı.
Modern infaz hukukunda bu tarihsel deneyim unutulmuş değildir. Bugün hücreye koyma ve özellikle uzun süreli tecrit, insan hakları bakımından en hassas konulardan biridir. Nelson Mandela Kuralları, 15 günü aşan kesintisiz hücre hapsini “uzun süreli hücre hapsi” olarak tanımlar ve bu uygulamaya ciddi sınırlamalar getirir. Bu tarihsel çizgi bize şunu gösterir: eskiden “ahlâki iyileştirme” diye sunulan bir teknik, zamanla insan onuru ve ruh sağlığı bakımından yeniden sorgulanabilir.
Hapishane bir bina değil, zaman rejimidir
Bir cezaevi duvarına dışarıdan baktığınızda ilk gördüğünüz şey mekândır: yüksek duvar, tel, kapı, kule. Oysa içeride cezanın en güçlü araçlarından biri duvar değil, zamandır.
Özgür insan gününü büyük ölçüde kendi kararlarıyla parçalar. Ne zaman uyuyacağını, kimi arayacağını, yürüyüşe çıkıp çıkmayacağını, bir odadan diğerine geçip geçmeyeceğini belirleyebilir. Hapishanede ise zaman kurumsallaşır. Kapı belirli saatte açılır. Sayım belirli saatte yapılır. Yemek, görüş, havalandırma, çalışma, eğitim ve uyku belirlenmiş bir programa bağlanır.
Bu nedenle hapis cezası yalnız kişinin “bir yerde bulunmasını” engellemez; kişinin hayatının ritmini devletin çizelgesine bağlar. Foucault’nun disiplin analizinde zaman cetvellerinin bu kadar önemli olmasının nedeni budur. İktidar, bedeni yalnız zincirlemez; hareketin temposunu, tekrarını ve düzenini de belirler.
Bu nokta, modern infazın neden kaba bedensel cezadan farklı fakat hâlâ son derece güçlü bir müdahale olduğunu anlamamızı sağlar. Cezanın görünürdeki nesnesi özgürlüktür; fakat özgürlüğün içinde zaman, mekân, ilişki, mahremiyet ve karar verme kapasitesi birlikte yer alır.
Dolayısıyla “ceza bedenden zihne taşındı” cümlesi, ancak şu eklemeyle tamamlanırsa gerçeğe yaklaşır: Modern ceza, insanın bedenini parçalamaktan vazgeçerken onun zamanını, mekânını ve davranış çevresini çok daha ayrıntılı biçimde düzenlemeye başladı.
Bentham’ın Panoptikonu: gardiyan orada mı?
Jeremy Bentham’ın Panoptikon tasarımı bu yeni iktidar biçiminin en etkileyici mimari metaforudur.
Dairesel bir bina düşünün. Hücreler çevrede. Ortada bir gözetleme kulesi. Hücredeki mahkûm kuleyi görür ama kulenin içindeki denetçinin o anda kendisine bakıp bakmadığını göremez. Denetçi herkesi sürekli izlemek zorunda değildir. Asıl mesele, mahkûmun her an izleniyor olabileceğini düşünmesidir.

UCL Bentham Project’in yayımladığı özgün planlar bu fikri çok açık biçimde gösterir. Bentham bunun yalnız hapishaneye değil fabrika, hastane, okul ve diğer kurumlara da uygulanabilecek bir “merkezî denetim ilkesi” olduğunu düşünüyordu.
İşte Foucault’nun Panoptikonu bu kadar sevmesinin nedeni budur. Panoptikon yalnız mimari değildir; bir iktidar formülüdür. İnsan, denetçinin bakışını görmediği hâlde bakış ihtimalini kendi içinde taşımaya başlar.
Gardiyan dışarıdadır, fakat bir süre sonra gardiyanın gölgesi insanın içine taşınır.
Panoptikon gerçekten inşa edildi mi?
Bentham’ın planladığı biçimiyle kusursuz Panoptikon hiçbir zaman inşa edilmedi. UCL Bentham Project de bu noktayı özellikle vurgular. Bentham İngiliz hükümetini yıllarca böyle bir cezaevi kurmaya ikna etmeye çalıştı; fakat proje gerçekleşmedi.
Buna rağmen “panoptik” düşünce cezaevi mimarisini ve daha geniş gözetim tartışmalarını derinden etkiledi. Merkezden görüş sağlayan radyal cezaevi planları 19. yüzyılda çeşitli ülkelerde yaygınlaştı.
Bu nedenle Panoptikonun asıl tarihi biraz tuhaftır: bina olarak başarısız, metafor olarak olağanüstü başarılıdır.
Foucault’nun büyük hikâyesi fazla düzgün olabilir mi?
Burada akademik fren yapmak gerekir. Foucault’nun meydandaki azaptan disiplin toplumuna uzanan anlatısı düşünce tarihinde olağanüstü etkili oldu; ama sonraki tarihçiler dönüşümün onun çizdiğinden daha karmaşık ve daha yavaş olduğunu gösterdi.
Bedensel cezalar bazı bölgelerde Foucault’nun anlattığı kırılmadan önce gerilemeye başlamıştı. Kamusal infazlar da yeni hapishaneler kurulduktan hemen sonra ortadan kalkmadı. İngiltere’de darağacı kalabalıkları 19. yüzyıl boyunca güçlü biçimde varlığını sürdürdü. Fransa’da kamusal infaz 20. yüzyıla kadar devam etti.
Simon Devereaux’nun 19. yüzyıl İngiltere’si üzerine çalışmaları ve Pieter Spierenburg’un daha uzun dönemli cezalandırma tarihi, “bir gün beden cezaları bitti, ertesi gün hapishane başladı” gibi temiz bir hikâyeye karşı uyarır.
Bu düzeltme Foucault’yu değersizleştirmez; tersine onu daha ilginç kılar. Çünkü Hapishanenin Doğuşu bir takvim kitabından çok, iktidarın insanı nasıl nesne hâline getirdiği üzerine bir düşünce makinesidir.
Modern ceza: intikam mı, önleme mi, yeniden topluma kazandırma mı?
Bugünün infaz hukukuna geldiğimizde cezanın dili tamamen değişmiştir. Modern kanun, hükümlünün bedenine egemenliğin damgasını vurmayı amaçladığını söylemez.
Türkiye’de 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 2. maddesi, infazda zalimane, insanlık dışı, aşağılayıcı ve onur kırıcı davranışlarda bulunulamayacağını açıkça düzenler. 3. madde ise infazın temel amacı arasında genel ve özel önlemeyi, toplumu suça karşı korumayı ve hükümlünün yeniden sosyalleşmesini teşvik etmeyi sayar.
Bu dil, Kafka’nın makinesinin dilinin tam tersidir. Mahkûma kuralı acıyla öğretmek değil, yeniden suç işlememe kapasitesini güçlendirmek hedeflenir.
Uluslararası düzeyde Nelson Mandela Kuralları da aynı ekseni kurar: özgürlüğünden yoksun bırakılan kişi insan olmaktan çıkmaz. Birleşmiş Milletler kuralları, mahpusların doğuştan sahip olduğu insanlık onuru ve değerine saygıyı cezaevi yönetiminin temel ilkelerinden biri hâline getirir.
Bu, cezanın ortadan kalktığı anlamına gelmez. Hapis son derece ağır bir müdahaledir. Fakat hukuk artık cezanın sınırını da hukukla çizer.
Ankahukuk’taki Ceza İnfaz Hesaplama aracı infaz rejiminin süre ve koşullu salıverme tarafına odaklanırken, bu tarihsel hikâye bize başka bir soruyu hatırlatıyor: Devlet, bir insanın özgürlüğünü elinden aldıktan sonra onun üzerinde ne kadar iktidar kullanabilir?
Hücreden kameraya: dijital Panoptikon mümkün mü?
Bugün Panoptikon sözcüğü yalnız cezaevi tartışmalarında kullanılmıyor. Güvenlik kameraları, yüz tanıma sistemleri, konum kayıtları, çevrim içi davranış takibi ve devasa veri tabanları anlatılırken de Bentham’ın kulesi sık sık hatırlanıyor.
Bu benzetmeyi dikkatli kullanmak gerekir. Bir alışveriş merkezindeki kamera ile cezaevi aynı şey değildir. Bir telefon uygulamasının veri toplaması doğrudan cezalandırma değildir. Fakat panoptik metaforun hâlâ canlı kalmasının bir nedeni var: davranış, izlenebilir olduğunun bilinmesiyle değişebilir.

Bentham’ın mahkûmu, merkezdeki gözetmenin kendisine bakıp bakmadığını bilmiyordu. Modern insan ise hangi verisinin ne zaman incelendiğini, hangi algoritmanın hangi davranışı anlamlı bulduğunu veya bir kameranın görüntüsünün ne kadar süre saklandığını çoğu zaman bilmiyor.
Benzerlik burada başlar; ama aynı yerde bitmelidir. Çünkü modern dijital gözetim, Panoptikondan çok daha dağınık ve çok merkezlidir. Artık tek kule yoktur. Bazen binlerce küçük kule vardır ve bunların bazıları devlete, bazıları şirkete, bazıları bireylere aittir.
Foucault yaşasaydı belki de en çok bu noktaya dikkat kesilirdi: gözetimin gücü, yalnız birinin sizi seyretmesinde değil, seyredilebilir olmanın gündelik hayatın normal koşulu hâline gelmesinde yatabilir.
Ceza görünmez olduğunda daha mı insancıl olur?
Bu sorunun kolay cevabı yok.
Meydanda işkence edilmemesi büyük bir uygarlık kazanımıdır. Bedenin parçalanmasının, teşhirin ve kamuya açık azabın terk edilmesi küçümsenemez. İnsan onuruna uygun infaz ilkesi, modern hukuk devletinin temel başarılarından biridir.
Fakat görünmezlik yeni bir risk de yaratır. Cezaevi duvarının arkasında ne olduğu toplumun gözünden tamamen kaybolursa kötü muamele, aşırı izolasyon, sağlık hizmetine erişim sorunu veya keyfî disiplin uygulaması da görünmezleşebilir.
Bu nedenle modern ceza sistemi garip bir dengeye ihtiyaç duyar: ceza seyirlik olmamalı, ama infaz denetimsiz de olmamalıdır.
Nelson Mandela Kurallarının şikâyet, bağımsız denetim, sağlık hizmetleri, disiplin yaptırımları ve hukuki temsile ilişkin ayrıntılı hükümleri bu yüzden önemlidir. Eski meydanın seyircisine ihtiyacımız yoktur; ama kapalı kurumların hukuk dışına çıkmasını engelleyecek şeffaflığa ihtiyacımız vardır.
Kafka’nın makinesi gerçekten öldü mü?
Öykünün sonunda Kafka’nın makinesi çöker. Onu tutkuyla savunan subay, eski düzenin son müridi gibi kendi aygıtına girer. Fakat makine artık eskisi gibi çalışmaz; bozularak sahibini öldürür.
Sahne, bir ceza rejiminin kendi ağırlığı altında çöküşü gibi okunabilir.
Yine de makinenin temsil ettiği düşünce tamamen öldü mü?
Devletin suçlu beden üzerinde mutlak hak iddia etmesi modern hukukta kabul edilemez. Ama cezalandırmanın gösteriye dönüşme arzusu zaman zaman geri döner. Suç görüntülerinin tekrar tekrar yayımlanması, şüphelinin daha hüküm verilmeden kamusal teşhire uğraması, cezanın “acı çektirdiği ölçüde adil” sayılması gerektiğine dair popüler çağrılar bize eski meydanın duygusal mantığının bütünüyle kaybolmadığını hatırlatır.
Teknoloji değişir. Hukuk değişir. Kurumlar değişir. Ama insanın ceza karşısındaki ilkel duyguları o kadar hızlı değişmeyebilir.
Sonuç: beden kayboldu, iktidar kaybolmadı
Ceza tarihine uzaktan bakınca basit bir ilerleme hikâyesi anlatmak cazip gelir: önce vahşet vardı, sonra insanlık geldi; önce darağacı vardı, sonra cezaevi; şimdi de rehabilitasyon var.
Gerçek tarih daha rahatsız edicidir.
Evet, bedensel azabın hukuk tarafından reddedilmesi büyük ilerlemedir. Evet, insan onuru, ölçülülük ve yeniden topluma kazandırma modern infazın vazgeçilmez ilkeleridir. Ama iktidar yalnız daha insancıl hâle gelmez; aynı zamanda biçim değiştirir. Meydandaki tek ve korkunç an, bazen yıllara yayılan disipline dönüşür. Görünür celladın yerini görünmeyen kayıt sistemi alır. Fiziksel kule, metafor olarak kameraya ve veri tabanına taşınır.
Bu yüzden asıl soru “Ceza artık bedene uygulanmıyor mu?” değildir. Hapis cezası zaten bedenin mekânını, hareketini ve zamanını en radikal biçimde sınırlar.
Daha doğru soru şudur:
Devlet, cezalandırdığı insanı ne olarak görüyor?
Üzerine hükmün kazınacağı bir beden olarak mı? Disipline edilmesi gereken bir nesne olarak mı? Yoksa suç işlemiş olsa bile onurunu kaybetmeyen ve bir gün yeniden toplumun parçası olacak bir insan olarak mı?
Kafka’nın ceza makinesiyle Nelson Mandela Kuralları arasındaki yüz yıllık mesafe, aslında bütün modern ceza hukukunun ahlâki mesafesidir.
Ve o mesafe, her kuşakta yeniden korunmak zorundadır.
Kaynakça
- Franz Kafka, In der Strafkolonie / Ceza Sömürgesi, ilk yazım 1914. Almanca kamu malı metin: Project Gutenberg.
- Michel Foucault, Surveiller et punir: Naissance de la prison / Hapishanenin Doğuşu, 1975.
- Cesare Beccaria, Dei delitti e delle pene / Suçlar ve Cezalar Hakkında, 1764.
- Jeremy Bentham, Panopticon; or, The Inspection-House; ayrıca UCL Bentham Project, “The Panopticon”. UCL.
- Paul Friedland, Seeing Justice Done: The Age of Spectacular Capital Punishment in France, Oxford University Press, 2012.
- Simon Devereaux, Execution, State and Society in England, 1660–1900, Cambridge University Press, 2023, özellikle “The Vicissitudes of Public Execution, 1830–1900”.
- Pieter Spierenburg, The Spectacle of Suffering: Executions and the Evolution of Repression, Cambridge University Press, 1984.
- Matthew White, “‘Rogues of the Meaner Sort’? Old Bailey Executions and the Crowd in the Early Nineteenth Century”, The London Journal, C. 33, S. 2, 2008, s. 135–153.
- London Museum, “London’s public executions”. Erişim.
- Aydın Furkan Kaynak, “Ceza Sömürgesi’nde Hapishanenin Doğuşu”, HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi, 30. Kitap, İstanbul Barosu Yayınları, 2024, s. 189 vd.
- 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, özellikle m. 2–3. Adalet Bakanlığı.
- United Nations General Assembly, United Nations Standard Minimum Rules for the Treatment of Prisoners (the Nelson Mandela Rules), A/RES/70/175, 2015. Birleşmiş Milletler.
💬Yorumlar ve Katkılar0 katkı
✎ Yorum / katkı ekle