Pazar, Mart 3, 2024
Ana SayfaAnkaBlogTarihBirinci Meşrutiyet ve Kanun-i Esasi

Birinci Meşrutiyet ve Kanun-i Esasi

- Advertisement -

Tanzimat’ın ekonomik ve sosyal başarısızlıklarına eklenen siyasal istikrarsızlıklar, dış müdahaleler ve nihayet 1870’den sonra yemden beliren keyfî ve baskıcı yönetim, anayasacı ya da meşrutiyetçi bir akımın doğuşuna zemin hazırladı. Ülke ekonomisini Batı’nın olumsuz etkilerine açan Tanzimat, yine Batı kaynaklı demokratik ve liberal fikirlerin ülkeye taşınmasına da olanak sağlamıştı. özellikle 1860’tan sonra basın ve yayın hayatı ciddi bir canlanma dönemi içine girdi. Şinasi, Namık Kemal, Ali Suavi, Ziya Paşa gibi aydınlar, liberal-reformist fikirlerin sözcülüğünü yaptılar. Mühendishane ve Tıbbiye öğretmen ve öğrenci çevrelerinden başlayıp, yeni gelişen yerli “hayriye esnafı” na kadar uzanan bir kesim, adeta bir “kamuoyu” durumuna geldi. Genç OsmanlIlar adım alacak olan aydınların belirli bir doktrinleri yoktu. Pratikte üzerinde anlaştıkları ortak noktalar; özgürlük, anayasalı bir rejim ve temsilî sistemdi (meclis). Bu görüşler kısmen İslimi ilkelerden de hareketle savunuluyordu.

Genç Osmanlı hareketinin örgütü 1865’te İstanbul’da gizlice kurulan “Ittifak-ı Hamiyyet”tir. 1867’de başarısız bir darbe girişiminden sonra Avrupa’ya kaçan bu radikaller orada “Genç Osmanlılar Cemiyeti” adı altında yeniden örgütlendiler. Cemiyet 1871’de dağıldığı zaman, meşrutiyetçi mücadeleye ilk ivmeyi de kazandırmış bulunuyordu. Abdülaziz’in baskıcı rejimi altında Genç Osmanlılar aradıkları önderi Midhat Paşa’nın kişiliğinde buldular. Başarılı devlet görevleriyle dolu bir geçmişi bulunan Midhat Paşa, değişme fikrine iyice alışan İstanbul kamuoyunun da desteğiyle, Mütercim Rüşdî Paşa’nın kabinesine nâzır olarak alındı. Reform önerilerine direnen Abdülaziz’in tahttan indirilip yerine V. Murad’ın geçirildiği günlerde, Midhat Paşa Anayasa taslağı hazırlıklarını sürdürüyordu. Ama yeni padişahın akli dengesinin pek yerinde görünmemesi buna olanak bırakmadı. Düğümü çözen etken, “meşrutiyetçi” görünen veliahd Abdülhamid’in varlığı oldu. Midhat Paşa ve Abdülhamid arasındaki uzlaşma, Abdülhamid’in tahta çıkması ve anayasalı bir rejimin benimsenmesi şeklinde sonuca bağlanabildi. Böylece II. Abdülhamid saltanat makamındaki, uzun sürecek yerini aldı, Midhat Paşa’ yı da istemeye istemeye sadrazam yaptı.

Bu arada, anayasalı bir düzene geçişi gerektiren bir dış etken belirmişti. Bir yandan Rusya savaş hazırlıkları içinde bulunuyordu; öbür yandan da imparatorluktaki Hıristiyan azınlıkların durumunu bir kez daha kurcalamak için İstanbul’da uluslararası bir konferans düzenlenmişti. Yeni sadrazam olan Midhat Paşa’nın anayasacılık tezi bir de şu mantığı içeriyordu: Avrupa devletlerine verilen söz uyarınca Anayasa bir an önce bitirilip İstanbul Konferansından önce ilân edilirse müdahaleler de önlenir, aksi halde Avrupa’nın vesayeti sürüp gider. Bu tutum, I. Meşrutiyet’i hazırlayan nedenler arasında, dış güçleri yatıştırma kaygısının da ne kadar önemli bir yer tuttuğunu ortaya koyar.

blank
KANUN-I ESASÎ’NÎN İLÂNI: Osmanlı Devleti Tersane Konferansının sonuçlarından çekindiği için Kanun-ı Esasî’yi ilân ederek konferansın etkinliğini kırmak istiyordu. Midhat Paşa’ya göre konferansa karşı Kanun-ı Esasî’yi çıkarmak zorunluydu. 23 Aralık’ta Bâbıâli’nin Hariciye kısmının önünde Kanun-ı Esasî ilân edilirken, Kasımpaşa Bahriye Nezareti’ndeki konferansta Hariciye Nazırı Saffet Paşa yabancı temsilcilere karşı yakadan gelen top seslerinin anlamını açıklıyordu.

1876 Kanun-ı Esasîsi’nin Getirdikleri

Kanun-ı Esasî, üyeleri padişah tarafından seçilip atanan 28 kişilik bir komisyon tarafından hazırlandı. Cemiyet- i Mahsusa adındaki bu kurulun, daha önceden hazırlanmış birtakım taslaklardan da yararlanarak oluşturduğu tasarı, Midhat Paşa başkanlığındaki Heyet- i Vükela (bakanlar kurulu) tarafından bazı noktalardan değişikliğe tâbi tutulduktan sonra, padişah tarafından kabul ve ilân edildi. Anayasa çalışmaları sırasında, başını Midhat Paşa’nın çektiği ve aralarında Askerî Mektepler Nâzırı Süleyman Paşa, Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi kişilerin de yer aldığı liberal-reformist kanat, padişah haklarını sonuna kadar savunan tutucu blokla (Mütercim Rüşdî Paşa, tarihçi Cevdet Paşa, ulemâ..) sürekli çatışmak ve zaman zaman da geriye doğru adımlar atmak zorunda kalmıştır. II. Abdülhamid’in de gitgide ağırlığını tutuculardan yana koymasıyla denge, liberal- reformcu kanat aleyhine dönmüştür. Nitekim Kanun-ı Esasî’de de bunun izleri açık olarak görülmektedir.

Bir kurucu meclis ya da parlamento tarafından hazırlanmayan, padişahın tek yanlı bir işleminden doğmuş olan 1876 metni bir “ferman anayasa”dır. Âyanın ağzından çıkmışçasına kaleme alınan Sened-i İttifak’tan ve padişah adına kaleme alınan Tanzimat fermanlarından farklı olarak Kanun-ı Esasî kişisel olmayan (objektif) bir dille, yasa ve hukuk diliyle kaleme alınmıştır. Metin, bir anayasaya özgü bölüm ve maddelerden oluşmaktadır.

Kanun-ı Esasî; devletin monarşik yapısını korumaktadır: Devlet-i Osmaniye’de saltanat hakkı Osmanoğulları soyuna ait olup, bunların bütün hakları umumun kefaleti altındadır (md.3 ve 6). Bu monarşik devlet aynı zamanda teokratik karakterlidir: devletin dini İslâm’dır; padişah aynı zamanda halife olup, şeriat kurallarını uygulatır; Şey- hülislâm’ın devlet örgütünde özel bir yeri vardır; yasalar din kurallarına aykırı olamaz; ülkede şer’iye mahkemeleri de vardır.

Kanun-ı Esasî ile anayasalı ya da meşrutî monarşi düzenine geçildiği halde, padişahın yetkileri son derece geniştir. Sadrazamı, vekilleri ve şeyhülislâmı o seçer ve atar; iki meclisli olan yasama organından (Meclis-i Umumî) Heyet-i Âyan kanadının üyeleri doğrudan padişah tarafından seçilirler; genel seçimlerle oluşan Heyet-i Mebusan’ın yetkileri ise kısıtlıdır; bakanlar kurulu üzerinde padişahın mutlak söz ve etkisi olduğu gibi, bakanlar da meclise değil padişaha karşı sorumludur. Ayrıca yasaların yapılmasında son söz hakkının yine padişaha ait olduğu dikkati çekmektedir. Üstelik padişahın Heyet- i Mebusan’ı feshetme yetkisi de vardır ve bu yetkinin kullanılması oldukça basit koşulların gerçekleşmesine bağlanmıştır. Meclislerin toplantı halinde bulunmadığı dönemlerde, yürütme, ülkeyi kanun kuvvetindeki kararlarla yönetebilir. Görülüyor ki sistem, yürütme organını yasama karşısında son derece güçlü kılmış, yürütme organı içinde de padişahı en üst mevkide tutmuştur. Üstelik bunca önemli yetkilere sahip bulunan sultan “kutsal ve sorumsuz” da sayılmıştır.

blank
MECLİS-İ MEBUSAN: İlk Meclis-i Mebusan 19 Mart 1877’de Dolmabahçe Sarayt’nın muayede salonunda II. Abdülhamid’in nutkuyla açıldı. Nutkun Başkâtip Said Paşa tarafından okunmasından sonra dua edilerek, toplantıya son verildi. Çalışmalar ise Ayasofya’daki Meclis-i Mebusan binasında yapılacaktı.

Buna karşılık, yargı gücü ile ilgili düzenlemelerde, bu organın bağımsızlığını sağlayıcı, hâkimlere güvence getirici ve yasal yargılama ilkelerini koruyucu ilkeler dikkati çekmektedir. Kişileri ilgilendiren yargısal güvenceler bakımından Kanun-ı Esasî önemli esaslar getirmiştir: Kimsenin yasayla bağlı olduğu mahkemeden başkasına gitmeye zorlanamaması, bir davaya ancak ait olduğu mahkemede bakılabilmesi, mahkemelerin kendi görev alanlarına giren davalara bakmaktan kaçınmamaları, varolan belli mahkemeler dışında olağanüstü yargı mercileri ya da yargı kararı vermeye yetkili özel komisyonlar kurulamaması, yargılamanın açık (âleni) olması, herkesin mahkemelerde bütün yollardan yararlanarak kendisini ve davasını savunabilmesi, işkence ve eziyetin yasaklanması vb.

Haklar ve özgürlükler sistemine gelince; Kanun-ı Esasî Osmanlı Devleti uyruğu olan herkesi, din ve mezhebi ne olursa olsun “Osmanlı”, yasalar önünde de eşit saymakta, kişi özgürlüğüne ve kişi dokunulmazlığına yer vermektedir. Ancak, padişaha, “hükümetin emniyetini ihlâl ettikleri” bir polis soruşturması sonucu anlaşılanları sürgüne yollama yetkisi veren 113. madde, kişi güvenliği sistemini kökünden sarsmaktadır. Din ve düşünce özgürlüklerine gelince; Kanun-ı Esasî, din ve ibadet özgürlüğünü tanımakta, düşünce özgürlüğünden ise söz etmediği gibi, basın “kanun dairesinde serbesttir” şeklindeki kaypak bir hüküm de getirmektedir. Ekonomik alanda ise; mal ve mülk güvenliğini kurmakta, ortaklıklar kurabilme hakkını tanımakta, vergilemede yasallık ve herkesin “kudreti nisbetinde” vergi ödemesi ilkelerini getirmektedir. Seçme ve seçilme hakkı ise anayasada açıkça belirtilmiştir.

Kanun-ı Esasî; hiçbir hükmünün hiçbir sebep ve bahaneyle askıya alınamayacağını, uygulamadan düşürülemeyeceğini bildirmekle, görünüşte, anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesini benimsemişti. Fakat, bu hüküm, gerçek bir anayasal güvence ya da demokratik koruma sağlayabilmekten uzaktı. Bir kere anayasanın kendisi, yukarda görüldüğü gibi, demokratik bir yapı ve sistem kurabilmiş değildi. Ayrıca, anayasanın demokratik yönde değiştirilebilmesi de zordu, çünkü bunun yapılabilmesi için, üyeleri padişah tarafından atanan Âyan Meclisi’nin de üçte iki oyu gerekliydi. Üstelik, anayasayı yorumlama yetkisi de yine Âyan Meclisi’ne bırakılmıştı. Bu nedenle Kanun-ı Esasî yalnız içeriği bakımından değil, güvence ve yaptırımlar bakımından da gerçekten meşrutî (anayasal) bir sistem getirmiyordu. Uygulama da bunu ortaya koymuştur.

İlk Osmanlı Parlamentosu

II. Abdülhamid, iç ve dış sorunlar karşısında iyice bunalan ve yalnızlaşan Midhat Paşa’yı, bir “komplo” hazırladığı gerekçesiyle, Kanun-ı Esasî’nin 113. md.sinin kendine tanıdığı yetkiye dayanarak yurt dışına sürdükten sonra, yabancı devletleri yatıştırmak isteğiyle de olsa gerek, ilk seçimlerin yapılmasına geçildi. Bu seçimlerde kadınlar oy verme hakkına sahip bulunmadıkları gibi, seçmen olabilmek için de belli bir servete sahip olma şartı aranmıştı. Ayrıca seçmenler, mebusları doğrudan doğruya kendileri seçmiyorlar, mebusları seçecek olan ikinci seçmenleri seçiyorlardı. Pek çok yerde ise bu seçim bile yapılamadı; özellikle taşrada, vaktiyle idare meclisi üyeliklerine seçilmiş olanlar “ikinci seçmen” sayıldılar. Görüldüğü gibi, ilk parlamentonun oluşturulmasında uygulanan sistem, Osmanlı varlıklı sınıflarının siyasal temsiline olanak sağlıyor, halk sınıflarını büyük çapta bunun dışında tutuyordu. Seçimlerde adaylıklar da kişiseldi; ülkede henüz siyasal partiler yoktu. Seçimlerin bir garipliği de, anayasanın açık hükmüne rağmen, seçilen parlamentonun dört yıl için değil, sadece bir yıl için seçilmiş sayılmasıydı. Nitekim ilk Meclis-i Mebusan bir yasama yılı faaliyette bulunmuş sayıldıktan sonra dağıldı, ikinci yasama yılı için yeniden seçimler yapıldı.

blank
İLK TOPLANTILAR: Birinci Meclis-i Mebusan ilk yıl üç ay, ikinci yi! iki ay kadar faaliyette butundu. Bu meclislerde değişik milliyetlere ve dinlere mensup üyeler olmasına rağmen meclisler, milliyetler ve dinler arası bir çatışma alanı haline gelmedi.

İlk Osmanlı meclisi 19 Mart 1877’de padişahın söyleviyle açıldı. İlk meclis Uç aydan biraz fazla, ikinci yıl toplanan ikinci meclis de iki ay kadar faaliyette bulundu. Her iki meclis de Osmanlı egemen sınıflarının temsilcilerinden oluşuyordu. Meclislerdeki çoğulculuğun tek fakat ilginç örneği, değişik milliyet ve dinlere mensup üyelerin yarattığı mozayikti. Müslüman olmayanlar üçte birin de üstünde bir temsil olanağı bulmuşlardı. Buna karşın meclisler, çeşitli milliyetler arasında bir çatışma alanı haline gelmediler, hatta temel konularda siyasal birlik içinde kalabildiler.

blank
AHMED VEFÎK PAŞA (1823-1891): Paris’te öğrenim gördükten sonra çeşitli devlet görevlerinde bulunan Ahmed Vefik Paşa, 1877’de ilk Meclis-i Mebusan’ın başkanlığını yaptı. 1878’de kısa bir süre sadrazamlık da yapan Ahmed Vefik Paşa, oturumları yönetmede kendine özgü üslubu ile tanındı.

II. Abdülhamid’in aslında istediği bir “kukla meclis”ti. Gerek Kanun-ı Esasî’deki kıskaçlar, gerekse seçim mekanizmasının özellikleri bunu göstermektedir. Ancak, işler pek onun istediği gibi gitmedi. Meclis-i Mebusan üyeleri, meclisin haklarını ve özgür tartışma ortamını savundular; yasa tasarılarında özgürlükçü değişiklikler sağladılar (basın yasası); Rusya’ya karşı verilen savaşta hatalı gördükleri asker ve sivil yöneticileri, hatta pasif tutumu nedeniyle padişahı eleştirdiler; sadrazamın azledilmesini, savaş sorumluları için Divan-ı Harb kurulmasını sağladılar.

İlk Parlamentoculuğun Sonu

Meşrutiyet ve Kanun-ı Esası, yalnız padişahı değil, iç ve dış birtakım nüfuzlu çevreleri de tedirgin ediyordu, içte; şeyhülislâmlıktan başlayarak bütün kademeleriyle eleştirilen ilmiye, savaş başarısızlıklarından dolayı hesap vermeye çağrılan paşalar, düzenli bir maliye ve vergi sistemini kendi spekülatif kazançları için tehlikeli sayan Galatalı bankerler ve nihayet bürokrasinin tutucu ve feodal kanadı huzursuzdu. Dışta ise; Osmanlı Imparatorluğu’nun zayıflığını kendi yayılma planlarının sıçrama tahtası sayanlar, parlamentolu, nisbeten denetimli ve katılımlı bir anayasal monarşinin, devletin siyasal birliğini yeniden sağlamasından korkuyorlardı. Ayrıca bunlar için, kendi ekonomik talepleri bakımından, padişahı ya da yukarı devlet bürokrasisini “ikna etmek”, meclisli bir yönetimden tâviz koparmaktan çok daha kolaydı*. Üstelik, reform çalışmalarına koyulan meclis, onların müdahale kozlarını da ellerinden almaya başlamıştı.

Meşrutiyet cephesi ise zayıftı, örneğin, anayasal bir rejime destek olabilecek ulusal burjuvazi ve halk kitlelerinin siyasal eylemi ufukta bile görünmüyordu. işte bu koşullar, II. Ahdülhamid’e, “içinde bulunulan olağanüstü durum” (savaş) nedeniyle meclisi tatile sokma fırsatını verdirdi. 14 Şubat 1878 günü gerçekleştirilen bu saray darbesinden sonra da meclis bir daha toplantıya çağrılmadı. Böylece Kanun-ı Esasî, hukuken değilse bile fiilen hükümsüz duruma düştü, ülke Abdülhamid’in istibdadına sahne oldu.

Abdülhamid İstibdadı

Osmanlı ülkesi II. Meşrutiyet’e kadar (1908) Abdülhamid’in baskıcı ve karanlık rejimi altında yönetildi. Başta Midhat Paşa olmak üzere, meşrutiyetçiler şu ya da bu yolla saf dışı bırakıldı, başkentten uzaklaştırıldı ya da satın alındı. Kişi güvenliği ve özgürlüğü tamamen yok edilerek, hafiyelik ve jurnalcilik ağıyla tam bir “korku devleti” kuruldu.
Tahmin edilebileceği gibi, bu dönemde bütün devlet yetkileri padişahın elinde toplandı. Sadrazam ve vekiller basit birer idare âmiri durumuna düştüler. Başta sadrazam Kâmil Paşa olmak üzere bazı devlet ileri gelenlerinin bakanlar kurulunu güçlendirme çabaları sonuç vermedi. Bu arada Şûra-yı Devlet de kendine verilen görevleri bağımsız bir şekilde yapamaz duruma düştü. Öte yandan yargı organı da sürekli baskı ve müdahaleler altındaydı. Yalnız savcı ve yargıçların seçimine değil, davaların görülme biçimine bile saray mensupları tarafından karışılıyordu.

Dönemin bir özelliği de, din-devlet işlerinin yeniden kaynaştırılmasıdır. Bu tarihlerde İran ve Fas dışında bütün İslâm dünyası Avrupa egemenliği altına girmişti. Öte yandan İngiltere de, Osmanlı İmparatorluğunun toprak bütünlüğünü koruma politikasını terk etmişti. İngiltere-Rusya kıskacı, II. Abdülhamid’i yeni çıkış yollan aramaya itti. Onun bu yeni manevra alanındaki bazı hareketleri, Osmanlı ve dünya MUslümanlannda, İslâm halifesinin Avrupa diktasından bağımsız bir hükümdar durumuna geldiği sanısını uyandırdı. II. Abdülhamid’in İslâm dünyasındaki saygınlığı, ülke içinde de koyu bir dincilik akımıyla birleştirildi. Panislamist politika ve gelenekçiliğe yeniden geri dönüş, halka, dış yardım ve borçlanmaların yol açtığı acıları biraz olsun unutturabiliyordu. Tarikat, tekke ve zaviye gibi mistik yuvaların toplumu sarsması da bunu gösterir.

Birinci Meşrutiyetin Bilançosu

Kanun-ı Esasî getirdiği kural ve kurumlar bakımından, gerçek anlamda meşrutî bir yapı kuramamış, daha çok, halife-sultanın haklarını halka ve meclise karşı korumuştu. Buna karşın onun, tabandan gelen baskılar sonucu kabul edilen bir anayasa ve imparatorluğun da ilk anayasası olması önemliydi. Bu açıdan eksik de olsa bir insan haklan listesi getirmesi ve parlamento deneyini başlatması bakımından bir katkı niteliğindeydi. Çünkü böylece, yönetime katılma ve hukuk devleti olma yolunda ciddi bir adım atılmış bulunuyordu. Padişahın o güne kadar tek başına kullandığı egemenlik yetkilerinin, yasama-yürütme-yargılama fonksiyonları halinde bölünmesi ve halkın da temsilcileri eliyle devlet çarkının işlemesine katılmaya başlaması önemli bir yenilikti.

Nitekim, Kanun-ı Esasî’nin bütün olumsuz ve aksak yönlerine karşın, ilk Osmanlı parlamentosunun oluşmasıyla başlayan yeni siyasal hayat, Türkiye’de bir parlamentoculuk geleneğinin yerleşmesi bakımından önemli bir başlangıçtı. Bu şekilde doğan “parlamento ideali”, daha sonraki dönemlerin siyasal uyanışlarını da besleyen bir kaynak oldu. Bunda, yetkileri Kanun-ı Esasî tarafından hayli sınırlandırılmış olan Meclis-i Mebusan’ın meşrutiyete ve parlamentonun haklarına sahip çıkmaya çalışmasının payı büyüktür. Zaten bu ilk parlamentoculuk deneyine son verilmesinin başlıca nedenlerinden biri de budur.

I. Meşrutiyet deneyinin sosyal-siyasal alandaki en temel sorunu ise, çok-uluslu bir imparatorlukta liberalizm ve parlamentoculuk çabalarını sürdürmenin güçlüğü idi. Daha çok özgürlük ve siyasal katılma, siyasal birliğin bölünmesine yol açmaz mıydı? I. Meşrutiyet’in başlıca sorunsalı ve hatta açmazı bu olmuştur. Bu çetin sorun, II. Meşrutiyet deneyinin de gündemindeki başlıca madde olacaktır.

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi – 1. Cilt

İçeriğimize yorumda bulunmak ister misiniz?

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

İlginizi Çekebilir

Siteden...

İlgili İçerikler