İçeriğe geç

Şeytanın Avukatından Sanık Müdafiine: Savunma Neden Tarih Boyunca “Uğursuz” Bir Meslek Sayıldı?

Tarih boyunca savunma mesleğinin toplumsal gerilimini anlatan dramatik tarihi mahkeme sahnesi
Ankahukuk Sitesi Ekleyen Ankahukuk Sitesi Eklendi 3 Eylül 2026 Görüntülenme 6 Okuma süresi 16 dk.

Tarayıcınızın Türkçe seslendirme özelliği kullanılır.

Bazı meslekler insana güven duygusu verir. Doktor, öğretmen, hâkim, hatta bazen noter. Toplum bu mesleklerin etrafına saygı, ciddiyet ve ihtiyaç duygusu örer. Ama iş avukata geldiğinde duygu çizgisi garip biçimde çatallanır. Bir yandan başı dara düştüğünde ilk aranan kişi odur; öte yandan fıkralarda, sokak öfkesinde, televizyon tartışmalarında ve sosyal medya taşlamalarında en kolay hedeflerden biri yine avukattır.

Bu çelişki yeni değil. Çok eski. Hatta öyle eski ki, savunma işini üstlenen kişinin neden çoğu zaman kuşkuyla, tedirginlikle hatta bazen kirlenmiş biriymiş gibi görüldüğünü anlamak için modern ekran kültüründen değil, antik şehir meydanlarından, Orta Çağ mahkeme odalarından ve kalabalığın ahlâki öfkesinden başlamak gerekiyor.

Çünkü savunma, yalnız teknik bir hukuk hizmeti değildir. Savunma, toplumun en sevmediği, en korktuğu, en dışladığı kişinin yanına gidip onunla aynı masaya oturabilme cesaretidir. Bazen bir katil zanlısının, bazen hain ilan edilmiş bir siyasal sanığın, bazen herkesin peşinen suçlu saydığı bir yabancının, bazen de kalabalığın günah keçisine çevirdiği bir insanın yanında durmaktır. Savunma mesleğini tarih boyunca uğursuz gösteren gölge de tam burada doğar: avukat, toplumun dışarı ittiği kişiyle hukuk adına temas kurar.

Ve insanlar çoğu zaman temastan korkar. Özellikle de o temas, suçla, utançla, kanla, ihanetle ya da kamusal öfkeyle çevriliyse.

Birinin yanında durmak neden insanları rahatsız eder?

Suçlama, yalnız hukuki bir işlem değildir; aynı zamanda duygusal bir sahnedir. Bir kişiye yönelen ağır itham, onun etrafında görünmez bir çember yaratır. O çemberin içinde şüphe, korku, öfke ve bulaşma duygusu dolaşır. Kalabalık çoğu zaman sanıkla arasında mesafe kurmak ister. “Ben ondan değilim” deme ihtiyacı duyar. Savunma ise tam tersini yapar: o çemberin içine girer.

Bu yüzden savunma mesleği pek çok çağda soğukkanlı bir uzmanlık olarak değil, ahlâken kuşkulu bir yakınlık biçimi olarak algılanabilmiştir. İnsanlar çoğu zaman şu kaba soruyu sorar: “Bu kadar kötü olduğu düşünülen birini neden savunuyorsun?”

Oysa hukuk tam da bu sorunun zehirli yanını kırmak için vardır. Çünkü mahkeme, toplumsal iğrenmenin kuruma dönüştürülmüş hâli değildir. Mahkeme, öfkenin delile; söylentinin usule; linç arzusunun yargılamaya çevrilmesi için kurulur. Savunma olmadan bu dönüşüm eksik kalır.

Ne var ki toplumun duygusal refleksi ile hukukun kurumsal mantığı her zaman barışık değildir. Avukatın kaderi de biraz buradan yazılır: herkes adalet ister, ama adaletin neden savunmayı zorunlu kıldığını aynı rahatlıkla kabullenmeyebilir.

Antik dünyanın ilk gölgesi: konuşmayı kimin adına yapıyorsun?

Antik Atina’da mahkemeler bugün alışık olduğumuz profesyonel avukat sistemiyle çalışmıyordu. Davayı taraflar yürütüyor, konuşmaları çoğu zaman kendileri yapıyordu. Fakat herkes hitabet ustası değildi. Bu boşluk, logographos denen konuşma yazarlarını ortaya çıkardı. Lysias gibi isimler, başkalarının mahkemede okuyacağı savunma ve iddia metinlerini kaleme alıyordu.

Burada savunmanın ilk estetik ve ahlâkî gerilimi görünür olur. Bir insan kendi sözüyle değil de hazırlanmış bir dille konuştuğunda, acaba hakikati mi anlatıyordur, yoksa iknayı mı satın alıyordur? Savunmaya duyulan eski şüphelerden biri tam da buydu: iyi konuşma, masumiyeti değil beceriyi kanıtlar.

Yani savunmacı figür, daha baştan “gerçeğin hizmetkârı” ile “sözün cambazı” arasında sıkışır. Bu sıkışma hiç kaybolmadı. Bugün bile bazı insanların avukata bakarken gözlerinde beliren küçümseyici ifade, sanki binlerce yıl öncesinden kalma şu kuşkuyu tekrarlar: “Demek ki lafla gerçeği eğip büküyorsun.”

Antik dünyada konuşma metni hazırlayan bir hukuk danışmanı ile kaygılı müvekkil
Antik dünyada savunma çoğu zaman bir masada, kelimeler üzerinden kurulurdu: metin, hitabet ve ikna, hukukun daha en başında birbirine düğümlenmişti.

Roma’da manzara değişti ama kuşku bütünüyle dağılmadı. Advocatus kelimesi, çağrılan, yardıma çağrılan kişi fikrinden gelir. Roma hukuk kültüründe patronus, orator, jurisconsultus ve advocatus gibi roller her zaman bugünkü kadar keskin ayrışmış değildi. Yine de savunma eden kişi, kamusal alanda başkasının davasını üstlenmiş kişiydi; yani kendi lekesiz alanında değil, uyuşmazlığın, suçlamanın ve ihtilafın ortasında duruyordu.

Bu nedenle savunma tarihi biraz da başkasının derdiyle kirlenme tarihidir. Avukat kendi hayatını savunmaz; hep bir başkasının, çoğu zaman da toplumun onaylamadığı bir başkasının kaderine temas eder.

Şeytanın avukatı: bir deyimin anlattığı derin korku

“Şeytanın avukatı” deyimi bugün çoğu zaman tartışmayı canlandıran, karşı argümanı bilerek dillendiren kişi için kullanılıyor. Ama deyimin arkasındaki tarih çok daha ilginçtir. Katolik kilisesinde azizlik süreçlerinde advocatus diaboli adı verilen görevli, adayın aziz ilan edilmesine karşı delil ve itirazları ileri sürerdi. Amacı kötülüğü savunmak değil, acele kutsamayı önlemekti.

Ne kadar tanıdık bir mantık, değil mi? Savunmanın işi bazen tam da budur: genel kabulü yavaşlatmak, çoğunluk kanaatini durdurmak, “Bir dakika, henüz her şey söylenmiş değil” diyebilmektir.

Fakat toplumsal hafıza bu rolü kolay sevmez. Çünkü kalabalığın kesinliğe ihtiyacı vardır. Savunma ise kesinliğin altına küçük ama güçlü bir kama sokar. Bu yüzden “şeytanın avukatı” ifadesi zamanla masum bir prosedür görevinden çıkıp kuşkulu bir zihinsel tipe dönüştü. Karşı çıkan, zorlaştıran, anlaşmayı bozan, “normal akışı” sekteye uğratan kişi gibi algılandı.

Oysa hukuk tarihi bize başka bir şey söyler: itiraz eden kişi çoğu zaman huzuru bozan değil, körleşmeyi engelleyendir.

Niçin cellatla akraba bir toplumsal kader taşır?

Burada biraz sert bir benzetmeye ihtiyaç var. Çünkü savunmanın uğursuz algısını en iyi açıklayan şeylerden biri, toplumun bazı rolleri “gerekli ama kirli” işler olarak konumlandırma eğilimidir.

Tarih boyunca cellatlar bunun en çarpıcı örneklerinden biriydi. Toplum cezalandırmayı ister, hatta cezayı kamusal bir gösteriye dönüştürebilirdi; ama cezayı yerine getiren kişiyi çoğu zaman kendi merkezine almazdı. O gerekliydi ama kirlenmişti. İnsanlar ona muhtaç olabilir, fakat onunla aynı masaya oturmak istemeyebilirdi.

Elbette avukat cellat değildir; savunma ile infazı aynı kefeye koymak saçma olur. Benzerlik işin maddesinde değil, toplumsal psikolojisindedir. Toplum bazen kendi karanlık alanlarına temas eden rolleri mesafeyle kuşatır. Ölümle uğraşan, cesede dokunan, işkenceye şahit olan, suçla temas eden, günah keçisinin yanına oturan insanlar, birçok kültürde tuhaf bir eşikte durur: hem gereklidirler hem de huzursuzluk yaratırlar.

Psikanalitik dilde “tabu” tam da böyle işler. Freud’un Totem and Tabooda tartıştığı anlamda tabu, hem yasaklayıcı hem de çekim yüklü bir düzen kurar; uzak tutulması gereken şey aynı zamanda güçlü, yüklü ve tehlikeli hissedilir. Avukatın toplumsal imgesi her zaman böyle açıklanamaz elbette; ama toplumun suçlanan kişiye değen eli kuşkuyla izlemesi, tabusal bir kalıntı taşır.

Tarihi bir meydanda insanların uzak durduğu yalnız figür
Bazı tarihsel roller, yaptıkları iş yüzünden toplumun merkezinde değil eşiğinde yaşadı; savunmanın uğursuz algısı da kısmen bu “gerekli ama rahatsız edici temas” fikrinden beslenir.

Kalabalığın mantığı basittir: suçlu sayılan kişiye yaklaştıysan, sen de o karanlığın bir kısmını üstüne çekmişsindir. Savunmanın trajik asaleti ise tam burada görünür. Çünkü gerçek avukatlık, bu ilkel refleks karşısında geri çekilmeyip yine de o masaya oturabilmektir.

Orta Çağ ve erken modern çağ: savunmanın ahlâkî sınavı

Orta Çağ Avrupası bugünkü anlamda tek tip bir savunma kurumu üretmedi. Kilise yargısı, yerel mahkemeler, feodal yetkiler, krallık mahkemeleri ve kent mahkemeleri arasında ciddi farklılıklar vardı. Fakat bir gerçek değişmedi: suçlama kamusal utanç üretir; savunma ise o utanca karşı konuşur.

Üstelik bazı davalar salt hukuki değil, teolojik ve siyasal davalardı. Sapkınlık, ihanet, büyücülük, dinsizlik, kutsala hakaret, krala sadakatsizlik… Bu alanlarda savunma etmek sıradan bir teknik faaliyet olmaktan çıkar; çoğu zaman kişinin kendisini de şüphe alanına yaklaştırırdı.

Çünkü yüksek ateşli davalarda insanlar şu ayrımı yapmakta zorlanır: “Bir kişiyi savunmak” ile “onun yaptığı varsayılan şeyi onaylamak” aynı değildir.

Aslında modern dünyada da zorlandığımız yer tam burasıdır. Bir çocuk istismarı dosyasında müdafii olan avukat, bir terör dosyasında vekâlet üstlenen savunmacı, herkesin nefret ettiği bir sanığın yanında duran hukukçu, kalabalık tarafından çoğu zaman fiille özdeşleştirilir. Sanki savunma, eylemi ahlâken sahiplenmekmiş gibi görülür. Oysa savunma, çoğu zaman tam tersine, hukuki süreçte insan onurunun son çizgisini korumaktır.

Bu yüzden savunma tarihinin en temel cümlesi belki şudur: Avukat, suçu savunmaz; savunma hakkını savunur.

Bir Amerikalı kurucu babadan küçük ama öğretici bir sahne

Savunma avukatının tarihsel yalnızlığını anlatan en güzel örneklerden biri, kimi zaman beklenmedik yerlerden gelir. 1770 Boston Katliamı sonrasında İngiliz askerlerini savunmayı kabul eden John Adams, siyasal atmosferin ne kadar ateşli olduğunu çok iyi biliyordu. Sokak öfkesi İngilizlere dönmüştü; askerleri savunmak kolayca “karşı tarafa hizmet etmek” gibi damgalanabilirdi. Adams daha sonra bunun kariyerine zarar verebileceğini bildiğini, ama adaletin bunu gerektirdiğini yazacaktı.

Bu sahnenin güzelliği şuradadır: Savunma, sadece profesyonel beceri değil, bazen kamusal kızgınlığa karşı karakter sınavıdır. Toplumun alkışlayacağı davayı almak kolaydır; toplumun peşinen mahkûm ettiğini savunmak ise hukuk devleti fikrinin gerçekten içselleştirilip içselleştirilmediğini gösterir.

Aradan yüzyıllar geçti; insan doğası yine de çok değişmedi. Bir dosya kamuoyu tarafından işaretlendiğinde, savunmayı üstlenen kişiye hâlâ şaşkınlıkla bakılabiliyor. Sanki hukuk, tam da en çok lazım olduğu anda geri çekilse daha rahat olacakmış gibi.

Modern devlet geldi, avukatın yalnızlığı bitmedi

Modern hukuk devletinin doğuşuyla birlikte işler teoride berraklaştı. Suç isnadı, usul güvenceleriyle çevrildi. Yargılama, keyfî intikamın yerine geçecek bir kurumsal forma bağlandı. Savunma hakkı, anayasal ve uluslararası insan hakları belgelerinde temel güvence olarak yer aldı.

Türkiye’de Avukatlık Kanunu’nun 1. maddesi, avukatlığı “kamu hizmeti ve serbest bir meslek” olarak tanımlar; avukatın, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil ettiğini söyler. Aynı Kanun’un 2. maddesi de avukatlığın amacını, hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun çözümüne katkı sunmak ve hukuk kurallarının tam uygulanmasını sağlamak olarak çizer. Anayasa’nın 36. maddesi ise herkesin yargı mercileri önünde iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğunu güvence altına alır. Birleşmiş Milletler’in 1990 tarihli Basic Principles on the Role of Lawyers belgesi de herkesin haklarını korumak ve ceza yargılamasının her aşamasında savunmasını gerçekleştirmek için avukata başvurabilmesi gerektiğini vurgular.

Yani kurucu metinler nettir: savunma, adaletin lüksü değil omurgasıdır.

Fakat toplumsal psikoloji metinler kadar hızlı değişmez. İnsanlar hâlâ avukattan “haklıyı savunmasını” bekler; ama kimin haklı olduğuna çoğu zaman yargılama bitmeden kendileri karar verir. İşte savunma mesleğinin yalnızlığı burada yeniden başlar. Avukat, hukuken erken olan bir toplumsal hükmün karşısına dikilir.

Neden en çok ceza avukatı hedef olur?

Çünkü ceza yargılaması, hukukun en çıplak duygularla karşılaştığı alandır. Miras davasında taraflar kızgındır; ticari ihtilafta taraflar hesap içindedir; ama ceza dosyasında öfke, korku ve intikam arzusu çok daha yoğun dolaşır. Özellikle ağır suç isnatlarında toplumun ilk tepkisi, süreci anlamaktan çok fail figürünü ahlâken dışlamaktır.

Bu durumda müdafi neredeyse törensel olarak yalnız kalır. Savcı toplum adına konuşur gibi görünür; mağdurun sesi haklı olarak güçlü duyulur; medya olayın dramatik yönünü büyütür; kamuoyu kararını erken verir. Müdafi ise çoğu kez şu tatsız ama hayati cümleleri kurmak zorunda kalır: “Delil bu kadar açık değil”, “usul hatası var”, “ifade hukuka aykırı alınmış olabilir”, “tanık güvenilir değil”, “ceza sorumluluğu sanıldığı kadar net olmayabilir.”

İşte bu itirazlar, öfkeli toplum kulağına çoğu zaman gerçeği gizleme çabası gibi gelir. Oysa çoğu zaman savunma, gerçeğin aceleye kurban gitmemesi için konuşur. Bazen gerçekten suçlu olduğu düşünülen bir kişi için bile hukuka uygun savunma istemek, onun fiilini sevdiğiniz anlamına gelmez; tersine, devletin bile sınırla bağlı olduğunu hatırlatır.

Kalabalık bir mahkeme salonunda müdafi ve sanık
Modern mahkeme salonunda da eski gerilim sürer: kalabalığın kesinlik arzusuyla savunmanın temkinli dili çoğu zaman aynı odada çarpışır.

Ekran çağında yeni linç, eski sezgi

Sosyal medya bu eski sezgiyi daha da hızlandırdı. Bir gözaltı haberi, kısa bir kamera kaydı, bağlamından kopuk bir ifade ya da eksik bir dosya parçası saatler içinde milyonlara ulaşabiliyor. İnsanlar dosyanın tamamını değil, dosyanın duygusal fragmanını görüyor. O fragman çoğu zaman yeterli sayılıyor.

Böyle bir ortamda savunmacının işi daha da zorlaşıyor. Çünkü artık yalnız mahkemedeki delille değil, dışarıdaki hazır yargıyla da uğraşıyor. Müvekkilin haklarını savunurken bir yandan da mesleğin kendisine yapışan etik şüpheyle baş etmek zorunda kalıyor. Avukatın sesi bazen dosya kadar, hatta dosyadan daha çok, dijital kalabalığın hızı içinde boğuluyor.

Aslında bu durum yeni teknolojili eski bir hikâye. Kalabalık yine hız istiyor, kesinlik istiyor, basit ahlâki cevap istiyor. Savunma ise zaman istiyor, ayrıntı istiyor, usul istiyor, çelişkiyi tolere etmeyi istiyor. Hukuk ile kalabalık arasındaki gerilim, sadece araç değiştirmiş oluyor.

Avukat fıkraları neden bu kadar yaygın?

Burada mesele yalnız mizah değil, kültürel geribildirimdir. Marc Galanter’in hukuk kültürü ve avukat fıkraları üzerine çalışmaları, modern toplumların hukuka duyduğu ihtiyaç ile avukata duyduğu huzursuzluğun aynı anda büyüyebildiğini gösterir. İnsanlar bir yandan hukuki koruma, dava, sözleşme, tazminat ve hak iddiası ister; bir yandan da bu dünyanın profesyonellerini paraya düşkün, laf cambazı ya da toplumsal huzuru bozan kişiler olarak resmeder.

Bu mizahın içinde kıskançlık da vardır, güvensizlik de; mesleğin görünür ücret ilişkisine yönelik tepki de vardır, yenilgi yaşayan tarafın öfkesi de. Ama hepsinin altında daha eski bir duygu yatar: avukat, çatışmanın içinde yaşayan kişidir. O, insanların en temiz anlarına değil, çoğu zaman en kirli anlarına şahit olur. Boşanma, cinayet, dolandırıcılık, ihanet, iş kazası, taciz, haksız tutuklama, miras kavgası, sürgün, iflas… Avukat insan doğasının vitrinine değil, arka odasına girer.

Belki de bu yüzden toplum avukata hem ihtiyaç duyar hem de ondan rahatsız olur. Çünkü avukat, herkesin görmek istemediği şeyleri bilir. Ve bazen en rahatsız edici hakikat şudur: en nefret edilen kişi bile hukuk dışına atılamaz.

Gerçek savunma neden sevilmek için yapılmaz?

İyi savunma çoğu zaman popüler değildir. Alkış alan savunmalar elbette vardır; özellikle siyasal davalarda, insan hakları yargılamalarında veya tarihsel dönüm noktalarında savunma avukatı simgesel kahramana dönüşebilir. Fakat gündelik gerçeklikte savunma, çoğu zaman yanlış anlaşılmayı göze almaktır.

Sanığın ailesi sizden mucize bekler, toplum sizden susmanızı ister, medya sizden dramatik cümle duymak ister, yargılama ise sizden ölçülü, dikkatli, sabırlı olmanızı talep eder. Müdafilik biraz da bu yüzden zor bir etik disiplindir. Sadece hukuk bilgisi değil, karakter de ister.

Çünkü avukatın sık sık kendi içinden geçirmesi gereken şu cümle vardır: “Ben burada herkesin sevdiği kişiyi değil, herkes için geçerli olması gereken usulü koruyorum.”

Bu cümle kulağa soğuk gelebilir. Oysa tam tersine derin biçimde insanidir. Çünkü insan onurunun asıl sınavı, sevdiğimiz insanlar için merhamet istemek değil; sevmediğimiz insanlar için de hukukun kapısını kapatmamakta yatar.

Türk hukukunda savunmanın adı neden özellikle “bağımsız”dır?

Avukatlık Kanunu’nun dilindeki “bağımsız savunma” ifadesi çok kıymetlidir. Savunmanın bağımsız olması yalnız devletten veya mahkemeden bağımsız olması demek değildir; aynı zamanda toplumsal baskıdan, çoğunluk psikolojisinden ve linç iştahından da bağımsız olabilmesi anlamına gelir.

Eğer savunma, ancak toplumun makbul gördüğü kişiler için konuşabiliyorsa zaten savunma değildir. Eğer müdafi, dosyanın dış gürültüsüne göre susup konuşuyorsa, hukuki işlevinin en zor kısmını kaybetmiş demektir.

Bu nedenle savunma hakkı, anayasal sistem içinde sadece sanığın değil toplumun da güvencesidir. Çünkü bugün herkesin nefret ettiği kişinin hakkı çiğnenirken susan düzen, yarın masumun hakkı çiğnendiğinde de aynı rahatlıkla sessiz kalabilir. Savunmanın kıymeti, biraz da bu bencil olmayan ileri görüşte yatar.

Sonuç: uğursuz değil, uygarlığın eşiğinde duran meslek

Savunma tarih boyunca neden uğursuz sayıldı? Çünkü savunmacı, toplumun dışladığı kişiye yaklaşır. Çünkü suçlama alanına girer. Çünkü herkesin kesin konuştuğu yerde tereddüt üretir. Çünkü kalabalığın ahlâki rahatlığını bozar. Çünkü “sevilmeyeni de dinlemek gerekir” der. Çünkü insanın en kirli, en kırılgan, en karanlık anlarına tanıklık eder.

Ama aynı nedenlerle savunma, uygarlığın en zarif icatlarından biridir.

Bir toplumu medeni yapan şey, sadece suçluları cezalandırması değildir; suçlanan kişiye bile kurallı, ölçülü ve onurlu davranabilmesidir. Avukat tam bu çizgide durur. Kalabalığın nefretini hukuk diline çevirmek için değil; hukukun, nefret karşısında bile dağılmamasını sağlamak için.

O yüzden belki şu yargıyı tersinden kurmak gerekir. Tarih boyunca savunma bazen uğursuz sayılmış olabilir; ama aslında uğursuz olan savunma değildir. Uğursuz olan, savunmasızlıktır. Uğursuz olan, herkesin peşinen hüküm verdiği yerde kimsenin “Durun, önce dinleyelim” dememesidir. Uğursuz olan, hukukun yalnız sevilenler için işlemesidir.

Ve belki bu yüzden gerçek avukatlık, popüler bir meslek olmaktan önce, insanlığın kendine koyduğu ahlâkî frenlerden biridir.

Kaynakça

  • Lysias hakkında genel çerçeve ve antik Atina’da logographos geleneği için: “Lysias the Orator and the Forensic Speeches of Athens”, Eulogikon. Erişim.
  • Advocatus kavramı için: George Long, “Advocatus”, William Smith, A Dictionary of Greek and Roman Antiquities (1875). Erişim.
  • “Advocate”, 1911 Encyclopaedia Britannica. Erişim.
  • Sigmund Freud, Totem and Taboo, Project Gutenberg edisyonu. Erişim.
  • Marc Galanter, Lowering the Bar: Lawyer Jokes and Legal Culture, University of Wisconsin Press / JSTOR. Eser bilgisi.
  • Marc Galanter’in tezinin kısa özeti için: “Lawyer jokes reveal frustration with ‘legalization of life’”, University of Wisconsin–Madison News. Erişim.
  • 1136 sayılı Avukatlık Kanunu, m. 1–2. Güncel metin.
  • Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, m. 36. Resmî metin.
  • United Nations, Basic Principles on the Role of Lawyers (1990). Resmî sayfa.
  • John Adams’ın Boston Katliamı savunmasına ilişkin klasik tarih yazımı için: David McCullough, John Adams.
Bu içeriğe tepkin ne? En fazla 4 tepki seçebilirsin.

Topluluk

Yorumlar ve Katkılar0 katkı

Yorum / katkı ekle

Katkı ekle

E-posta adresiniz yayınlanmaz.

Katkı türü

İlk katkıyı sen bırak. Düşünce, katkı, düzeltme veya ek kaynak ekleyebilirsin.
Menü