Cadılıktan Adli Psikiyatriye: Kadın Bedeni Ne Zaman “Delilik” Delili Sayıldı?
Tarayıcınızın Türkçe seslendirme özelliği kullanılır.
Bir kadının aynı davranışı, farklı yüzyıllarda bambaşka isimler alabilir.
On yedinci yüzyılda bir köy meydanında onun için “şeytan tarafından ele geçirilmiş” denebilir. On dokuzuncu yüzyılda Paris’te bir klinikte “histerik” diye kayda geçirilebilir. Doğumdan birkaç gün sonra gerçeklikle bağını kaybetmişse bir başka çağın hekimi “puerperal mania” diyebilir. Bugün ise aynı kişiye, belirtilerin niteliğine göre depresyon, bipolar bozukluk, psikoz ya da başka bir psikiyatrik tanı konabilir.
Bu isimlerin hiçbiri yalnızca kelime değildir. Her biri kendi çağının kadına, bedene, akla, anneliğe ve suçluluğa nasıl baktığını da taşır.
İşte bu yüzden kadın bedeninin hukuk tarihi yalnız kadınların tarihi değildir. Aynı zamanda delili kimin tanımladığı, hastalığın nerede başlayıp ahlâki yargının nerede bittiği ve devletin insan zihnine ne zaman müdahale edebileceği sorularının tarihidir.
Bu yazının meselesi “kadınlar eskiden cadıydı, sonra hasta sayıldılar” gibi düz bir ilerleme hikâyesi kurmak değil. Cadılık yargılamaları ile modern psikiyatri arasında tek çizgili bir devamlılık yoktur. Kurumlar, bilim anlayışı, hukuk düzeni ve toplumsal koşullar tamamen farklıdır. Fakat aralarında rahatsız edici bir ortak soru dolaşır:
Toplum, açıklayamadığı kadın davranışını hangi dil aracılığıyla anlamlandırdı?
Bir bedenin etrafında dolaşan üç otorite: din, tıp ve hukuk
İnsan davranışını açıklama yetkisi tarih boyunca aynı elde kalmadı. Bazı dönemlerde dinî otorite, bazı dönemlerde hekim, bazı dönemlerde hukukçu öne çıktı. Çoğu zaman da bu üç alan birbirine karıştı.
Bir kadın nöbet geçiriyor, bağırıyor, bayılıyor, olmayan sesler duyduğunu söylüyor, bebeğine yabancılaştığını anlatıyor veya toplumsal normların dışında davranıyorsa, bugünkü hekim için ilk soru belirtilerin klinik niteliğidir. Oysa yüzlerce yıl önce aynı davranış ahlâki kusur, günah, büyücülük, şeytanî tesir, bedensel dengesizlik veya irade zayıflığı olarak yorumlanabilirdi.
Hukukun rolü burada çok önemlidir. Çünkü toplum bir davranışı yalnız anlamlandırmakla kalmaz; bazen o açıklamaya dayanarak kişiyi cezalandırır, kapatır, tedaviye zorlar, vesayet altına alır veya ceza sorumluluğunu kaldırır.
Dolayısıyla “delilik tarihi”, biraz da hangi açıklamanın hukuken sonuç doğurabileceğinin tarihidir.
Cadı avı: açıklanamayan kötülüğe insan yüzü bulmak
Avrupa’daki cadılık yargılamalarını romantik sisin içinden çıkarmak gerekir. Bunlar masallardaki sivri şapkalı yaşlı kadınların hikâyesi değildi. Gerçek insanlar soruşturuldu, sorgulandı, işkence gördü, sürgün edildi, hapsedildi veya öldürüldü.
Kadınlar birçok bölgede sanıkların önemli çoğunluğunu oluşturdu; fakat her yerde ve her dönemde oran aynı değildi. Erkeklerin de yoğun biçimde cadılıkla suçlandığı bölgeler vardı. Yine de geç Orta Çağ ve erken modern Avrupa’da kadın bedeni, doğurganlık, cinsellik, doğum, ebelik ve “düzensiz” davranışla ilgili korkular cadılık söylemine güçlü biçimde yerleşti.
1487 dolaylarında Heinrich Institoris tarafından kaleme alınan Malleus Maleficarum, bu zihniyetin en ünlü metinlerinden biridir. Eser yalnız büyücülüğün gerçek olduğunu savunmaz; kadınların neden bu tür suçlara daha yatkın olduğu üzerine açıkça cinsiyetçi bir demonoloji kurar. Cambridge’de yayımlanan modern eleştirel çevirilerin gösterdiği gibi metin, özellikle kadınların şeytanî etkilenmeye yatkınlığına dair uzun tartışmalar içerir.
Burada önemli olan şu: kadın bedeni yalnız suçun faili olarak değil, suçun kanıt alanı olarak da görülmeye başlanır. Bedende “şeytan işareti” aramak, sanığı soymak, doğum ve cinsellikle ilgili söylentileri delile dönüştürmek, bedenin hukuki soruşturmanın nesnesi hâline gelmesi demektir.

Bugünün hukukçusu için bu manzara tanıdık olmayan bir epistemolojiye dayanır: doğaüstü nedenin hukuken ciddi biçimde tartışılabildiği bir dünyadır bu. Fakat aynı zamanda çok tanıdık bir şey de vardır: toplum hâlâ açıklayamadığı davranış karşısında bir neden arar; nedeni bulamadığında bazen kişiyi kategorinin içine iter.
“Histeri” kelimesinin rahimle başlayan uzun yolculuğu
Histeri sözcüğünün kökü Yunanca hystera, yani “rahim” kelimesine dayanır. Antik tıp geleneğinin bazı metinlerinde kadınlardaki boğulma hissi, bayılma, nefes darlığı ve başka belirtiler rahmin bedende yer değiştirmesi veya kadın fizyolojisiyle ilişkilendirilmişti.
Burada yine dikkatli olmak gerekir. “Antik çağdan 19. yüzyıla kadar herkes gezinen rahme inanıyordu” demek tarihsel çeşitliliği yok eder. Farklı hekimler farklı açıklamalar geliştirdi. Ancak rahim ile kadın ruhsallığı arasında özel bağ kurma fikri Batı tıp tarihinde olağanüstü uzun ömürlü oldu.
Bu fikir yalnız tıbbi değildi. Kadını biyolojik döngülerinin tutsağı olarak görmeye elverişli bir kültürel zemin de yaratıyordu. Bir kadının öfkesi, arzusu, kederi veya itirazı, erkeklerde olduğundan daha kolay “bedeninin bozucu etkisi” ile açıklanabiliyordu.
Böylece kadın bazen sözünün öznesi olmaktan çıkıp bedeninin belirtisine dönüştü.
19. yüzyıl: Şeytan sahneden çekildi, hekim kürsüye çıktı
Modern bilimin yükselişiyle şeytan, büyü ve lanet tıbbi açıklamaların merkezinden çekildi. Bu değişim kuşkusuz büyük bir kırılmaydı. Fakat insan bedenini yorumlayan otorite tamamen ortadan kalkmadı; sadece el değiştirdi.
19. yüzyılda “histeri” Avrupa tıbbının en gözde ve en tartışmalı tanılarından biri oldu. Ağrı, felç, bayılma, nöbet, duyu kaybı, hafıza bozuklukları ve açıklanamayan çok sayıda belirti bu başlık altında toplanabiliyordu.
Paris’teki Salpêtrière Hastanesi bu tarihin sembol mekânıdır. Başlangıçta yoksulların, hasta kadınların ve çeşitli biçimlerde toplum dışına itilmiş kişilerin bulunduğu büyük bir kurum olan Salpêtrière, Jean-Martin Charcot’nun çalışmalarıyla nörolojinin uluslararası merkezlerinden birine dönüştü.
Charcot’nun klinik dersleri yalnız tıp öğrencilerini değil, sanatçıları, gazetecileri ve entelektüelleri de çekiyordu. Histeri nöbetleri gözlemleniyor, evrelere ayrılıyor, fotoğraflanıyor ve ders salonlarında tartışılıyordu. Hastanın bedeni artık dinî sorgunun değil, klinik bakışın sahnesiydi.

Charcot hakkında da kolay bir “kadın düşmanı doktor” karikatürü kurmamak gerekir. Tarih araştırmaları onun histerinin erkeklerde de görülebileceğini özellikle vurguladığını, hatta kadın fizyolojisine indirgenen eski görüşleri önemli ölçüde sarstığını gösteriyor. Buna rağmen Salpêtrière’deki gösterişli klinik kültür, yoksul kadın hastaların bedenlerinin bilimsel seyir nesnesine dönüşmesi bakımından bugün haklı olarak eleştiriliyor.
Burada hukuk tarihi için önemli olan şudur: bilimsel tanıların doğması, toplumsal önyargıları otomatik olarak yok etmez. Bazen eski önyargı, yeni ve daha saygın bir kelimeyle yaşamaya devam eder.
“Histerik kadın” neden bu kadar güçlü bir hakarete dönüştü?
Bir tıbbi kavramın gündelik dilde hakarete dönüşmesi çok şey anlatır.
“Histerik” kelimesi zamanla yalnız klinik bir tanıyı değil; aşırı duygusal, güvenilmez, dramatik, kontrolsüz kadın imgesini çağrıştırmaya başladı. Böylece tıbbi sınıflandırma kültürel stereotiple birleşti.
Bu birleşmenin hukuki tehlikesi açıktır. Eğer kadın “doğası gereği” irrasyonel görülüyorsa, tanıklığının güvenilirliği, sözleşme yapma kapasitesi, siyasi karar verme hakkı veya kendi bedeni hakkında karar verme yetkisi kolayca tartışmalı hâle getirilebilir.
Tarih boyunca kadınların hukuki ehliyeti ile ilgili birçok sınırlamanın doğrudan “histeri” tanısından kaynaklandığını söylemek doğru olmaz. Ancak kadın aklının biyolojik olarak kırılgan olduğu fikri, kadınların kamusal ve hukuki özne olarak küçümsenmesine elverişli güçlü bir kültürel arka plan oluşturdu.
Hukuk bazen bilimin önünde yürür, bazen arkasından gelir. Fakat ikisi de toplumun önyargılarından tamamen bağımsız değildir.
Doğumdan sonra gelen karanlık: “puerperal insanity”
Histeri kadar önemli başka bir kavram da 19. yüzyıl psikiyatrisinde “puerperal insanity”, yani lohusalıkla bağlantılı akıl hastalığıydı.
Doğum sonrasındaki ağır ruhsal bozukluklar bugün de tıbbın kabul ettiği gerçek klinik tablolardır. Fakat 19. yüzyılda bunların kavramsallaştırılması tıp, ahlâk ve kadınlık ideali arasında son derece karmaşık bir alanda gerçekleşti.
Viktorya dönemi annelik ideali kadını şefkatli, özverili, sakin ve bebeğine doğal olarak bağlı bir figür olarak kuruyordu. Doğumdan sonra küfreden, saldırganlaşan, gerçeklikle bağını kaybeden, bebeğine yabancılaşan veya intihar düşüncesi geliştiren kadın yalnız “hasta” değil, aynı zamanda ideal anneliğin tam karşıtı gibi görünüyordu.
Bu yüzden “puerperal insanity” tanısı bir yandan kadını cezadan koruyabilecek tıbbi açıklama sağlarken, diğer yandan kadın davranışını annelik normuna göre değerlendiren bir kültürel çerçeve de taşıyordu.
2025’te British Journal of Psychiatryde yayımlanan tarihsel çalışma, 19. yüzyıl “puerperal insanity” görsellerinde hastanın iyileşmesinin saçının, kıyafetinin ve görünüşünün yeniden dönemin “makbul kadın” standartlarına yaklaşmasıyla temsil edildiğini hatırlatıyor. Hastalığın görüntüsü ile kadınlık normu birbirine karışabiliyordu.
Bebeğini öldüren anne: cinayet mi, hastalık mı?
Hukuk ile psikiyatrinin en zor karşılaşmalarından biri infantisid, yani annenin bebeğini öldürdüğü vakalarda ortaya çıktı.
Bugünün ceza hukuku açısından soru tanıdıktır: fail fiili işlerken ceza sorumluluğunu ortadan kaldıracak veya azaltacak bir ruhsal hastalık içinde miydi?
19. yüzyılda ise bu soruya yeni bir tıbbi kavram eşlik etmeye başladı: doğumun yol açtığı ağır zihinsel bozulma.
Cambridge’de yayımlanan güncel hukuk tarihi araştırmaları, 1820’lerden itibaren “puerperal insanity” savunmasının İngiltere’de bazı infantisid davalarında ölüm cezasından kaçınmaya imkân sağlayan önemli bir argümana dönüştüğünü gösteriyor. 1922’de İngiltere’de çıkarılan Infanticide Act, annenin doğumun etkilerinden tam olarak kurtulamaması ve zihinsel dengesinin bozulması fikrini özel bir hukuki kategoriye taşıdı. 1938 tarihli düzenleme bu yaklaşımı genişletti.
Bu hukuk politikası iki farklı biçimde okunabilir.
Birinci okuma merhametlidir: doğum sonrası ağır psikiyatrik bozukluk yaşayan kadını sıradan bir cinayet failine eşitlememek, gerçek hastalığı ceza sorumluluğunda dikkate almaktır.
İkinci okuma daha kuşkucudur: hukuk kadına merhamet gösterebilmek için onu önce “zihinsel olarak anormal anne” kategorisine sokmak zorunda mı kalmıştır?
Her iki okuma da tek başına yetmez. Güncel tarihçilik özellikle bu noktada “kadınlar tıp tarafından basitçe patolojikleştirildi” tezine de mesafe koyuyor. Mahkeme pratiğinde jüri sempatisi, toplumsal koşullar, evlilik dışı gebeliğin yarattığı baskı, yoksulluk ve ceza politikasının kendisi de rol oynuyordu.
Doğum sonrası psikoz bugün ne biliyoruz?
Bugün “lohusalık deliliği” gibi geniş ve tarihsel bir ifade yerine daha belirgin klinik tablolar konuşuluyor. Bunların en ağırlarından biri doğum sonrası psikozdur.
Royal College of Psychiatrists, doğum sonrası psikozu doğumdan sonraki günler veya haftalar içinde aniden başlayabilen ağır bir ruhsal hastalık olarak tanımlıyor. Mani, ağır depresyon, kafa karışıklığı, sanrı ve halüsinasyon gibi belirtiler görülebiliyor. Tablo hızla değişebildiği ve kişinin kendisi veya bebek açısından ciddi risk oluşturabildiği için psikiyatrik acil durum kabul ediliyor.
En önemli nokta şu: doğum yapmak akıl hastalığı değildir. Lohusalık da tek başına ceza sorumluluğunu kaldıran bir hal değildir. Ancak doğum sonrası dönemde gerçekten ortaya çıkan ağır bir psikiyatrik hastalık, somut olayda kişinin algılama ve davranışlarını yönlendirme yeteneğini etkileyebilir.
Hukukun bakması gereken yer biyolojik kimlik değil, hastalığın somut etkisidir.
Regl, PMS ve “kadın suçu” anlatısının tehlikeli cazibesi
Benzer bir dikkat adet döngüsü ve premenstrüel belirtiler konusunda da gereklidir.
20. yüzyılda bazı ceza davalarında menstruasyon öncesi ruhsal ve davranışsal değişikliklerin ceza sorumluluğunu etkileyip etkilemeyeceği tartışıldı. Bu tartışmaların bir kısmı gerçek klinik belirtilere dayanırken, bir kısmı kadın davranışını hormonlara indirgeme riskini taşıdı.
PMS, kadınların bir bölümünde adet öncesi dönemde fiziksel ve duygusal belirtilerle seyreden gerçek bir sendromdur. Daha ağır bir tablo olan premenstrüel disforik bozukluk (PMDD) da modern psikiyatrik sınıflandırmada tanımlanmıştır. Fakat buradan “adet öncesi dönemde olan kadın davranışlarından sorumlu değildir” gibi kaba bir hukuk sonucu çıkmaz.
Ceza hukukunun bireyselleştirme mantığı tam tersini gerektirir. Tanı etiketi değil, fiil anındaki işlevsel etki değerlendirilir.
Bir kişinin belirli bir sendromu yaşaması, otomatik olarak ceza sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde kadın bedenine ait doğal biyolojik süreçleri kendiliğinden “akıl hastalığı” gibi görmek, modern tıbbın da hukukun da kabul edemeyeceği bir genellemedir.
Bir hücre, bir teşhis ve devletin yeni dili
Psikiyatrinin yükselişi cezanın ortadan kalkması anlamına gelmedi. Bazı kişiler hapishane yerine akıl hastanelerine kapatıldı; bazıları uzun süreli gözetim ve tedaviye tabi tutuldu. Böylece devletin dili “cezalandırmak”tan “tedavi etmek”e doğru değişirken özgürlüğe müdahale devam edebildi.

Bu tarih, modern adli psikiyatri için önemli bir uyarı bırakır: hastalık tanısı kişiyi hukuk dışına çıkarmamalıdır. Akıl hastalığı bulunan kişi hâlâ hak sahibidir. Tedavi adı altında insan onurunu ortadan kaldırmak veya güvenlik gerekçesiyle sınırsız kapatma uygulamak hukuk devletinin kabul edebileceği bir şey değildir.
Modern ceza hukukunda akıl hastalığı ile ilgili güvenlik tedbirlerinin de kanunla belirlenmesi, yargısal karara bağlanması ve tıbbi değerlendirmeyle ilişkilendirilmesi bu nedenle önemlidir.
Türk ceza hukukunda mesele “kadınlık hâli” değil, kusur yeteneğidir
Türk Ceza Kanunu’nun 32. maddesi bu tarihsel tartışmaya çok net bir ölçütle yaklaşır.
TCK m. 32/1’e göre akıl hastalığı nedeniyle işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya bu fiille ilgili davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede azalmış kişiye ceza verilmez; kişi hakkında akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirine hükmolunur.
Maddenin ikinci fıkrası ise bu düzeye varmamakla birlikte davranışlarını yönlendirme yeteneği azalan kişilerin ceza sorumluluğunda indirim öngörür. 24 Aralık 2025’te kabul edilen 7571 sayılı Kanunla m. 32/2’nin son cümlesi değiştirilmiş ve bu kişiler hakkında ayrıca akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirine hükmolunması düzenlenmiştir. Aynı kanun TCK m. 57’de bazı güvenlik tedbirleri bakımından asgari kurumda kalma süreleri de getirmiştir.
Bu düzenlemenin bizim konumuz açısından en önemli sonucu şudur:
Kanun “kadın”, “lohusa”, “hamile”, “adet gören” veya “histerik” diye bir kusur kategorisi kurmaz.
Sorulan soru cinsiyet değil; akıl hastalığının somut fiil anındaki algılama ve davranış yönlendirme yeteneğine etkisidir.
Bu, tarihsel olarak çok önemli bir değişimdir. Çünkü bir insan artık kadın bedenine ilişkin genel varsayımlarla değil, bireysel psikiyatrik durumu ve fiille bağlantısı üzerinden değerlendirilmelidir.
Adli psikiyatri neden yalnız “tanı koyma” işi değildir?
Mahkeme açısından “sanıkta şu hastalık vardır” cümlesi tek başına yeterli değildir.
Psikiyatri tanısı ile ceza sorumluluğu aynı şey değildir. Bir insan şizofreni, bipolar bozukluk, ağır depresyon veya başka bir ruhsal bozukluk tanısı taşıdığı hâlde işlediği belirli fiilin hukuki anlamını algılayabilir ve davranışlarını yönlendirebilir. Tersi biçimde, belirli bir psikoz atağı sırasında bu yetenekleri ciddi biçimde bozulabilir.
Dolayısıyla adli psikiyatride temel soru yalnız “hangi hastalık?” değildir.
Hastalık, suç anında ne yaptı?
Algılamayı mı bozdu? Sanrı mı üretti? Kişinin gerçeklikle bağını mı kopardı? Davranışını yönlendirme kapasitesini ne ölçüde etkiledi? Hastalıkla fiil arasında anlamlı bağ var mı?
Bu soruların cevapları klinik muayene, tıbbi geçmiş, dosya kapsamı, tanık anlatımları ve fiilin özellikleri birlikte değerlendirilerek aranır.
İşte modern adli psikiyatriyi eski “deli kadın” stereotipinden ayıran şey tam da bu bireyselleştirmedir.
Tıbbın dili değişti; önyargı tamamen öldü mü?
Histeri artık modern sınıflandırmada 19. yüzyıldaki geniş anlamıyla kullanılan bir tanı değildir. Doğum sonrası psikoz çok daha iyi tanınıyor. PMS ve PMDD üzerine ciddi klinik literatür var. Ceza hukukunun kusur yeteneği ölçütleri cinsiyet körü biçimde kurulmuş durumda.
Yine de eski dünyanın dili bütünüyle kaybolmuş değil.
Bir kadın öfkelendiğinde “histerik”, bir anne bebeğiyle bağ kurmakta zorlandığında “kötü anne”, menopoz döneminde ruhsal sıkıntı yaşadığında “hormonları bozuk” denebiliyor. Yani tıbbi terimler gündelik hayat içinde hâlâ ahlâki yaftaya dönüşebiliyor.
Bu, hukuk için de önemlidir. Çünkü bilirkişi, hâkim, savcı, avukat ve kolluk görevlisi toplumdan bağımsız steril varlıklar değildir. Kültürel stereotipler değerlendirmeye sızabilir.
Bir kadının davranışını gereğinden fazla patolojikleştirmek de, gerçek bir psikiyatrik hastalığı “kadınların duygusallığı” diye küçümsemek de aynı derecede tehlikelidir.
Birincisi özgürlüğü gereksiz yere sınırlar. İkincisi gerçek hastalığı görünmez kılar.
Duruşma salonunda tıp dili nasıl hukuk diline çevrilir?
Adli psikiyatrinin en zor yanı, tıbbın ve hukukun aynı soruyu sormamasıdır.
Psikiyatrist hastanın belirtilerini, öyküsünü, tanısını ve işlevselliğini değerlendirir. Mahkeme ise sonuçta hukuki bir karar vermek zorundadır: fail kusurlu mudur, kusur yeteneği azalmış mıdır, ceza verilecek midir, güvenlik tedbiri gerekir mi?
Bu iki dil birbirine yakın görünse de aynı değildir.
Örneğin bir bilirkişi “kişide doğum sonrası psikoz gelişmiştir” dediğinde hukukçunun işi bitmez. Mahkemenin asıl ihtiyacı, bu hastalığın suçun işlendiği anda kişinin gerçekliği değerlendirme, fiilin hukuki anlamını kavrama ve davranışını yönlendirme kapasitesini nasıl etkilediğinin açıklanmasıdır. Tanı geçmişe dönük bir etiket değil, fiille ilişkilendirilmesi gereken klinik bir bulgudur.
Aynı nedenle “PMS vardı”, “depresyon tanısı bulunuyordu” veya “bipolar bozukluğu vardı” cümleleri tek başına TCK m. 32 bakımından sonuç doğurmaz. Ceza sorumluluğu biyografik bir teşhis listesine göre değil, suç anındaki kusur yeteneğine göre değerlendirilir.
Bu nokta kadınlar bakımından ayrıca önemlidir. Çünkü tarihsel önyargılar iki zıt hataya yol açabilir. Birinci hata, kadın davranışını kolayca hormonlara veya “kadın psikolojisine” bağlamak ve gereksiz biçimde patolojikleştirmektir. İkinci hata ise tam tersine, gebelik ve doğum sonrası dönemde ortaya çıkabilen ağır psikiyatrik hastalıkları “her yeni anne biraz duygusal olur” diyerek sıradanlaştırmaktır.
İyi adli değerlendirme bu iki uçtan da kaçınmalıdır.
Dosyaya yalnız tanı değil; hastalığın başlangıç zamanı, belirtilerin seyri, kullanılan ilaçlar, önceki ataklar, aile öyküsü, uyku bozukluğu, sanrı veya halüsinasyon varlığı, olay öncesi ve sonrası davranışlar, tanık anlatımları ve tıbbi kayıtlar birlikte taşınmalıdır. Bir anlamda mahkeme, kişinin zihinsel durumunun suç anındaki fotoğrafını çekmeye çalışır.
Bu fotoğraf hiçbir zaman kusursuz değildir. Adli psikiyatri geçmişte yaşanmış bir zihinsel durumu geriye dönük olarak değerlendirir. Bu yüzden bilirkişi görüşünün gerekçeli, denetlenebilir ve olgularla bağlantılı olması gerekir. “Akıl hastasıdır” ya da “ceza sorumluluğu tamdır” gibi çıplak sonuç cümleleri, hukuki denetim için yeterli değildir.
Modern hukuk burada eski çağlardan önemli ölçüde ayrılır: beden üzerinde işaret aramaz, davranışı kadınlık kalıplarıyla açıklamaz; kanıtlanabilir klinik olgular ile hukuki ölçüt arasında gerekçeli bağ kurulmasını ister.
Merhamet ile önyargı arasındaki ince çizgi
Kadınların ruhsal hastalık tarihine bakarken yalnız baskıyı görmek de tabloyu eksik bırakır.
Tıbbi açıklama bazı dönemlerde kadını damgaladı; fakat başka dönemlerde aynı açıklama onu ölüm cezasından, ağır cezadan veya ahlâki mahkûmiyetten koruyan bir araç da oldu. “Puerperal insanity” savunmasının infantisid davalarındaki tarihsel rolü bunun en açık örneklerinden biridir.
Buradaki paradoks çok güçlüdür. Hukuk bazen kadına daha insancıl davranabilmek için onun hasta olduğunu kabul etti. Bu kabul gerçek bir psikiyatrik tabloyu görünür kıldığında ilericiydi. Fakat her annelik krizini otomatik olarak “kadın zihninin bozukluğu” şeklinde okuduğunda aynı mekanizma paternalist bir önyargıya dönüşebildi.
Dolayısıyla sorun tıbbın hukuka girmesi değildir. Sorun, tıbbi bilginin nasıl kullanıldığıdır.
Bir tanı kişiye kendini anlatma imkânı da verebilir, kişinin bütün sözünü geçersizleştiren bir mühür de olabilir. “Hasta olduğu için dinleyelim” ile “hasta olduğu için söylediği hiçbir şeye güvenilmez” arasında hukuk açısından uçurum vardır.
Bu yüzden günümüz adli psikiyatrisinin ahlâki başarısı yalnız daha doğru tanılar koymasında ölçülemez. Başarı, ruhsal hastalık yaşayan kişiyi hâlâ hakları, iradesi ve insan onuru bulunan bir hukuk öznesi olarak görebilmesindedir.
Kadın bedeni konusunda tarih bize özellikle temkinli olmayı öğretiyor. Çünkü menstruasyon, gebelik, doğum, lohusalık ve menopoz gerçek biyolojik süreçlerdir; bunların ruh sağlığıyla ilişkisi de bilimsel araştırmanın konusudur. Fakat biyolojik gerçeklikten toplumsal kader çıkarmak bambaşka bir şeydir.
Bir kadın biyolojik döngülerinden ibaret değildir. Bir anne annelik rolünden ibaret değildir. Bir psikiyatri hastası tanısından ibaret değildir.
Hukukun yapması gereken, insanı açıklayan tek bir büyük kelime bulmak değil; somut olayın ayrıntısını sabırla incelemektir.
Cadıdan hastaya, hastadan hukuk öznesine
Yüzyıllar boyunca açıklanamayan kadın davranışı farklı kelimelerle çevrelendi: şeytan, büyü, melankoli, histeri, sinir, lohusalık deliliği, hormonal dengesizlik, psikoz…
Bazı kelimeler terk edildi. Bazıları dönüştü. Bazıları bilimsel anlam kazandı. Fakat asıl tarihsel ilerleme yalnız kelimelerin değişmesi değildir.
Asıl ilerleme, kişinin kategoriden önce gelmesidir.
Modern hukuk için kadın ne “zayıf cins”, ne doğası gereği histerik, ne de annelik içgüdüsü nedeniyle otomatik olarak sorumsuzdur. O bir hukuk öznesidir. Hastaysa hastalığı somut olarak değerlendirilir. Suç işlemişse fiili ve kusur yeteneği bireysel olarak incelenir. Tedaviye ihtiyacı varsa bu ihtiyaç insan onuruna ve hukuki güvencelere uygun biçimde karşılanmalıdır.
Bu yüzden cadılık yargılamalarından adli psikiyatriye uzanan hikâye “batıl inanç gitti, bilim geldi” kadar basit değildir.
Daha derin hikâye şudur:
İnsanlık, kadın bedenine bakıp onun adına konuşmaktan; yavaş yavaş kadını dinlemeye ve onun zihinsel durumunu bireysel olarak değerlendirmeye doğru yürüdü.
Bu yürüyüş tamamlanmış değil.
Belki de adli psikiyatrinin ve hukukun önündeki en önemli etik görev, yüzyıllardır değişik isimlerle tekrar eden aynı hataya düşmemektir: bir insanı önce kategoriye sokup, sonra o kategorinin içinden okumak.
Çünkü bazen “cadı”, bazen “histerik”, bazen “deli anne” denilen kişinin ardında hep aynı şey vardı:
Dinlenmesi gereken tekil bir insan.
Kaynakça
- Heinrich Institoris, The Hammer of Witches / Malleus Maleficarum, Christopher S. Mackay (çev. ve ed.), Cambridge University Press. Eser bilgisi.
- P. G. Maxwell-Stuart (ed.), The Malleus Maleficarum, Manchester University Press / Cambridge Core, 2026. Eser bilgisi.
- Olivier Walusinski, “The Girls of La Salpêtrière”, Frontiers of Neurology and Neuroscience, 2014. PubMed.
- J. M. S. Pearce ve ilgili tarihsel literatür için: “Hysteria according to Charcot. The rise and disappearance of the nervous disorder of the century”, Nederlands Tijdschrift voor Geneeskunde. PubMed.
- Mark Micale ve Charcot literatürüyle birlikte güncel değerlendirme: “Charcot and the psychology of hysteria”, 2024. PubMed.
- Asti Hustvedt, Medical Muses: Hysteria in Nineteenth-Century Paris, W. W. Norton, 2011. NLM katalog kaydı.
- Willemijn Ruberg ve Sara Serrano Martínez, “Pathologization, Law, and Gender in Cases of Infanticide in Spain and the Netherlands in the Mid-Twentieth Century”, Law and History Review, 2024. Cambridge Core.
- Willemijn Ruberg, “Travelling Knowledge and Forensic Medicine: Infanticide, Body and Mind in the Netherlands, 1811–1911”, Medical History, 2013. Cambridge Core.
- “Puerperal insanity: history of postpartum psychosis”, The British Journal of Psychiatry, 2025. Cambridge Core.
- Royal College of Psychiatrists, “Postpartum psychosis”. Güncel klinik bilgi.
- Gözde Erkin, “Kadının Biyolojik Hallerinin Akıl Hastalıkları ile İlişkilendirilmesi”, HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi, 30. Kitap, İstanbul Barosu Yayınları, 2024, s. 91–101.
- 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, m. 32. TBMM metni.
- 7571 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 631 Sayılı KHK’de Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, m. 14–15, kabul: 24.12.2025. TBMM metni.
💬Yorumlar ve Katkılar0 katkı
✎ Yorum / katkı ekle