Avukatlık Mesleğinin Tarihçesine Bir Bakış

Image default
Avukatlık Hukuku Makale Tarih

Savunma – hak arama mesleği olan avukatlık kimi yazarlara göre Roma İmparatorluğu dönemiyle ortaya çıkmıştır. Ancak bunu Antik Yunan’a, Mezopotamya’ya, Mısır’a kadar geri götürmek mümkündür. Çünkü Demosthenes ve ismi meçhul birçok Sümer, Asur ve Mısırlı siyaset ve hukuk adamları avukatlık mesleğini o devirlerde (M.Ö. 4000-5000) hayata geçirmişlerdir

Değerli öğretmenim ve meslektaşım

Av.Dr.iur.Yahya Kazım Zabunoğlu’na…

Av. H. Argun BOZKURT – Ankara Barosu

Bu makale, Ankara Barosu Dergisi’nin 2018-3 Sayısında yayınlanmıştır.

A) Giriş

Avukatlık; hukuksal yardım isteyen kişiye yazılı veya sözlü olarak yardımda bulunan, özel eğitim almış hukukçunun yaptığı iştir. Meslek olarak kamu yararına çalışma olgusu ağır basmaktadır. Ana Britannica Ansiklopedisi tarafından benimsenen tanıma göre, “Avukat hukuki sorunlarda görüş bildirmek, hukuki belgeleri düzenlemek, resmi dairelerde ihtilaflı işleri izlemek, mahkemeler ve hakem kurulları önünde gerçek ve tüzel kişilere ait hakları savunmak, yasaların ve hukuk kurallarının yargı mercileri ve öteki resmi mercilerce tam olarak uygulanmasına yardımcı olmak üzere hukukçuluk mesleğini yerine getiren” kimsedir. [ Ana Britannica Ans, Cilt:3, syf: 416. ]

Bu mesleğin tarihsel kökleri nerelere dayanmaktadır, derseniz, buna Avrupa ve Türkiye olarak iki farklı yanıt vermek gereklidir.

Avukatlığın bugünkü haline gelmesine etken olan hususlar Avrupa kaynaklıdır. Avrupa’nın siyasal-sosyal kültürel hayatına baktığımızda avukatlığın meslek haline gelene kadar pek çok aşamadan geçtiğini görürüz.

Savunma – hak arama mesleği olan avukatlık kimi yazarlara göre Roma İmparatorluğu dönemiyle ortaya çıkmıştır. [ Av. Ali Haydar Özkent – Avukatlık Kitabı, Arkadaş Kitabevi. ] Ancak kanımca bunu Antik Yunan’a, Mezopotamya’ya, Mısır’a kadar geri götürmek mümkündür. Çünkü Demosthenes ve ismi meçhul birçok Sümer, Asur ve Mısırlı siyaset ve hukuk adamları avukatlık mesleğini o devirlerde (M.Ö. 4000-5000) hayata geçirmişlerdir.

B) Antik Dönemlerde Avukatlık

Arkeolojik eserlerin tetkikinde Avukatlık mesleğinin başlangıcının çok eskilere gittiğini anlıyoruz. Bireylerin, aralarındaki uyuşmazlıkları kişisel güçlerini kullanarak çözümlemesinin önlendiği günden beri avukatlar ve avukatlık mesleği mevcuttur. Bu gereksinim sonucunda gerek ücret alarak, gerekse ücretsiz olarak kişileri mahkemelerde savunan kişiler, adeta bir meslek adamı gibi ortaya çıkmaya başlamışlardır.

Uygarlığın gelişme sürecine girdiği yerlerde, bir kültür armağanı olarak avukatlar, vekil tarafları ağır basarak yeşermeye başlamışlardır. Avukatlık ilk kez Sümer, Mısır, Antik Yunan gibi gelişmiş uygarlıkları kuran ülkelerde ortaya çıkmıştır.

Antik Yunan’da önceleri suçlanan kişilerin kendilerini savunması kuralı geçerliydi. Mahkeme önüne çıkarak kendilerini savunmaya çalışırlardı. Ancak herkesin iyi konuşma özelliğine sahip olmaması bazı sorunlar, haksızlıklar yaratıyordu. Bu sakıncayı gidermek için, bir başka kişinin suçlananları mahkemede savunması kabul edildi. Bu kişi önceleri sanığın akrabası oldu. Ancak bir süre sonra bu da yetersiz gelmeye başladı. Sanıklar toplum içinde iyi söz söyleyebilen, toplum tarafından sözüne güvenilen kişilerin kendini savunmasını istemeye başladılar.

Suçlananların bu istekleri onlara görüş vermek, savunma hazırlamak şeklinde karşılanıyordu. Sanık, hazırlanan savunmayı ezberleyip mahkeme önünde tekrarlıyordu. Ancak ezberi iyi olmayanlar olduğu gibi, konuşmayı şaşıranlar, savunmayı iyi vurgulayamayanlar olabiliyordu. Bu ise yapılan hazırlıkları ve alınan yardımı boşa çıkarıyordu.

Böylelikle ilk başlarda suçlananın akrabalarının savunma yapmasına izin verildi. Zamanla sanığın akrabası olmayan kişilerin de mahkeme önünde savunma yapması kabul edildi. Sanık istediği kişiyi kendini savunması için avukat olarak tutmaya başladı. Sanık, avukata, bu hizmeti karşılığı bir ödeme yapıyordu. Bu önceleri mal-hizmet olurken daha sonra para oldu. Maktu bir para alan savunmanlar daha sonra yüzde usulü ile çalışmaya başladılar.

Görülmektedir ki, avukatlığın ataları Sümer, Mısır ve Antik Yunan uygarlığıdır. Demosthenes Antik Yunan’da iyi konuşan, siyaseti ve kanunları bilen bir kişi olarak savunma mesleğini bugünkü anlamına yakın olarak ilk yapan kişidir. Cicero Roma ‘da savunmanlık yapan bir diğer ünlü hukukçu ve siyaset adamıdır. Bu kişiler yaptıkları savunmalar ile pek çok kişinin mahkemede haklı olarak aklanmasını sağlamışlardır

Cicero ve Demosthenes avukatlık mesleğini yapanların en ünlüsüdür. Avukatlık yapanlar bu isimlerle de sınırlı değildir. Antik Yunan’da ve Antik Roma’da savunmanlık çok yaygınlaşmış ve bir grup oluşturacak sayıya da ulaşmıştır.

Artan savunman sayısı zamanla haksız rekabeti, karşılıklı karalamayı, aç gözlülüğü, kötüye kullanmayı kısaca bozulmayı da getirmiştir. Büyük bir güç haline gelen savunma mesleğinin kurallara bağlanması gerekmiştir. Meclis savunma meslek kurallarını, çıkararak bazı düzenlemeler ve sınırlamalar getirmiştir. Ancak bu düzenlemeler savunma mesleğini boğmamış gelişmesine engel olmamıştır.

Avukatlık mesleğinin seyir defterinde, Antik Yunan’dan sonra ikinci durağımız Roma İmparatorluğu’dur. Roma’da çok ünlü hukukçular vardır. Roma İmparatorluğu’nda hukukun gelişmişlik düzeyi, yargıçlar sınıfı dışında avukatlar topluluğunu da zorunlu kılmıştır. Çeşitlenen hukuk kuralları uzman avukatlar (savunmanlar) yaratmıştır.

Roma’da avukatlar iyi konuşan, bilgili, aktif siyasetle ilgilenen kişilerden çıkmıştır. Bir çok Romalı avukat daha sonra imparator olmuştur. Romalı avukatların bir diğer özelliği ise savunmalarında şov öğelerini de kullanmış olmalarıdır. Romalı avukatlar savunma yaparken ağlamışlar, gülmüşler ve özellikle güldürmüşlerdir. Mahkeme heyetini ve jüriyi etkilemek için karşı tarafı küçük düşürmek çok önemlidir. Bu nedenle Romalı avukatlar savunmalarını esprilerle süsleyerek müvekkillerini savunmuşlardır. [ A. G. Çelik – Tarihte Savunma, syf.14. ]

Romalı avukatlar savunma yaparken halden hale girerlerdi. Ayrıca yanlarında bir grup insan taşırlardı. Bu insan grubu, avukatın yardımcıları olarak ona savunma sırasında yardım ederlerdi. Bu yardım avukatı alkışlamak, karşı tarafı yuhalamak şeklinde olurdu. Romalı avukat savunmasının alkışla kesilmesini istediğinde, önceden yapılan provaya uygun olarak alkışçıları büyük gürültüyle avukatı alkışlardı. Bu alkışlar mahkeme heyetini, oy kullanacak meclisi etkilerdi. Alkışlanan savunma sayesinde mahkûmiyet kararı verilmezdi. [ A. G. Çelik – Tarihte Savunma, syf.14 ]

Romalı avukatlar savunma malzemesi olarak alkışı kullanan ilk avukat kesimi olmuş, yaratıcılıklarını daha da ileri götürünce devletin önlem alması gerekmiştir. Nasıl önlem alınmasın ki? Romalı avukatlar artık duruşma sırasında kendilerini yerden yere atmaktadırlar. Müvekkillerinin haksız suçlandığını belirtircesine sinir nöbetleri geçirmektedirler. Bu hal rahatsız edici noktaya gelince avukatların duruşmalarda şov yapmasının önüne geçilmek için pek çok yasak ve düzenleme getirilmiştir. Ancak bu önlemler de dozunda uygulandığı için savunmayı boğmamış, köreltmemiştir. ,

Roma’da çıkarılan Cincia Yasası (Avukatlık hizmeti karşılığı ücret alınmasını yasaklayan yasa), Claudius tarafından yapılan düzenlemeler (ücret alma yasağının kaldırılması) ve İmparator Justin tarafından yapılan düzenlemeler (avukatların örgütlenmesi) sayesinde avukatlık, kök salan bir meslek haline gelmiştir.

Avrupa kültürünü benimsemiş diğer devletler de savunmayı hep önemsemişlerdir. Savunma mesleği özlenen, imrenilen, saygın bir meslek olarak görülmüştür. Bu demokrat kafa yapısına has bir özellik olup, bütün büyük uygarlıklar yaratmış toplumlarda savunma hep el üstünde tutulmuştur.

Dünyanın en büyük medeniyetlerinden biri olan Mısır’da da durum böyledir. Mısır’da firavunlar çağında savunma meslek olarak vardır. Savunmanlar, aldıkları temsil yetkisine göre yargıçların karşısında sanığın–hak arayanın ya da borçlunun haklarını savunmuşlardır. Ancak Mısır’da avukatların sözlü savunma yapma hakları yoktur. Bu yolla yargıçların sözlü savunma ve etkileyici gösterilerden etkilenmesinin önüne geçilmek istenmiştir. Antik Mısır’da avukatlar müvekkillerini hazırladıkları yazılı metinlerle savunmuşlardır.

C) Ortaçağ ve Sonrası Dönemlerde Avukatlık Mesleği

Ortaçağ dönemi dinin insanlar üzerinde terör estirdiği, dinsel iktidarın özel mahkemelerinin yargıyı ele geçirdiği dönemdir. İşkencenin araştırma yöntemi olarak kabul edildiği, itirafın yeterli ve tek delil olduğu bu dönemde, sanık yanında yer alan bir avukatın savunmasına izin verilmemiştir. Bunun nedeni savunmaya karşı duyulan korkudur. Ancak engizisyona karşı savunmanların yazılı görüşleri, sözlü ifadeleri sanıklar tarafından kullanılmıştır. Savunmanın kısıtlandığı ve bu kısıtlılığın doğru, normal, ahlaki kabul edildiği dönem olan Ortaçağ dönemi insanlık tarihinin en utanılası ve vahşi dönemidir.

Rönesans ve Reform hareketleri özgür düşünce ortamını sağlam temelleriyle yaratarak, savunma mesleğini beslemiştir. Ancak bu karşılıklı bir etkileşimdir. Özgür ve bilimsel savunma da Rönesans-Reform hareketlerini beslemiştir. Konuşan, düşünen, hak arayan, kendini dogmalara karşı korumak zorunda kalan insanın yanında hep savunmanlar olmuştur.

Faşizme, ırkçılığa, dinciliğe, militarizme karşı çıkanları savunanlar da avukatlar olmuştur. Hukuksal gelişme, avukatların atak, cesur, bilim dolu savunmaları; parlak, ileri görüşleri sayesinde olmuştur.

Avukatlığın Fransa, İngiltere gibi ülkelerde daha önce gelişip serpildiğini söylemek mümkündür. Avukatlık mesleğinin Fransa’daki gelişimini inceleyelim.

D) Avukatlık Mesleğinin Fransa’daki Tarihsel Gelişimi

Avrupa uygarlığının bu önemli ülkesi Fransa’da savunma mesleğinin kayıtlara yansımış mazisi yedi yüzyıl öncesine, 1300 yıllarına dayanmaktadır. Nitekim 1340 yılında avukatların bir sicili tutulmuş, avukatlık mesleğine girme ve çıkarılma kuralları belirlenmiştir. Tüm bu hususlar avukatlık mesleğinde bir dönüm noktası yaratmıştır. Bu önemli gelişmenin adı Baro’dur.

E) Baro’nun Kökeni

Mahkemede bir başkasını savunan insanların çalışmalarını düzenleyen ilk metinler 13. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Dernekten baroya doğru önemli bir değişim başlamıştır.

Avukatlar, bugün de halen yürürlükte olan kendi başına bir teşkilatlanmayı, XIV. Louis’in Hükümdarlığı altında baro denilen bir kuruluşla geliştirmişlerdir. Ama Fransız avukatları hükümdarın gölgesi altında kalmaya pek niyetli olmamışlar ve hızla daha bağımsız bir statü için kolları sıvamışlardır.

Avukatlık mesleğinin Fransa’daki serüveni zaman zaman sekteye uğrasa da, daima gelişme göstermiş ve tüm dünyaya örnek olmuştur. Fransız avukatlarının onurlu mücadeleleri bazen parlamentoya karşı, bazen dinsel iktidara karşı, bazen de Fransız devriminde olduğu gibi devrim konseyine karşı olmuştur.

Fransız avukatlar dünyanın en güçlü imparatoru Napolyon’u ve Fransız Genel Kurmayını eleştirmiş, daima doğru bildiklerini savunmuş, onurlu meslek kurallarından ödün vermemişlerdir.

Dreyfus davasını üstlenen Avukat Demenge ve Avukat Labori verdikleri savunmalarla ceza usul hukukuna yepyeni ilkeler kazandırmışlardır (Sanık ve vekilinden gizli, kayıtlı herhangi bir belgenin saklanamayacağı ilkesi).

İkinci Dünya Savaşı sırasında vatan haini ilan edilen Fransa Başbakanı Laval’ı savunan avukatlar kin ve nefret kusmak için hazır bekleyen mahkeme heyetini dize getirmişlerdir. Devlet Başkanı De Gaule, mahkemeyi protesto için duruşmalara girmeyen avukatları ikna etmek zorunda kalmış; “Eğer, Laval mahkum olursa savunma yapmadan mahkum olacak, böylesi bir lekeyi Fransa Adalet Tarihine sürdürmeyin” diyerek avukatlara ricada bulunmuştur. [ A. G. Çelik – Tarihte Savunma, syf. 28. ]

F) Avukatlığın Ülkemizdeki Tarihçesi

Ülkemizde savunma 16.yy da belirmeye başlamıştır. Avukatların Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk görünümü dilekçe yazan, yol gösteren, akıl veren “arzuhalci”lerdir. Ancak arzuhalcilik dışında işlerde çalışan kişiler de yargıya olan yakınlıklarını kullanarak savunma-avukatlık-iş takip etme yoluyla faaliyetlerde bulunmuşlar ve savunmaya benzer görevler üstlenmişlerdir.

Osmanlı İmparatorluğu bir İslam devleti oluşu nedeniyle avukatlık, vekillik yönüyle başlamış ve gelişmiştir. Osmanlı’da (İslam Hukuku’nda) kadı davaya bakarken, bir taraf gelmese dahi davaya bakmak zorunda olup; bunu gelmeyenin yerine vekil atayarak yapardı. Bu atama işlemleri zamanla kadı’nın yakın çevresinde az çok hukuku bilen ve bu işi meslek edinen kişileri yarattı. [ H. Argun Bozkurt – Hukukun Öyküsü, Ankara Barosu Yayınları, 2006, Ankara, syf:290 ]

Avukat Ali Haydar Özkent’e göre; “Ülkemizde avukat arzuhalci, ayak kavafı, müzevir kelimelerinden ve eylemlerinden doğmuştur. Yazara göre Osmanlı tarihinde arzuhalciler yazı ile savunma yapan ve iddiada bulunan kişilerdi. Cami avluları, kahve köşeleri, hanlar ve kervansarayları büro olarak kullanırlardı. Arzuhalciler bir tür katiplik yaparlardı. Hocalar iktidarı temsilen divanın, arzuhalciler ise halkın katibiydiler.” Bu yüzden arzuhalcilere biraz yakından bakmamız gerekmektedir. Arzuhalci, arzuhal üreten kişiye denmektedir. Peki nedir arzuhal?

Arzuhal bir dilek veya şikayet bildirmek üzere alttan yazılan ve bugünkü karşılığı dilekçe olan belge türüdür. Esasta arzla aynı görevi yerine getirmez, arzuhal arasında farklılık vardır. Arz, genellikle devlet görevlilerinin resmi, arzuhal ise köylü ve askeri sınıfın şahsi dilekçeleri idi. Ancak sokaktaki arzuhalcilerin yaptıkları daha çok halkın müracaat edip istediği türden şahsi hak arama veya savunma ile ilgiliydi. [ H. Argun Bozkurt – Hukukun Öyküsü, Ankara Barosu Yayınları, 2006, Ankara, syf:290. ]

Ancak bu tür bir dilekçede dahi bazı temel noktalar vardı. İşte arzuhalci bu temel noktaları bilirdi. Neydi bu temel noktalar?

Bu temel noktalardan ilki arzuhalde yer alması gereken “davet”tir. Davet olarak “hüve”, “Hüve’I-mu “ali” veya “ya fettah” gibi deyimler kullanırlardı. Ayrıca arzuhalin muhatabı olan şahıs veya makama göre değişiklik gösteren seslenişler olurdu. Örneğin Padişah’a yazılan bir sesleniş (hitap) şöyledir; “Şevketlü, mehabetlü, re’fetlü, re’fetlü Padişah-ı alem-panah (e)hazretleri hilafetinde daim olsun”.

Arzuhalcilerin yazdıkları dilekçelerin şer’iyeye uygun olması gerekirdi. Ayrıca arzuhalciler devletin denetimi altındaydılar. 1660 yılında (17.yy) Arzuhalci başının saraya verdiği dilekçe ile resmi düzenleme istemesi sonrasında, çıkarılan nizamname ile arzuhalci olmak için gerekli koşullar belirlenmiştir.

Arzuhalciler başlarına sarık sararlardı. Ayrıca biniş denen giysileri de vardı. Divit, hokka, kağıt torbası, birkaç kitap ve sakin bir köşe görevlerini yapmaları için yeterliydi. Sır saklamak en önemli mesleki ilkeydi. Arzuhalciler çoğu zaman devlet dairelerine yakın Ayasofya, Sultanahmet, Eminönü, Beyazıt gibi semtlerde görülürlerdi. [ İ. Ortaylı – İstanbul’dan Sayfalar, syf.130. ]

Arzuhalcilerin iyisi başvuranı bir kez dinledikten sonra bir solukta yazıyı tamamlayanı idi. Arzuhalciler her tür mektup yanında aşk mektubu da yazarlardı. Arzuhalcilerin yaptıkları bu işe karşılık loncalarının belirlediği ücreti almaları esastı. Arzuhalciler resmi dilekçelerin yanı sıra senet ve mukaveleler de düzenlerlerdi.

Kişisel arşivi ve derin bilgisi ile ülkemiz tarihine ışık tutan Sayın Necdet Sakaoğlu’na göre “Osmanlı uyrukları kişisel dilek ve şikâyetlerini resmi makamlara arzuhal (arz-ı hal) denilen dilekçelerle sunarlardı. Kâğıda, yazı tarzı, yazılış ve anlatım biçimleri bakımından arzuhallerin belirli özellikleri taşıması gerektiği için bu işi meslek edinen okuryazarlar yapardı. Bunlar, payitaht İstanbul’da ve loncalarında örgütleniyorlardı. Kadılıklarda ise bir ya da birkaç arzuhalci halkın gereksinimini karşılardı.

İstanbul’daki arzuhalciler, arzuhalci başının yönetiminde kalabalık bir lonca oluşturmaktaydılar. İleri düzeyde okur-yazar, hoş ve güzel yazan, mevzuat ve yöntem bilgisi olan topluma göre aydın sayılabilecek bir kişi bu mesleği seçmek istediğinde arzuhalci başına başvurarak Divan-ı Hümayun Çavuşları Emini ve Katibi Efendilerin de yer aldığı bir kurul önünde sınava girip, başarılı olduğunda izin tezkiresi (diploma) alırdı. Bu mesleğe katılabilmek için yazı kuralları, başvuru yöntemleri, yazı ve hat türleri ile ilgili sınavlardan imtihan olunurdu.”[ Nejdet Sakaoğlu – Geçmiş Zaman Olurki, Skylife Dergisi. ]

Çağın gelişimi içinde arzuhalciler de kendini geliştirmişlerdir. Kavuklar atılmış, yerine fes giyilmiştir. Beyaz gömlek, koyu bir takım elbise, temiz tıraşlı bir yüz ve Avrupa’nın en son icadı olarak görülen kravat artık arzuhalcilerin yeni giysilerini oluşturmuştur .

Bu yeni kuşak arzuhalciler Osmanlı’nın son dönemlerinde ortaya çıkmıştır. Avrupa’dan etkilenen, Konsolosluk mahkemelerindeki avukatların temiz-pak imajını gören Osmanlı yazar-çizerleri de kılık kıyafetlerini değiştirmişlerdir. Bu değişiklik sadece kılık ve kıyafette olmamıştır. Artık yeni dönem arzuhalciler, masa ve sandalye kullanmaya başlamışlardır. Cami duvarındaki sedirlerde çıplak ayak hizmet verenler, bu kez cami yakınları yanı sıra devlet daireleri civarlarını da kullanmaya başlamışlardır.

Yine kaz tüylü kalemler veya kamışkalemler, divitler atılmış yerine dolma kalem, sabit kalem gibi kalemler kullanılmaya başlanmıştır.

Daktilonun icadı ve toplumda yaygın olarak kullanılmaya başlanması arzuhalcileri de mekanize olmaya zorlamıştır. Artık arzuhalciler, cami-medrese-kahve köşelerinden, adliye ve devlet dairelerine yakın binaların küçük dükkân odalarına geçmeye ya da derme çatma kurdukları kulübelerinde, masa-sandalye ve demir döküm daktiloları ile mesleklerini icra etmeye başlamışlardır. Eski yazının terk edilerek yeni Latin harflerinin kabulü arzuhalcilerde de yeni bir kuşak yaratmıştır. Eskinin sarıklı-sakallı arzuhalcisi yerini Latin harflerini bilen-yeni Türkçe yazıp-okuyan, daktilo kullanan ve bu işe mahsus büroları kullanan nispeten modern arzuhalcilere (dilekçecilere) bırakmıştır. [ H. Argun Bozkurt – Hukukun Öyküsü, Ankara Barosu Yayınları, 2006, Ankara, syf. 292-293. ]

Arzuhalcilik mesleği kendi bünyesinde daha özel ancak yine avukatlığa geçişte bir durak olarak ele alınabilecek dava vekilliğini doğurmuştur. Üstat avukat Ali Haydar Özkent’in dava vekillerine bakış açısı oldukça serttir. Üstada göre dava vekilliğine ilk başlayanlar Niğdeli, Karamanlı, İncesulu ve civarı bakkallar, iflas etmiş müflis tüccarlar ve mahkûmiyet çekerken ceza evinde ustalaşan mahkûmlardır. [ A. H. Özkent age. syf. 50. ]

Ancak üstada burada katılmak güçtür. Bu mesleği layığı ile yapmak için çabalayanlar hiç yok mudur? Bunu mantık kuralları içinde kabul etmek de olası değildir. Dava vekilliğini hukuku bilen pek çok dürüst insan da yapmıştır. Bunlardan bir bölümü mahkemeden ayrılmış kalem işleri yapan memurlardır. Ayrıca Arzuhalciler Odası’nın denetiminde yetişmiş hukuku bilen başka kişiler de dava vekilliği yapmışlardır.

Ancak üstada burada katılmak güçtür. Bu mesleği layığı ile yapmak için çabalayanlar hiç yok mudur? Bunu mantık kuralları içinde kabul etmek de olası değildir. Dava vekilliğini hukuku bilen pek çok dürüst insan da yapmıştır. Bunlardan bir bölümü mahkemeden ayrılmış kalem işleri yapan memurlardır. Ayrıca Arzuhalciler Odası’nın denetiminde yetişmiş hukuku bilen başka kişiler de dava vekilliği yapmışlardır.

“Dava vekilliği mesleği 19. yüzyılda “husumete vekâlet” şeklinde başlamıştır. Husumete vekâlet, yargıçlar huzurunda başkasına aracı olmaktır. Diğer bir ifadeyle vekil olan kimsenin sırf müvekkilinin iddia ve savunmalarını müvekkili adına yargıçlara söylemek, iletmektir.”[ Aziz Koruklu – Dava vekilliği Mesleği – Adalet Dergisi, age. syf. 657. ]

Avukat Ali Haydar Özkent bu dönemdeki savunma yapanlara olumsuz bakmaktadır. Ona göre dava vekilleri “Bakkallar kadı ve baş efendiyi (yazı işleri müdürü) tanırlardı. Bu tanışıklık mahkemede işi olanların ilgisini çektiğinden, bakkalları iş takipçisi haline getirmiştir. Bakkalların alış-veriş sırasında kadı-baş efendi gibi kişilerle kurdukları tanışıklık, ahbaplık, kadıların-baş efendilerin davalarında rol oynadığını fark eden vatandaşlar da, bakkalları adli mesleğin (dava vekilliğinin) içine çekmiştir.

Bakkallar artık dükkânı çırağa bırakıp, Kadı’nın yanına koşar hale gelmişlerdir. Anlatıma göre, bakkallar bu işi ayrı bir yazıhanede (büroda) yapmazlardı. Ayakta “Adliye’de” dolaşarak müşteri ararlardı.

Cepleri, koltukaltları kâğıtlarla dolu olur, uluorta tanıdıkları kadıdan, baş efendiden bahsederlerdi. Bu bakkallara ayakta dolaştıkları için “Ayak Kavafı” dendiği gibi, cepleri kâğıtlarla dolu olduğu için “Kaat Kavafı” da denirdi.” [ A. H. Özkent age. syf. 50-51. ]

Bir hukuk devleti olmaktan uzak Osmanlı Devleti, savunmayı kurallara oturtamadığı (bunu düşünmediği-gerekli görmediği-ağır ihmal edip belki de bu güçten korktuğu) için hassas bir meslek olan savunmanlık (avukatlık) kötü niyetli kişilerin ağır saldırılarına uğramıştır. Ama bu dönemde de mesleğini en iyi şekilde yapanlar olduğunu unutmayalım.

Tanzimat ve Islahat Fermanına kadar bu iş böyle sürüp gitmiştir. Islahat Fermanı bu işe çeki düzen getirmiştir. Islahat Fermanı ile avukatlık mesleğine öz ve isim olarak yaklaşan müdafaa vekilliği (savunma vekili) kavramı girmiştir. Ancak ne kadar tuhaftır, Antik Yunanda M.Ö. 6.yy’dan itibaren başlayıp Roma İmparatorluğu dönemi sonunda terk edilen akrabaların vekil olması imkanı Islahat Fermanı ile hak olarak getirilmiştir.

Bu şekilde şahadetnameli (diplomalı) dava vekili bulunmayan yerlerde sanık hısımları avukatlık yapabilir hale gelmiştir. [ A. H. Özkent – age. syf. 56-57. ]

Osmanlı’da görülen bir diğer vekil modeli de “vekili müsahharlar” dır. Bu tür dava vekilleri mahkeme tarafından seçilirlerdi. Nedeni tarafları gelmeyen davayı görmek için, vekil atanması idi. Mahkemenin resen (kendiliğinden) seçtiği bu vekilin adı müsahhar idi. Mahkeme seçtiği bu vekile (duruşma için) para öderdi. Her mahkemenin himaye ettiği kişiler olurdu ve bunlara bu görev verilirdi. Bazı vekiller hukuku bilmezler, “kabul etmiyorum”, “reddederim”, laflarıyla göstermelik olarak yargılamaya katılırlardı. Ancak bunun da Osmanlı’ya Kadı’nın yargılama yapmasına giden bir mazisi vardır. Kadı’lar da taraflardan biri gelmezse onun yerine vekil atayarak davayı görmek zorunda idiler. Gelmeyen kişi adına vekil atamadan, davayı göremezlerdi. Ancak kimi yetkin kişiler de aldığı işi layıkıyla yapmaya çabalarlardı. [ H. Argun Bozkurt – Hukukun Öyküsü, Ankara Barosu Yayınları, 2006, Ankara, syf. 294. ]

Mecelle (1868) dava vekilliği kavramını ele alan bir diğer yasal metin olmuştur. Mecelle ile dava vekilliğinin sorunları çözülememişse de Osmanlı-Türk toplumu yavaş yavaş avukatlığı önemsemeye ve benimsemeye başlamıştır. Nitekim dava vekilliğini düzenlemek için çıkarılan Nizamnameler bu mesleği şerefli bir hale getirmiştir. Ayrıca Meşrutiyet döneminde meslek mensupları için sınavlar açılmış, meslek kuralları az çok belirgin hale getirilmiştir. Dava vekillerinin ruhsat almaları zorunlu tutulmuştur. Dava vekilleri ruhsat alabilmek için hukuk derslerinden sınava tabi tutulmuştur. Ayrıca dava vekilleri için disiplin hükümleri yaratılarak, meslek kurallarına uymayanlar cezalandırılmıştır. Dolayısıyla üstat Ali Haydar Özkent’in tespitlerinin ihtiyatla karşılanması gereklidir. [ Aziz Koruklu – agm. syf. 658 – 667. ]

Yine Türkiye’de – yabancılardan sonra – baro kuruluşuna olanak sağlayan kural, “Mehakim-i Nizamiye Dava Vekilleri Hakkında Nizamname”dir.

1870 yılında ülkemizde ilk baro kurulmuştur. Ancak bu bir Türk Barosu değildir. İstanbul’da Konstantinopolis Barosu Cemiyeti adıyla kurulan bu baro yabancı bir barodur. İngiliz, Fransız, Alman, Yunan, Belçikalı, Rus ve İtalyan uyruklu avukatlar tarafından kurulmuştur… Bu gruba dahil Türk avukat yoktur. Yalnız Ermeni, Rum asıllı Osmanlı’dan beş kişi vardır. Bu beş avukat Avrupa’nın seçkin hukuk fakültelerinden mezun olmuş kişilerdir. 1870 yılında topraklarımızda kurulan bu ilk baro 1908 yılına kadar devam etmiştir. [ A. H. Özkent age. syf. 65. ]

Yıl 1874’ü gösterdiğinde dava vekillerinin Adliye Nezareti (Bakanlığı) tarafından kurulacak komisyon sınavında başarılı olup ruhsat almalarının şart koşulduğunu görmekteyiz. Bunu ilk Türk Hukuk Fakültesi’nin kuruluşu izlemiştir. Galatasaray Sultanisi birkaç yıl içinde bünyesinden çıkan hukuk mektebini doğurmuştur.

1876 yılında Dersaadet Dava Vekilleri Cemiyeti Nizamnamesi ile ilk Osmanlı Barosu kurulmuştur. Ne tuhaftır ki; tüm bu sıçramaların bir nedeni de kapitülasyonlardır. Kapitülasyonlar ülkemizde avukatlık mesleğinin oluşumuna olumlu etki etmiştir. Konsolosluklar tebaalarına (vatandaş) ait davalara bakma imtiyazını (ayrıcalığını) elde edince, kendi adalet mekanizmalarını oluşturmuşlardır. 14.yy başlarından itibaren avukatlık kurumuna sahip bir toplum olan Avrupa doğaldır ki, avukatları da kurdukları adli mekanizmada başköşeye oturtmuşlardır.

Bu gelişme İstanbul, Mısır, İskenderiye, İzmir, Mersin, Selanik gibi kentlere Avrupalı avukatları çekmiştir. Avukatlar konsoloslukların baktıkları davalara katılarak savunma yapmışlardır. [ A. H. Özkent age, syf. 64. ]

Ülkemize gelerek büyük bir sükse yapan bu yabancı avukatlar batı hayranlığının da etkisiyle Müslümanlardan da talep görmüşlerdir. Zengin Osmanlı asilleri ecnebi avukatları kanalıyla iş görmeye başlamışlardır.

600 yıllık bir tarih-kültür süzgecinden geçerek gelen yabancı avukatlar, Osmanlı meslektaşlarının yetersizliğini tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştur. Adliye Nezareti’nin nizamnamelerle dava vekilliğini düzenleme kaygısı, açılan hukuk mektepleri, Türk dava vekillerinin örgütlenerek 1876’da örgütlerini kurmaları Avrupalı avukatların estirdiği kültür rüzgarının sonucudur.

Türklerin sadece memur, asker olmaya eğilimli kafa yapısı, Avrupalı avukatların tarzını görünce değişmeye başlamıştır. Uzman meslekler olan avukatlık, doktorluk Türk gençleri tarafından da ilgi duyulmaya başlayan meslekler olmuştur. [ H. Argun Bozkurt – Hukukun Öyküsü, Ankara Barosu Yayınları, 2006, Ankara, syf. 296. ]

1908 yılında (Meşrutiyetin ilanı) dava vekilleri Divan Yolunda bulunan Arif’in Kıraathanesi’nde toplanarak mesleğin yücelmesi için çeşitli kararlar almışlardır. Bu kararlara gerçek anlamda savunman olan 125 dava vekili katılmıştır. Alınan kararlar kısaca şöyledir:

“a) Savunma mesleğinin yüceliğini halka anlatmak, b) Niteliksiz, ahlaksız kişilerin savunma mesleği yapmalarının önüne geçmek, c) Hukuk mektebi mensuplarını sınavla mesleğe almak, d) Dava vekillerini bir levhada (kütükte) kayıt etmek” şeklindedir.

1880 yılında İstanbul Hukuk Fakültesine dönüşen Galatasaray Sultanisi içinde sadece hukuk eğitimi veren Mekteb-i Hukuk-i Sultani genç, dinamik, vatansever hukukçuları topluma kazandırmaya başlamıştır. Prof. Dr. Cengiz Kuday’ın anlatımıyla, Osmanlı’nın son döneminin şanslı hukuk fakültesi öğrencilerinin hemen tamamı 19 Mayıs 1915 tarihinde, Çanakkale’de Arıburnu’nda şehit olmuşlardır. Yurt savunması için okullarını, mesleki kariyerlerini terk ederek cepheye koşan bu hukukçu gençler 2. Tümen ile birlikte savaşa katılmışlar ancak çarpışmaların şiddetiyle şehit düşmüşlerdi. Gönüllü savaşa katılan hukuk fakültesi öğrencilerinin şehit düşmesi nedeni ile İstanbul Hukuk Fakültesi 1919 – 1921 yılları arasında mezun verememiştir. [ A. Giray Çelik age. syf. 42. ]

1914 – 1920 yılları arasında ülke işgalle tanışmıştır. İşgal ile Osmanlı mahkemeleri silikleşmiş bundan Türk dava vekilleri de olumsuz etkilenmiştir. Konsolosluk mahkemeleri faaliyetini sürdürürken bazı işbirlikçi dava vekilleri buralarda iş takip etmişlerdir.

Ama hep böyle miydi? Hayır. Bunu nereden mi anlıyoruz? Tarık Dursun K. “Kokulu Kentler” adlı eserinde Kurtuluş Savaşı başlangıcını anlatırken, başlangıçta direnişi örgütleyenlerin arasında avukatların bulunduğunu gayet güzel anlatır. Bu kitapta avukatların bahsi şöyle geçer;

“15 Mayıs l919 sabahı İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali Ödemiş halkı üzerinde sarsıcı etki yarattı. Ödemişli aydınlar 16 Mayıs Cuma günü Belediye’de bir toplantı yaparak, Ödemiş Kuvayı Milliyesinin kurulmasına karar verdiler. 17 Mayıs’ta Ödemişliler Belediyeye çağrıldı.” Avukat Refik Şevket Bey de bu grup arasında vardı. “Avukat Refik Şevket Bey ülkenin korunması gereğini açıklayan bir konuşma yaptı.” Bu konuşma o yörede Kuvayı Milliye hareketini başlattı.

…Yunanlılar 1 Haziran l919’da Ödemiş’i işgal ettiler. Rumların kışkırtmasıyla silah araması yaptılar. Kuvacı olduklarından şüphelendikleri Avukat Sabri Sipahioğlu Bey’i öldüresiye dövmeye geldiler. Halk, Avukat Sabri’yi dana derilerine sararak kurtardı. “Çünkü Avukat Sabri Sipahioğlu Bey de büyük bir yurtsever, iyi bir Kuvacı idi. Halkın üzerinde tesir ediyor, işgal kuvvetlerini, heyecanlı- düzgün konuşmaları ile yerden yere vuruyordu. Ayrıca Yunanlıların işgal sonrasında Ödemiş’te yarısı Türk, yarısı Rum olarak düzenlenen mahkemeye, Yunan işgal güçlerince yargıç olarak atanması teklifini kabul etmemişti. Savunma mesleğinin yüz akı, birer kahraman olan bu beyler önder tavırları ile yeni kurulacak yönetime (Cumhuriyet’e) nasıl bir avukatlık kurumunun yaratılması gerektiğini de göstermişlerdir.”

1924 yılında savunma mesleği içine sızan hain ve ahlaksızlar ile niteliksizler meslekten çıkarılmışlardır. Bu tarihten sonra kültürlü ve ahlaklı avukatlığın meyveleri toplanmaya başlanmıştır. Avukatlar disiplinli bir şekilde örgütünü pekiştirmiş, kuruluş kanununu yaratmıştır. [ 924’de Muhamat Kanunu, 1925’de Avukatlık Kanunu. ]

1927 yılına gelindiğinde ilk kadın Avukat Süreyya Hanım (Ağaoğlu)’ın avukatlığa başladığına tanık oluyoruz. Bu o zamanki anlayışa göre büyük bir olaydır. Bir kadın hukukçunun varlığının Atatürk’ü son derece memnun ettiğini, avukat olması nedeniyle Atamızın Süreyya Hanım’ı tebrik ettiğini belirtmek isterim. Bu da çağdaşlaşma sürecindeki Türkiye’nin önemli bir başarısıdır. Ve avukatlar daima ileriye gitmek suretiyle Türk halkına ve ülke topraklarına hizmet etmişlerdir. Sıkıyönetim Mahkemelerinde hayati tehlikeler altında mücadele ettikleri gibi, darbelere karşı direnmişler, kurşunlanmışlar, işkence görmüşler, hapislerde yatmışlar ama yılmamışlardır. Gezi Parkı Olaylarında Türk ilericilerinin ve gençlerinin yanında yer almışlardır. Tek adam sultasına karşı önemli dirençler gösteren de yine avukatlar olmuştur. Türk avukatları adaletin yükünü çekmeye devam etmektedir. Bu hep böyle olmuştur, hep böyle olmaya da devam edecektir.

İlgili İçerikler

Bu içeriğimiz ile ilgili düşünceniz?