Perşembe, Nisan 18, 2024
Ana SayfaBelgelikKapatılma Davasında Refah Partisi'nin Ön Savunması

Kapatılma Davasında Refah Partisi’nin Ön Savunması

Bu İçeriğimizin Başlıkları

- Advertisement -

ANAYASA MAHKEMESİ SAYIN BAŞKANLIĞINA

Esas No: 1997/1 (Siyasi Parti-Kapatma)

 

İDDİANAMEYE CEVAP

VEREN DAVALI : REFAH PARTİSİ

DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

KONU : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 21.05.1997 Tarih ve SP.13 Hz. 1997/109 Sayılı İDDİANAME’sine karşı ön savunma ve cevaplarımızdır.

CEVAPLARIMIZ
Yargıtay C.Başsavcılığınca “Laikliğe aykırı eylemlerin odağı” olduğu iddiası ile Refah Partisi hakkında, Anayasa’nın 69. maddesinin 6. Fıkrası yollaması suretiyle 68. maddesinin 4. Fıkrası ileri sürülerek açılan kapatma davasına karşı cevaplarımızı “7 bölüm” halinde arz ediyoruz.

I . BÖLÜM

GİRİŞ

 

1. FASIL:

DÜNYA’DA VE TÜRKİYE’DE “DEMOKRASİ”, “İNSAN HAKLARI” VE “ÖZGÜRLÜKLER” İN GELİŞMESİ

  1. BİRİNCİ KISIM: DÜNYA’DAKİ GELİŞMELER

DÜNYA KÜRESELLEŞİYOR. ARTIK BİR ÜLKENİN ÇAĞDAŞLIĞI “DEMOKRASİ”, “İNSAN HAKLARI” VE “ÖZGÜRLÜK” STANDARTLARI İLE ÖLÇÜLÜYOR.

A.1. FAŞİST VE MÜDAHALECİ DENEMELER İNSANLIĞA SAADET GETİRMEDİ
İnsanlık kısa bir süre sonra 21. asra girecektir. Bulunduğumuz noktada arkamızda kalmakta olan 20. asra genel bir bakış yaptığımızda 1. Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde yeryüzünde imparatorlukların geniş yer kapladığını görmemize karşılık, 1. Dünya Savaşından sonra artık milli devletlerin ağırlık kazandıklarına şahit oluyoruz.

Milli devletler döneminin başlangıcında Almanya, İtalya, İspanya, Rusya gibi Avrupa ülkeleri başta olmak üzere bir çok ülkede faşist ve müdahaleci yönetimler iş başına geldiler. Bunlar “Devlet esastır, vatandaşlar devlet için birer vasıtadan ibarettir.” zihniyetiyle hareket ettiler. İnsan hak ve özgürlüklerini tanımadılar, kısıtladılar, çiğnediler. Böylece, insanlık Hitler, Mussolini ve Stalin dönemlerini yaşadı. Bu dönemler ne faşist liderlerin kendi halklarına, ne de insanlığa saadet getirdi. Tam tersine, dünya çatışmaya sürüklendi ve İkinci Dünya Savaşı kaçınılmaz hale geldi. 

İkinci Dünya Savaşı’nda insanlık en büyük trajedilerinden birini yaşadı. Milyonlarca insan hayatını kaybetti. İnsanlık en büyük acıları, en büyük ızdırapları çekti.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki 50 yıllık dönemde, insanlık bu acı tecrübelerden ders alarak, artık kendisine “Demokrasiyi, İnsan Hak ve Özgürlüklerini” ana gaye edindi. Böylece yeni çağa girdik. 

A.2. GÜNÜMÜZDE, BÜTÜN DÜNYADA DEMOKRASİ, İNSAN HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİNİN TAM VE KÀMİL MANADA GERÇEKLEŞTİRİLMESİ HEDEF ALINMIŞTIR.
Son 50 yıllık çağa girerken en önemli adım Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın kurulması olmuştur. 

Türkiye’nin de kurucu üyesi bulunduğu Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın kuruluşunda temel esası, “Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi” teşkil etmiştir. 

San Francisco’da 26.06.1945’de imzalanan ve 24.10.1945’de yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Andlaşması ile Birleşmiş Milletler Teşkilâtı kurulmuştur. 

Birleşmiş Milletler Andlaşması’nı imzalayan devletler, andlaşmada öngörülen amaçların gerçekleştirilmesi, insanlığa ve insan haklarına yapılagelen saldırıların önlenmesi amacıyla ulusların benimseyeceği kuralların saptanması için yeni bir çaba içine girmişlerdir. Bunun sonucu olarak 10.12.1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kabul edilmiştir. Bu beyannamenin 8. Maddesinde:

“Her şahsın, fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır. Bu hak: din veya kanaat değiştirmek hürriyetini, dinini veya kanaatini tek başına veya topluca açık olarak veya özel surette, öğretim, tatbikat, ibadet ve ayinlerle izhar etme hürriyetini içerir.” 
denilmektedir. 

Bu teşkilâtın kuruluşunda isminden de anlaşılacağı gibi, milletlerin ve halkların haklarının korunması esas alınmıştır. Yani asıl gaye, insanın haklarının teminat altına alınması ve mutluluğudur. Bu temel gayenin açıkca ortaya konması ve gerçekleştirilmesi için daha başta, insan hakları beyannamesindeki bir takım insan haklarının gerçek mânada tesbiti ve açıklanması konusundaki Sovyet Bloku’nun çıkardığı güçlüklerle karşılaşılmıştır. 

Bu yüzden, gerçek demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerden yana olan Avrupa ülkeleri, ayrıca bir “Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi” hazırlayıp, ilân etmek mecburiyetinde kalmışlardır. 

Avrupa’nın ilk siyasî kuruluşu olan Avrupa Konseyi‘ne ilişkin statü, 10 devlet tarafından 5.5.1949’da Londra’da imzalanmış ve 3.8.1949’da yürürlüğe girmiştir. 

Avrupa Konseyi’nin amaçları arasında yer alan ilkelerin en önemlisi kuşkusuz insan haklarının ve temel özgürlüklerin geliştirilmesi ve korunmasıdır. 

Konsey Statüsü’nün 3. maddesinde, her üye devletin, hukukun üstünlüğü ve kendi yetki alanı içinde bulunan herkesin insan haklarından ve temel özgürlüklerden yararlanma ilkesini kabul ettiği, açıkça belirtilmiştir.

Statü bununla da yetinmeyerek, 8. maddesinde insan haklarına ve temel özgürlüklere uymayan, bunları ciddi biçimde çiğneyen üye devletlerin konseyden çıkarılması yolunu öngörerek, insan haklarına saygılı olmayı bir yaptırıma bağlamıştır.

İnsan haklarını ve ana hürriyetleri korumaya dair olan bu sözleşmeye kısaca “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi” de denilmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 4.11.1950’de aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 15 devlet tarafından Roma’da imzalanmış, 3.9.1953 tarihinde de yürürlüğe girmiştir. 

AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ, YALNIZ İNSAN HAKLARININ KORUNMASINI SAĞLAYAN BİR BELGE DEĞİL, AYNI ZAMANDA DEMOKRASİYİ DE SOMUTLAŞTIRAN BİR BELGEDİR. 

Türkiye, imzaladığı bu sözleşme ile, insan hakları ve demokrasi yolunda önemli adımlar atmaya devam etmiştir. 

Nitekim sözleşmenin 9. maddesi, bunun açık bir ifadesidir.

Madde 9: 

“Her şahıs düşünme, vicdan ve din hürriyetine sahiptir. Bu hak, din veya kanaat değiştirme hürriyetini ve alenen veya hususi tarzda ibadet ve ayin veya öğretimini yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini veya kanaatini izhar eylemek hürriyetini tazammun eder.”
Bu oluşumları takiben uzun yıllar insanlık “soğuk harp” dönemini yaşadı. Ne var ki, İkinci Dünya Savaşı’ndan önceki dönemde yaşanan faşist ve müdahaleci yönetimlerin bir devamı olan Sovyetler’deki baskıcı yönetim halkına ve insanlığa mutluluk getiremediği için yaşayamamış ve komünizmin iflası ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla da soğuk harp dönemi sona ermiştir. 

Şimdi 7-8 yıldır; bütün insanlık birlikte yeryüzünde her yerde ve her ülkede demokrasi, insan hakları ve özgürlüğün tam ve kâmil manada yerleşmesi ve yürümesini hedef almış, bunun gerçekleştirilmesi için de el birliğiyle çalışmaya koyulmuştur.

Bu maksatla: 

Helsinki’de 3.7.1973 tarihinde yapılan, Avrupa’da Güvenlik ve İşbirliği Konferansı’nda bir Nihai Senet ortaya konmuştur.

Helsinki Nihai Senedi’nin 7. bölümünde : 

“Katılan devletler, ırk, cinsiyet, dil ve din ayrımı gözetmeksizin herkes için düşünce, vicdan, din veya inanç özgürlüklerini de kapsamak üzere, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı gösterirler. 

Katılan devletler, insan kişiliğinin özündeki onurdan doğan ve kişinin özgür ve tam gelişmesi için zorunlu bulunan, yurttaşlık hak ve özgürlükleriyle, siyasî, ekonomik, sosyal, kültürel ve başka hakların ve özgürlüklerin etkin biçimde kullanılmasını geliştirir ve des-teklerler.

Bu çerçeve içinde, katılan devletler kendi vicdanının buyruğu uyarınca tek başına ya da topluca bir din veya inanca inanmak ve onun gereklerini yerine getirmek özgürlüğünü kişiye tanırlar.”
Bu çerçeve içinde yapılan çalışmaların sonuncusu, 21 Kasım 1990 tarihli Paris Andlaşması‘dır. 

Paris Şartında:

“İnsan hakları ve temel hürriyetler, tüm insanların doğumlarıyla birlikte iktisap ettikleri vazgeçilmez haklardır ve kanunlarla garanti altına alınmışlardır. Bunların korunması ve geliştirilmesi devletin başta gelen görevidir. Bunlara saygı, zorba bir devlete karşı asıl güvenceyi oluşturur. Bunlara uyulması ve tam olarak uygulanması hürriyetin, adaletin, barışın temelidir. 

Demokrasi, ifade hürriyetinin, toplumun her kesimine karşı hoşgörünün ve herkes için fırsat eşitliğinin en iyi güvencesidir.

Ayırım gözetmeksizin herkesin: düşünce, vicdan, din ya da inanç hürriyetine, ifade hürriyetine,

örgütlenme ve toplantı düzenleme hürriyetine, seyahat etme hürriyetine sahip olduğunu;…”
denilmektedir.

Bu sözleşmeler, hem özgürlüklerin etkili bir güvence sistemine kavuşturulmasını sağlamış, hem de insan haklarının dokunulmaz ve kutsal olduğunu taahhüt altına almıştır. 

Bir yandan bütün dünyanın küreselleşmesi, “aynı standart değerlere” sahip olması ve diğer yandan da, yeryüzünün her yerinde demokrasi, insan hakları ve özgürlüğün tam ve kâmil manada yerleşmesi ve yürümesi için elden gelen gayret gösterilmiştir.

Bu gelişmelerin sonucu olarak uluslararası standartlara uygun “demokrasi, insan hakları ve özgürlük” mefhumları, özellikleri, detayları, olmazsa olmaz şartlarıyla açık ve kesin bir şekilde adeta matematik bir kesinlikle tesbit olunmuştur. 

Çağdaş dünyanın, “demokrasi”, “insan hakları”, “özgürlük” açısından ve bunlara dayalı olarak, “Siyasi Partiler Hukuku” bakımından geldiği son nokta, aşağıdaki [I. Bölüm, 3. Fasıl, A.] kısmında belirtilmiştir.

B. İKİNCİ KISIM : TÜRKİYE’DEKİ GELİŞMELER.

B.1. TÜRKİYE BÜTÜN BU ULUSLARARASI DEMOKRASİ, İNSAN HAKLARI VE ÖZGÜRLÜK STANDARTLARINA UYMAYI TAAHHÜT ETMİŞ BİR ÜLKEDİR.
Türkiye yukarda açıklanan çağdaş ve küresel gelişmeleri adım adım takip etmiş, bütün bu uluslararası andlaşmaları onaylamış ve bunların hükümlerine riayet edeceğini hem kendi vatandaşlarına, hem de Dünya’ya ilân etmiştir.

Nitekim: 

Türkiye 24.10.1945’de yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Andlaşması’nı 15.5.1945 tarih ve 4801 Sayılı Yasayla onaylamıştır.

Birleşmiş Milletler tarafından 10.12.1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni de 27.5.1949’da onaylamıştır. 

Aynı şekilde Türkiye Avrupa Konseyi‘nin 3.8.1949’da yürürlüğe giren Avrupa Konseyi Statüsü’nü 5456 Sayılı Yasa ile 12.12.1949’da onaylamış ve 8.8.1949 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere Avrupa Konseyi Üyesi olmuştur. 

Ve yine Türkiye 3.9.1953’te yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni 18.5.1954 tarihinde onaylamıştır. 

Bunun gibi Türkiye 22 Kasım 1990’da ilân edilen Paris Şartı’nı aynı toplantıya iştirak ederek imzalamıştır. 
B.2. ULUSLARARASI TAAHHÜTLER MİLLİ HUKUKUN BİR PARÇASIDIR.
Anayasanın 90. maddesinde açıkca:

“Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak anlaşmaların onaylanması, TBMM’nin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır….

Usulüne göre yürürlüğe konmuş milletlerarası anlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz.” 
hükmü yer almıştır.

Bu hükme göre, Türkiye usulüne uygun şekilde, yukarıdaki uluslararası anlaşmaların altına imza koymuş, bu anlaşma hükümlerini onaylayarak yürürlüğe koymuştur. 

Bu anlaşmaların hükümlerinin Anayasaya aykırılığı ileri sürülemeyeceği gibi, bunlar milli hukukun bir parçası olduğundan, mer’i hukukta tatbiki zaruri hükümlerdir.

Aynı şekilde Türkiye;

Birleşmiş Milletler Andlaşmasının 14. bölümü gereği kurulan uluslararası Lahey Adalet Divanı‘nı en yüksek bir hukuk mercii olarak tanıdığı gibi;

Türk vatandaşlarının ve kuruluşlarının Avrupa İnsan Hakları Komisyonu‘na (AİHK) müracaatını 1987’de, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (Divanın) (AİHM) yetkisini ise 1990’da kabul etmiştir.

Böylece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni de üst mahkeme olarak kabul etmiş, bu Anlaşmaların ilgili hükümleri gereğince vatandaşlarının ve kurumlarının bu Mahkemelere müracaat hakkını tanımış, bu mahkemelerin hükümlerine uymayı taahhüt etmiştir.

B.3. ULUSLARARASI STANDARTLARA GÖRE LAİKLİK; DİN, VİCDAN VE İFADE HÜRRİYETİNİN TEMİNATI OLDUĞU GİBİ; DİNE KARŞI OLMA DA DEĞİLDİR. İNANÇ HÜRRİYETİNİ TAHDİT VEYA ORTADAN KALDIRMANIN VASITASI OLARAK KULLANILAMAZ.
Türkiye’nin de taraf olduğu yukarıda zikredilen uluslararası anlaşmaların hepsi demokrasi, insan hakları ve özgürlüğün en önemli parçası olarak “Din ve Vicdan Hürriyeti”ni kabul etmiştir. 

Ve yine gelişmiş batı ülkelerindeki tatbikatta açıkca görüldüğü gibi, din ve vicdan hürriyetinin “olmazsa olmaz” şartı olarak kabul ettikleri ayrılmaz parçaları şunlardır:

1. İfade hürriyeti: İnancını açıklama ve inancına uygun konuşma hürriyeti.

2. Öğrenim hürriyeti: Dinini öğrenme ve öğretme hürriyeti.

3. Örgütlenme hürriyeti: İnanan insanların dini hizmetleri gerçekleştirmek için örgütlü olarak çalışma hürriyeti.

4. İbadet hürriyeti: Dininin emirlerini yerine getirebilme ve inancına uygun olarak yaşama hürriyeti. 

Laik devlet, akıl ve ilim esaslarına dayalı olarak, kendi düzenini kurar ve laik olduğu için de, vatandaşlarına, her türlü inanç sahibine eşit ve tarafsız bir şekilde davranır ve bu hakları tanır. 

Uymayı taahhüt ettiğimiz uluslararası standartlara göre, diğer insan haklarının tarifinde olduğu gibi laikliğin de ne olup, ne olmadığı konusunda batıdaki uygulamalardan yararlanmak mümkündür. 

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, daha baştan devletin temel esaslarının uluslararası standartlara uygun olması benimsenmiş ve buna uygun olarak da Lozan Anlaşması’yla Türk vatandaşlarının tamamı için inanç hürriyetinin “olmazsa olmaz” mahiyetindeki unsurları çeşitli maddelerde ayrı ayrı teminat altına alınmıştır.

Nitekim,

Lozan Anlaşması’nın 3. faslı “Azınlıkların Himayesi” başlığını taşımakta olup, bu fasılda yer alan 

38. madde’de aynen :

“Türk Hükümeti; doğum yeri, milliyet, lisan, ırk veya din ayırımı yapmaksızın Türkiye ahalisinin tamamına hayat ve özgürlükler bakımından tam ve kâmil bir koruma bahşetmeyi taahhüt eder.” 
denilmektedir. 

Bu hüküm gereğince herkese ve bu meyanda azınlıklara da tam ve kâmil manada özgürlüklerin tanındığı ve bu hakların korunacağı taahhüt edilmiştir.

Yine aynı maddede yer alan;

“Türkiye’nin bütün ahalisi kamu düzeni ve genel ahlâka aykırı olmayan her din, mezhep veya itikadın gerek topluca, gerekse bireysel olarak serbestce uygulama hakkına sahip olacaklardır.” 
hükmü ile de herkese din hürriyeti tanınmıştır.

Aynı şekilde Lozan Anlaşması’nın 39. maddesinde yer alan 

“Herhangi bir Türk vatandaşının özel ve ticari ilişkile-rinde, din ve basın yayında, genel toplantılarda herhangi bir dili serbestce kullanması kısıtlanmayacaktır.” 
demek suretiyle din hürriyetinin ayrılmaz bir parçası olan ifade hürriyeti uluslararası bir anlaşmayla her Türk vatandaşı için teminat altına alınmıştır. 

Ve yine Lozan Anlaşması’nın 40. maddesinde yer alan;

“Gayrimüslim ekalliyetlere mensup olan Türk tebaası hukuken ve fiilen diğer Türk tebaaya tatbik edilen aynı muamele ve aynı teminattan müstefid olacaklar ve bilhassa, masrafları kendilerine ait olmak üzere her türlü müesesatı hayriye, diniye veya içtimaiyeyi, her türlü mektep ve sair müesesatı talim ve terbiyeyi tesis, idare ve murakabe etmek ve buralarda kendi lisanlarını serbestçe istimal ve ayini dinilerini serbestçe icra etmek hususlarında müsavi bir hakka malik bulunacaklardır. “
hükümleriyle hiçbir ayırım yapılmaksızın bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ve bu arada gayrimüslim azınlıkların da din hürriyetinin ayrılmaz parçası olan öğrenim, örgütlenme ve ibadet hürriyeti teminat altına alınmıştır. 

Aynı şekilde Lozan Anlaşması 42. maddesinde yer alan :

“Türkiye hükümeti gayrimüslim azınlıkların aile hukuku ve şahsi hukuk bahsinde bu konuların azınlıkların örf ve adetlerine uygun her türlü yasa çıkarmayı kabul eder. Bu yasalar Türkiye Hükümeti ile ilgili azınlıklardan her birinin eşit sayıda temsilcilerinden oluşan özel komisyonlar tarafından düzenlenecektir. Uyuşmazlık halinde Türkiye Hükümetiyle Birleşmiş Milletler müştereken, Avrupa hukukçuları arasından, tarafların seçtiği hakemlere ilaveten bir baş hakem seçeceklerdir.”
Lozan Anlaşmasının 43. maddesinde yer alan :

“Gayrimüslim azınlıklara mensup Türk vatandaşları inançlarına aykırı veya dini ibadetlerini engelleyen herhangi bir muamelenin ifasına mecbur tutulmayacakları gibi, (kendi) hafta tatilleri gününde mahkemelerde bulunmaktan veya herhangi bir kanuni muamele icrasından kaçındıklarından dolayı bunların hiçbir hakları düşmeyecektir.”
Hükümleriyle, din ve vicdan hürriyetinin ayrılmaz parçası olan ve ibadet hürriyetinin bir bölümünü teşkil eden dininin emirlerine örf ve adetlerine uygun şekilde yaşama hürriyeti teminat altına alınmış ve özel hukuk imkânı verilmiştir. 

Görüldüğü gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunun temeli olan Lozan Anlaşması’yla uluslararası standartlara uygun olarak din ve vicdan hürriyetinin bütün ayrılmaz parçalarının, bütün çağdaş ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de uygulanacağının teminatı verilmiştir.

B.4. MİLLİ HUKUKUMUZUN, SİYASİ PARTİLERLE İLGİLİ GAYESİ DE; ÇAĞDAŞ DEMOKRASİ, İNSAN HAKLARI VE ÖZGÜRLÜK STANDARTLARINA NOKSANSIZ UYMAKTIR.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin daha kuruluş esnasında bile, her sahada çağdaşlık temel ilke olarak benimsenmiştir. O günden bugüne kadar da daima çağdaş gelişmelere uymak için elden gelen gayret gösterilmiştir. Çağdaşlığın ölçüsü olan demokrasi, insan hakları, özgürlük bakımından da en ileri ülkelerdeki uygulamaların ortaya koyduğu dünya standartlarına ulaşmak ve aynı sevi-yede olmak Türkiye’nin her zaman temel gayesi olmuştur. 

Siyasi partilerle ilgili Anayasa ve kanuni düzenlemeler de bu temel prensipler ve hedefe bağlı olarak geliştirilmiştir. 

Aşağıdaki bölümde (I. BÖLÜM, 2. FASIL, 1. KISIM) dün-yadaki gelişmeye paralel olarak memleketimizde, siyasî partilerimizle ilgili mevzuatta yapılan değişikliklerin mahiyeti ve ana gayeler bakımından ne ifade ettikleri açıklanmıştır. 

B.5. TÜRKİYE’NİN UYMAYI TAAHHÜT ETTİĞİ ULUSLARARASI ANLAŞMALARA GÖRE SİYASİ PARTİLER HUKUKUNDA GELDİĞİ SON NOKTA:
Uluslararası andlaşmalar ‘kanun hükmünde’ olup doğrudan uygulanma gücüne sahip olduğundan gerek Lozan Andlaşması gerekse AİHS hükümleri, Türkiye için bugün gelinen noktada açık ve net ilkeler ortaya koymaktadır. Siyasi parti davalarında da AİHS hükümlerinin gözönünde bulundurulması gerekmektedir. Bu gereklilik, yüksek mahkemelerin varlık nedenleri (raison detre) düşünüldüğünde, kendini daha fazla hisettirmektedir. Anayasa Mahkemeleri, hak ve özgürlükleri, kamu erkini kullananların muhtemel ihlallerine karşı korumak için vardırlar (DURAN, L.: ‘The Function and Position of Constitutional Jurisdiction in Turkey’, in: Turkish Public Administration Annual, 1984, No:11, sh.3).

Anayasa Mahkemesi eski üyelerinden Sayın Yılmaz Aliefendioğlu‘nun kelimeleriyle ifade edecek olursak:

“Anayasa Mahkemesi, Anayasa ilkelerini yorumlarken, insan hak ve özgürlüklerinin eriştiği çağdaş anlayış ve insan haklarına saygıyı sürekli göz önünde tutmak, Anayasa’nın öngördüğü devlet yetkileriyle temel hak ve özgürlükler arasındaki dengenin korunmasına özen göstermek durumundadır.” (‘Karşıoy Yazısı‘, E.1993/3, K.1994/2, AMKD, sayı 30, cilt 2, sh.1217/1218.) 
Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Yekta Güngör Özden de Anayasa Mahkemesi’nin 30. Kuruluş Yıldönümü’nde düzenlenen Sempozyum’un açış konuşmasında aynı gerçeği belirtmiştir.

Sayın Özden’e göre:

“İnsan hakları evrensel bir ülküdür. Her durum ve koşulda, her zaman yaşanıp savunulmalı, hiçbir nedenle sınırlanmamalı ve özüne dokunulmamalıdır. İnsan haklarının çiğnenmesi bağışlanmaz bir suç kabul edilmedikçe bu konudaki yakınmaların arkası kesilmez. Hukukçuların, özellikle anayasa yargıçlarının bu konuda sorumlulukları büyüktür. Mahkememiz, insan haklarına dayanan, yollamalar yapan kararlar vermektedir. Yargıçların da uluslararası sözleşmelere daha çok özen göstermesi gerekir.” (‘Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Göngör Özden’in Açış Konuşması’, in: Anayasa Yargısı, No:9, sh.10/11.)
Anayasa Mahkemesi RaportörüSayın Doç.Dr.Mehmet Turhan‘ın da belirttiği gibi:

“Anayasa Mahkememiz, bir siyasî partinin kapatılması davasında, “kanun hükmünde” olduğu için AİHS’ni Siyasi Partiler Yasası ile birlikte değerlendirmek; Anayasaya aykırılığı tespit ederken de, Anayasa hükümlerini AİHS’de (ve ek Protokollerde) öngörülen hak ve özgürlükleri dikkate alarak yorumlamak durumundadır.’ (TURHAN, M.: ‘Demokratik Devlet İlkesi Açısından Siyasi Partilerin Kapatılmaları ile İlgili Hükümlerdeki Uyumsuzluklar’, in: Yeni Türkiye, sayı 10, yıl: 1996, sh.420.) 
Nitekim Anayasa Mahkemesi kimi kararlarında AİHS’nin örgütlenme hakkını düzenleyen 11. maddesine göndermede bulunmuştur (Örneğin bkz. E.1993/3 K.1994/2, 16.6.1994; AMKD, sayı:30, Cilt:2, sh.1207/1208).

Dolayısıyla, Türkiye’de bir siyasî parti kapatma davasında şu hususların değerlendirilmesi gerekir:

a- Siyasi parti kapatma davası AİHS’nin 11. maddesinin ikinci paragrafında sayılan sebeplerden hangisine da-yandırılmaktadır? Partinin programı ya da eylemleri kamu güvenliğini mi tehdit etmektedir? Genel ahlâka mı aykırıdır? Yoksa başkalarının hak ve özgürlüklerini mi ihlal etmektedir? 

Öncelikle bu soruları sınırlama temellerini dar bir yoruma tabi tutarak cevaplamak gerekir.

Anılan sorulara açık ve kesin cevaplar bulunamıyorsa bir siyasî partinin kapatılması talebiyle dava açılamaz.

Sınırlama nedenlerini keyfi, geniş yoruma tabi tutarak ve kapsamlarını genişleterek de bu sorular ‘olumlu’ yönde cevaplandırılamaz. 

Anayasa Mahkemesi Raportörü Sayın Doç.Dr.Mehmet Turhan bu kavramlardan ne anlaşılması gerektiğini şu şekilde açıklıyor:

“Bir siyasî partinin kapatılması sözkonusuysa, örgütlenme hak ve özgürlüğünün AİHS’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasında sayılan ‘milli güvenlik’, ‘kamu güvenliği’ ve ‘….başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması’ gibi kısıtlama sebeplerinin somutlaştırılması gereklidir. Milli güvenliğin korunması sebebine dayanmak için, örgütlenmenin, ülke topraklarını parçalamaya yöneldiği ve bu amaca yönelik hareketlerin bölge barışını bozma eğilimi gösterdiği delillendirilmeli; kamu güvenliğinin korunması sebebini ileri sürebilmek için ise parti örgütünün terörü desteklediği veya yönettiği, halk arasında kin ve husumet duygularını körüklediği ispat edilmelidir. Keza, başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması sebebine dayanabilmek için de, terörle örgütün (partinin) bağlantısı kanıtlanmalıdır.” (TURHAN, Yeni Türkiye, sayı 10, sh.422)
b- Bu sebeplerden bir ya da daha fazlası ileri sürülerek partinin kapatılması isteniyorsa, bunun “demokratik bir top-lumda gerekli” olup olmadığı sorgulanmalıdır. AİHK‘nun Sosyalist Parti davasında da vurgulandığı gibi, rastgele, keyfi sınırlandırmaları önlemek için “demokratik bir toplumda gereklilik”, katı (strict) bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. (Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun 26 Kasım 1996 tarih ve 21237/93 Sayılı kararı: Sosyalist Parti davası, parg. 81) (Ek: Bölüm I, No:1).

Burada dikkate alınması gereken husus bir siyasî partiyi kapatmanın “acil bir toplumsal gereksinime”ye (presing social need) matuf olup olmadığıdır. Bir başka ifadeyle, zorunlu, kaçınılmaz ve acil bir sosyal ihtiyaç olmadığı müddetçe haklar sınırlandırılamaz.

Bu nedenle, yıllar önce söylenmiş olduğu iddia edilen sözler delil gösterilerek bir siyasî partinin kapatılması mümkün değildir. 

Nitekim 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu‘nun parti üyelerinin eylem ve konuşmalarının üzerinden iki yıl geçmişse değerlendirmeye alınamıyacağını belirten hükmü böylesi iddiaların önünü kesmek içindir (Madde 101/d-1).

Aynı şekilde kapatılması istenen siyasî partinin eylem ve düşüncelerinin “potansiyel tehlike teşkil ettiği” ve “ileride büyük zararlara sebep olabileceği” gibi faraziyelerle de örgütlenme özgürlüğü kısıtlanamaz.

Bu açıklamalar ışığında İddianamede yeralan ve Sayın Başsavcı’nın Partimizin kapatılmasına delil olarak ileri sürdüğü görüş ve beyanların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile garanti altına alınmış ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında ele alınması gerektiği açıktır. Aşağıda ayrıntısıyla izah edileceği üzere; iddia konusu görüş ve konuşmaların AİHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrasındaki sebepler kapsamında mütalaa edilmesi mümkün değildir. Bu ifadelerin, “geniş” ve “keyfi” yorumlanması halinde dahi sınırlandırma sebeplerine dayanılması mümkün değildir. Ayrıca, bu şekildeki sınırlandırmalar, temel unsurları “çoğulculuk” ve “hoşgörü” olan demokratik bir toplumda “gerekli”de değildir. Dolayısıyla parti kapatma davaları bir yandan örgütlenme hakkını ortadan kaldırmakta, diğer yandan da ifade özgürlüğünün alanını son derece daraltmaktadır. Çağdaş demokrasilerde şiddet ve terörü savunmayan, başkaları için “açık”, “ciddi”, “mevcut” ve “somut” bir tehlike teşkil etmeyen siyasî partiler kapatılamaz ve kapatılamamaktadır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasının soğuk savaş şartlarında ve faşist rejimlerin henüz hayaletinin hafızalarda taze olduğu bir dönemde Federal Almanya Anayasa Mahkemesi’nin Faşist Parti ve Komünist Partisi’ni kapatma kararları 50 yıl önceki o dönemin şartları içinde değerlendirilmesi gereken istisnai durumlardır. Bunun dışında çağdaş dünyanın bugün ulaştığı noktada, genel kural olarak siyasî partiler kapatılamaz. Kapatılamaz, zira siyasî partiler modern demokrasinin olmazsa olmaz unsurlarıdır. Nitekim, aynı partiler daha sonra tekrar kurulmuş; fakat, bir daha kapatılmamışlardır.

Helsinki İnsan Hakları İzleme Komitesi (Human Rights Watch) gibi saygın NGO’ların ve The Ecomomist gibi prestijli uluslararası dergilerin partimizin kapatılması istemiyle açılan davaya gösterdikleri duyarlılık ve tepki de esasen bu hakikatı ifade etmektedir. (Bkz. Refah Partisi’nin Kapatılmasına Dair Davaya İlişkin İnsan Hakları İzleme Komitesi Helsinki: Endişe Beyanatı, 3 Temmuz 1997 ve ‘Generals and Politics: The Increasing Lonelines of being Turkey’, The Economist, 19 Temmuz 1997) (Ek: Bölüm I, No:2 – Ek: Bölüm I, No:3).

Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Komisyonu‘nun Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Partisi’nin kapatılma kararlarını Sözleşme’nin 11. maddesi ile garanti altına alınan örgütlenme özgürlüğüne oybirliği ile aykırı bulması da bu görüşe somut destek teşkil etmektedir. (TC. Dışişleri Bakanlığı’nın Adalet Bakanlığı’na yazdığı AKGY+387-2614 sayı ve 25 Şubat 1997 tarihli yazı) (Ek: Bölüm I, No:4).
2. FASIL:

TÜRKİYE’DE SİYASİ PARTİLER HUKUKU İLE İLGİLİ GELİŞMELER

A. BİRİNCİ KISIM: TÜRKİYE’DE SİYASİ PARTİLERLE İLGİLİ MEVZUATIN VE TATBİKATIN GELİŞMESİ
Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa’mızın Başlangıç” kısmında belirtildiği gibi “Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak” demokratik ülkeler arasındaki yerini almıştır. Böylece Anayasa’mız daha “Başlangıç” kısmında Türkiye’nin demokratik bir ülke olduğunu, demokrasi ve insan hakları bakımından bütün dünyadaki çağdaş demokratik ülkelere paralel olarak gelişmekte olan bir ülke olduğunu açık bir şekilde belirtmiştir.

Demokrasilerde temel esas milletin iradesidir. Bu yüzden demokrasilerde egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Milli iradeye dayanmayan hiçbir güç meşru sayılamaz. Milli iradenin baskı ve engellemelerle tecellisinin önlenmesi demokrasiyle bağdaşmaz. Demokrasilerde iktidarı da muhalefeti de belirleyen tek güç, milli iradedir. Başka bir deyişle demokrasilerde iktidar yönetim yetkisini, muhalefet ise denetim hakkını milli iradeden alır.

Milli irade, siyasî partilerle tezahür eder. Bu yüzden siyasî partiler demokrasilerin vazgeçilmez temel unsurlarıdır. Bundan dolayıdır ki çağdaş dünyada “kutsal devlet” anlayışı yerine, “demokrasinin, insan haklarının ve özgürlüğün kutsallığı” anlayışı yerleştikçe siyasî partilerin kapatılmaması fikri esas olmuş ve olmaktadır. Esasen totaliter rejimlerdeki “kollektif suç” yerine çağdaş ülkelerde “suçun şahsiliği” prensibinin yerleşmesi de siyasî partilerin kapatılmaması temel esasını pekiştirmiştir. İşte bu çağdaş gelişmelere paralel olarak Türkiye’mizde de 50 yıldan beri demokrasimiz çeşitli merhalelerden geçerek bu çağdaş noktaya ulaşmış bulunmaktadır.

Bilindiği gibi ülkemiz 1946 yılında çok partili siyasî hayata geçmiştir. O tarihten bu yana siyasî partiler mevzuatımızda dünyadaki çağdaş gelişmelere paralel olarak çok önemli değişimler olmuştur. Bu gelişmeleri aşağıdaki gibi dört merhale halinde özetlemek mümkündür.

1.1946 – 1960 Dönemi,

2.1961 Anayasası Dönemi,

3.1982 Anayasası Dönemi,

4.1983 tarih ve 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’ndan Sonraki Dönem.

1. 1946 – 1960 Dönemi:

1946 – 1960 Döneminde siyasî partiler 28.6.1938 tarih ve 3512 Sayılı Dernekler Kanunu‘na tabi idi. Bu sebeple siyasî partiler, sıradan dernekler gibi Sulh Ceza Mahkemelerince kapatılabilirdi.

Bir cümle ile o dönemde siyasî partilerimiz başlıca üç şeyden; müstakil bir Siyasi Partiler Kanunu’ndan, Anayasa teminatından ve Anayasa Mahkemesi güvencesinden yoksundu. Bu durum, 1961 Anayasası dönemine kadar devam etti.

2. 1961 Anayasası Dönemi:

1961 Anayasası ile siyasî partilerimiz için yeni bir dönem başladı. Siyasi partiler “demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları” olarak anayasal kuruluşlar haline geldiler. Bu arada 1961 Anayasası ile Anayasa Mahkemesi kuruldu. Siyasi partileri kapatma davalarına bakma görevi Anayasa Mahkemesi’ne verildi. Böylece siyasî partilerimiz büyük bir teminata; Anayasa Mahkemesi güvencesine kavuştular. 1965 yılında da 648 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu çıkarıldı.

Öte yandan 1971 Anayasa değişikliği ile siyasî partilere, belli şartlar dahilinde, Devlet yardımı öngörüldü. (mad.56/son).

3. 1982 Anayasası Dönemi:

7 Kasım 1982 günü % 92 nisbetinde halkoyuyla kabul edilen yeni Anayasamız demokrasinin ruhuna uygun olarak siyasî partilere büyük önem vermiş hatta özel korumaya almıştır. Bu da gayet tabiidir. Çünkü siyasî partilerin korunması demokratik rejimin, yani milli iradenin korunması demektir.

Siyasi partisiz demokratik siyasî hayat düşünülemez (TEZİÇ, E.: Anayasa Hukuku, 3. baskı, İstanbul, 1996, sh. 305).

Çünkü; 

“Demokratik siyasî hayatın motoru siyasî partilerdir.” (DAVER, B.: Siyaset Bilimine Giriş, 5. baskı, Ankara-1993, sh. 166).
Anayasa Mahkemesi’nin bir kararında da belirtildiği gibi;

“… çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetimine katılmaları temel koşuldur… Kişilerin ayrı ayrı güçleriyle sonuç almaları zordur. Bireysel iradelerini birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, … vazgeçilmez öneme sahip olan siyasî partilerdir” 

“Siyasi partiler, belli siyasî düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasî partiler…. siyasî katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.”

“Siyasi partiler, demokratik rejimin ‘olmazsa olmaz’ şartıdır.” (Anayasa Mahkemesi, 16.6.1994, E.1993/3, K.1994/2, AKMD, sayı.30, (sh.1061-1229) sh.1184).
Bu yüzdendir ki Anayasamıza göre:

“Siyasi partiler demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” (mad.68, fıkra 2).

“Siyasi partiler önceden izin almadan kurulurlar.” (mad.68, fıkra 3).
Siyasi partiler mahiyetleri itibariyle, hukuken, “serbest kuruluşlar”dır (TEZİÇ, Anayasa Hukuku, sh. 316).

Kamu yararına çalışan bir dernek veya vakıf hükmünde değillerdir. Önemleri itibariyle bunları çok aşan kurumlardır. Bu önemlerinden dolayıdır ki; Anayasa’mız siyasî partilere Devlet’in yeterli mali yardım yapmasını öngörmüştür (mad.68, fıkra 7).

Yine önemlerinden dolayıdır ki Anayasa’mızın amir hükmüne göre:

“Siyasi Partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenme ve kapatılmaları ile siyasî partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir” (mad.69, fıkra son).
Anayasa’nın sözünü ettiği kanun, 22.4.1983 tarih ve 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’dur.

4. 1983 Tarih ve 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’ndan Sonraki Dönem:

Bu yeni dönemde çağdaş gelişmelere paralel olarak siyasî partilerin kapatılmaması hususunda büyük ve önemli adımlar atılmıştır.

Nasıl insanlık çağdaşlaştıkça “kutsal devlet” anlayışı yerine “demokrasinin, insan hakları ve özgürlüğün kutsallığı” hakim olmaya başlamışsa, buna paralel olarak milli iradenin serbestçe tecellesinin en mühim vasıtaları olan siyasî partilerin de ufku açılmış, önündeki yasaklar kaldırılmış, teminata kavuşmaları için yoğun çabalar harcanmış ve siyasî partilerin kapatılmaması hedefine paralel olarak bunların kapatılabilmelerine ait şartlar son derece ağırlaştırılmış ve birçok vazgeçilemez hükümlere bağlanmıştır.

Nitekim 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu, siyasî partiler hakkında kapatma davalarının açılabilmesini aşağıda ayrıntılarıyla izah edeceğimiz 5 unsurun hepsinin yerine getirilmesi şartına bağladığı gibi, bir üyenin ihracını da tabii hakimince hüküm giymesi şartına bağlamıştır.

Ayrıca Anayasa Mahkemesi’ne kapatma davası açılınca ilgili üyenin 30 gün içinde ihracı halinde kapatma davasının düşeceği hükmünü de getirmiştir.

Bunun gibi 1995 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile de siyasî partiler lehine aşağıdaki (B-1) bölümünde izah edilen yeni esaslar getirilmiştir.

Türkiye’deki 50 yıllık bu gelişmeyi siyasî partilerle ilgili Anayasa hükümleri, siyasî parti kanunları ve Anayasa Mahkemesi içtihatları açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

B. İKİNCİ KISIM: SİYASİ PARTİLER HUKUKU’NDA ULAŞILAN SON MERHALE:
Yukarıdaki bölümlerde dünyadaki demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerdeki çağdaş gelişmelere genel bir bakış yapılmış, bunlara paralel olarak Türkiye’deki son elli yıllık gelişmeler de ana hatlarıyla belirtilmiş ve yine Türkiye’de bu gelişmelere uygun olarak Siyasi Partiler Hukuku’yla ilgili değişimler ve merhaleler ortaya konulmuştur.

Bu bölümde bütün değişimlerden sonra Türkiye’deki Siyasi Partiler Hukuku’nun eriştiği son merhale ana hatlarıyla belirtilmiştir. Halihazır durumu belirtirken:

B-1. Anayasa’da yapılan değişikliklerle erişilen son merhale,

B-2. Siyasi Partiler Kanunu’nda yapılan değişikliklerle erişilen son merhale,

B-3. Anayasa Mahkemesi içtihatlarıyla erişilen son merhale, olmak üzere üç bölümde kısaca özetlenmiştir. 

Şöyle ki;

B.1. ANAYASA’DA SİYASİ PARTİLER LEHİNE YAPILAN DEĞİŞİKLİKLER:
Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne dahil etmek için Anayasa’mızda, 1995 yılında siyasî partiler lehine önemli değişiklikler yapılmıştır. Değişikliklerin amacı; Siyasi Partiler Hukuku’nda en son çağdaş normların Türkiye’de uygulanmasını sağlamaktır.

Söz konusu değişiklikleri üç grupta toplayabiliriz.

a.Kapatma Sebepleriyle İlgili Değişiklikler:

1995 Anayasa değişikliği ile çağdaş gelişmeye paralel olarak Türkiye’mizde de siyasî partilerin kapatılmaması ana prensibi benimsenmiş, 1982 Anayasası ile 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nda kabul edilen pek çok kapatma sebepleri ortadan kaldırılmıştır.

Artık bir siyasî partinin kapatılması ancak aşağıdaki üç sebebin, var olması için belirtilen, açık, kesin deliller ve koşulların sübut bulması halinde mümkün olabilecektir.

1) Bir siyasî partinin tüzük ve programının Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrası hükümlerine aykırı olması, 

Böylece 1982 Anayasası ve ayrıca 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nda daha önce çok daha şümullü bir şekilde yer almış olan kapatma sebepleri şimdi Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasındaki hususlara inhisar ettirilmiştir.

2) Bir siyasî partinin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlar ile yabancı gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alması,

Önceleri siyasî partilerin yurtdışından yardım almaları kat’i surette yasak iken 1995 değişikliği ile Anayasa, yabancı ülkede bulunmasına rağmen Türk uyrukluğunda olan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alınması yasağını kaldırmıştır (mad.69, fıkra 9).

3) Bir siyasi partinin, Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasında belirtilen fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin sübut bulması. 

Ancak sübut için 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun ilgili maddelerinde belirtilen şartların tahakkuku halinde bir siyasî parti kapatılabilir.

b. Siyasi Partilere Katılım ve Siyasi Parti Organlarıyla İlgili Değişiklikler:

1995 Anayasa değişikliği ile siyasî haklar genişletilmiş, siyasî yasaklar azaltılmış, böylece siyasî partilerin daha köklü, güçlü ve etkin kuruluşlar haline gelmeleri için zemin hazırlanmıştır.

Eskiden derneklerin, vakıfların, sendikaların, üniversite öğretim üyelerinin hatta reşit olmasına rağmen 21 yaşını ikmal etmemiş gençlerin, kısacası çok geniş bir kitlenin siyaset yapması yasak iken 1995 Anayasa değişikliği ile bu yasaklar sona ermiştir.

Ayrıca siyasî partilerin kadın kolları ve gençlik teşkilâtı kurmaları mümkün hale getirilmiştir.

c. 1995 Anayasa Değişikliği İle Bir Siyasi Partinin Kapatılmasının Sonuçları Hafifletilmiştir:

Şöyleki;

1. Anayasa Mahkemesi kararıyla bir siyasî parti temelli olarak kapatıldığı zaman, 1995’ten önce, kapatılma davasının açıldığı tarihte parti üyesi olan bütün milletvekillerinin vekilliği düşerken artık sadece söz ve eylemleriyle partinin kapatılmasına sebep olan kimselerin milletvekilliğinin düşmesi esası getirilmiştir.

2. Anayasa’da 1995’te yapılan değişiklikten önce “temelli kapatılan siyasî partilerin kapatılma tarihinde üyeliği devam eden kurucuları, genel başkanı, merkez karar ve yönetim kurulu ile her kademedeki yönetim ve disiplin kurulu üyeleri ve Türkiye Büyük Millet Meclisi siyasî parti grubu üyeleri başka bir siyasî partinin kurucusu, yöneticisi ve deneticisi olamazlar”dı. Günümüzde ise bu yasaklar sadece partinin kapatılmasına sebep olan kimseler için geçerli hale getirilmiştir.

3. Eskiden bir siyasî partinin temelli kapatılmasına sebep olan kimseler on yıl süreyle siyaset dışı kalırken 1995 değişikliği ile Anayasa bu süreyi beş yıla indirmiştir. (mad.69/VIII)

B.2. SİYASİ PARTİLER KANUNU’NDAKİ DEĞİŞİKLERLE ULAŞILAN SON MERHALE:
2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’muz, bir partinin kapatılmasını, bilhassa odak haline gelme sebebiyle kapatma davası açılabilmesini beş kesin şartın gerçekleşmesine bağlamıştır.

Çağdaş gelişmeye paralel olarak siyasî partilerin kapatılmaması ilkesi yönünde adımlar atılırken Türkiye’mizde de 1986 yılında 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nda çok önemli değişiklikler yapılmıştır. Bu meyanda bir siyasî partiden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın bir üyenin ihracını talep edebilmesi için bu üyenin “hüküm giymesi” şartı getirilmiş, bir siyasî partinin suç odağı haline geldiği iddiası ile dava açılabilmesi ise beş kesin şarta bağlanmıştır. 

Bu şartlar:

1.Suç sayılan fiillerin parti mensuplarınca işlendiğinin ‘hüküm giymeleriyle” sübut bulması,

2.Bu üyelerin partiden ihraçları için Cumhuriyet Başsavcısı’nın partiye bildirimde bulunması,

3.Partinin bu üyeleri 30 gün içinde ihraç etmemesi,

4. Bu fiillerin üyelerce kesif bir biçimde işlendiğinin sübut bulması,

5. Partinin bu fiilleri benimsediğinin de sübuta ermesi.

Anayasa koyucu ise bu şartları dahi yeterli görmemiş olmalı ki yukarıda belirttiğimiz gibi 1995 yılında Anayasa’da siyasî partiler lehine -ilaveten- önemli düzenlemeler yapmış; siyasî katılımcılığı artırırken siyasî partilerin kapatılma sebeplerini azaltmış ve daraltmıştır.

Gerek 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nda 1986’da yapılan değişiklikler, gerekse 1995’te Anayasa’da yapılan değişiklikler, sonuç olarak, siyasî parti yasaklarını azaltan, savunmaya daha fazla imkân tanıyan ve parti kapatmaktan ziyade partilerin sağlıklı bünyeye kavuşmalarını esas alan çağdaş gelişmelere paralel olan değişmelerdir.

B.3. ANAYASA MAHKEMESİ İÇTİHATLARINDAKİ GELİŞME:
Anayasa Mahkemesi içtihatları da, çağdaş gelişmelere paralel olarak “parti kapatılmaması ilkesi” yönünde gelişmiştir.

Yukarıda 1995 Anayasa değişiklikleriyle partilerin kapatılma sebeplerinin son derece daraltıldığını ve 2820 Sayılı Kanun ve 1986 yılında yapılan değişiklikle de “odak” olma sebebiy-le siyasî partilerin kapatılmasının birçok şartların sübutuna bağlandığını belirtmiştik.

Bu bölümde ise dünyadaki ve Türkiye’deki çağdaş mevzuat gelişmelerine paralel olarak Anayasa Mahkemesi içtihatlarındaki gelişmelere, parti kapatılmaması istikametinde atılan adımlara değinmek istiyoruz.

Nitekim Yüksek Mahkeme, 500’e yakın sanık ve 80’e yakın eylemle suçlanıp konusu suç teşkil eden fiillerin işlendiği bir “odak” haline gelmekle suçlanan Halkın Emek Partisi’nin odak haline gelmediğine karar vermiştir (Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993, E.1992/1, K.1993/1, [R.G.18.8.1993 /21672]).

Yine Yüksek Mahkeme’miz, tüzük ve programıyla Anayasa’nın 136., Siyasi Partiler Kanunu’nun ise Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin korumasında olan 89. maddesine aykırı davrandığı iddiası ile Demokratik Barış Hareketi Partisi‘nin kapatılması için açılan davayı, reddetmiştir (E. 1996/3 [Siyasi Parti-Kapatma] Sayılı dava ile ilgili gerekçeli karar henüz yayınlanmamıştır).

3. FASIL:

BU DAVA DÜNYADAKİ VE TÜRKİYE’DEKİ GELİŞMELERE TERS DÜŞMÜŞTÜR.

A. BİRİNCİ KISIM: ÇAĞDAŞ DEMOKRASİLERDE SİYASAL PARTİLERİN KAPATILMASI, İFADE VE ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜKLERİ İLE BAĞDAŞMAZ.
Dünya ve Türkiye’nin bugün demokrasi, insan hakları, özgürlük, düşünce hürriyeti ve siyasî partiler hukukunda geldiği nokta:

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Paris Şartı gibi belgeler, insan hakları ve demokrasi alanında çağdaş dünyanın geldiği en son noktayı göstermektedir. Bu noktada Siyasî Partiler Hukuku’nun eriştiği son aşamayı tesbit edebilmek için bu belgelerin içeriklerine bakmamız gerekir.

Parti kapatma davalarında AİHS’nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesi ile örgütlenme hakkını düzenleyen 11. maddesi öncelikle dikkate alınması gereken hükümler içermektedir. Siyasî partiler birer “örgüt” olarak 11. maddede garanti altına alınan örgütlenme hakkının siyasî alanda tezahürleridirler. Dolayısıyla parti kapatma kararlarının öncelikle 11. madde kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir. AİHK’nun içtihatları da zaten bu yöndedir. AİHK Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Parti kararlarında Sözleşme’nin 11. maddesinin siyasî partilerin kapatılması konusunda bir lex specialis oluşturduğunu düşünmektedir. (Sosyalist Parti (SP/PERİNÇEK v. Turkey davası, Başvuru No:21237/93, Avrupa İnsan Hakları Komitesi Karar Tarihi: 26.11.1996, para.86) (Ek: Bölüm I, No:4). Bununla beraber AİHS’nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesi de parti kapatma davaları için önemli ilkeler ve açık hükümler içermektedir. Bu nedenle biz Sözleşme’nin 11. ve 10. maddelerini birlikte ele alacağız.

AİHS, 11. maddeye göre:

“1. Herkes, menfaatlerini korumak için sendika kurma ve onlara katılma hakkı dahil, barışçıl toplanma ve örgütlenme özgürlüğüne sahiptir.

2. Yasalarla öngörülen ve demokratik bir toplumda gerekli olan, milli güvenlik veya kamu güvenliği, düzensizliğin veya suçun önlenmesi, sağlık ve ahlâkın korunması ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması nedenlerinin dışında hiçbir nedenle bu haklara sınırlama konamaz. Bu madde silahlı kuvvetler, polis ya da devlet memurlarının bu haklardan yararlanmalarına yasal kısıtlama getirilmesini engellemez.”
AİHS’nin 10. maddesi de benzer şekilde ifade özgürlüğünü ve sınırlarını düzenlemektedir. Buna göre:

“1. Herkes ifade özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat taşıma ve resmi makamlarca karışılmaksızın ve ülke sınırlarına bakılmaksızın bilgi ve fikirlerin alınıp yayılması özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletleri radyo, televizyon veya sinema girişimlerini izne bağlamaktan engellemez.

2. Kullanılması ödev ve sorumluluklar içeren bu Özgürlükler, demokratik bir toplumda gerekli olan, ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü veya kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması veya suçun önlenmesi, genel sağlık yada ahlâkın korunması, başkalarının ün ve haklarının korunması, gizli belgelerinin açıklanmasının engellenmesi ya da yargının otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla kanunla konulan kural, şart, kısıtlama ve cezalara bağlanabilir.” (AİHS 10 ve 11. maddeleri İngilizce aslından çevrilmiştir. Orjinal metinler için bkz. I. Brownlie (ed.), Basic Documents on Human Rights, Third Edition, Oxford: Clarendon Pres, 1992, sh.330/331).
Görüldüğü gibi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, ifade özgürlüğü ve örgütlenme hakkı konusunda önce genel ilkeleri vermekte (10/1 ve 11/1), sonra da bu hakların hangi durumlarda sınırlandırılabileceğini belirtmektedir (10/2 ve 11/2). Ancak hemen belirtmek gerekir ki Sözleşme çerçevesinde hakların korunması esas, sınırlandırılması ise kesin şartlara bağlanmış istisna niteliğindedir.

Uluslararası İnsan Hakları Hukuku literatüründe otorite olarak kabul edilen Van Dijk ve Van Hool‘un da önemle vurguladıkları gibi, bu maddelerin ikinci pragraflarında yer alan ulusal güvenlik, kamu düzeni, genel ahlâk gibi sınırlandırma sebeplerinin dar yoruma tabi tutulması gerekir. Aksi takdirde birinci paragrafta garanti altına alınan hakkın yaşama alanı kalmayacaktır. Sınırlandırma nedenleri geniş yorumlandığında Sözleşme’nin öngördüğü hakların korunması “hayal” olmanın ötesine geçemeyecektir. (P.van DIJK & G.J.H. Van HOOL: Theory and Practice of European Convention on Human Rights, Second Edition, Deventer: Kluwer, 1990, sh.583, Ayrıca bkz. P.SIEGHART: The Lawful Rights o Mankind: An Introduction to the International Legal Code of Human Rights, Oxford: OUP, 1986, sh.81).

Böyle bir tehlikeyi önleyebilmek için AİHS, ifade özgürlüğüne ve örgütlenme özgürlüğüne getirilen sınırlamaları da sınırlamıştır. Buna göre 10. ve 11. maddelerinin 2. paragraflarda yer alan nedenlerle haklara yapılan müdahalelerin “yasayla öngörülmesi” (prescribed by law) ve “demokratik bir toplumda gerekli” (necesary in a democratic society) olması gerekir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) çeşitli davalarda sınırlandırma sebeplerinin nasıl yorumlanmasına ve demokratik toplumun neyi gerektirdiğine dair genel ilkeler ve açık hükümler ortaya koymuştur. AİHM, “Silver v.UK” davasında bu ilkeleri dört ana madde altında özetlemiştir:

(a). [Demokratik toplumda] ‘gerekli’ sıfatı… ‘izin verilebilir,’ ‘sıradan’, ‘faydalı’, ‘makul’, ya da ‘arzu edilir’ gibi ifadelerin esnekliğine sahip değildir.

(b) Taraf devletler sınırlamaları uygulama bakımından mutlak olmayan bir takdir yetkisine sahip olmakla birlikte, bu sınırlamaların Sözleşmeye uygunluğu noktasında son söz [Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi]nindir.

(c) ‘demokratik bir toplumda gerekli’ ifadesi (haklara yönelik) müdahalelenin ‘acil bir sosyal gereksinimi’ karşılaması ve ‘meşru amacını aşmaması’ demektir.

(d) Garanti altına alınan hakkı sınırlandırmaya yönelik istisnaları içeren Sözleşme ifadeleri dar yorumlanmalıdır. (Silver v.United Kingdom davası, 25 Mart 1983, Series A, N:61; [1983], 5 EHRR 347, para.97.)
ABD Yüksek Mahkemesi (Supreme Court) da ifade özgürlüğü ile ilgili kararlarında bir hakkın sınırlandırılabilmesi için o hakkın kullanımının “açık ve mevcut bir tehlike” (clear and present danger) oluşturması gerektiğini belirtmiştir (Bkz. “Schenk v. United States” davası, 249 U.S. 47 [1919], sh.52).

Supreme Court yargıcı Brandeis’e göre;

“ciddi zarar endişesi, konuşma ve toplanma özgürlüğünü sınırlamayı tek başına haklı gösteremez. İnsanoğlu cadılardan korktu ve kadınları yaktı. İfade özgürlüğünü meşru bir şekilde sınırlandırabilmek için bu özgürlüğün kullanımının sonucunda ciddi zararlar doğacağına dair endişenin makul temellere (reasonable ground) dayanması gerekir.” (“Dennis v.United States” davası, 341 U.S. 494 [1951], sh.585) Benzer bir yaklaşım için bkz. (“Butler v.Michigan” davası 352 U.S. 380 [1957], sh.383).
Ancak başkaları için “açık”, “mevcut” ve “ciddi” bir tehlike sözkonusu ise hakların ve özgürlüklerin kullanımı kısıtlanabilir. Profesör Ronald Dworkin‘in ifadesiyle hınca hınç dolu bir tiyatroda yalan yere ‘yangın var!” diye bağırmak sınırlandırmayı gerektiren davranıştır [R.DWORKIN: Taking Rights Seriously, London: Duckworth, 1977, sh.204].

Buradaki tehlike “açık”, “mevcud” ve “ciddi”dir. Bu unsurlar gerçekleşmediği halde, “potansiyel tehlike“ yada “yoruma başvurma“ suretiyle tehlike tesbiti gibi mülahazalarla özgürlüklerin sınırlandırılması düşünülemez. Bir hakkın kullanımının “bugün değilse bile ileride tehlike oluşturabileceği“ faraziyesi ile kısıtlanması söz konusu olamaz.

Parti kapatma davalarında AİHS’nin 10. maddesiyle korunan ifade özgürlüğü de önemli bir yer işgal etmektedir. Handyside davasında ve daha sonraki davalarda AİHM bu konudaki görüşlerini net bir şekilde ortaya koymuştur. AİHM’nin “Handyside” davasında çizdiği “demokratik toplum” resmi, daha sonra ifade özgürlüğü ile ilgili hemen her davada tekrar edilmiştir. AİHM düşünceyi açıklama özgürlüğünü çağdaş demokrasinin temel unsuru olarak kabul etmekte ve bu özgürlüğe yönelik sınırlamalara karşı özel bir hassasiyet göstermektedir. “Handyside v.UK” davasında AİHM “ifade özgürlüğü” ve “demokratik toplum” arasındaki ilişkiyi şu şekilde ifade etmiştir:

“İfade özgürlüğü demokratik toplumun hayati temellerinden biri olup, bu toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için gerekli temel şartlardandır. O (ifade özgürlüğü) sadece ‘lehte’, ‘gücendirmeyen’ veya ‘tarafsız’ ‘bilgi’ ve ‘düşünceler’ için değil aynı zamanda devleti veya belli bir toplum kesimini gücendiren, şok eden veya rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. Bütün bunlar ‘demokratik toplum’un vazgeçilmez unsurları olan çoğulculuk, hoşgörü ve müsamahanın (geniş görüşlülüğün) gerekleridir”. (Handyside v. United Kingdom, 7.12.1976, Series A, No:24; /1979-80) 1 EHRR 737, para. 49. Ayrıca bkz. Sunday Times (The) v.United Kingdom, (1979-80) 2 EHRR 245, para.65, Lingens v. Austria, (1986) 8 EHRR 407, para. 41, Castells v. Spain, (1992), 14 EHRR 445, para. 42, Thorgeirson v. Iceland, (1992) 14 EHRR 843, para. 63, Prager and Oberschlich v.Austria, (1995), 21 EHRR 1, para.38, IVoght v. Germany, (1996), 21 EHRR 205, para. 52.)
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yukarıda aktarılan sözleri defalarca tekrarlayarak ifade özgürlüğünün demokratik bir toplum için ne derece önemli olduğunu vurgulamıştır. İfade özgürlüğünün sadece resmi söylemce onaylanmış, “sakıncasız” düşünceler için değil, statükoyu eleştiren hatta siyasî sistemi “rahatsız” edebilecek “aykırı” fikirler için de geçerli olduğunu AİHM açıkça belirtmiştir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün spektrumunun bu kadar geniş olması, demokratik toplumun olmazsa olmaz şartı olan pluralizm ve tolerans gibi değerleri yaşatmak için kaçınılmazdır.

B. İKİNCİ KISIM : BİR HUKUK DEVLETİ OLAN TÜRKİYE’DE, REFAH PARTİSİ’Nİ KAPATMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR.
Refah Partisi, 19 Temmuz 1983 tarihinde kurulmuş olup; 14 yıldır Türkiye’de Anayasa ve kanunlara uygun olarak siyasî faaliyet icra etmektedir. Bu zaman zarfında ülkemizde yapılan miletvekili ve yerel yönetimler seçimlerine iştirak etmiş olan Partimiz, Mart 1989 Genel Yerel Seçimlerde, başta 5 ilimiz olmak üzere pek çok belediye başkanlıklarını kazanmıştır; Eylül 1991 Milletvekili Genel Seçimlerinde 62 milletvekili kazanarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Grup oluşturmuştur. Kasım 1993 Kısmi Yerel Seçimlerde, Partimiz adayları önemli belediye başkanlıklarını kazanmışlardır. 27 Mart 1994 Genel Yerel Seçimlerinde ise, başta İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyeleri olmak üzere, pek çok ilin belediye başkanlıklarını, yüzlerce ilçe ve belde belediye başkanlıklarını yine Partimiz adayları kazanmışlardır. Nihayet 24 Aralık 1995 Milletvekili Genel Seçimlerinde 158 milletvekili kazanan Partimiz, Türkiye’nin en büyük partisi olarak TBMM’nde grup oluşturmuştur.

Bu zaman zarfında gerek Partimiz adına bulunulan propaganda faaliyetleri, gerek yönetimlerde işbaşına gelen Partimiz temsilcilerinin icraatları hep hukuki zeminde kalmıştır. Yerel yönetimlerde işbaşına gelen Partimiz mensupları, örnek bir yönetim sergileyerek halkımızın teveccühünü kazanmışlardır.

Bu teveccühün bir sonucu olarak, 24 Aralık 1995 Milletvekili Genel Seçimleri’nde Türkiye’nin en büyük partisi hüviyyetini kazanan Partimiz, önce Anamuhalefet partisi görevini üstlenmiştir. Partimiz, Anamuhalefet Partisi olarak bu dönemde önemli hukuki ve siyasî başarılar elde etmiştir. Bu başarılar neticesinde Partimiz, büyük koalisyon ortağı olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin 54. Hükümeti’nin kurulmasında görev almış; Partimiz Genel Başkanı, Başbakanlık görevini üstlenmiş; 18 bakanlık görevi, Partimiz mensubu milletvekillerince üstlenilmiştir.

20. Yasama Dönemi’nde Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde teşkil edilen, başta Plan ve Bütçe Komisyonu olmak üzere, pek çok Meclis İhtisas Komisyonundaki başkanlık görevi Partimiz milletvekillerince deruhte edilmiştir.

Bu dönemde TBMM bünyesinde teşkil olunan Meclis Soruşturması ve Araştırması Komisyonlarında Partimiz Milletvekilleri görev ifa etmişlerdir.

Partimiz temsilcilerinin bütün bu faaliyetleri hep hukuki zeminde icra edilmiştir. 

Bu arada önemle belirtmemiz gerekir ki; büyük koalisyon ortağı olarak Partimizin görev aldığı Türkiye Cumhuriyet’inin 54. Hükümeti aleyhine muhalefet partilerince verilen 12 Gensoru Önergesi TBMM’nce reddedilmiştir. Bu vakıa karşısında, gerek Başbakan sıfatıyla, gerek bakan sıfatıyla 54. Hükümet’te görev alan Partimiz temsilcilerinin siyasî sorumluluklarının söz konusu olmadığı açıkça artaya çıkmıştır. Siyasi sorumluluğun söz konusu olmadığı faaliyetleri dolayısıyla Partimiz temsilcisi siyasî şahsiyetlerin hukuki sorumluluğundan da bahsedilemez.

Nitekim; Prof.Dr.Erdoğan TEZİÇ’in şu görüşleri bu düşüncemizi açıkça teyid etmektedir:

“Bir iktidar partisi için kapatma mekanizmasının işlemesi düşünülemez.” (TÜSİAD, Demokratik Standartların Yükseltilmesi Paketi Tartışma Toplantıları Dizisi, Mayıs 1997) (Ek: Bölüm I, No: 5).
Ayrıca, Refah Partisi 4 milyonu aşkın resmi kayıtlı üyesi ile Türkiye’nin ve hatta dünyanın en büyük partisi hüviyetini kazanmıştır. Takriben 35 milyon seçmen kitlesi olan ülkemizde 4 milyon resmi kayıtlı üyesi ile Partimiz 1989 Genel Yerel Seçimleri’nde % 10, 1991 Milletvekili Genel Seçimleri’nde % 17, 1994 Genel Yerel Seçimleri’nde % 20 ve 1995 Milletvekili Genel Seçimleri’nde % 22 oy almış bir partidir.

Bu görünüm karşısında, 14 yıldan beri yasalar içinde faaliyet gösteren ve Türkiye’nin en büyük partisi olan Refah Partisi’nin kapatılması hukuken mümkün değildir. Aksi takdirde, Anayasa’nın 2. maddesinden devlete izafe edilen demokratiklik vasfı inkâr edilmiş olur. Aslında böyle bir uygulama, Anayasa’ya aykırılık arz edecektir!

Çünkü bu rakamlardan da ve son günlerde yapılan anketlerden de açıkça görüldüğü gibi Refah Partisi, sempatizanlarıyla Türkiye’nin üçte birini temsil etmektedir.

Bu topluluğun demokratik rejimde yok farzedilmesi de gözardı edilmesi de mümkün değildir. Esasen çağdaş dünyada parti kapatmak artık söz konusu değildir. Çünkü parti kapatmakla herhangi bir sonuca ulaşılması mümkün değildir. 14 yıldan beri yasalar içerisinde çalışarak gerek yerel yönetimlerde gerekse merkezi yönetimde halkımıza büyük hizmetleri ifa etmiş olah Refah Partisi’nin iktidarda iken ve laikliğe aykırı hareket ettiği iddiasıyla TBMM’ne verilen Gensorunun TBMM’nce reddedildiği 20 Mayıs 1997 gününün tam ertesi günü, o güne kadar yıllarca bütün Sayın Başsavcılar tarafından Refah Partisi aleyhine bir dava açılmasının hukuken mümkün olmadığının defalarca açıklanmış ve tekrar edilmiş olmasına rağmen, hiç bir usul hükmü dikkate alınmadan, Partiye haber vermeden, birdenbire bu davanın açılması hem Türkiye’de hem de modern dünyada bir büyük hayrete ve reaksiyona sebep olmuştur.

(The Economist, 19 Temmuz 1997, Ek: Bölüm I, No:3)

(New York Times, 19 Haziran 1997, Ek: Bölüm I, No:6)

(New York Times, 14 Haziran 1997, Ek: Bölüm I, No:7)

(Deutsche Presse Agentur, 30 Mayıs 1997, Ek: Bölüm I, No:8)

Bütün ulusararası kuruluşlar böyle bir harekete karşı daha ilk andan şiddetle reaksiyonlarını ortaya koymuşlardır. Bugünkü çağdaş dünyada ve Türkiye’de böyle bir olayın cereyan etmiş olması Refah Partisi’ne değil daha çok Türkiye’ye gölge düşürmüştür. Ülkemizin uluslararası görünümünü demokrasinin ve yasaların gereği olarak hiç bir hukuki mesnede dayanmadan ve kanunların gösterdiği usul hükümlerinden hiç birini yerine getirmeden açılmış olan bu davanın bir an evvel esasına bile girilmesizin usul yönünden derhal reddedilmesi son derece büyük önem taşımaktadır. Yüksek Mahkeme’nin çağdaşlık, demokrasi ve ulusumuz adına bu şerefli görevi en kısa zamanda yerine getireceğine kesinlikle inanıyoruz.

Aşağıdaki bölümlerde neden bu davanın daha ilk incelemede usul bakımından reddedilmesi gerektiğinin gerekçeleri, davanın esas bakımından hiç bir hukuki mesnede dayanmadığı, hiç bir tereddüte mahal bırakmayacak şekilde belirtilmiştir.

II. BÖLÜM: DAVA İLE İLGİLİ ANAYASA VE KANUN HÜKÜMLERİ

A. BİRİNCİ KISIM: ANAYASA HÜKÜMLERİ 23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikten Önceki Metin:

MADDE 68- (fıkra 4) Siyasi partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.

(fıkra 5) Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasi partiler kurulamaz.

MADDE 69-(fıkra 1) Siyasi partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasa’nın 14’üncü maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır. 

(fıkra 5) Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetler; faaliyetlerini de takip eder.

(fıkra 6) Siyasi partilerin, kapatılması, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın açacağı dava üzerine, Anayasa Mahkemesi’nce karara bağlanır.

(fıkra 7) Temelli kapatılan siyasi partilerin kurucuları ile her kademedeki yöneticileri; yeni bir siyasi partinin kurucusu, yöneticisi ve denetiçisi olmayacakları gibi, kapatılmış bir siyasi partinin mensuplarının üye çoğunluğunun teşkil edeceği yeni bir siyasi parti de kurulamaz.

(fıkra 8) Siyasi partiler, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle ayni ve nakdi yardım alamazlar, bunlardan emir alamazlar ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu fıkra hükümlerine aykırı hareket eden siyasi partiler de temelli kapatılır.

(fıkra 9) Siyasi partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.

23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikten Sonraki Metin

MADDE 68-(fıkra 4) Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milliyetiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilklerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.

MADDE 69-(fıkra 4) Siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi’nce kesin olarak karara bağlanır. 

(fıkra 5) Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68’inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.

(fıkra 6) Bir siyasi partinin 68’inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesi halinde karar verilir.

(fıkra 7) Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz.

(fıkra 8) Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesi’nin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazete’de gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar.

(fıkra 9) Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk 

uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alan siyasi partiler temelli olarak kapatılır.

(fıkra 10) Siyasi partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenme ve kapatılmaları ile siyasi partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir.

B. İKİNCİ KISIM: SİYASİ PARTİLER KANUNU’NDAKİ HÜKÜMLER”Görevli mahkeme ve savcılık”

MADDE 98- Siyasi partilerin kapatılması, Cumhuriyet Başsavcısı veya Cumhuriyet Başsavcıvekili’nin açacağı dava üzerine, Anayasa Mahkemesi’nce, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Hükümleri uygulanmak suretiyle, dosya üzerinde inceleme yapılarak karara bağlanır. Anayasa Mahkemesi gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırır.

Anayasa Mahkemesi’nce verilen kararlar kesindir.

Cumhuriyet Başsavcılığı, iddianamesine esas teşkil edecek olayların araştırılması ve soruşturulmasında ve davanın açılması ve yürütülmesinde Cumhuriyet savcılarına ve sorgu hakimlerine tanınan bütün yetkilere sahiptir. Ancak; Anayasa’nın ve kanunların sadece hakimler tarafından kullanılabileceğini belirttiği yetkiler bunun dışındadır.

Cumhuriyet Başsavcısı’nın görevlendireceği Cumhuriyet Başsavcıvekili veya Cumhuriyet Başsavcısı Yardımcıları siyasi partilerin kongrelerini izleyebilecekleri gibi, Cumhuriyet Başsavcılığı siyasi partilerden incelemek üzere gerekli gördüğü belgeleri de isteyebilir.

Siyasi partiler, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın isteklerine en geç onbeş gün içinde cevap vermek zorundadırlar.

Cumhuriyet Başsavcısı, soruşturmayı Cumhuriyet Başsavcıvekili veya yardımcıları eliyle de yürütebilir.

Cumhuriyet Başsavcısı’nın soruşturma için görevlendirdiği Başsavcı yardımcılarının, Yargıtay üyeliğine seçilmeleri hali hariç, soruşturma sonuçlanıncaya kadar süreli veya süresiz başka bir göreve atanmaları Cumhuriyet Başsavcısı’nın yazılı muvafakatına bağlıdır.

Siyasi Partilerle İlgili Yasakları İnceleme Kurulu

MADDE 99- Siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin isteklerin, Cumhuriyet Başsavcılığı’nca reddi halinde, yapılan itirazları incelemek üzere Siyasi Partilerle ilgili Yasakları İnceleme Kurulu kurulmuştur.

Bu Kurul, Yargıtay Ceza Daireleri Başkanları’ndan kurulur. Bunların en kıdemlisi Kurulun Başkanıdır. Daire başkanlarının özürleri halinde dairenin en kıdemli üyesi Kurula katılır. Kurul üye tamsayısı ile toplanır. Karar yeter sayısı, üye tamsayısının salt çoğunluğudur.

Siyasi partilerle ilgili yasaklara aykırılık halinde dava açılması

MADDE 100- Bir siyasi partinin, bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümleri ihlal etmesi sebebiyle Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından paritinin kapatılması davasının açılması:

a)Re’sen,

b)Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanının istemiyle,

c)Bir siyasi partinin istemi üzerine,

olur.

Ancak, bir siyasi partinin Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan dava açılmasını isteyebilmesi için, bu partinin son milletvekili genel seçimlerine katılmış olması, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde grubu bulunması, ilk büyük kongeresini yapmış olması, partinin merkez karar ve yönetim kurulunun üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyu ile dava açılmasının istenmesi yolunda karar alınmış bulunması ve istemin parti adına parti genel başkanı tarafından Cumhuriyet Başsavcılığı’na yazılı olarak yapılmış olması gerekir.

Cumhuriyet Başsavcılığı, Adalet Bakanı’nın veya partinin yazılı isteminde yeterli delil bulunduğu kanısına varırsa davayı açar. Yeterli delil bulunmadığı kanısına varırsa dava açmayacağını istemde bulunan Adalet Bakanı’na veya siyasi parti genel başkanlığına yazı ile bildirir.

Adalet Bakanı’nın veya siyasi partinin, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bildirimi üzerine, bu bildirimin tebliği tarihinden başlayarak otuz gün içinde siyasi partilerle ilgili Yasakları İnceleme Kurulu’na yazı ile itirazda bulunma hakkı vardır.

Kurul, itirazı ivedilikle en geç otuz gün içinde inceler; itirazı haklı görmezse dava açılmaz; haklı görürse, Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesi’ne dava açmakla yükümlüdür.

Bu maddenin birinci fıkrasının [b] ve [c] bentlerinde yer alan hükümler milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmi Gazete’de yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde uygulanamaz.

Dördüncü kısımdaki yasaklara aykırılık halinde partilerin kapatılması

MADDE 101- Anayasa Mahkemesi’nce bir siyasi parti hakkında kapatma kararı:

a) Parti tüzüğünün veya programının yahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması,

b) Parti büyük kongresince, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel kurullarınca bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynı hükümlere aykırı faaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması,

c) Parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kurulu’na partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin, radyo veya televizyonda yaptığı konuşmanın bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması,

hallerinde verilir.

d) 1- (b) bendinde sayılanlar dışında kalan parti organı, mercii veya kurulu tarafından bu Kanunun 4’üncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihten başlayarak iki yılı geçmemiş ise, Cumhuriyet Başsavacılığı söz konusu organ, merci veya kurulan işten el çektirilmesini yazı ile o partiden ister. Parti üyeleri 4’üncü kısımda yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise, Cumhuriyet Başsavcılığı bu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden ister.

Siyasi parti, tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde istem yazısında belirtilen hususu yerine getirmediği takdirde, Cumhuriyet Başsavcılığı, Anayasa Mahkemesi’nde o siyasi partinin kapatılması hakkında dava açar. Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenmiş iddianamenin tebliğinden itibaren otuz gün içinde ilgili siyasi parti tarafından söz konusu parti organı, mercii veya kurulunun işten el çektirilmesi ve parti üyesi veya üyelerinin partiden kesin olarak çıkarılmaları halinde, o partinin kapatılması hakkındaki dava düşer. Aksi takdirde Anayasa Mahkemesi dosya üzerinde inceleme yaparak ve gerekli gördüğü hallerde Cumhuriyet Başsavcısı’nın ve siyasi parti temsilcilerinin sözlü açıklamalarını ve konu üzerinde bilgisi olanları da dinlemek suretiyle açılmış bulunan davayı karar bağlar.

2- (1) numaralı bend gereğince bir siyasi partiden kesin olarak çıkarılan veya çıkarılmayıp da bir siyasi partinin kapatılmasına sebep olan üyeleri, çıkarma kararının veya Anayasa Mahkemesi’nin kapatma kararının kendilerine yazı ile bildirilmesinden başlayarak on yıl süre ile başka hiçbir siyasi partiye alınamaz, parti kurucusu olamaz, seçimlerde parti listelerinde bağımsız aday da gösterilemez ve milletvekilliği için aday olamazlar. Aksi takdirde bu gibileri üye kaydeden veya parti kurucusu olarak kabul eden veya seçimlerde bağımsız aday gösteren siyasi partiler hakkında da (1) numaralı bend hükümleri uygulanır.

Bir siyasi parti üyesinin, bu madde gereğince partisinden kesin olarak çıkarılması veya çıkartılmayıp da patinin kapatılmasına sebep olması halinde, hakkında ayrıca genel hükümlere göre işlem yapılır.

95’inci madde hükmü saklıdır.

Cumhuriyet Başsavcılığı’nın isteklerine uyulmaması halinde yapılacak işlem:

MADDE 102- Siyasi partilerin denetimi ve faaliyetlerinin takibi hususlarında Cumhuriyet Başsavcılığı’nın istediği bilgi ve belgeleri, belli edilen süre veya belli edilmemesi halinde makul süre içinde vermeyen siyasi partiye Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ikinci bir yazı tebliğ olunur. Bu yazıda, belirtilen süre içinde cevap verilmediği ve istek yerine getirilmediği takdirde o siyasi partinin kapatılması için dava açılabileceği de belirtilir. Bu tebliğde bildirilecek süre içinde yine istek yerine getirilmez veya cevap verilmezse Cumhuriyet Başsavacılığı o siyasi partinin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’nde re’sen dava açabilir.

Kanunsuz siyasi faaliyetlere mihrak olma sebebiyle kapatma:

MADDE 103- Bir siyasi partinin, bu Kanunun 78 ila 88 ve 97 ‘inci maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde, o siyasi parti Anayasa Mahkemesi’nce kapatılır.

Bir siyasi partinin yukarıdaki fıkrada yazılı fiillerin mihrakı haline geldiği, 101’inci maddenin (d) bendinin uygulanması sonucunda bu fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesiyle olur.”

III. BÖLÜM: DAVANIN USUL BAKIMINDAN REDDİ GEREKİR

A. BİRİNCİ KISIM: BU DAVAYA BAKILAMAZ. USULE AYKIRILIK SEBEBİYLE DOSYANIN BAŞSAVCILIĞA İADESİ GEREKİR.

A.1. PARTİ KAPATMA DAVALARINDA, YARGILAMANIN GÜVENCESİ, USUL KURALLARIDIR. Yukarıda da açıklandığı gibi siyasi partilerin uymadıkları takdirde kapatma sebebi olabilecek hususlar ile kapatma kararı verilebilecek haller, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nda düzenlenmiş ve 1995 Anayasa değişikliği ile kapatma sebepleri ve halleri, yasadakilere oranla daha da dar kapsamlı ve mantıklı bir hale getirilmiştir (TANÖR. B: Türkiye’de Demokratikleşme Perspektifleri , TÜSİAD Raporu, s.51).

Siyasi partilerin kapatılması davalarının iki safhası vardır:

a.Davanın açılmasından önceki safha 

b.Yargılama safhası.

a. Davanın açılmasından önceki safha :

Davanın alt yapısının hazırlandığı safhadır. Bu hazırlığı, Yargıtay C. Başsavcısı yapacaktır. Siyasi partiler hakkında, ancak hangi şartlar altında kapatma davası açılabileceği, Siyasi Partiler Kanunu’nun 101 ve 103. maddelerinde düzenlenmiştir. 1995 yılında Anayasa’da yapılan değişikliklerle ilgili olarak TBMM Anayasa Komisyonu da, 1995 Anayasa değişikliği sırasında, bu hususu şu şekilde belirtmiştir;

“…..partinin tüzüğü gibi programı da Anayasa ve kanunla partiler için konan yasaklara veya emredici hükümlere aykırıysa, parti, esasen Anayasa Mahkemesi’nce temelli veya basit olarak kapatılacaktır…. Aynı sistematiğe uygun olarak komisyonumuz, siyasi partilerin bu ilkelere uygun hareket etmemelerinin iki ayrı şeklini açıkça düzenlenmiştir. Bunlardan birincisi, partinin tüzük ve programının bu ilkelere aykırı olması; ikinci durum ise, partinin beyan ve eylemlerinin bu ilkelere aykırı olmasıdır…..Komisyonumuz, bu ayrımı yapmış ve ikinci halde temelli kapatılmayı ancak partinin bu tür eylemlerin işlendiği bir odak haline gelmiş olmasına bağlamıştır.” (Anayasa Komisyonu Raporu: TBMM, Dönem: 19, Yasama Yılı: 4 [S.Sayısı:861] sh: 32/33).Görülmektedir ki, siyasi partilerin mevzuatı, parti tüzük ve programının yasaklara aykırı olması halini, kapatma nedeni olarak saymış, ancak bu konuda Başsavcıya bir mükellefiyet yüklemeyerek, doğrudan kapatma davası açabilme yolunu açık bırakmıştır. Fakat buna mukabil bir siyasi parti hakkında, yasak eylemlerin işlendiği bir odak haline gelmiş olması iddiasıyla kapatma davasının açılması bir takım usuli işlemlere bağlanmıştır.

Buna göre bir siyasi partinin, yasak eylemlerin mihrakı (odağı) haline gelmesi, iddiasının ileri sürülebilmesi için ancak aşağıdaki 5 şartın hepsinin birlikte sübut bulması ile mümkündür.

Bu şartlar:

1.Suç sayılan fiillerin parti mensuplarınca işlendiğinin ‘hüküm giymeleriyle” sübut bulması,

2.Bu üyelerin partiden ihraçları için Cumhuriyet Başsavcısı’nın partiye bildirimde bulunması,

3.Partinin bu üyeleri 30 gün içinde ihraç etmemesi,

4.Bu fiillerin üyelerce kesif bir biçimde işlendiğinin sübut bulması,

5.Partinin bu fiilleri benimsediğinin de sübuta ermesi.

Yukarıdaki şartların hepsinin birden sübut bulması halinde bir partinin odak olma iddiasıyla kapatma davası açılabilecektir.

b. Yargılama Safhası :

Bilindiği gibi, siyasi partilerin kapatılması davalarına, Yargıtay C. Başsavcısı’nın, açacağı dava üzerine, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle Anayasa Mahkemesi’nce bakılmaktadır (Any. mad.69, fıkra4; Siyasî Partiler Kanunu, mad.98, fıkra 3; Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun, mad.33).

Yukarıda belirttiğimiz prosedür işletilerek açılan kapatma davalarında Yüksek Mahkeme, parti yasaklarına aykırı eylemlerinden ötürü bir partinin temelli kapatılmasına, ancak yukarıdaki beş şartın mevcut olduğunu tesbit ettikten sonra davaya bakabilecek ve bu şartların varlığından sonra partinin üyelerinin yoğun bir şekilde iddia edilen yasa dışı hareketi yapıp yapmadıklarına bakarak, partinin odak haline gelip gelmediğini tespit edip, takdir hakkını kullanacaktır.

Siyasi Partiler Yasası’nın 103. maddesi yollaması ile 101. maddesinin (d) bendinde belirtilen usule uyulmadan, Yüksek Mahkeme’de, her nasılsa, bir dava ikame edilmişse ne olacaktır?

Bu durum kanunun ihtar mecburiyeti aradığı davalarda, bu vecibenin yerine getirilmeden dava açılmasına benzer ki; bu ahvalde sırf bu sebeple davanın esasa girmeden usul yönünden reddi gerekir.

Parti kapatma davalarının açılabilmesi için kanunun belirlediği bu ön şartların yerine getirilmesi mecburiyeti ayrıca Yüksek Mahkeme’nin kararlarıyla teyid edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993 tarihli, 1992/1 E, 1993/1 K. sayılı kararında:

“2820 sayılı Yasa’nın getirdiği düzenlemeye göre, siyasi partilerin 101. maddenin (b) bendinde sayılan organ ve görevlilerinin, dördüncü kısımda yazılı yasaklara aykırı davrandıklarının saptanması durumunda doğrudan doğruya kapatma davası açılabilmesine karşın, aynı yasak eylemlerin (d) bendinde sayılan organ, merci ya da kurullar veya parti üyeleri tarafından işlenmesi durumunda kapatma davasının açılabilmesi kimi koşullara bağlanmıştır. Bunlar, parti üyeleri bakımından “hüküm giyme” ve bunun sonucunda üyelikten çıkarılması için yasa metninde belirlenen “tebligat” ve buna karşın “üyelikten çıkarma” koşuludur.

Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Yasa’nın 103. maddesinin en önemli öğesi olan “101. maddenin (d) bendinin uygulanmasını” gözetmediği, eş anlatımla, parti üyelerinin Dördüncü Kısım’da yer alan hükümlere aykırı eylem ve konuşmalarından dolayı “hüküm giyme” ile tebligatta bulunma ve buna karşın üyelikten çıkarma koşulunu aramadığı ve parti üyeleri hakkında açılmış ve devam etmekte olan kamu davalarının varlığını yeterli görerek davalı siyasi partinin kapatılmasını istediği görülmektedir.

Bu durumda, Siyasi Partiler Yasası’nın 103. maddesinde yazılı kapatma nedeninin öğeler yönünden gerçekleşmediği açıktır. Buna dayalı kapatma isteminin reddi gerekir.” (Resmi Gazete: 18 Ağustos 1993/21672) demek suretiyle bu sorunun cevabını net olarak ortaya koymuş ve dava konusu olayda bu presedür uygulanmadığı için Başsavcılığın odaklaşma iddiasına dayanan kapatma talebini reddetmiştir.

Görülmektedir ki, Anayasa Mahkemesi kurulduğu günden beri usül kurallarına çok büyük önem vermiştir. Usül kuralları, Yüksek Mahkeme’ye göre, yargılamanın güvencesi açısından çok önemlidir. O kadar önemlidir ki, bizzat kendisi Anayasa’da ve yasalarda öngörülmeyen bir güvence kurumu oluşturmuş ve kanunların yürürlüğünün durdurulmasını içtihad yolu ile adeta kurumsallaştırmıştır.

Böylece Yüksek Mahkeme, usuli kuralların ne kadar önemli olduğunu açıkça göstermiş ve bu konuda hep hassas davranmıştır.

A.2. BU DAVANIN AÇILMASINDA KANUNUN ÖNGÖRDÜĞÜ ŞARTLAR YERİNE GETİRİLMEMİŞTİR. Görülmekte olan işbu dava iki bakımdan eksik ve hatalı açılmıştır.

a) İddianamede davanın dayandırıldığı kanun maddeleri zikredilmemiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Partimiz hakkında açtığı davanın iddianamesinde, dayanılan yasa maddeleri olarak, Anayasamızın 69. maddesinin 6. fıkrası yollamasıyla 68. maddenin 4. fıkrasını göstermektedir. Gerekçe olarak da

“….Anayasa’da sadece özü belirlenmiş bir kural değilde, konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen bir hüküm var ise, Anayasa daha önceki bir kanunun aykırı hükümlerini zimnen ilga edebilmektedir….'”  düşüncesini ileri sürmüştür.

Bu görüşe katılmak mümkün değildir. Çünkü Anayasa’nın anılan maddeleri, sadece özü belirlenmiş kuralları içermektedir ve ayrıca bu kurallar, yürürlükte olan yasa hükümleri ile mübayenet halinde de değildir.

Keza Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında siyasi parti kapatma ile ilgili Anayasa hükümlerinin kanunla düzenleneceği açık bir şekilde belirtilmiştir.

Hal böyleyken, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, halen yürürlükte bulunan ve Anayasa’nın değişik 68 ve 69. maddeleriyle mübayenet halinde bulunmayan Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerine dayanmaması hatalı olmuştur. İddianamedeki sevk maddesi isabetli değildir.

Çünkü;

“Kuralların üstünlük sıralaması ile uygulama sıralaması ters orantılıdır.”(AKILLIOĞLU, T.: İnsan Hakları I, Ankara, 1995, sh. 54). b) Davanın açılması yönünden odaklaşma iddiası ile ilgili usuli şartlar da yerine getirilmemiştir.

Görülmekte olan dava, Partimizin, Anayasa’nın laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği iddiası ile açılmıştır. Delil olarak da bir kısım üyelerimizin, muhtelif konuşmaları gösterilmiştir. Ancak bu üyeler hakkında Siyasi Partiler Kanunu’nun öngördüğü;

-“Hüküm giyme”,

-“Uyarıda bulunma”,

-“Üyelikten çıkarma”,

-“Kesif şekilde işlenme” ve

-“Yetkili kurullarca benimseme”

şartlarının sübut bulması gereğine Başsavcılıkça uyulmamıştır.

Böyle bir davanın açılabilmesi için bu beş şartın hepsinin birden yerine getirilmesi kanuni gerekliliktir. Halbuki gerçekte bu şartların beşinin birden yerine gelmesi şöyle dursun, hiç biri varit değildir.

Hal böyle iken birkaç üyemizin sübut bulmamış konuşmaları yeterli görülmüş ve partimizin suç odağı haline geldiği varsayılarak işbu dava açılmıştır. Öte yandan Siyasi Partiler Kanunu’nun 98. maddesi, Başsavcı’ya, iddianamesine esas teşkil edecek olayların araştırması ve soruşturulmasında ve davanın açılması ve yürütülmesinde Cumhuriyet Savcılarına tanınan bütün yetkileri ve görevleri vermiştir. Buna rağmen, Başsavcı, lehimizde olan delilleri de toplama cihetine gitmeyerek, savunma hakkımızı hiçe saymıştır.

Nitekim bu davanın açılışında kanunun amir hükümlerinin bir bir yerine getirilmesi şöyle dursun herhangi bir konuda Partiye, ne bir şey sorulmuş, ne de haber verilmiştir. Tamamen Partinin gıyabında birden bire Anayasa Mahkemesi’ne müracaat edilmiş ve Parti bunu medyadan duymuştur. Halbuki Anayasa’nın ve yasanın tarif ettiği odak olma fiili, öyle bir fiildir ki, 14 yıl boyunca bununla ilgili hiçbir şey cereyan etmemişken, birden bire hasıl olabilecek bir olay değildir. Bu ancak yıllar içinde birçok üyelerin fiilerinin sübut bulması, partiye bildirilmesi, partinin bu üyeleri ihraç etmeyerek fiillerini üslenmesi ve 4 milyon üyesi bulunan bir parti için binlerce üye hakkında aynı işlemin cereyan etmesi ile meydana gelebilecek bir olaydır.

Hal böyleyken, çağdaş demokrasilerin olmazsa olmaz koşulu olan siyasi partilerden biri olan ve halen ülkemizin en büyük siyasi kuruluşu bulunan Partimize, Başsavcılıkça Dernekler Kanunu’nun 53. maddesinin, dernek kapatma davalarında derneklere tanıdığı haklar kadar dahi imkân tanınmaması kabul edilemez.

Netice olarak; 

Bu dava, Anayasa’nın hem lafzına, hem de ruhuna aykırı açılmıştır.

Bu dava, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’na aykırı açılmıştır.

Bu dava hukukun temel prensiplerine aykırı açılmıştır.

Bu nedenle Yüksek Mahkeme’nin bu davada’da, teminat olma özelliği taşıyan usül kurallarını, öteden beri olduğu gibi, büyük bir duyarlılıkla dikkate alacağından ve USULE AYKIRILIK SEBEBİYLE DOSYANIN BAŞSAVCILIĞA İADE EDİLECEĞİNDEN KUŞKUMUZ YOKTUR. KALDI Kİ MUHTEREM MAHKEMENİZCE BU DAVANIN ESAS YÖNÜNDEN REDDEDİLECEĞİNDEN HİÇ BİR ŞÜPHEMİZ BULUNMAMAKTADIR.

B. İKİNCİ KISIM: SİYASİ PARTİLERE İLİŞKİN KAPATMA DAVALARINDA ANAYASA’NIN 68. VE 69. MADDELERİNİN DOĞRUDAN UYGULANMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR. 2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER KANUNU’NUN UYGULANMASI GEREKİR.

B.1. SAYIN BAŞSAVCI’NIN BU KONUDAKİ İDDİASI Kural olarak Anayasa Hükümleri, doğrudan uygulanmazlar. Anayasa Kuralının uygulanabilirliğini temin için, ayrıca kanûni düzenlemelere ihtiyaç vardır. Bu nedenledir ki; Anayasa’nın muhtelif hükümlerinde Anayasa’da belirtilen esaslar çerçevesinde kanûni düzenlemeler yapılması gerektiği ifade edilmiştir.

Hal böyleyken Sayın C. Başsavcısı, Anayasa’nın 23/7/1995 tarih ve 4121 sayılı Kanun’la değişik 68 ve 69. maddeleri ile 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun parti kapatmaya ilişkin hükümlerinin “Zımnen İlga” edildiğini ileri sürerek, doğrudan Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerine istinaden Partimizin kapatılmasını talep etmiştir. Sayın Başsavcı’nın iddianamesine göre:

“… Bir siyasi partinin laik cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemlerin odağı haline gelip gelmediğini Siyasi Partiler Kanunu’nun 103. maddesi gözönünde tutularak değil, Anayasa’mızın 69’uncu maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68’inci maddesinin dördüncü fıkrası gözönünde tutularak belirlenmelidir.” Sayın Başsavcı’ya göre 1995 yılında yapılan değişiklikten sonra Anayasa’nın 68 ve 69. maddeleri ile 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 103. maddesi arasında bir “mübayenet” ortaya çıkmıştır. Bu “mübayenet” karşısında, 2820 Sayılı Kanun’un 103. maddesinin “zımnen ilga” edilmiş olduğu ve dolayısiyle, davada Siyasi Partiler Kanunu hükümlerinin değil, doğrudan Anayasa hükümlerinin uygulanması gerektiği kabul edilmelidir.

Bu iddia ve yorum tarzı, 1982 Anayasası’nın temel hükümlerine, usul ve yasalarımıza, Anayasa Mahkemesi’nin 1982 Anayasası’ndan sonraki içtihatlarına tamamen aykırıdır. 

Şöyleki:

B.2. ANAYASA HÜKÜMLERİYLE SİYASİ PARTİLER KANUNU HÜKÜMLERİ ARASINDA BİR MÜBAYENET YOKTUR.Bir siyasi partinin kanunen yasaklanmış belli faaliyetlerin icrası bakımından odak (mihrak) haline gelmesi dolayısiyle kapatılmasına ilişkin esaslar açısından 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu hükümleriyle 1982 Anayasası’nın 1995 değişikliğinden sonraki 69. maddesi hükmü arasında bir mübayenet mevcut değildir.

Anayasa’nın değişik 69. maddesinin 6. fıkrasına göre; 

“Bir siyasi partinin 68’inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesi halinde karar verilir”Burada, bir siyasi partinin yasaklanmış belli faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edileceği hükme bağlanmıştır. Bununla “tabiî” olan bir husus, Anayasa hükmü haline getirilmiştir. Çünkü, gerek Anayasa’nın 69. maddesine ve gerekse 2820 Sayılı Kanun’un 98. maddesine göre Yargıtay C. Başsavcılığı, sadece bir iddia makamıdır. Yargıtay C. Başsavcılığı, ancak belli şartların gerçekleştiğinden bahisle bir siyasi partinin kapatılması gerektiği iddiasında bulunabilir. Bu husus Anayasa’nın 69. maddesinin gerekçesinde açıkça belirtilmiştir. Buna göre;

“Siyasi partilerin bütün bu yönleri ile faaliyetlerinin Anayasa, kanunlar ve kendi tüzük ve programlarına uyup uymadıklarını öncelikle denetleme; faaliyetlerini de sürekli olarak takip ederek, bunlar hakkında Anayasa ve kanunlara uymadığı takdirde dava açma ve hatta kapatma talep etme yetki ve görevi Cumhuriyet Başsavcılığı’na verilmiştir.” Yukarıda belirttiğimiz gibi, Anayasa’nın 69. maddesinin 6. fıkrasına göre Yargıtay C. Başsavcılığı’nın parti kapatmaya dönük iddialarının doğru olup olmadığını tespit görevi, yargılama mevkiinde bulunan Anayasa Mahkemesi‘ne verilmiştir. Bu husus, siyasi partilerin kapatılması davalarında Anayasa Mahkemesi’nin “görevli Mahkeme” olmasının tabiî bir sonucudur.

Bir siyasi partinin yasaklanmış belli faaliyetler açısından odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesi halinde partinin temelli kapatılacağı hususundaki Anayasa hükmü; hangi hallerde bir siyasi partinin bu faaliyetlerin odağı haline gelebileceği hususunda bir ölçü getirmemiştir. Aynı maddenin 10. fıkrasındaki;

“Siyasi partilerin … denetlenme ve kapatılmaları… yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir”  hükmü gereğince bu husus, Kanuna bırakılmıştır. Yani, bir siyasi partinin yasaklanmış belli faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediği, 2820 sayılı Kanun’un 103. ve bu maddenin atıfta bulunduğu 101. maddenin 1. fıkrasının (d) bendinde belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde belirlenecektir.

Değişiklikten önceki ve sonraki metinler karşılıklı olarak birbirleriyle mukayese edildiğinde görülecektir ki; 1995 değişikliğinden önce sadece parti tüzük ve programlarında yasaklanmış belli amaçlara ve fiillere yer verilmiş olması dolayısıyla kapatma cihetine gidileceği belirtilmişti. Buna karşılık, 1995 değişikliği ile bu kapsama “eylemler” de dahil edilmiştir. Böyle bir düzenlemeye gerek duyulmasının sebebi; özellikle ülkenin bölünmez bütünlüğü aleyhine propaganda yapan partilerle ilgili olarak açılan kapatma davalarında “eylem” konusunun Anayasal dayanağının bulunmadığının ve bu nedenle, Siyasi Partiler Kanunu’nun ilgili hükümlerinin Anayasa’ya aykırı olduğunun savunma olarak ileri sürülmesidir. 69. maddenin 6. fıkrası hükmü ile Siyasi Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin Anayasal dayanağı oluşturulmuştur.

B.3. BİR AN İÇİN BÖYLE BİR MÜBAYENETİN VARLIĞI KABUL EDİLSE BİLE, 2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER KANUNU’NUN 101 VE 103. MADDELERİNİN UYGULANMASI GEREKİR:Daha evvel Anayasa’nın 4121 Sayılı Kanun’la değişik 68 ve 69. maddeleri ile ilgili Siyasi Partiler Kanunu’nun 103. maddesi arasında bir mübayenetin bulunmadığını belirtmiştik. Bir an için böyle bir mübayenetin varlığı kabul edilse dahi, konuyu özel olarak düzenleyen Siyasi Partiler Kanunu’ndaki parti kapatmaya ilişkin usul ve esasları bir kenara iterek, genel esasları belirten Anayasa hükümleri doğrudan tatbik edilerek parti kapatma davası açılamaz.

Bu hususun aydınlanabilmesi için şu iki sorunun cevaplandırılması gerekmektedir:

a. 22.4.1983 tarih ve 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu, 1982 Anayasası’nın 177. maddesi kapsamına girer mi?

b. Siyasi Partiler Kanunu’ndaki hükümlerle Anayasa hükümleri arasında “açık-seçik” bir mübayenetin mevcudiyeti kabul edilse dahi, acaba halen yürürlükte bulunan kanun hükmünün uygulanması “ihmal” edilerek, olaya doğrudan Anayasa hükmünün uygulanması mümkün müdür? Bir başka ifadeyle; daha önce yürürlüğe girmiş kanun hükümleriyle bilahare yapılan Anayasa değişikliği neticesi Anayasa’ya konan yeni hükümler arasında mübayenet bulunması halinde; bu kanun hükümleri zımnen ilga edilmiş sayılır mı?

Birinci Soru İle İlgili Açıklamalarımız: 

Sayın Yargıtay C. Başsavcısı, 2820 Sayılı Kanun’un Anayasa’nın yürürlüğe girmesi” kenar başlığını taşıyan 177. madde kapsamına dahil olduğunu düşünmektedir. Bu itibarla, Sayın Başsavcı, davayı Siyasi Partiler Kanunu yerine, doğrudan Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerine istinaden açmıştır.

İddianamede yer alan bu görüş ve yorum tarzı, doğru değildir. Şöyle ki:

177. maddenin (e) bendine göre;

“Anayasa’nın halkoylaması sonucu kabulünün ilânıyla birlikte yürürlüğe girecek hükümleri ve mevcut ve kurulacak kurum, kuruluş ve kurullar için yeniden kanun yapılması veya mevcut kanunlarda değişiklik yapılması gerekiyorsa, bunlara ilişkin işlemler mevcut kanunların Anayasa’ya aykırı olmayan hükümleri veya doğrudan Anayasa hükümleri, Anayasa’nın 11 . maddesi gereğince uygulanır” Anayasa’nın 177. maddesi, yeni Anayasa’nın yürürlüğe girmesini sağlamak için aşamalı bir usul öngören “bir geçiş dönemi” hükmüdür. Maddenin (e) bendi münhasıran yeni Anayasa yürürlüğe girdikten sonra, yeni kanunlar çıkarılıncaya kadar nasıl bir yol izleneceği hususunu düzenlemektedir.

Nitekim bu husus, maddenin gerekçesinde açıkça belirtilmiştir:

“Yeni kabul edilen anayasaların yürürlüğü hakkındaki maddeler, diğer kanunların yürürlük maddelerinden değişik bir şekilde hazırlanmaktadır. Bu farklılığa neden olan en önemli etkenlerden biri de anayasalarda yer alan maddelerden bir kısmının bu maddelere dayalı olarak hazırlanıp kabul edilecek kanunlarla uygulamaya konulabilecek hükümleri ihtiva etmesidir. Aynı şekilde kurulması öngörülen yeni organlar da bunlara ilişkin kanunlarla düzenlenecektir. Örneğin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üye sayısını gösteren kuruluş maddesi siyasi partiler ve seçime ilişkin hükümler, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin seçimi hakkındaki hükümler ve bunlarla aynı nitelikteki diğer hükümler; kanunkoyucuya hitap etmekte olup, kanunun hazırlanması bakımından yürürlükte olacaktır ki, kanunkoyucu bunlara dayanarak kanunları düzenleyecek ve dolayısıyla Anayasa’nın bu konudaki hükümleri bu esaslar içinde uygulanacaktır.”Anayasa’nın 177. maddesinin (e) bendinde sözkonusu edilen “mevcut kanunlar” ifadesine gelince, bu ifadeler ile 1982 Anayasası’nın yürürlüğe girdiği anda mevcut olan kanunlar kastedilmiştir. Bu sebepten dolayı 24.4.1983 tarih ve 18027 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu, bu madde kapsamına giren bir kanun olarak mütalâa edilemez. 177. maddenin (e) bendindeki “mevcut kanunlar” ifadesiyle kastedilenin, 1982 Anayasası’nın yürürlüğe girdiği anda mevcut olan kanunlar olduğu hususu Yüksek Yargıtay’ın pek çok kararında açıklanmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 14.9.1983 T. ve E.1980/4-1714, K.1983/803 (YKD, Kasım 1983, sh. 1587 vd.); Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 28.3.1988 T. ve E.1988/5-76, K.1988/135 (YKD, Haziran 1988, sh. 840 vd.) S.lı kararları örnek olarak zikredilebilir.

İkinci Soru İle İlgili Açıklamalarımız: 

1995 yılında yapılan değişiklikten sonra Anayasa’nın 68 ve 69. maddeleri hükümleriyle 2820 sayılı Kanun’un 103. maddesi hükmü arasında bir “mübayenet” bulunduğu fikrinden hareket eden Sayın Başsavcı -açık olarak telaffuz etmese de- 103. madde hükmünün “zımnen ilga” edilmiş olduğunu iddia etmektedir.

Sayın Başsavcı, bu iddiasını ispatlamak için Anayasa Mahkemesi’nin, Danıştay’ın ve Yargıtay’ın çeşitli kararlarına atıfta bulunmaktadır.

Ezcümle Sayın Başsavcı, iddianamenin 3. sahifesinde:

“Anayasa Mahkemesi’nin verdiği birçok karara göre, Anayasa’da sadece özü belirlenmiş bir kural değil de, konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen bir hüküm var ise, Anayasa daha önceki bir kanunun aykırı hükümlerini zımnen ilga edebilmelidir. “demiş ve Yüksek Mahkeme’nin: (3.6.976 gün ve 13/31; 3.7.964 gün ve 22/54; 13.1.966 gün ve 26/1; 30.9.1969 gün ve 24/50; 2.8.1967 gün ve 22/22; 30.11.983 gün ve 8/3; 17.8.1971 gün ve 41-67) sayılı kararlarını emsal göstermiştir.

Sayın Başsavcı’nın, iddiası ve kabulü bu davada hukuken geçersizdir. 

Çünkü:

Anayasa Mahkemesi, 1961 Anayasası ile kurulmuştur. İlk kararlarında ilke olarak Anayasa kurallarının doğrudan uygulanmasını kabul etmemiştir.

Bilahare 1961 Anayasası’nın geçici 9. ve 151. maddelerindeki Anayasa’nın yürürlüğe konmasını temin için sevkedilmiş olan istisnai hükümlerden dolayı 1982 Anayasası’ndan önceki dönemde bazı özel haller için, adı geçen Anayasa maddelerinin cevaz vermiş olması münasebetiyle, hak ve hürriyetleri genişletme ve ilgili kişiler ve kurumların lehine hareket etme maksadıyla, Anayasa’da daha ayrıntılı ve doğrudan tatbik edilebilir hükümlerin mevcudiyeti halinde Anayasa’yı uygulama istikametinde kararlar vermiştir.

Ancak 1982 Anayasası, 1961 Anayasası’ndaki 151. ve geçici 9. maddelerini iptal edip, bunların yerine 152, 177 ve geçici 15. maddeleri yürürlüğe koyunca, artık kanunları ihmal kapısı kesinlikle kapanmış, bundan dolayı da 1982 Anayasası’ndan sonraki bütün Anayasa Mahkemesi kararlarında mer’î kanun hükümlerinin uygulanmasının ihmal edilemeyeceği, bilakis özel hüküm olması dolayısıyla kanunun tatbiki gerektiği tekrar tekrar vurgulanmıştır.

Sayın Başsavcı’nın iddianamede zikrettiği kararlar 1982 Anayasası’ndan önceki döneme ait kararlardır. 1982’den sonra 1982 Anayasası’nın getirdiği hükümlerle bu kararlar geçerliliğini kaybetmiştir. Bu kararlar, işbu davada mesned ittihaz edilemezler.

Bu hukuki gerçek, Anayasa Mahkemesi’nin aşağıdaki bölüm de iktibas etmiş bulunduğumuz kararlarında mesnetleriyle açıkça ortaya konulmuştur.

B.4. ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI SAYIN BAŞSAVCI’NIN İDDİASININ KABULÜNE İMKÀN OLMADIĞINI GÖSTERMEKTEDİR.a.Anayasa Mahkemesi ilk dönemdeki kararlarında, temel ilke olarak Anayasa hükümlerinin doğrudan uygulanmasını kabul etmemiştir.

Bu görüş, Yüksek Mahkeme’nin 1963 tarihli aşağıdaki kararından açıkça anlaşılmaktadır. Karara göre:

“Anayasa hükümleri, ister yanlız ilkeleri ana çizgileri ile ve kısaca, ister ele aldığı konuyu bütün ayrıntılarıyla tam olarak belirtmiş bulunsun, etki ve değer bakımından hep aynı niteliktedir. Yani bunlar üstün, bağlayıcı temel hukuk kurallarıdır. … Ancak, uyuşmazlık ve çelişme durumlarında sonraki kanunun bazı hallerde önceki kanunun aykırı hükümlerini, dolayısıyla kendiliğinden yürürlükten kaldırılışı gibi, temel hukuk kuralının uyuşmazlığı ve çelişmeyi meydana getiren kanun hükmünü kendiliğinden kaldırarak onun yerine geçmesi mümkün değildir. Aykırılığın giderilmesi için mutlaka bir eylem ve işlem gerekir ki, bu da ya yasama yoluyla yahut iptal müessesesinin işletilmesi ile olur. Eğer Anayasa’nın, yürürlüğe girdiği tarihte var olan kanunlardaki aykırı hükümleri kendiliğinden kaldıracağını düşünmek mümkün ve caiz bulunsaydı, bu çeşit hükümlerin ayrıca iptali için bir yolun öngörülmesi hiç de gerekmezdi.” (Anayasa Mahkemesi, 11.11.1963, E. 1963/106, K.1963/270 [AMKD, sy. I, sh. 468 vd.) Ayrıca bkz. Anayasa Mahkemesi, 22.5.1963, E.1963/205, K.1963/123 (AMKD, sy. 2, sh. 20] b) 1982 Anayasası ve Bundan Sonra Verilen Anayasa Mahkemesi Kararları, Sayın Başsavcı’nın İddiasını Dayandırmak İstediği Anayasa Mahkemesi Kararlarını Hukuki Mesnet Olmaktan Çıkartmıştır.

Her ne kadar Anayasa Mahkemesi 1970’li yıllarda, bazı özel hallerde Anayasa hükümlerinin doğrudan uygulanması gerektiği konusunda bazı kararlar vermiş ise de;

Yüksek Mahkeme,

1982 Anayasası’nın getirdiği yeni hükümlere uyarak hususen siyasi parti kapatma davalarıyla ilgili olarak verdiği kararlarında bu görüşten kesin olarak ayrılmıştır. 

Diğer bir ifadeyle, Anayasa Mahkemesi, 1982 Anayasası yürürlüğe girdikten sonra “ihmal tekniği”ni kullanarak 2820 Sayılı Kanun’un siyasi parti kapatılmasına ilişkin hükümlerinin uygulanmasından sarfınazar edilemeyeceği neticesine ulaşmıştır. Nitekim bu husus; Yüksek Mahkeme’nin 1993 tarihli kararında açık bir şekilde vurgulanmıştır:

Anayasa’nın;

“Geçici 15. maddesinin kapsamında olan ve böylece Anayasal koruma altında bulunan yasa hükümlerinin sırf bu nedenle Anayasa’ya aykırı oldukları ileri sürülemeyeceği gibi, bunların (uygulanmasının) Anayasa Mahkemesi’nce ihmal edilmesinden de söz edilemez. Bu durumdaki hükümlerin ancak Anayasa’nın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına olabildiğince uygun düşecek biçimde yorumlanmaları düşünülmelidir. -Öte yandan, Anayasa yargısında bir yasa kuralının ihmal edilebilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen bir yasa ile Anayasa kuralının bulunması ve yasa kuralının iptal edilebilir nitelikte olması gerekir. Geçici 15. madde nedeniyle iptali istenilemeyen kuralın ihmali de söz konusu olamaz. Bu durumda çözümün Anayasa kuralları yönünden aranması doğaldır. Anayasa’nın geçici 15. maddesinin varlığı, Anayasa’nın tümlüğü içinde bir çelişkiyi değil, ayrık bir durumu yansıtmaktadır. Geçici 15. maddenin içeriği, konuyu açık bir biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi’nin bu kuralı yok sayması olanaksızdır. – Kaldı ki, Siyasi Partiler Yasası’nın getirdiği yasaklar, Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerinde yer alan kapatılma nedenlerini somutlaştırmaktadır…. (Nitekim) Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında “siyasi partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir” denilmektedir….” (Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993, E.,1992/1, K.1993/1) [RG.: 18 Ağustos 1993/21672, sh. 184].Aynı temel görüşler aşağıdaki Anayasa Mahkemesi kararlarında da tekrar tekrar teyit olunmaktadır:

Bakınız; Anayasa Mahkemesi kararları;

28.09.1984, E.1984/1, K.1984/1 [RG:14.2.1985/18666, sh.39];

10.07.1992, E.1991/2, K.1992/1 [RG.: 25.10.1992/21386]; 

23.11.1993, E.1993/1, K.1993/2 [RG.: 14.2.1994/21849];

16.06.1994, E.1993/3, K.1994/2 [RG.: 30.06.1994/21976];

18.02.1997, E.1996/2, K.1997/2 [RG: 18.7.1997/23053];

Bu hususa müteallik doktriner görüşler için bkz. ÖZBUDUN, E., Türk Anayasa Hukuku, Ankara, 1993, sh. 387/388; ALİ EFENDİOĞLU Y., Anayasa Yargısı ve Türk Anayasa Mahkemesi, Ankara, 1996, sh. 318, 323).

c. Anayasa Mahkemesi 1995 değişikliğine rağmen, Anayasa hükmünün değil 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun uygulanmasına karar vermiştir:

Anayasa Mahkemesi’nin, Diriliş Partisi ile ilgili olarak açılan parti kapatma davası münasebetiyle verdiği 18.2.1997 tarihli kararında aşağıdaki hükümler yer almış bulunmaktadır:

“Anayasa’nın 69. maddesinde, siyasi partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetleme ve kapatılmaları ile siyasi partilerin ve adayların seçim harcamaları usul ve esaslarının Anayasa’da öngörülen ilkeler doğrultusunda yasayla düzenleneceği kurala bağlanmış, buna uyularak da 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası çıkarılmıştır.”

“Anayasa’nın anılan buyurucu kuralı uyarınca 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası çıkarılmış, siyasi partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde, çok ayrıntılı kurallar getirilmiştir.”Bu hükümlerde açıkça belirtildiği gibi 1995 değişikliklerine rağmen Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın değişen hükümlerini Sayın Başsavcı’nın iddia ettiği gibi doğrudan uygulamamış, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun kararına mesnet yapmıştır.

Keza 1995 yılında Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasında yapılan değişiklik sonucunda iki devre üst üste seçime girmediği için siyasi partilerin kapatılması hakkında bir hüküm mevcut olmadığı halde, Yüksek Mahkeme Anayasa’yı değil, 2820 sayılı Kanun’un ilgili hükümlerini uygulamıştır.

Görülüyor ki; Sayın Başsavcı’nın 2820 sayılı Kanun’un ihmaline dair -davamızda- serdettiği görüş, Yüksek Mahkeme’nin zikrettiğimiz bu kararlarına ters düşmektedir.

d. Anayasa Mahkemesi, Dernekler İçin Bile Anayasa’nın 1995 Değişikliğine Rağmen Anayasa Hükmünün Değil, Dernekler Kanunu Hükümlerinin Uygulanmasına Karar Vermiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin 1995 değişikliğinden sonra, Anayasa ile Dernekler Kanunu arasında açıkça mübayenet bulunmasına rağmen; doğrudan Anayasa hükmünü değil, Dernekler Kanunu hükmünün uygulanması gerektiğini karara bağlaması da, işbu dava açısından büyük bir önemi haizdir. Şöyle ki:

1995 yılında Anayasa’da yapılan değişiklikle, derneklerin siyasi faaliyette bulunmasını yasaklayan 33. madde hükmü de değiştirilmiştir. Buna karşılık, dernekler açısından siyaset yasağı getiren 6.10.1983 Tarih ve 2908 Sayılı Dernekler Kanunu’nun 5. maddesinin 11. bendi halâ yürürlüktedir.

Giresun Halkevleri Derneği’nin olağanüstü genel kurulunda verdikleri siyasal içerikli önergenin kabul edilmesi nedeniyle Dernekler Yasası’nın 5. ve 37. maddeleri yoluyla 76. maddesine göre cezalandırılmaları için Yönetim Kurulu üyeleri hakkında açılan kamu davasının duruşmasında; olaya uygulanması gereken 2908 Sayılı Kanun’un 11. maddesinin 5. bendi Anayasa’nın 1995 yılında değişik 33. maddesine aykırı duruma geldiği için ve iptali talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne gidilmesi gerektiği hususundaki iddianın ciddi olduğu kanısına varan yerel mahkeme, 2908 Sayılı Yasa’nın 5. maddesinin 11. bendinin iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştur.

Bu başvuru üzerine Anayasa Mahkemesi şu kararı vermiştir:

“Anayasa’da belirli konuları düzenleyen genel kurallar yanında, özel kurallara da yer verilmiştir. Bir konu, özel kurallarla düzenlenmemişse sorunların çözümünde genel kurallar uygulanır. Ancak, o konuda özel düzenlemeler varsa artık genel kurallara başvurulmaz. 

Anayasa kuralları etki ve değer bakımından eşit olup hangi nedenle olursa olsun birinin ötekine üstün tutulmasına olanak bulunmadığından, bunların birarada ve hukukun genel kuralları gözönünde tutularak uygulanmaları zorunludur. Sözü edilen geçici 15. maddenin de bir Anayasa kuralı olarak, Anayasa’da yer almış bulunan diğer kurallarla etki ve değer bakımından eşit olduğunda kuşku yoktur. Anayasa’da belli bir konuyu düzenleyen özel kural varken, o konuyu da kapsamı içine alabilecek nitelikte bir genel kural bulunsa bile onun değil, konuya özgü Anayasa kurallarının uygulanması gerekir.

Söz konusu maddenin, “Geçici Madde” olarak adlandırılmış bulunması etki ve değer bakımından Anayasa’nın öteki maddelerinden daha zayıf ve önemsiz olduğu biçimde yorumlanmasına neden olamaz. Çünkü, geçici maddeler genellikle geçiş dönemlerine ilişkin işlemlerin uygulama yöntemini ve kapsamını gösteren ayrık hükümleri içerirler. Hukukta genel kural olarak, yasalar, yayımından sonraki olaylara ve durumlara uygulanırlar. Bu ilkenin en çarpıcı ayrıklığı, yasalardaki geçici kurallardır. Bu nedenle yasaların geçici maddeleri ile esas maddeleri arasında çelişiklik varsa özel niteliği nedeniyle esas maddeden önce uygulanırlar. Çünkü, yasa koyucu, kuralın ayrıklığında kamu yararı görmüştür. Özel düzenlemenin genel düzenlemeden önce geleceği hukukun genel bir ilkesidir. Bir yasada öncelik alan geçici maddeler uygulanıp sonuçları tümüyle alındıktan sonra yürürlükten kalkmış olurlar. Aksi takdirde, yasalardaki geçici maddeler, yasanın bir ayrıklık olarak kapsadıkları konularla birlikte geçerliliklerini sürdürürler. Başka bir anlatımla yasakoyucu, kamu hizmetinin niteliği ve yasama politikasının gereği olarak ayrık kurallar koyabilir.

Yasa metinlerinin, kullanılan sözcüklerin, hukuk dilindeki anlamlarına göre anlaşılması gerekir. Yasa kuralının, günün sosyal ve ekonomik gerekleriyle çeliştiği sanılsa bile, yürürlükte kaldığı sürece uygulanması hukukun gereğidir. Kimi gerekçelerle bu kuralın dışına çıkılması, metinlerin anlamlarından başka biçimlerde yorumlanması, metnin bir tür düzeltilmesine kalkışılması, aslında yasada olmayanı yasaya yakıştırmak ve yorum yoluyla amacını değiştirmek ya da yasa koyucunun yerini almak olur.

Anayasa’nın uluslararası andaşmaları uygun bulma ile ilgili 90. maddesinin son fıkrasında “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz” denilmektedir. Bu ve geçici 15. maddede düzenlenmesi, Anayasa’da yer alan genel hukuk ilkelerinin ayrıklığını oluşturan kurallardır.

Geçici 15. madde kapsamındaki, olağanüstü yönetimin olağanüstü koşulları altında çıkarılan yasalarla yasa hükmündeki kararnamelerin geçilen demokratik düzen içinde değiştirilmesine ya da yürürlükten kaldırılmasına değin Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılmamasında kamu yararı görülmüştür. Ancak, yasa koyucu, siyasal ve sosyal gelişmelere ve gereksinimlere göre, söz konusu yasal kurallardan gerekli gördüklerini değiştirebileceği ya da kaldırabileceği gibi Anayasa’da öngörülen koşullara uyarak Anayasa’daki geçici maddeleri de kaldırabilir. Bunun dışında, yorum yoluyla Anayasa’nın geçici 15. maddesinin etkisiz duruma getirilmesi olanaksızdır.

Anayasa geçici 15. maddesi ile bir dönemin yasama işlemlerinin Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulmasını yasaklamıştır. Ancak, bunların hukuk devleti ilkesine uygun biçimde yargı denetimine açılması Anayasa’ya aykırılık savında bulunma ve inceleme yasağının kaldırılmasına bağlı olup, bu da Anayasa’nın 87. maddesi uyarınca doğrudan yasama organının görev yetkisi kapsamına girmektedir.

Bu durumda söz konusu kural hakkında, Anayasa’ya aykırılık savında bulunulmasına Anayasa’nın geçici 15. maddesi olanak vermediğinden itirazın reddi gerekir.” (Anayasa Mahkemesi, 14.2.1996, E.1996/6, K.1996/6 [RG.: 13.7.1996/22695, sh. 9 vd.])Anayasa Mahkemesi, bu kararıyla konuya açıklık getirmiştir. Derneklerin siyaset yapma yasağı Anayasa’dan çıkarıldığı ve buna karşılık, Dernekler Kanunu’nun konuya ilişkin 5. maddesinin 11. bendi Anayasal dayanaktan yoksun kaldığı halde; 

Anayasa Mahkemesi, çok açık bir şekilde, Dernekler Kanunu’nun ilgili hükmünün halâ yürürlükte bulunduğunu kabul etmiştir.

e. Sayın Başsavcı’nın iddiasına emsal olarak gösterdiği Yargıtay ve Danıştay kararları da 1982 Anayasası ile hukuki mesned olma niteliğini kaybetmiştir.

Sayın Cumhuriyet Başsavcısı, “zımnen ilga” konusundaki iddiasını ispatlamak için Danıştay’ın 1970 yılında verdiği bir kararı dayanak göstermektedir. O tarihlerde yürürlükte olan 6785 sayılı İmar Kanunu’nun 45. maddesinde “ilân, tebligat addedilir” şeklinde bir kural mevcuttu. Halbuki 1961 Anayasası’, “İdarenin işlemlerinden dolayı açılacak davalarda süre aşımı, yazılı bildirim tarihinden başlar” hükmünü amirdi (mad. 114, fıkra 3). Parselasyon planlarının iptali amacıyla açılmış olan bir davada Danıştay, Anayasa’nın bu açık, ayrıntılı ve kesin ifadesi karşısında, somut olayda kanun hükmünün değil, Anayasa hükmünün uygulanması gerektiği yargısında bulunmuştur. (Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu, 12.2.1970, E.1969/2, K.1970/1 [Danıştay Dergisi, sayı 1, yıl 1971, sh. 90]).

Danıştay’ın bu kararı 1970 yılında alınmış bir karardır. 1970 yılında 1961 Anayasası yürürlükte idi. 1961 Anayasası’nın 151. maddesinde ise aşağıdaki hükümler yer almaktaydı:

Madde 151– Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanunun hükümlerini Anayasa’ya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesi’nin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır.

Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere üç ay içinde kararını verir. Bu süre içinde karar verilmezse, mahkeme, Anayasa’ya aykırılık iddiasını, kendi kanısına göre çözümleyerek davayı yürütür. Görüldüğü gibi, 1961 Anayasası’nın 151. maddesinin 3. fıkrası hükmüyle Anayasa Mahkemesi dışındaki mahkemeler de, Anayasa Mahkemesi kendisine yapılan müracaatı süresi içinde sonuçlandırmadığı takdirde kendi kanaatine göre çözümleyerek yürütmesi yetkisini vermiş idi. Yani bu hallerde mahkemelerin belli şartlar teşekkül ettiği takdirde kanunları Anayasa’ya aykırı kabul edip, ihmal yetkileri verdi.

Halbuki 1982 Anayasa’sı mahkemelerden bu yetkiyi almakla kalmamış tam tersine bir kanun’un Anayasa’ya aykırı olduğu kanaatinde olsa dahi mahkemeye davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırma görevini vermişti. Nitekim, 1982 Anayasası’nın 152. maddesinin 3. fıkrasında aynen şu hüküm yer almıştır:

“Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere beş ay içinde kararını verir ve açıklar. Bu süre içinde karar verilmezse mahkeme davayı yürülükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırır. Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin kararı, esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse, Mahkeme buna uymak zorundadır.”Böylece 1982 Anayasa’sı hiçbir mahkemenin kendisini Anayasa Mahkemesi yerine koyarak, bir kanunun Anayasa’ya aykırı olduğuna karar vermesine veya ihmal etmesine izin vermemiştir.

1982 Anayasası’nın açık hükümlerine her bakımdan aykırı olan ve 1961 Anayasa’sının yürürlükten kaldırılmış bulunan 151. maddesine göre verilmiş olan bu Danıştay kararını emsal kabul ederek, iptal edilmeyen yasaların ihmal edilebileceğini veya mülga sayılabileceğini iddia etmesinin kabule şayan bir tarafı mevcut değildir.

Diğer yandan, Sayın Başsavcı, doğrudan Anayasa hükmünün uygulanması gerektiği hususundaki iddiasına Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 15.01.1962 Tarih ve 1/2 Sayılı Kararını da dayanak göstermiştir.

Bu dayanak dahi, geçerliliğini kaybetmiştir. Bu karar, görüldüğü gibi 15.1.1962 tarihlidir. O zamanların özel şartları gözönünde tutularak verilmiştir. O günün şartları tamamen değiştiği gibi, bu konuda uygulanacak Anayasa hükmü de değişmiştir. Bu meyanda uygulamada bir kanunun ihmaline geçici olarak müsamaha eden 1961 Anayasası’nın 151. maddesi yürürlükten kaldırılmış 1982 Anayasası’nın 152. maddesi yürürlüğe konmuştur. Yukarıda Danıştay Genel Kurulu’nun emsal gösterilen kararı gibi, bu karar da yeni Anayasa hükmüne ters düşmüştür. Dolayısiyle, sözkonusu kararlar, işbu davada mesnet ettihaz edilemezler. Zira 1982 Anayasası’nın 152. maddesine göre, Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülen kanun Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmedikçe veya Yasama Meclisi tarafından yürürlükten kaldırılmadıkça tatbik edilecektir.

B.5. 2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER KANUNU’NUN ANAYASA’YA AYKIRILIĞI İDDİA EDİLEMEZ.1982 Anayasası’nın geçici 15. maddesinde aşağıdaki hüküm yer almıştır:

“12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak T.B.M.M.’nin Başkanlık divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde … çıkarılan kanunların Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemez.” 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu bilindiği gibi 24 Nisan 1983 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Dolayısıyla Anayasa’nın gecici 15. maddesinin koruması altındadır.

Bundan dolayı bu Kanundaki kural ve hükümlerin Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemez.

Yukarıdaki bölümlerde belirtilen muteaddit Anayasa Mahkemesi kararı da bu gerçeği teyid etmiştir. Özellikle siyasi partilerin kapatılması davalarında yine yukarıda belirtiğimiz gibi 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun Anayasa’ya aykırılığı iddialarını red ettiği gibi, bu Kanun’un hükümlerinin uygulanmasını ihmal ederek doğrudan Anayasa hükmünü uygulama yoluna da gitmemiştir.

Anayasa Mahkemesi’ne göre: “iptali istenemeyen kararların ihmali de söz konusu olamaz.”

Diğer taraftan, önemle belirtelim ki; gerek Anayasa Mahkemesi gerekse Yargıtay ve Danıştay tarafından eski Anayasa hükümlerine göre doğrudan Anayasa kurallarının uygulanması yoluna, hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasını önlemek amacıyla gidilmiştir. Sayın Başsavcı, Yüksek Mahkeme’nin aksine, bu yöntemi bir siyasi partinin kapatılması davasında kullanmak istemektedir. Bu yaklaşım tarzı, Yüksek Mahkemelerimizin 1982 Anayasası’ndan önce kanunların Anayasa’ya aykırı hükümlerini “ihmal” ederek doğrudan Anayasa kurallarını uygulamadaki esprisine aykırıdır.

B.6. SADECE BURAYA KADAR AÇIKLADIĞIMIZ HUSUSLAR BİLE AÇIKÇA GÖSTERİYOR Kİ; İDDİANAME HERŞEYDEN ÖNCE USUL BAKIMINDAN HUKUKİ MESNETTEN MAHRUMDUR. Sayın Başsavcısı’nın davayı 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun ihmal edilmesinin mümkün olduğu faraziyesine dayandırmış olması, iddianameyi herşeyden önce usul bakımından hukuki mesnetten mahrum bırakmıştır.

Yukarda açıklandığı gibi, 1960 ve 1970’li yıllardan bu yana gerek Anayasa ve gerekse siyasi partiler hukukumuzda köklü gelişmeler olmuştur. Geçmişte kalan, zamanının şartları içerisinde bir süre yürürlükte kaldıktan sonra, gelişmeler karşısında geçerliliğini yitiren mevzuata ve o mevzuata göre düzenlenmiş olan bir takım mahkeme kararlarına dayanılarak günümüzün meselelerine çözüm üretilemez. Bu nedenlerle terkedilmiş olan ihmal tekniğine dayandırılmak istenen bu dava, herşeyden önce usul bakımından hukuki mesnetten mahrumdur. 

Şöyleki;

a. 1982 Anayasası’nın 152. maddesi, Anayasa’ya aykırılığı iddia olunan bir kanunun ya usulüne uygun olarak Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilebileceğini, yada Yasama Organı tarafından değiştirileceğini tesbit etmiştir. Böylece 1961 Anayasası’nın ihmale müsait hükmü yürürlükten kalkmıştır.

b. Böyle olunca Sayın Başsavcı’nın dayandığı 1961 Anayasası döneminden kalma tüm mahkeme kararları da mesnet olmaktan çıkmıştır.

c. 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu sonradan çıktığı için 1982 Anayasası’nın 177. maddesinin (e) bendinin kapsamı dışındadır. 2820 sayılı Kanun hükümleri bu geçici hükümle ihmal edilemez.

d. 2820 Sayılı Kanun, Anayasa’nın Geçici 15. maddesi ile koruma altına alınmıştır. Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemez, tartışılamaz.

e. Anayasa Mahkeme’mizin emsal kararlarına göre, Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemeyen bir kanunun, ihmal edilmesi de söz konusu değildir.

f. Kaldı ki, Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddeleri ile Anayasa’nın değişik 68. ve 69. maddeleri arasında iddia edildiği gibi bir mübayanet de mevcut değildir. Bu hükümler birbirini tamamlayan hükümlerdir.

g. Ayrıca, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrası siyasi partilerin kapatılmasına dair hükümlerin kanunla düzenleneceğini emretmiştir. Bu kanun 2820 sayılı Kanun’dur. 1982 Anayasa’sı siyasi partilerle ilgili konularda doğrudan Anayasa hükümlerinin uygulanmasına asla izin vermemiştir.

h. Anayasa’nın geçici 177. maddesinin (b) bendi de Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasını teyit etmiştir.

i. Anayasa Mahkeme’miz 1995 değişikliğinden sonra 1996 senesinde verdiği bir kararla Geçici 15. maddenin koruması altında olan Dernekler Kanunu’nun 5. ve 11. maddelerinin, Anayasa hükmü ile çelişmesine rağmen, uygulanması gerektiğine hükmetmiştir.

Netice olarak;

Yürürlükten kalkmış, tatbik kabiliyeti kalmamış mevzuata, Mahkeme kararlarına ve görüşlere dayandırılan iddianame, hukuki ve kanuni mesnetten mahrumdur. Davanın usul ve esastan reddine karar verilmesi gerekir.

B.7. CEZA VE CEZA YERİNE GEÇEN GÜVENLİK TEDBİRLERİ ANCAK KANUNLA KONULUR “Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur” prensibi, Anayasa’mızın 38. maddesinin üçüncü fıkrasının ihtiva ettiği amir bir hükümdür. “Kanunsuz suç ve ceza olmaz” şeklinde ifade edilen bu kural, bütün modern ceza hukuku sistemlerinin vazgeçilmez temellerinden biridir. Kişiler ve kurumlar hareketlerini belli ve kesin hükümlerin ışığı altında tayin etmek ihtiyacı içindedirler. Siyasi parti yasaklamaları da ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri cümlesindendir.

Eğer, Sayın Başsavcı’nın ileri sürdüğü gibi, ceza sınırlarını belirlemeyen, sadece temel prensipler koyan Anayasa hükümleri özel ceza kanunu veya cezai nitelikte olan güvenlik tedbirleri hükümleri yerine doğrudan uygulama alanına konulacak olursa, Anayasa’nın tam tersine “kanunsuz ceza olabilir” hükmü hayata geçirilmiş olur.

“Cezalar ancak kanunla düzenlenir” prensibi asla ihmal edilemez. Aksi takdirde hukuk devleti niteliklerine aykırı keyfi bir belirsizlik ortamı ihdas edilmiş olur. Bu bakımdan kanunkoyucu bu prensibin korunması için olağanüstü bir titizlik göstermiştir. Nitekim 1995 değişikliği ile yürürlüğe konulan Anayasa’nın siyasi partilere ilişkin 69. maddesinin son fıkrasında da bu titizlik kendisini göstermiştir. Bu fıkrada aynen:

“Siyasi partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetleme ve kapatılmaları ile siyasi partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir.” denilmektedir.

Bu hüküm, kanunsuz suç ve ceza olmaz prensibinin ikinci bir teyidi mahiyetindedir.

Kanunkoyucu, bu ikinci teyid ile de iktifa etmemiş, bu konuda Anayasa’nın 177. maddesinin (b) bendinde, çok önemli bir hüküm daha getirerek, özel kanun hükmüne öncelik verilmesi konusunda üçüncü teyidini yapmıştır. Kanunkoyucu, siyasi partilerle ilgili Anayasa hükümlerinin yürürlüğe girme tarihini, bu konuda çıkartılacak özel kanunun yani “Siyasi Partiler Kanunu’nun” yürürlüğe girmesi şartına bağlamıştır. Önce Anayasa yürürlüğe girsin, sonra Siyasi Partiler Kanunu çıkartılsın dememiştir. Bu takdim tehir etme olayı dahi Kanunkoyucu’nun, Anayasa’nın 38. maddesindeki prensiplere ne kadar ehemmiyet atfettiğinin kesin bir ifadesidir. Hal böyleyken, özel kanun ihmal edilmeli veya mülga sayılmalı, onun yerine genel Anayasa hükmü uygulanmalı demek, hiçbir surette şayanı kabul bir görüş olamaz. İçtihatlarla veya emsal kararlarıyla ceza tedbirleri konulamaz. Konulursa Anayasa’ya aykırı olur.

Yukarıdaki prensiplerin ışığı altında bu bölümü özetleyecek olursak:

a. Anayasa’nın 1995 yılında değiştirilen, 68 ve 69. maddelerinin, bir ceza kanunu hükmü gibi doğrudan uygulanması mümkün değildir.

b. Anayasa’nın değişik 69. maddesinin 5. fıkrasında;

“Bir siyasi partinin 68. maddenin 4. fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak onun bu nitelikte fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi halinde karar verilir”  denilmektedir.

Bu maddenin doğrudan uygulanabilmesi için herşeyden önce “odak haline gelme” fiilinin unsurlarının belli olması gerekir. Bu maddede bu konuda açıklık mevcut değildir. Odak haline gelmenin gerek sübut ve gerekse esas bakımından ayrıntılarıyla, kesin olarak belirtilmiş olması, kanunsuz “suç ve ceza olmaz” temel kuralının gereğidir. Bu bakımdan Sayın Başsavcı’nın Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerinin mülga sayılmasına ve Anayasa’nın doğrudan uygulanmasının mümkün olduğuna dair isteminin kabul edilmesine imkân yoktur.

c. Tıpkı bunun gibi, 69. maddenin atıfta bulunduğu Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasında sayılan fiillerin cezai unsurları da belirtilmemiştir.

68. Maddenin 4. fıkrasında sayılan fiiller şunlardır:

Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri;

  • Devletin bağımsızlığına, ülkesiyle milletiyle bölünmez bütünlüğüne, 
  • İnsan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, 
  • Demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz, 
  • Sınıf ve zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz, 
  • Suç işlenmesini teşvik edemez. 

Görülüyorki bu hükümler, genel olarak suç ve yasak sayılan temel konuları ifade etmektedir. Bu ifade tarzı, anayasalara has normal uslubtur. Ancak bu genel kuralların uygulanabilmesi için her bir yasağın ve suçun, ayrıntıları ile unsurlarının da belirtilmesi gerekir. Bu metinlerde bu unsurlar mevcut değildir.

Ancak bu unsurları belirleyen özel kanun hükümlerinin yürürlüğe konması halinde; vatandaşlar, siyasi partiler, mahkemeler ve diğer resmi kuruluşlar, hangi fiillerin yasak olduğunu, hangi fiillerin yasak olmadığını ayırt edebilecektir. Böylece temel kurallar netleşecek siyasi partilerin, parti örgüt ve üyelerinin sorumlu tutulmaları ancak bundan sonra mümkün olacaktır.

d. Nitekim bu ihtiyacın karşılanması için kanun çıkartılması mecburiyeti bir Anayasa emridir. Yukarıda da açıkladığımız gibi bu emredici hüküm hem Anayasa’nın 38. maddesinde, hem 69. maddesinin son fıkrasında ve hem de 177. maddenin (b) fıkrasında tekrar tekrar teyid edilmiştir. Bilindiği gibi 2820 sayılı Kanunun 4. bölümünde yer alan parti yasakları ve bu yasak ve suçların unsurları ayrıntılarıyla mezkur amir hükümlerin gereği yerine getirilmek için tedvin edilmiştir.

Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinin değişikliğinden sonra da ayrıntıları ile değişikliklerin uygulamaya konulması için Siyasi Partiler Yasası’nda değişiklikler yapılmadığına göre; bu konuda 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun hükümlerinin uygulanması zorunluluğu vardır.

Sayın Başsavcılığın istediği gibi, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun davamız ile ilgili 101. ve 103. maddeleri mülga sayılacak olursa; ortada uygulanacak bir kanun hükmü kalmayacaktır. Yukarıda açıkladığımız sebeblere binaen, Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrası ve 69. maddesi de uygulanamayacaktır.

Anayasa Mahkemesi’nin içtihatlarla ceza hükümleri veya ceza tedbirlerini belirlemesi de istenemez. Zira bu görev Yasama Organı’na aittir.

Netice olarak: Tabii çözüm, yürürlükte olan 2820 sayılı Kanun hükümlelerinin uygulanmasıdır. Yasama Organı eğer bir kanunu değiştirmiyorsa o kanunun uygulanmasına dair iradesini sürdürüyor demektir.

B.8. İŞBU DAVADA ANAYASA KURALLARININ DOĞRUDAN UYGULANMASI, ANAYASA HUKUKU DOKTRİNİNDE ÖNE SÜRÜLEN GÖRÜŞLERE GÖRE DE MÜMKÜN DEĞİLDİR. Doktrinde pek çok yazar tarafından Anayasa kurallarının doğrudan uygulanabilirliği genel olarak reddedilmiş, ancak muayyen şartlarla kabul edilmiştir. Meselâ Prof. Dr. AKILLIOĞLU’na göre:

“Anayasa kurallarının doğrudan uygulanmaları istisnai bir durumdur. Anayasa yasalarla uygulanır. Kuralların üstünlük sıralaması ile uygulama sıralaması ters orantılıdır. Üstün kural en sonda uygulanır. Anayasa’nın üstünlüğü ve kamu düzeni niteliğinde oluşu derhal etki göstermesini gerektirirse de bu doğrudan uygulama anlamına gelmez. Anayasa’nın doğrudan uygulanması bazı koşulların gerçekleşmesine bağlıdır. Başlıca koşulları sıralamak gerekirse; Anayasa kuralının yasalar gibi uygulanması, bu alanda yasa bulunmamasına bağlıdır. İlgili Anayasa kuralının ayrıca bir uygulama yasasına gerek göstermeyecek ölçüde açık, kesin ve ayrıntılı bir kural olması aranır. Kısacası arada yasa yoksa, Anayasa kuralı da uygulamaya elverişli açıklık taşıyorsa doğrudan uygulama olanaklıdır.” (AKILLIOĞLU, T: İnsan Hakları I, Ankara 1995, sh.54)

“Doğrudan uygulama; açık, kesin, ayrıntılı Anayasa kurallarının, yasa bulunmadığı takdirde uygulanması anlamına gelir.” (AKILLIOĞLU, T.: age, sh. 57)Prof. Dr. Necmi YÜZBAŞIOĞLU’na göre de:

“Anayasa’nın 177. maddesinin her türlü önceki kanun, sonraki Anayasa kuralı çatışmasının çözümünde uygulanabilen bir çatışma kuralı olmadığını da vurgulamak gerekir. Bu kural, 1961 Anayasası’nın geçici 4. maddesindeki çatışma kuralının tersine, “zımnen yürürlükten kaldırılmış olan kanunlar” için öngörülmüş bir çatışma kuralıdır. Diğer bir ifade ile bu kural önceki kanunun düzenlediği bir konunun, sonraki Anayasa ile genel olarak düzenlenmeyip “ayrıntılı olarak düzenlendiği” ve böylece Anayasa’ya aykırılığın açık olduğu aykırılıkların çözümü için öngörülmüş bir çatışma kuralıdır. Anayasa’da ayrıntılı düzenleme olmayıp, genel hüküm varsa ve çatışma önceki kanunla genel hüküm içeren sonraki Anayasa kuralı arasında ise, bu tür aykırılıklar zımni ilga teşkil etmez ve 177. maddedeki çatışma kuralı uygulanamaz. Bu tür aykırılıklar, itiraz başvurusu üzerine Anayasa Yargısı ile iptal yaptırımı uygulanarak çözülebilir…”(YÜZBAŞIOĞLU, N.: Türk Anayasa Yargısındaki Anayasallık Bloku, İstanbul,1993, sh.245)Yukarıda, eserlerinden alıntılar yaptığımız yazarlar; arada yasa yoksa ve Anayasa hükmünün önceden çıkmış kanun hükümlerine göre meseleyi farklı ve ayrıntılı bir biçimde düzenlediği durumlarda, Anayasa kurallarının doğrudan uygulanabileceğini savunmuşlardır. Bu görüşün doğruluğu kabul edilse dahi, Sayın Başsavcı’nın iddia ettiği gibi, Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinin davamızda uygulanma şartları mevcut değildir. Yukarıda ısrarla belirttiğimiz gibi, Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerindeki açık ve ayrıntılı düzenlemeler karşısında Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri “genel hüküm” niteliğindedir.
B.9. SAYIN BAŞSAVCI’NIN BİZATİHİ KENDİ BEYAN VE UYGULAMALARI KARŞISINDA DA, İŞBU DAVADA SİYASİ PARTİLER KANUNU’NUN 101. VE 103. MADDELERİ İHMAL EDİLEREK ANAYASA’NIN 68. VE 69. MADDELERİ DOĞRUDAN UYGULANAMAZ. Şöyle ki:

a. Sayın Başsavcı, İddianamesinde bir taraftan 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101-103. maddelerinin Anayasa’nın 1995 yılında değişikliğe uğrayan 68. ve 69. maddeleri ile zımnen ilga edildiğini ileri sürmüş, bir taraftan da Refah Partisi’nin -ilga edildiği ileri sürülen- Siyasi Partiler Kanunu’ndaki parti kapatma nedeni olan fiil ve eylemleri işlediğini ileri sürmüştür. 

Sayın Başsavcı;

“Refah Partisi’nin aşağıda ayrıntılarıyla açıklayacağım eylemleri, Siyasi Partiler Kanunu’nun parti kapatılmasına neden olacak pek çok hükmünü ihlal etmekle birlikte…” şeklindeki ifadesiyle Siyasi Partiler Kanunu’nun parti kapatmaya ilişkin hükümlerine atıfta bulunmuştur (İddianame, sh.1). Bu bir çelişkidir.

Bu durum, Sayın Başsavcının, Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerinde yapılan değişiklik ile Siyasi Partiler Kanunu’nun 101-103. maddelerinin yürürlükten kaldırıldığına kendisinin de inanmadığını ortaya koymaktadır.

b. Diğer taraftan Sayın Başsavcı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na gönderdiği 4.3.1997 Tarih ve SP. Muh. 1997/124 yazısı ile Yasama Organı’ndan 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin yürürlükten kaldırılmasını ve bu maddenin Anayasa’nın 69. maddesine uygun olarak yeniden düzenlemesini talep etmiştir. [EK: Bölüm III, No:1]

Sayın Başsavcı’nın bu yazısı da; Onun Siyasi Partiler Kanunu’nun 101 ve 103. maddelerinin halen yürürlükte olduğunu, bu hükümlerin Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerindeki değişiklik ile zımnen kaldırılmadığını kabul ettiğinin açık delilidir.

c. Sayın Başsavcı, Cumhuriyet Gazetesi’nin 17 Mayıs 1997 günlü nüshasında yayınlanan Yalçın DOĞAN’la yaptığı söyleşide de Siyasi Partiler Kanunu’nun parti kapatmaya ilişkin 101. ve 103. maddelerinin yürürlükte olduğunu açıklamıştır. Sayın Başsavcı bu görüşünü şu şekilde ifade etmiştir:

“… Siyasi Partiler Yasası, partilere çok sayıda sınırlama getiriyor. Bunların bir kısmı bence de demokratik değil. Parti kapatma davası açılmasında Yasa, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na üç konuda yetki veriyor. Partinin genel başkan, yardımcısı ve genel sekreterinin konuşmaları nedeniyle kapatma istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne dava açabiliyoruz. Yani bir partinin 100 milletvekili, 1 milyon üyesi varsa, bu 3 kişi “en iyi Atatürkçü biziz, en Cumhuriyetçi, laik biziz. Rejimden yanayız” desin, geri kalan 97 milletvekili ve üyeleri sabahtan akşama kadar rejim aleyhine suç unsuru içeren konuşmalar yapsın. BEN, ANCAK BU KONUŞMALAR NEDENİYLE CEZA VERİLDİĞİ ZAMAN PARTİDEN İHRAÇ EDİLMESİNİ İSTEYEBİLİRİM… Diğer yetkimiz, partilerin tüzük ve programlarını inceleyip Anayasa’ya aykırılık bulunması durumunda kapatma davası açmak. Sonuncusu ise, partinin yasa dışı eylemlerinin odağı olmasının saptanması durumunda kapatma davası açabiliyoruz..”. (EK: Bölüm III, No.2) Sayın Başsavcı’nın bu ifadelerinden de açıkça görüldüğü gibi kendisi gerçekte 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101 ve 103. maddelerinin yürürlükte olduğunu kabul etmektedir. Ve Sayın Başsavcı’nın bu samimi görüşüne göre de bir partinin odak olabilmesi için üyelerinin büyük bir çoğunluğunun siyasi parti yasaklarını ihlal etmesi gereklidir.

d. Yine, Sayın Başsavcı Vural SAVAŞ’ın “Bir Başsavcılık Yetkilisi” adı altında 13 Mayıs 1997 Tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin 4. sahifesinde yayınlanan açıklaması ile de, siyasi partilerin herhangi bir üyesinin kapatma nedeni sayılan suçları işlemesi durumunda kapatma davası açılabilmesini öngören yasa değişikliği önerisinin TBMM’nden bir an önce çıkarılması istenmiştir. Bu açıklama ile dolaylı olarak Siyasi Partiler Kanunu’nun 101-103. maddelerinin yürürlükte olduğu belirtilmiştir. (EK: Bölüm III, No.3)

e. Daha da önemlisi, Başsavcılığın Refah Partisi Kayseri İl Yönetim Kurulu’nun işten el çektirilmesi talebi ile ilgili olarak Partimize gönderdiği 30.01.1997 günlü ve SP.13 Muh. 1997/57 sayılı yazısında Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddesine dayanılmıştır. Şöyle ki;

Başsavcılığın yukarıda belirtilen yazısı ile 27 Ocak 1997 tarihinde Başbakan ve Refah Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN’ın Kayseri’deki ziyaret ve incelemeleri sırasında bazı kişilerin üniformalı kıyafetler giydiği iddiasıyla Partimizin Genel Başkanlığı’ndan, SİYASİ PARTİLER YASASI’NIN 101. MADDESİNİN (d-1) BENDİ UYARINCA KAYSERİ REFAH PARTİSİ İL YÖNETİM KURULU’NUN İŞTEN EL ÇEKTİRİLMESİ VE SONUCUNDAN 30 GÜN İÇERİSİNDE BİLGİ VERİLMESİ İSTENMİŞTİR. (EK: Bölüm III, No.4)

Yine, Başsavcılık 17.2.1997 Tarih ve SP.13 Muh. 1997/57 Sayılı yazısı ile Refah Partisi Genel Başkanlığı’nın yukarıda açıklanan olayla ilgili olarak 30 günlük süre uzatım talebini Siyasi Partiler Kanunu’nun 101/d-1. maddesinin hükümlerine istinaden reddetmiştir. Sayın Başsavcı’nın bu konudaki cevabî yazısı aynen şöyledir:

“… Elde edilen delil ve dokümanlardan ilgi (b) yazılı yazınız içeriği yerinde görülmemiş olup, 2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER YASASI’NIN 101/d-1. MADDESİNİN AÇIK HÜKÜMLERİ KARŞISINDA EK SÜRE VERİLMESİ MÜMKÜN GÖRÜLMEMİŞTİR.” (EK: Bölüm:III, No:5) Görüldüğü gibi, Başsavcılık da Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerinin zımnen yürürlükten kaldırılmadığına inanmaktadır. Aksi halde, Sayın Başsavcı’nın işbu davayı açtığı tarihlerde Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerine istinaden işlem yapmasının ve TBMM’den Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerinin değiştirilmesini istemesinin bir anlamı olmazdı.

f. Sayın Başsavcılığın diğer bir çelişkisi de, 18/6/1997 tarihinde Yüksek Mahkeme’niz nezdinde, Demokratik Kitle Partisi aleyhine açtığı kapatma davasının iddianamesiyle ortaya çıkmıştır. Sayın Başsavcılık bu kapatma davasını 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesine dayandırmıştır. Bilindiği gibi 101. madde ile 103. madde birbirini tamamlayan maddelerdir. 103. maddede bir partinin belli fiillerinin işlendiği bir odak haline gelip gelmediğinin tayini açısından yapılması gereken işlemler tek tek belirlenmiş, bu hususta 101. maddeye atıfta bulunulmuştur.

101. maddenin geçerli olduğu, yürürlükten kaldırılmadığı kabul edilince; onun uygulanmasını öngörmüş olan 103. maddenin de yürürlükte olduğu zımnen veya serahaten ilga edilmediği de kabul edilmiş olur. Bu da Sayın Başsavcı’nın 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101 ve 103. maddelerinin yürürlükte olduğunu kabul ettiğini gösteren açık bir delilidir.

g. İşbu dava, aşağıdaki çelişkiler nedeniyle de dinlenemez.

Çünkü; 

1. Eğer, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddeleri yürürlükte ise bu maddelerin, “odak kavramı” için öngördüğü şartlar gerçekleşmemiştir. Zikredilen maddelerin aradığı şartlar gerçekleşmeden açılmış olan işbu davanın, esasa girmeden, usul yönünden reddi gerekir.

2. Sayın Başsavcı’nın iddia ettiği gibi 1995 Anayasa değişiklikleriyle, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddeleri mülga kılınmış olduğunun kabul edilmesi halinde ise; işbu dava, konusuz kalacaktır ve bu sebeple dinlenemez duruma düşecektir. Zira Refah Partisi’ne ve mensuplarına isnat edilen fiillerin hemen tamamı 1995 Anayasa değişikliğinden önceki tarihlere aittir. 

Başka bir deyişle Sayın Başsavcı’nın davayı dayandırdığı “odak” kavramı Anayasa’ya 23.07.1995 tarih ve 4121 sayılı Kanun’la girmiştir. Partimiz, Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasında belirtilen yasakların işlendiği bir “odak” haline gelmekle suçlandığına göre; bu kavramın oluşumunda 1995 yılından önceki eylemlerin dikkate alınmaması gerekir. Çünkü Anayasa’da 1995 değişikliğinden önce parti kapatma nedenleri arasında odak olma hali mevcut değildi.

Zira Anayasa’ya göre,

“Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fillden dolayı cezalandırılamaz.” (mad.38, fıkra 1)

“Suç ve cezalar geçmişe yürütülemez.” (mad.15, fıkra 2) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi‘ne göre;

“Hiç kimse, işlediği zaman ulusal ve uluslararası hukuka göre bir suç sayılmayan bir eylem ya da ihmaldan ötürü mahkum edilemez.” (mad.7, fıkra 1)Türk Ceza Kanunu’na göre;

“İşlendiği zaman kanuna göre cürüm veya kabahat sayılmayan fiilden dolayı kimseye ceza verilemez.” (mad.2, fıkra 1) Şimdi hem Partimize hem de parti mensuplarımıza atfedilen fiil ve beyanların tarihlerine bakalım :

1) Şevki Yılmaz’a izafe edilen konuşmalar, 1989-1990 yıllarında,

2) Hasan Hüseyin Ceylan’a izafe edilen konuşma, 1990 yılında,

3) Necmettin Erbakan’a izafe edilen Sivas-Çermik konuşması, 1993 yılında,

4) “Çok hukukluluk” konuşması, 1993 yılında,

5) Grup konuşması, 1994 yılında,

6) Ahmet TEKDAL’a izafe edilen konuşma ise, 1986 yılına tekabül etmektedir.

Görülüyorki, iddianameye göre yapıldığı ileri sürülen bu konuşmalar Anayasa’da odak olma kavramı bulunmadığı döneme ait isnatlardan ibarettir.

Bilindiği gibi, sonradan yürürlüğe giren bir kanun, yargılanan kişi ve kurumların aleyhinde bir hüküm getirmişse, bu hüküm asla geriye yürütülemez.

Bu isnatlarla ilgili olarak Siyasî Partiler Kanunu’nun 103 ve atıfta bulunduğu 101. maddeleri hükümleri uygulanacaksa; o takdirde Sayın Başsavcı bu maddelerin hükümlerini işleterek odaklaşmanın ispatı için gereken işlemlerin hiçbirisini yapmadığından, dava yine redde mahkumdur. 

B.10. DAVADA 2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER KANUNU HÜKÜMLERİ UYGULANMALIDIR. Yukarıda belirtiğimiz gibi, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasına göre, 

“Siyasi Partilerin … denetleme ve kapatılmaları.. yukarıdaki esaslar çerçevesinde KANUNLA düzenlenir ”  Bu kanun, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’dur. Bu itibarla, Anayasa’mıza göre, bir siyasi partinin kapatılması davası 2820 Sayılı Kanun hükümlerine göre görülecektir.

Bir siyasi partinin yasaklanmış belli faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediğinin tespitinde de 2820 Sayılı Kanun’un 103. maddesinin atıfta bulunduğu 101. maddenin d-1 fıkrasındaki usulün uygulanması gerekir.

Netice olarak; 

İşbu davada Sayın Başsavcı,

a. Davaya mesnet yaptığı iddialarla ilgili olarak Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (d) bendinde ayrıntılı olarak açıklanan işlemlerden hiçbirini yapmamış, dolayısıyla,

b. Partimize savunma hakkı tanımamıştır.

Bu nedenlerle, işbu dava, Partimizin gıyabında hazırlanmış, Sayın Başsavcı tarafından haklı olduğuna inanılmadığı halde, usul ve kanuna tamamen aykırı olarak ikame olunmuştur. Aşağıda Bölüm III, Kısım A-2’de ayrıntıları ile belirttiğimiz gibi iddianamenin Başsavcılığa iadesine veya davanın esastan reddine karar verilmesi gerekir.

IV. BÖLÜM: BU DAVANIN ESAS BAKIMINDAN DA REDDİ GEREKİR

A. BİRİNCİ KISIM: REFAH PARTİSİ’NE YAPILAN İTHAMLAR HUKUKEN GEÇERSİZDİR.

A.1. DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE LAİKLİĞİN HUKUKİ ANLAMI

a. BATIDA LAİKLİĞİN DOĞUŞU VE GELİŞMESİ Laik (Laic-laique) latince (laicus) aslından alınmış Fransızca bir kelimedir. Ve lügat manasıyla ruhani olmayan kimse, dini olmayan şey fikir, müessese, sistem, prensip demektir. (A.F. Başgil, Din ve Laiklik Sh.147).

1789 Fransız ihtilali öncesinde Fransa’da -ve genel olarak, Avrupa’da- etrafı surlarla çevrili şehirlerde bir teokratik yönetim hakimdi. Bu yönetimde kilise ile soylular, toprak ağaları ve derebeyleri işbirliği içindeydiler. Fakat bir de surlar dışında yaşayan, sur içindeki insanların ihtiyaçlarını karşılayan bir halk tabakası mevcuttu. Bunlar da aslında dini inançlarına bağlı kişilerdi, ancak, bu bağlılık geleneksel bir bağlılıktı. Bunlar din hakkında teorik ve sistematik bir bilgiden yoksundular. Bunların dini yaşantısı taklidi bir yaşantıydı. Dinin esasından yeterince haberleri yoktu. Bunun içindir ki; bu insanlara “laicien” (Laikler) denilirdi. Bu insanlar, kendilerinin yönetiminde, kendileri söz sahibi olmak istediler. Bu amaçla, surun içindeki iktidarı yıkmak için harekete geçtiler. İşte bu insanların, sur içindeki teokratik yönetimi devirerek, kendilerinin de yönetimde söz sahibi olmak için başlattıkları harekete “laiklik” denmiştir. Bu anlamda ele aldığımızda, laikliğin dine karşı olmak şeklinde hiçbir yönü söz konusu değildir. Bu anlamda laiklik, sadece teokratik bir yapıya, kiliseyle feodal yapının işbirliğine karşı olmayı ifade etmektedir.

“Laiklik, Batı toplamlarında üç aşamadan geçerek bugünkü geniş anlamını kazanmıştır. Birinci aşamada, devlet organlarınca güdülen mezhep yobazlığının kaldırılması… ikinci aşamada, devlet dini denen şeyin kaldırılması… üçüncü aşama olarak, hukuk sisteminin ve kamu hizmetlerini düzenleyen kuralların dinsel ya da dinle ilgili kurallar olmaktan çıkarılması”dır (Mümtaz Soysal, “100 Soruda Anayasa”).

b. TÜRK HUKUK SİSTEMİ’NDE LAİKLİK Bu kelime literatürümüze meşrutiyet yıllarında girmiş ve o zaman (lâ dinî) diye tercüme olunmuştur (Başgil, a.g.e. Sh.148).

Cumhuriyet Döneminde CHP’nin 1931’deki kongresinde parti doktrinini meydana getiren 6 ana hedef parti programında gösterildi, bu hedeflerden biri olan laiklik 1937 yılında 3115 sayılı kanunla yapılan bir değişiklikle 1924 Anayasasına girdi.

Türkiye’de laiklik sadece din ile devletin ayrılığını ifade eden bir nitelik değil, aynı zamanda vicdan hürriyetine imkân veren ve akılcılığı sağlayan bir temel kural olarak ortaya çıktı (M.Laurose).

1924 Anayasası’nın 2. maddesinde sonradan (1937) yer alan bu ilke, bilahare 1961 Anayasası’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerinden biri olarak öngörülmüştür.

Son olarak da 1982 Anayasası’nın 2. maddesinde yer alan bu temel ilke, mezkür Anayasa’nın 4. maddesiyle koruma altına alınmıştır.

Öte yandan, Latince bir kelime olan “laiklik”, devletin dili Türkçe olmasına rağmen, hiçbir zaman Anayasa ve kanunlarda Türkçe karşılığı ile ifade edilmedi, edilemedi. Bu yüzden uygulamadaki aksaklıklar da sürüp gidince laiklik, dar bir kesimin ters tutumu yüzünden halk nazarında dinsizlik ve din düşmanlığı şeklinde algılanmaya başlandı.

Üzülerek ifade etmek gerekir ki, bu anlayış bir takım çevrelerin taassubu ve katı tutumları yüzünden hâlâ ortadan kalkmış değildir.

c. DÜNYADA İNSAN HAKLARI, DİN VİCDAN VE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ “Din ve inanç özgürlüğü, tarihte ancak uzun mücadeleler sonunda kazanılabilmiştir. Bu özgürlük günümüzdeki anlamıyla ilk kez 1776 tarihli Amerikan Virginia Haklar Bildirisi’nde…, 3 Eylül 1791 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisi’nde… daha sonra BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir” (Dr. Şeref Ünal, “AİH Sözleşmesi” Sh. 207).

“Böylece insanın doğuştan devredilemez bir takım haklara sahip olduğu, siyasi düşünce tarihini ilgilendiren felsefi bir tartışma konusu olmaktan çıkmış, devletin anayasal ve hukuk düzenini ilgilendiren bir konu olarak siyasi mücadele alanına girmiştir. Bu dönemde mutlak egemen devlet anlayışı zayıflamış, kişiler ve sınıflar arasındaki dengesizlikler ve eşitsizlikler giderilmeye çalışılmaş ve insan hakları anayasalarda yer alan haklar olarak Pozitif Hukuk alanına girmiştir.” (Dr. Ş.Ünal a.g.e. Sh.68).

“10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin yayımlanmasıyla kişiler; yabancı, vatandaş farkı gözetilmeden, insan olmak sebebiyle Milletlerarası Hukukun himayesi altına alınmıştır.” (Dr. Ş.Ünal, a.g.e. Sh.81-82).Aynı yılda Lahey’de toplanan Avrupa Kongresi, bir İnsan Hakları Anayasası hazırlanmasına ve bunun hükümlerine uyulmasını sağlamak üzere, gerekli müeyyideyi uygulamakla görevli bir mahkeme kurulmasına karar vermiş ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), 4 Kasım 1950 tarihinde, aralarında, Türkiye’nin de bulunduğu 15 Avrupa devleti tarafından imzalanmış ve 3 Eylül 1953’de yürürlüğe girmiştir.

Sözleşmenin 9. Maddesine göre, yukarıda da belirttiğimiz gibi:

“Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din ve inanç değiştirme özgürlüğü ile açık veya özel biçimde ibadet, öğretim, uygulama ve tören yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini ve inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.” Sözleşme aynı maddede;

“Bu özgürlüğün ancak kamu güvenliği, kamu düzeni, genel sağlık, genel ahlâk ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, gerekli olan tedbirlerle ve kanunla sınırlanabileceğini” belirtmiştir.

d. 1982 ANAYASASI’NDA LAİKLİK; DİN, VİCDAN VE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ Yukarıda da ifade edildiği gibi, ilk defa 1937 yılında Anayasa mevzuatımıza dahil olan “Laiklik” kavramına, 1961 ve 1982 Anayasalarının 2. maddelerinde, devletin temel niteliklerinden biri olarak yer verilmiştir.

Şu farkla ki;

1961 Anayasası’nda sadece “insan haklarına” dayanan …devlet;

1982 Anayasası’yla “toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı…” bir devlet olarak tarif edilmiş ve böylece diğer temel nitelikler gibi, laiklik niteliğinin de toplumun huzuruna, milli dayanışmaya ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygıyı esas aldığı ifade edilmiştir.

İç barış ve insan hakları lehine yapılan bu isabetli ilavelerle, laikliğin, hiç bir zaman katı bir ilke olmadığı, hele hele “dinsizlik” anlamında bir kelime hiç olmadığı açıkça kabul edilmiş ve böylece bu kavramın ne anlama geldiği, tanımının ne olduğu, uygulamada hangi hedeflerin gözetileceği ihtilafa meydan vermeyecek şekilde ortaya konulmuştur. Nitekim bahse konu 2. maddenin gerekçesinde;

“Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir”denilmek suretiyle bu husus vurgulanmıştır.

Yine 1961 Anayasası’nda olmadığı halde 1982 Anayasası’nda yer alan 5. madde;

“… kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmayı..”  devletin temel amaç ve görevlerinden saymıştır.

1982 Anayasası’nın 10. maddesinde;

“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” temel esasına yer verilmiştir.

Keza Anayasa’nın 13. maddesinde, temel hak ve hürriyetlerin genel sınırlandırılmasından bahsedilirken, bu sınırlamaların Anayasanın özüne ve ruhuna uygun olacağına “demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamayacağını” hükme bağlamıştır.

1982 Anayasası, din ve vicdan hürriyetlerine saygıda o derece titiz davranmıştır ki; Temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulmasını tanzim ederken 15. maddede “Savaş halinde dahi, kimsenin din, vicdan, düşünce ve kanaat hürriyetlerine dokunulamayacağını” kesin hükme bağlamıştır.

Öte yandan, 1982 Anayasası’nda, din ve vicdan hürriyetine 24. maddede, düşünce hürriyetine 25. maddede, düşünceyi açıklama hürriyetine 26. maddede yer verilmiştir.

24. maddeye göre;

“Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz” (1982 Any., Mad. 24, fıkra 3).

“İbadet, dini ayin ve törenler” prensip olarak serbesttir (1982 Any., Mad. 24, fıkra 2).

Ancak, “İbadet, dini ayin ve törenler”, Anayasa’nın 14. maddesi hükümlerine aykırı olamaz. (1982 Any., Mad.24, Fıkra 2). Tüm bu Anayasal hükümler ve gerekçeler açıkça gösteriyor ki, laiklik, toplum huzurunu ve milli dayanışmayı ve insan haklarına saygıyı temin için öngörülmüş bir temel ilkedir.

e. SİYASİ PARTİLER KANUNU’NDA LAİKLİK 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 3. maddesi,

“Siyasi Partiler, Anayasa ve kanunlara uygun olarak.. tüzük ve programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda, çalışmalar ve açık propagandalar ile milli iradenin oluşmasına sağlayan ve ülke çapında teşkilâtlanan kuruluşlar” olarak tarif edilmiş;

4. maddesi de,

“Siyasi partileri, demokratik hayatın vazgeçilmez unsunları olarak belirlemiş; siyasi partilerin faaliyet ve kararlarının Anayasada nitelikleri belirlenen demokrasi esaslarına aykırı olamayacağı” hükmünü vaz etmiştir.

Kanunun 84. maddesinde;

“Siyasi partilerin, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarmak ve Türkiye Cumhuriyeti’in laik niteliğini korumak amacını güden devrim kanunları hükümlerine aykırı amaç güdemeyeceklerini ve faaliyette bulunamayacaklarını…”hükme bağlamıştır.

Kanunun 86. maddesi;

“Siyasi partilerin Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik niteliğinin değiştirilmesi amacını güdemeyeceklerini, bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamayacaklarını” parti yasakları arasında saymıştır.

Keza 87. maddesinde;

“Siyasi Partiler, devletin sosyal ve ekonomik veya siyasi veya hukuki temel düzeninin, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyat veya dince mukkades tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar”denilmiştir.

Ancak 87. maddenin öngördüğü yasak uygulanırken, din hizmetlerinin, Anayasa tarafından devlete görev olarak verildiği gözardı edilmemelidir (An. 136 m.).

İleride 3. bölümde açıkça ifade edileceği gibi, siyasi partiler ister iktidar, ister muhalefette olsunlar, Anayasanın Devlete verdiği bütün görevler meyanında din hizmetleri hakkında da parti programlarına hükümler koymak ve bunları halka tanıtmak mecburiyetindedirler.

Bu sebepten dolayı siyasi parti mensuplarının gerek halkın dini hizmetlerini nasıl yapacaklarını ve gerek din, vicdan ve düşünce özgürlüklerinin tatbikatını nasıl yürüteceklerini, aksine tatbikat varsa bunları nasıl düzelteceklerini açıklamaları, hiçbir zaman bir istismar veya kötüye kullanma sayılamaz; tam tersine yapmaları gereken görevlerinin bir parçası olarak telakki edilmesi gerekir.

Siyasi Partiler Kanunu’nun yukarıda zikredilen 87. maddesinde de açıkça fiilin laikliğe aykırı telakki edilebilmesi için, devletin temel düzenini değiştirme amacı, unsur olarak esas alınmıştır. Her ne kadar maddede “kısmen de olsa” ibaresine yer verilmişse de, bu ibare temel düzeni değiştirme kasdı çerçevesinde değerlendirilmelidir.

f. ANAYASA MAHKEMESİ İÇTİHATLARINA GÖRE LAİKLİK İlk kurulduğu yıllarda, Anayasa Mahkemesi, laiklik prensibinin “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” anlamına geldiğini ifade ile yetinmiştir:

“Hukuki yönden, klasik anlamda laiklik, din ve Devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir. Ayrılık, dinin Devlet işlerine, Devletin de din işlerine karışmaması biçimindedir…” (Anayasa Mahkemesi, 21.10.1971, 53/76 ‘AKMD, sayı 10, sh.61). Buna rağmen Yüksek Mahkeme aynı kararında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Devletin Genel İdare Yapısı içinde yer almasını (1961) An.m.154) laikliğe aykırı bulmamıştır:

“Ancak toplumumuzdaki din ve devlet işlerine ilişkin tarihi tecrübeler dolayısı ile laiklik kavramının “devletin din işlerine karışmaması” şeklindeki anlamından ayrılınmış ve genel idare içinde “Diyanet İşleri Başkanlığı” adıyla sui generis bir kuruluşa yer verilmiştir. Böyle bir kuruluşa genel idare teşkilâtı içinde yer verilmiş olması, laiklik ilkesine aykırı bulunmamıştır.” (Anayasa Mahkemesi, 21.10.1971, 53/76 ‘AMKD, sayı 10, sh.52 vd.’). 1982 Anayasasından sonra Yüksek Mahkeme Kararlarında Laiklik hakkında daha geniş ve evrensel yorumlar yapılmıştır:

“Laiklik ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışını, uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli kılan bir uygar yaşam biçimidir. Çağdaş bilim, skolastik düşünce tarzının yıkılmasıyla doğmuş ve gelişmiştir” (Anayasa Mahkemesi, 7.3.1989, 1/12 ‘AMKD, sayı 23, sh. 144’).

“Çağdaşlaşmayı hızlandıran ve Türk Devrimi’nin kaynağı olan laiklik ilkesi toplumun akıl ve bilim dışı düşüncelerle yargılardan uzak kalmasını amaçlar” (Anayasa Mahkemesi, 7.3.1989, 1/12 ‘AMKD, sayı 23, sh. 147’).

“Laiklik, bireysel, toplumsal düzeyde ve devlet işlerinde metafizik dışında özgür düşünce gereklerine bağlanır. Kişisel ve toplumsal yaşamın siyasal yönden düzenlenmesinde aklın ve bilimin gereklerini zorunlu kılar.” (Anayasa Mahkemesi, 7.3.1989, 1/12 ‘AMKD, sayı 23, sh. 1511’). Bütün bu kararlarda görüldüğü gibi, Anayasa Mahkemesi, Laikliği, bir inanış şekli ve ölçütü olarak kabul etmemekte; tam tersine, laikliğin bir düşünce tarzı, bir davranış biçimi, bir üslup olduğunu kabul etmektedir. Diğer bir ifade ile, vatandaşlar inançlarında özgür olacaklar; devlet buna müdahale etmiyecek; devlet işlerinde de dogmatik ve skolastik zihniyet değil, bilim ve akıl esas alınacaktır.

Yine bu ifadeler açıkça, laikliğin din düşmanlığı olmadığını; dinleri tanımayıp onların yerine getirilmiş yeni bir din niteliğinde olmadığını, tam tersine bir düşünce tarzı, bir üslup, bir metod olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu hususları teyiden, ayrıca Yüksek Mahkeme’nin laikliğin, din ve vicdan özgürlüğü ile uyumluluğunu belirtmek amacı ile yaptığı yorumlar da vardır.

“Modern devlette din, kimi haklara sahip olmanın bir şartı değildir. Günümüzde devlet, vicdan hürriyetine olabildiğince, saygılı, bünyesinde çeşitli din ve mezheplere inananlara ve bunlara ait teşekküllere yer veren bir kurumdur. Laik devlette herkes dinini seçmekte ve inançlarını açığa vurabilmekte, tanınmış olan din ve vicdan özgürlüğünün sınırları içerisinde serbesttir. Hiçbir dine itikadı olmayanlar için de durum aynıdır. Laik bir toplumda herkes istediği dine ya da inanca sahip olabilir. Bu husus yasa koyucunun her türlü etki ve müdahalesinin dışındadır. Gerçek vicdan hürriyetinden ancak laik olan ülkelerde söz edilebilir. Dinlerden birini devlet olarak tercih fikri ayrı dinlere mensup vatandaşların kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı düşer. Laik devlet, din konusunda, inancına bakmaksızın, yurttaşlara eşit davranan, yan tutmayan devlettir” (Anayasa Mahkemesi Kararı, 21.10.1971, ve 53/76 s – Anayasa Mahkemesi Kararı, 9.4.1991, ve E.90/36, K:91/8).

g. DOKTRİNDE LAİKLİK, DİN, VİCDAN VE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ “Şüphesiz ki din, yapısı ve dış teşkilâtı itibariyle, içtimai bir müessesedir ve cemiyet realitesinden ayrılmayan bir vakıadır. En iptidai kavimlerden, bugünün en yüksek medeniyetli milletlerine kadar, insanlar her devirde, unsur ve esasları değişik inançlara bağlanmıştır” (A.F. Başgil, a.g.e. Sh.71).

İçtimai sulhu temin edip, gönüllerde huzur ve emniyeti temin için din ile devleti aynı bir ülkede yanyana ve barışık bir halde yaşatmak üzere, modern devlet hukuku ortaya bir kaç esaslı prensip koymuştur ki bunlardan başta gelenleri… din hürriyeti ve laiklik prensipleridir. (A.F. Başgil a.g.e. Sh.87).

.. din hürriyeti prensibinden fert için bir takım haklar, yani.. selahiyetler doğar ki bunlar evvela inanma hakkıdır. Sonra serbetçe ibadet ve dua etme hakkı, talim ve tedris, neşir ve telkin faaliyetlerinde bulunma, nihayet dinin emrettiği şekilde hareket etme, ferdi ve içtimai ahlâk ile bezenme hakkıdır. (Başgil, a.g.e. Sh.96).

Din hürriyetinin, birçok değil, yanlız bir düşmanı vardır; o da, bir kelime ile, taassuptur. Taassup, bir kimsenin kendi inancından ve kendince hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç, görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara karşı düşmanlık beslemesidir. Taassup… kötü bir ruhi hastalıktır. Ve dini oldugu gibi, siyasi, felsefi de olabilir (Başgil, a.g.e. Sh.149).

… siyasi taassup da bu hürriyetin (din hürriyetinin) düşmanıdır… siyasi taassup koyu bir surette materyalisttir. Onun inandığı ve bağlandığı şey yalnız madde ve menfaattir (Başgil, a.g.e. Sh.156).

Din hürriyetinin ve bundan doğan hakların, bu iki düşmana karşı korunması lazımdır. Bu hürriyeti, hem dini, hem de siyasi taassuba karşı koymak için alınacak tedbir, tek kelime ile laikliktir (Başgil, a.g.e.).

“Laiklik ilkesi, devletin, vatandaşları arasında dini inançları açısından bir ayırım yapmamasını gerektirir. Yani devlet kişilerin dini inançları karşısında tarafsız davranmak ve her türlü dini inanç ve düşünceye saygı göstermek zorundadır” (Dr. Ş.Ünal, a.g.e. Sh.215).

“Laiklik hiçbir şekilde dinsizlik veya din düşmanlığı olarak algılanmamalıdır. Tam tersine, bu ilke, vicdan özgürlüğünü güvence altına almaktadır.” (Dr. Ş.Ünal a.g.e. sh. 215).

… vicdan hürriyeti din hürriyetinden daha geniştir ve yalnız dini değil, aynı zamanda herhangi bir siyasi, iktisadi ve felsefi akide ve kanaat serbestliğini de ifade eder (Başgil a.g.e. Sh.96).

… Şu halde laik hukuk deyince, bundan dini olmayan, esaslarını dinden almayan hukuk; laik devlet deyince de dini akide ve esaslara dayanmayan devlet anlamak lazım gelir (Başgil a.g.e. sh.145).

Laik rejimde devlet dine karışmaz demek.. resmen muayyen bir dinin ahkamını kendi işlerine rehber almaz demektir. Yoksa mesela Türkiye gibi, nüfusunun büyük bir ekseriyeti müslüman olan bir memlekette, devlet dini teşkilâta ve müslüman halkın dini ihtiyaçlarını temine yardım etmez demek değildir. Bir halk hükümetinin başta gelen prensibi halk için çalışmaktır (Başgil, a.g.e. sh.172). Doktrinde laiklikle ilgili olarak Anayasal açıdan çok önemli bir hususa daha işaret edilmektedir. Bu husus Anayasanın özgürlük ve özgürleştirmeye yönelik özelliğidir;

“Anayasa, Batı’daki gelişmelere uygun olarak, bir yandan herkesin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğunu belirterek özgürlük anlayışını (Madde 12), diğer yandan da, kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri ile bağdaşmıyacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmayı, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamayı devletin görevlerinden sayarak “özgürleştirme” anlayışını benimsemiştir. (md.5) (Prof. Dr. Ş.Gözübüyük, Anayasa Hukuku Sh.147). Yine doktrinde, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması konusunda kurallar öngörülmüştür.

Prof. Dr. Şeref Gözübüyük, Anayasa Hukuku isimli kitabında;

“Temel hak ve özgürlüklerin, ancak kanunla sınırlanabileceğini, sınırlama nedenlerinin Anayasa’da belirtilmesi gereğini, sınırlamanın hakkın ve özgürlüğün özüne dokunamıyacağını, sınırlamanın demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamıyacağını ve sınırlamada eşitlik kuralına mutlaka uyulması” gereğini tafsilatıyla izah etmiştir (a.g.e. Sh. 150-165). Görülüyor ki doktrin temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanmasını beninsememiş, bu sınırlamaların son derece zorunlu hallerde yapılabileceğini ifade etmiştir.

h. GENEL DEĞERLENDİRMEGörülüyor ki, gerek doktrin, gerek literatür ve gerekse yüksek mahkeme içtihatları; laikliğin, değişik biçimlerde yorumlanabileceğini açıkça kabul etmiştir. Ancak laiklik hangi şekilde yorumlanırsa yorumlansın, hukuki açıdan Anayasa ve yasalarda belirtilen temel esaslara uyulmak mecburiyeti vardır.

Bu esaslar iki ana grupta toplanmaktadır:

1. Laiklik, din düşmanlığı veya din hürriyeti engeli olmayıp, her türlü din ve vicdan düşünce hürriyetinin teminatıdır.

2. Devlet, kendi düzenini herhangi bir dinin kurallarına göre değil; değişik sosyal ihtiyaçları gözönünde tutarak akıl ve ilim yoluyla kurar.

Bu sebeplerden dolayı, laikliği din hürriyetini daraltıcı veya ortadan kaldırıcı bir nitelik olarak tanımlamak mümkün değildir.

Zira yukarıda da belirtildiği gibi,

Anayasa’nın 2. maddesinde devletin niteliği olarak belirtilen laikliğin, yine aynı maddeye göre, demokrasi ve insan hakları esas alınmak suretiyle yürütülmesi prensibi temel alınmış,

Yine Anayasa’nın 13. maddesinde hangi sebeple olursa olsun temel hak ve özgürlüklere konulacak tahditlerin dahi demokratik toplum düzeni gereklerine aykırı olamıyacağı, esası vazedilmiş;

Ve yine 15. maddede de din ve vicdan hürriyetinin, savaş hukukunun geçerli olduğu ahvalde dahi kısıtlanamayacağı hükmü getirilmiştir.

Aynı şekilde, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 17. maddesinde de:

“Bu sözleşmenin hiçbir hükmü, bir devlet, grup ya da kişiye burada öne sürülmüş olan hak ve özgürlüklerden herhangi birini yok etmeyi ya da sözleşmede hükme bağlanmış olandan daha geniş ölçüde sınırlandırmayı amaçlayan bir etkinlikte ya da eylemde bulunma hakkı verir biçimde yorumlanamaz” hükmü yeralmıştır. 

Ve yine Türkiye’nin vatandaşa başvuru hakkı tanıdığı AİHS‘nin 9. maddesi, (Yukarıda I. Bölümde belirtildiği gibi) din, vicdan ve düşünce hürriyetinin sınırlandırılmasını son derece dar ve zaruri sebeplere hasretmiş, herkese en geniş manada bu özgürlüğü tanımayı çağdaşlığın ölçüsü saymıştır.

AİHS‘nin temel hak ve hürriyetlere koyduğu sınırlamalar, 1982 Anayasası’nın 90. maddesine göre Milli Hukukumuzun da bir parçası olmuştur.

ı. SONUÇYukarıdaki bölümlerde laikliğin, uluslararası sözleşmeler, Anayasa, Siyasi Partiler Kanunu, doktrine göre hukuki anlamının ne olduğu ortaya konulmaya çalışıldı.

Bütün bu tahliller topluca dikkate alındığında laikliğin hukuki anlamı bakımından aşağıdaki sonuçlar ortaya çıkmaktadır:

1. İlk tezahürü itibariyle laiklik, dine karşı değil, kiliseyle feodal yapının işbirliğine karşı bir hareketin adıdır.

2. “Türkiye’de devletin temel bir niteliği olan laiklik, sadece din ile devletin ayrılığını ifade eden bir nitelik değil, aynı zamanda vicdan hürriyetine imkân veren akılcılığı sağlayan bir temel kuraldır; devletin sadece dinler karşısında değil, felsefi ve siyasi görüşler karşısında da tarafsızlığını ifade eder” (An.2, 10.m.leri).

3. Çağımızda mutlak egemen devlet anlayışı zayıflamış, kişiler ve sınıflar arasındaki dengesizlikler ve eşitsizlikler giderilmeye çalışılmış ve insan hakları Anayasalarla güvence altına alınmıştır.

4. Artık herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din ve inanç değiştirme özgürlüğü ile açık veya özel biçimde ibadet, öğretim, uygulama ve tören yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini ve inancını açıklama özgürlüğünü de içerir (AIHS. m.9).

5. Laiklik kavramı, Anayasa’daki tabirle, hiçbir zaman “dinsizlik” olarak yorumlanamaz. Laiklik, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir (1982 An.2. Mad. Gerekçesi).

6. Dolayısıyla laiklik toplum huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygıyı temin için bir araçtır (An.m.2).

7. Laiklik konusunda yasak olan, istismar etme ve kötüye kullanma eylemidir. Böyle bir eylemsel tehlike niteliği taşımayan düşünceleri sırf laikliğe aykırı oluşlardan ötürü cezalandırma yoluna gitmekten kaçınmak lazımdır (M.Soysal, 100 Soruda Anayasa).

8. Laiklik, ortaçağ doğmatizmini yıkarak aklın öncülüğünü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışını… ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan bir uygar yaşam biçimidir (AMK – 7.3.1989, E:1, K:12).

9. Laiklik, bir düşünce modeli olmayıp, din ve vicdan hürriyetini güvence altına almaya matuf olarak devlete izafe edilen bir niteliktir, bir davranış biçimidir.

10. Din hürriyeti ve laiklik, din ile devleti aynı bir ülkede yanyana ve barışık bir halde yaşatmak üzere modern devlet hukukunun ortaya koyduğu prensiplerdir (A. F. Başgil, Sayfa:87).

11. Din hürriyetinin yanlız bir düşmanı vardır; o da taassuptur. Taassup, bir kimsenin, kendi inancından ve kendince hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç, görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara düşmanlık beslemesidir. Taassup, dini olduğu gibi, siyasi ve felsefi de olabilir. Din hürriyetini ve bundan doğan hakları taassuba karşı koruyacak tek kelime laikliktir (a.g.e.).

12. Laik rejimde, devlet dine karışmaz demek, devlet, dini teşkilâta ve (ülkede) halkın dini ihtiyaçlarını temine yardım etmez, demek değildir (a.g.e.).

13. Temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunulamaz. Din ve vicdan hürriyeti bu çerçevede yeralan bir hürriyettir.

14. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması son derece katı kurallara bağlanırken aksine temel hak ve hürriyetlere konulan engellerin kaldırılması Devlete Anayasal bir görev olarak tahmil edilmiştir (An. m.5).

15. Siyasi partiler demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları olup, çalışmaları ve açık propagandalarıyla milli iradenin oluşmasını sağlarlar (SPK-m.3).

16. Siyasi partilerin her konuda olduğu gibi laiklik konusunda da gerek Anayasa’nın devlete yüklediği gerekse halkın dini hizmetlerinin görülmesi veya layıkı veçhile yürütülüp yürütülmediğinin takibi hususunda Anayasa açısından farklı görüş ve düşüncelere sahip olması doğaldır.

17. Klasik demokrasi anlayışı sağ yada sol bütün düşüncelerin serbestliğine ve bu serbestlik sonunda ortaya çıkacak sonucun en iyi sonuç olacağına inanır (M. Soysal).

A.2. BAŞSAVCI’NIN LAİKLİK ANLAYIŞI HUKUKEN KABUL EDİLEMEZ Sayın Başsavcı, İddianamesini tanzim ederken, laiklik anlayışını ortaya koymak için, doktrinden, Anayasa Mahkemesi Kararları’ndan bir takım alıntılar yaparak iddiasını haklı göstermeye çalışmıştır.

a. İDDİANAMEYE DOKTRİNDEN YAPILAN ALINTILARIN DEĞERLENDİRİLMESİ Sn. Başsavcı İddianamesinin (5-6) sahifesinde, Prof. Dr. Niyazi Berkes’in “Teokrasi ve Laiklik” kitabından aldığı bir tanımı iddialarına mesnet göstermek istemiştir.

Bahse konu kitaptan seçilip alınan tanıma göre;

“Aslında laiklik dini değil, hukuki bir kavramdır. Hukuki açıdan laiklik, kısaca ve genel olarak din işleri ile dünya işlerini ayıran bir rejimdir. Bu ifade ile anlatılmak istenen, sadece devlet içinde din ve dünya işleriyle, ilgili otoritelerin birbirinden ayrılması değil, aynı zamanda sosyal hayatın eğitim, aile, ekonomi, hukuk, görgü kuralları, kıyafet vb. gibi cephelerinin din kurallarından ayrılarak, zamana ve yaşamın zorunluluklarına, gereklerine göre saptanmasıdır.”

“Aksi düşünüldüğünde, din işleri ile dünya işlerini birleştiren bir rejim anlaşılır” (Prof. Dr. Niyazi Berkes, Teokrasi ve Laiklik, Sh.25). Yine Sayın Başsavcı, iddianamesinde Hüseyin Batuhan’ın “Laiklik ve Dini Taassup” isimli kitabından da bir alıntı yapmıştır;

“Dinler, dünya işlerine karışıp siyasi bakımdan güç kazandıkları ölçüde asıl ruhani erklerini gözardı edip, soysuzlaşmaya başlarlar” (Hüseyin Butuhan, Laiklik ve Dini Taassup, Sh.60). Sn. Başsavcı’nın dayandığı bu görüşlerin, önce eserlerin bütünü içerisindeki tutarlılığı açısından tahlilinde fayda vardır.

Sn. Prof. Dr. Niyazi Berkes aynı eserinde şu ifadelere de yer vermiştir;

“En üst ilke, kişilerin inanç özgürlüğünü korumaktır. Gerçek laikliğin anlamı da budur. 

İslam dininin yaşanması; modern yaşam kurallarına en uygun olan bir koşul olduktan başka, başından beri ve tarihi boyunca bütün din örgütlenişlerine özgürlük tanıyan İslamlığın tarihsel karakterine de uygun bir tutumdur.”(Sh.23) Görülüyor ki; Sayın Başsavcı laiklik anlayışını belirlerken, bu ifadeleri tek taraflı, eksik ve yanlış yorumlamış, bu ifadelerin hem eserin, hem Anayasanın bütünlüğü içerisinde yorumlanması gereğine riayet etmemiştir. Sayın Başsavcının laiklik konusunda Anayasa ve laikliğin gerçek hukuki anlamına uymayan görüşü, dolayısıyla yanılgısı, şuradan ileri gelmektedir:

Sayın Prof. Niyazi Berkes’in bu ifadelerinden kastı, yukarıda belirtiğimiz gibi laiklik niteliğinin doğal sonucu olarak, devletin kendi kurallarını koyarken, herhangi bir dinin kurallarına bağlı olmaksızın, zaman ve yaşamın gereklerine göre ilim ve akıl yoluyla hareket edilmesidir. Bu bakımdan, bu, doğru bir tespittir. Ancak eserin ve Anayasa’nın bütünlüğü içerisinde konu değerlendirildiğinde açıkça görülür ki, devlet kurallar koyarken, halkıyla, halkının inancı, örf ve adetleriyle mücadele etmez, etmemelidir.

b. İDDİANAMEYE ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI’NDAN YAPILAN ALINTILARIN DEĞERLENDİRİLMESİSn. Başsavcı İddianamesinde, Anayasa Mahkemesi’nin iki kararından aldığı pasajlarla iddiasını teyid etmek istemiştir.

Sn. Başsavcı iddianamesine, 21.10.1971 gün ve 53/76 sayılı Anayasa Mahkemesi Kararı’ndan sadece belli bir bölümü almıştır. Oysa aynı kararda, yukarıda da zikredildiği gibi Yüksek Mahkeme’nin şu görüşlerine de yer verilmiştir:

“Modern devlette din, kimi haklara sahip olmanın bir şartı değildir. Günümüzde devlet, vicdan hürriyetine olabildiğince, saygılı, bünyesinde çeşitli din ve mezheplere inananlara ve bunlara ait teşekküllere yer veren bir kurumdur. Laik devlette herkes dinini seçmekte ve inançlarını açığa vurabilmekte, tanınmış olan din ve vicdan özgürlüğünün sınırları içerisinde serbesttir. Hiçbir dine itikadı olmayanlar içinde durum aynıdır. Laik bir toplumda herkes istediği dine ya da inanca sahip olabilir. Bu husus yasa koyucunun her türlü etki ve müdahalesinin dışındadır. Gerçek vicdan hürriyetinden ancak laik olan ülkelerde söz edilebilir. Dinlerden birini devlet olarak tercih fikri ayrı dinlere mensup vatandaşların kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı düşer. Laik devlet, din konusunda, inancına bakmaksızın, yurttaşlara eşit davranan, yan tutmayan devlettir” (Anayasa Mahkemesi Kararı, 21.10.1971, ve 53/76 s). Anayasa Mahkemesi’nin 1971 yılındaki laiklik anlayışında, 1982 Anayasası’ndan sonra, özellikle Anayasa’nın 2. maddesinde bu ilke için öngörülen hedefler de dikkate alınarak önemli gelişmeler olmuştur.

Bu hususta burada ayrıca bir değerlendirme yapmaya gerek yoktur. (Bkz. IV. Bölüm, A-1.f).

Yüksek Mahkeme’nin 25.10.1983 gün ve 2/2 Sayılı diğer kararına gelince:

Herşeyden önce bu karar Tüzük ve Programı’na “Laiklik ilkesini benimsemediğini” açıkça yazan Huzur Partisi hakkındadır.

Diğer taraftan, Sn. Başsavcı’nın İddianamesi’nde özetlediği hususlar, Karar metninde aynen şöyledir:

“Yapılan araştırma ve incelemelerin ortaya koyduğu veriler, Türkiye’deki laiklik ilkesinin anlamıyla uygulamasının hiçbir sosyalist ülkedeki laiklik anlayışı ile ilgisi ve ilişkisi olmadığını, batıdaki Hıristiyan ülkelerin laiklik anlayışından da farklı bir yapı ve düşünce biçimine sahip olduğunu açıklamaktadır.

Laikliğin, dinle devlet ilişkilerini düzenleyen bir ilke olması nedeniyle, her ülkenin içinde bulunduğu ve her dinin bünyesini oluşturan koşullardan esinleneceği, bu koşullar arasındaki uyum ve ya da uyumsuzluğun laiklik anlayışına da yansıyarak farklı ve değişik modelleri ortaya çıkarması doğal sayılmalıdır.

Hukuki yönden ve klasik anlamda laiklik, dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir. Buna rağmen, Hristiyan ve İslam dinlerinin koşulları inanç ve gerekleri aynı olmadığından ülkemizde ve batı ülkelerinde oluşan durumlar ve ortaya çıkan sonuçlar birbirinin aynı olmamış, aksine büyük farklılıklar göstermiştir. Dini ve din anlayışı tamamen farklı olan bir ülkenin, laikliği, o ülke batı medeniyetine açık olsa dahi batı ülkelerindeki anlayış içinde benimsemesi esasen düşünelemez ve beklenemez.Görülüyor ki, Sn. Başsavcı karardan özenle seçerek sadece altı çizilen kısımları almış, Türkiye’deki laikliğin nasıl bir laiklik olduğu konusundaki paragrafı nedense ihmal etmiştir.

Oysa Sn.Başsavcı’nın Partimiz’le ilgili İddianamesi’ndeki ithamlar, Karardan alınan ifadelerle değil, ihmal edilen ifadelerle ilgilidir ki;

İşte bu ihmal edilen ifadeler, Refah Partisi olarak, yukarıdan beri savunduğumuz bir gerçeği, yani Anayasal Laikliği ortaya koymaktadır.

Kaldı ki, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuruyu kabul ettiği 1987 ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargı yetkisini kabul ettiği 1990 yılından sonra, Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 90. maddesini dikkate alarak ve sözleşmenin milli hukukun bir parçası olduğunu kabul ederek, verdiği son kararlarında Türkiye’deki laiklik anlayışıyla, Batı’daki laiklik anlayışını mutabık hale getirmeye çalışmıştır. Bundan dolayı, Sayın Başsavcı’nın; laiklik, din ve vicdan hürriyeti hususunda, Türkiye’nin ulaştığı noktada, 1987’den önceki değil, daha sonraki kararları emsal alması gerekirdi.

Bu bölümle ilgili maruzatımıza son vermeden şunları da belirtmek gerekir ki;

Devlet laiklik prensiplerini uygularken demokrasinin gereklerini ve insan haklarını ön planda tutar. Bir diğer ifade ile, Devlet halka hizmet için vardır.

Devlet bu hizmeti görürken, halkın ihtiyaçlarını, hiçbir inanç arasında, ayrım yapmaksızın, onların isteğine göre ifa ve icra eder. Anayasa’nın başta 2. madde olmak üzere laiklikle ilgili tüm maddeleri bu temel esası vurgulamaktadır.

Yine Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşuna esas teşkil eden Lozan Anlaşması’nın ilgili maddeleri, hangi dinden olursa olsun, bütün vatandaşlara din ve vicdan hürriyetinin vazgeçilmez unsurlarıyla tam ve kâmil manada tatbik edilmesini esas almıştır.

İşte Sayın Başsavcı’nın yanılgısı, Uluslararası Hukuku, Doktrini, Anayasayı ve Anayasa Mahkemesi Kararlarını bir bütün olarak ele almayışından ve iddiasına mesnet olarak aldığı ifadeleri eksik alıp yanlış yorumlamasından ileri gelmektedir.

Buraya kadar yapılan izahattan açıkça görülüyor ki; Sayın Başsavcı’nın iddianamesine esas aldığı laiklik görüşü Anayasa ve yasalarda belirtilen hukuki laiklikle bağdaşmamaktadır, mesnetsizdir, tamamen indidir, uluslararası kurallara ve Anayasal esaslara, aykırı olduğundan, kabule şayan değildir.

A.3. REFAH PARTİSİ’NİN LAİKLİK ANLAYIŞI HUKUKA UYGUNDUR

a. REFAH PARTİSİ, ANAYASA’DA BELİRTİLEN LAİKLİK İLKESİNİN, GERÇEK SAVUNUCUSU VE TEMİNATIDIR.Nitekim, bu husus, Refah Partisi’nin Tüzük ve Programı, yöneticilerinin konuşmaları, mahalli yönetimlerdeki hizmetler ve hükümet icraatları ile sabittir.

1. Refah Partisi’nin Tüzük ve Programı :

Refah Partisi’nin Programında;

“Bu program Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyet ve Demokrasiyi korumak… kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmak, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gereken şartları hazırlamak amacıyla.. hazırlanmıştır.” (Program, Başlangıç).

Partimiz fikir, vicdan ve düşünce hürriyetlerine inanır; fikir, vicdan ve inanç hürriyetlerine yapılacak her türlü baskıyı laikliğe aykırı sayar.” (Program md.4).

“Laiklik din düşmanlığı olmayıp, bilakis din ve vicdan hürriyetlerini her türlü ihlalden koruyucu bir prensip olarak geliştirilmiş ve uygulama alanına konulmuştur” (Program md.4) denilmektedir.

Görüldüğü gibi Refah Partisi Tüzük ve Programı’nda, laikliği devletin temel niteliği olarak almış, laikliğin Anayasal ve yasal anlamını teyit etmiş ve laikliğe aykırı uygulama yapılmaması için nelere dikkat edilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

2. Refah Partisi adına yapılan konuşmalar 

Öte yandan Refah Partisi adına bugüne kadar yapılan bütün konuşmalarda da bu husus tekrar tekrar belirtilmiştir.

Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin ERBAKAN’ın bugüne kadar TBMM içersinde ve dışında yaptığı tüm konuşmalar bunu doğrulamaktadır. (Ek: Bölüm IV, No:1).

Burada bu dosya içinden sadece bir kaç örnek sunuyoruz:

“…Laikliğe aykırı olarak hareket etmek demek, skolastik zihniyetle hareket etmek, körü körüne hareket etmek demektir. Cahil bir insanın ortaya çıkıp ‘dinimiz öyle emrediyor, hepiniz buna uyacaksınız’ diye dayatması, cahilâne bir şekilde baskı yapması, dogmatik, skolastik bir zihniyetle hareket etme üslubudur. Biz, ülkede böyle bir üslup olmasın istiyoruz…”

“Laiklik demek, ilim ve akıl yoluyla hareket etmek demektir.”

“…. Şimdi bir toplum düşünün. Bu toplumda çeşitli düşüncede insanlar var. Bu insanlar birarada yaşacaklar. Birinci şart nedir?… Bu insanların birbirlerinin düşüncelerine hoşgörü, saygı göstermeleridir. Laikliğin bir yüzü budur. Peki ülke nasıl yönetilecek? Oturacak, millet temsilcisini seçecek, ilim ve akıl yoluyla TBMM kanunları yapacak. Demokrasi ve milletin iradesi var. Öyleyse, TBMM ne karar aldıysa bu karar yürüyecek. Öbür yüzü budur” (11 Mart 1997 tarihli grup konuşmasından),

“…Deminden beri ben neyin savunmasını yapıyorum? Demokrasinin ve laikliğin. İşte gerçek, işte gerçek. Böyle düşünmeyenleri nereye davet ediyorum; Demokrasiye ve laikliğe”

“Bugün laiklik demek; herkesin din hürriyeti demektir. Bunun teminatıdır. Bakınız şu çok önemlidir. Bir ülkede trafik kuralları vardır. Arabaların trafiğe çıkmasına müsaade edersiniz, herkes arabasına biner. İstediği gibi dolaşır. Ama bir şartınız vardır nedir o? Arabanızda fren olacak, arabanızın freni olmazsa, trafiğe çıkmamanız gerekir. Neden? Çünkü gider başkasına çarparsınız. İşte fikir hürriyeti, arabaların serbestçe dolaşabilmesi demektir. Laiklik ise, arabanda fren olması demektir. Araba başka, fren başka yani laiklik, dinin karşıtı değil.”

“… Fikrinizi, ‘Dinimiz böyle emrediyor, siz de buna uyacaksınız’ diye kaba lafla softa şeklinde, körü körüne ortaya koymaya kalkmayacaksınız. Her türlü fikrinizi söyleyebilirsiniz, hiçbir fikri yasaklamıyoruz. Ama bunu söylerken laikliğe aykırı davranmıyacaksınız. Yani laikliğe aykırılık ve bir uslüp, bir muhteva değil, bir davranış şekli…” 25 Şubat 1997 tarihli grup konuşmasından:

“… Türkiye’mizin demokratik, laik bir hukuk devleti olarak, insan haklarına saygılı parlamenter sisteme sahip bir ülke olarak kısa zamanda beklenen kalkınmasını yapması hususunda tam bir görüş birliği içindeyiz.”

“… Çünkü Refah Partimiz, laikliğin bekçisidir. Gerçek laikliğin gerçek teminatıdır. Türkiyemizin en büyük partisidir.” 21 Mayıs 1997 tarihinde BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile yaptığı görüşmenin ardından yaptığı açıklama:

“Türkiye, müslüman bir ülkedir. Ama aynı zamanda demokratik ve laik bir ülkedir. Bunun herhangi bir şekilde tehdidi, tehlikesi, değişmesi söz konusu değildir. Bu husustaki bir takım mihrakların çıkartmak istedikleri propagandalar varsa, bunlar temelden yanlıştır ve hatadır.” 9 Mayıs 1997 tarihli Observer gazetesine verdiği mülakattan:

“Laiklik, din hürriyetinin teminatıdır” (18.02.1997 TBMM Grp.K.).

“Laiklik ne dinsizliktir, ne din düşmanlığıdır. Laiklik bütün inançlara saygı göstermektir.” (25.02.1997 TBMM Grp.K.).

“Bakınız, laiklik demek; ilim ve akıl yoluyla çalışılacak demektir. Dogmatik bir şekilde, dinimiz böyle emrediyor, öyleyse kanunlar böyle olacak diye dayatamazsınız. Laiklik demek; kanunları TBMM yapar, demektir.” (11.03.1997 TBMM Grp.Kon.).

“Refah Partimiz laikliğin bekçisidir. Gerçek laikliğin gerçek teminatıdır.” (21.05.1997 TBMM Grp.Kon.).

“Türkiye’de gerçek demokrasinin teminatı Refah Partisi’dir. Gerçek laikliğin teminatı Refah Partisi’dir. Laiklik adı altında laikliğe aykırı davranışların yapılmamasının teminatı Refah Partisi’dir. (17.06.1997 TBMM Grp. Kon.).

“Şayet laiklik; inanç ve din özgürlüğü, herkesin inandığı gibi yaşayabilmesi, hiç kimseye dininden ve inancından dolayı baskı yapılmaması ve devletin bu hususları teminat altına alması şeklinde anlaşılacaksa, Refah Partisi göstermelik değil, samimiyetle, herkesin inanç özgürlüğüne, hiçbir kimsenin diğerlerine, inancından dolayı baskı yapmaması şartına herkesten daha fazla bağlıdır.” (10 Ekim 1993, 4.B.Kongre Konuşması).

Dünya’nın hiçbir yerinde, laiklik, din düşmanlığı değildir. Bilakis her türlü inanç hakkının teminat altında alınması demektir. (Refah Partisi 24 Aralık 1995 Seçim Beyannamesi).

“Laiklik demek herkesin inancına saygı demektir. Laiklik demek, din düşmanlığı demek değildir. Halkın inancına saygı göstermek, hizmet etmek demektir.” (26 Aralık 1995 Basın Toplantısı). Tüm bu örnek konuşmalardan açıkca görüldüğü gibi, Refah Partisi’nin laikliğe aykırı hiç bir eylemi olmamış, tüm bu konuşmalarda gerçek laikliğin ne olduğu anlatılmış, laikliğin özüne aykırı davranışlar tenkit edilmiştir. 

3. Refah Partisi Yerel Yönetim Hizmetlerinden Örnekler

Refah Partili Belediye Başkanları’nın, göreve başlar başlamaz ilk işleri, şayet bölgelerinde varsa, farklı dinlere mensup cemaatleri ziyaretle ihtiyaçlarını tesbit ve bunları yerine getirmek olmuştur. Bu hususta cemaat temsilcilerinden gönderilmiş sayısız teşekkür yazılarından bir kaç örnek ekte sunulmuştur (Ek: Bölüm IV, No:2).

Refah Partili Belediye Başkanları, laikliğin uygulamasında çağdaş örnekler sergilemişlerdir. İstanbul Beyoğlu Belediye Başkanı Nusret BAYRAKTAR, Üsküdar Belediye Başkanı Yılmaz BAYAT, belediye hudutları içindeki tüm inanç sahiplerinin kilise ve sinagog hizmetlerine destek verirken, Trabzon Belediye Başkanı Asım AYKAN tarihi kilisede çan çalınma izni vermiştir.

Refah Partisi’nin kurulduğu tarihten bu yana Refah Partili hiçbir belediye başkanı hakkında laikliğe aykırılıktan dolayı işlem yapılmamıştır.

4. 54. Hükümet icraatından

54. Hükümet programının 4. sahifesinde,

“Türkiye Cumhuriyeti’nin, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olması, Atatürk İlkeleri; Koalisyon Hükümetinin vazgeçilmez ortak uzlaşma zeminini teşkil edecektir.”

“Milli ve manevi değerlere bağlı olmayı, din ve vicdan hürriyeti, teşebbüs hürriyeti ve düşünce hürriyetinin demokrasimizin vazgeçilmez unsurları olduğunu Hükümetimiz temel bir kabul olarak ortaya koymuştur.” ifadelerine yer verilmiştir.

Ve 54. Hükümetin icraatında laikliğe aykırı olarak ne bir kararnameye, ne bir kanun tasarısına, ne de herhangi bir idari tasarrufa rastlamak mümkün değildir.

Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel dahi bir TV programındaki konuşmasında bu hususu açıkça dile getirmiştir.

b. REFAH PARTİSİ’NE GÖRE LAİKLİK, KANUNLARIN YAPILMASINDA SKOLASTİK DÜŞÜNCENİN DEĞİL ANCAK BİLİM VE AKLIN ESAS ALINMASIDIR. Bu gerçeği’ Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın sayısız açıklamaları içerisinden alınan ve yukarıki bölümde zikredilen konuşma örnekleri açık bir şekilde göstermeye yeterlidir.

c. REFAH PARTİSİ İSTER DİNİ, İSTER SİYASİ KAYNAKLI OLSUN HER TÜRLÜ TAASSUBA DA KARŞIDIR.Yukarıda da belirtildiği gibi taassup, bir kimsenin kendi inancından ve hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç, görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara karşı düşmanlık beslemesidir. 

Halbuki Refah Partisi, Türkiye’nin en büyük siyasi partisi olarak, kurulduğu günden bu yana hep demokrasiden, hep çoğulcu demokrasiden, hep uzlaşmadan, hep hoşgörüden yana olmuş ve böyle de hareket etmiştir.

Refah Partili yöneticilerin 1995 seçimlerinden sonra hükümet kurulması çalışmalarında sergilediği hoşgörü; 54. Hükümette ortağına karşı ortaya koyduğu anlayış ve protokole saygı, hatta Refah Partili yöneticilerden bazılarının 1974’lü yıllarda MSP yöneticileri olarak önce CHP ile, daha sonra Adalet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Cumhuriyetçi Güven Partisi ile birlikte iktidar olup uyum içinde çalışmaları, bunun neticesinde Kıbrıs Harekatının zaferle , Ağır Sanayi Hamlesinin başarıyla neticelenmesi,

O gün MSP, bugün Refah Partisi yöneticisi olan zevatın hoşgörülü olmaları, taassuba karşı tavır almaları sayesinde gerçekleşmiştir.

d. DİĞER BÜTÜN PARTİLER GİBİ REFAH PARTİSİ’NİN DE ANAYASAL VE YASAL DEVLET GÖREVLERİ HAKKINDA GÖRÜŞLERİNİ AÇIKLAMASI DİNİ İSTİSMAR OLARAK YORUMLANAMAZ. Diğer partiler gibi Refah Partisi’nin de, program ve propagandalarında, gerek laiklik, gerek din ve vicdan özgürlüğü ve gerekse Anayasa tarafından devlete görev olarak verilen din hizmetleri ve din eğitimi konusunda siyasi görüşlerini açıklaması ve bu konularla ilgili yanlış tatbikatları eleştirmesi görev ve sorumluluk gereği olup bunların laikliğe aykırı sayılması, dini istismar olarak yorumlanması mümkün değildir.

Yukarıda da açıklandığı gibi, Anayasa, halka yapılacak hizmetler arasında, din hizmetlerini de, Devlete görev olarak yüklemiş, din hizmetlerinin yürütülmesi konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı‘nı Anayasal bir kurum olarak düzenlemiş (An.M.136); din hizmetleri için eleman yetiştirmek üzere, MEB bünyesinde “Din Eğitimi Genel Müdürlüğü”nü kurmuş; din hizmeti gören kamu görevlilerini 657 sayılı “Devlet Memurları Kanunu” çerçevesine almış; dini eserlerin onarılması ve yeni yapılanların desteklenmesi konusunda Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne görev vermiştir.

Bütün bu hususlar açıkça bir devlet görevi olarak yürütüldüğü ve bu konular üzerinde konuşmak ve eleştiride bulunmak, her siyasi parti yetkilisi için en tabii bir hak ve ödev olduğu halde, Sayın Başsavcının Refah Partisi yöneticilerini, “neden bu konularda konuşuyorlar” diye suçlaması ve bunu “dini istismar” olarak tavsif etmesi; Anayasa ve Kanun gerekleri ile Sayın Başsavcının tavsifi arasında çok büyük bir tezat olduğunu açıkça göstermektedir.

SONUÇ

Görülüyor ki Sayın Başsavcı’nın bu konudaki yanılgısı hilafına, Partimizin bu güne kadar Anayasa’daki tanımıyla laiklik ilkesine aykırı herhangi bir politikası ve faaliyeti olmamıştır.

Diğer bir ifade ile partimiz, 1982 Anayasası’nın gerek “Başlangıç” kısmında, gerek 2. maddesinde belirlenmiş ve 4. maddesinde de “değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” olarak tavsif edilen, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin laik devlet olduğu hususundaki temel ilkeyi benimsemiştir. Kurulduğu tarihten bu güne kadar da Refah Partisi’nin tüm faaliyetleri bu ilkeye uygun olarak gerçekleşmiştir.

A.4. REFAH PARTİSİ’NİN LAİKLİĞE AYKIRI FAALİYETLERİN ODAĞI OLDUĞU İSNADI VARİT DEĞİLDİRSayın Başsavcı Refah Partisi hakkındaki işbu kapatma davasını “Anayasa’nın laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği” iddiasıyla açmıştır.

Bu iddia mesnetsizdir, varit değildir.

Bahse konu iddia, iki sebebe dayandırılmaya çalışılmıştır.

1. Refah Partisi’nin Başörtüsünü savunması,

2. Refah Partisi’nin İmam-Hatip Okullarının, orta kısımlarının kapatılmasına dair MGK Kararına karşı çıkması.

Bu bölümde, işbu iddianamede odak olmanın sebebi olarak gösterilen bu iki hususun, hukuki açıdan tahlili yapılarak varit olmadığı ortaya konulacaktır.

a. REFAH PARTİSİ’NİN KILIK KIYAFET YASASINI SAVUNMASININ HUKUKA AYKIRI HİÇBİR TARAFI YOKTUR.Refah Partisi’nin Kılık Kıyafet ve Başörtüsü Konusudaki Görüşleri Laikliğe Aykırı Değildir.

Refah Partisi’nin kılık kıyafet hakkındaki görüşü, ifrata tefrite yer vermeyen, katı kurallara dayanmayan, itidale, toleransa bağlı makul bir görüştür.

Refah Partisi “Yürürlükteki mevcut kanunlara aykırı olmamak kaydıyla Yüksek Öğretim Kurumlarında kılık, kıyafet serbesttir” diyen 2547 Sayılı Kanunun EK-17. maddesinde ifadesini bulan yasal ve Anayasal çerçeve içerisinde kalınmasını kabul eder. Bu kanun hükmünün uygulanmasından yanadır.

Bilindiği gibi bu kanun hükmünün iptali için, Yüksek Mahkemeye açılan dava reddedilmiş. Böylece kılık kıyafet konusuna bu yasal çerçevede yaklaşılması gerektiğine dair olan görüşler, teyit edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı elbette bu konuda siyasi ve siyaset dışı yapılmakta olan tartışmalara berrak bir çözüm getirmiştir.

1. Kılık kıyafet ve bilhassa başörtüsü konusunun, tartışmalı olmasının en önemli sebebi ise, bu konuda mevcut yasalarda, müspet veya menfi bir hüküm bulunmayışıdır. 

Bu kabil hallerde konu üzerinde, vatandaşların, sivil toplum kuruluşlarının, siyasi parti sözcülerinin kendi görüşlerini ortaya koyarak çözüm üretmeye çalışmaları doğaldır. Böyle olması aynı zamanda söz ve fikir hürriyetinin zaruri bir sonucu sayılmalıdır.

2. Bununla beraber, Refah Partisi üyelerinin kılık kıyafetle ilgili açıklamalarının hepsi, Anayasa Mahkemesi’nin hakkındaki iptal davasını reddettiği ve böylece halen yürürlükte bulunan 2547 S.K.nun EK 17. maddesi yani (Yürürlükteki mevzuata aykırı olmamak kaydıyla Yüksek Öğrenim kurumlarında kıyafet serbesttir) hükmünün savunulmasından ibarettir.

3. Böyle bir konu üzerinde bir Siyasi Partinin temel görüşünü tespit için parti adına konuşan hatiplerin konuşmalarından ziyade Merkez Karar Organlarının kararları ve ondan da daha önemlisi o partinin icraatı esas alınmalıdır.

4. Refah Partisi bilindiği gibi yakın geçmişte bir sene müddetle koalisyonun büyük ortağı olarak iktidarda kalmıştır. Bu iktidar süresince başörtüsü ve kılık kıyafet konusunda, yukarıdaki yasal çerçeve içinde kalmış, Sayın Başsavcı’nın iddianamesinde anlatmak istediği şekilde yasa dışı veya laikliğe aykırı bir icraatta bulunmamış,bir karar almamıştır. Yine aynı şekilde parti ileri gelenleri 1974 tarihinden 1980 tarihine kadar kurulmuş olan dört cumhuriyet hükümeti içinde de Başbakan Yardımcısı ve Bakan olarak mühim görevler ifa etmişler Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar dahil devleti yönetmişler hiç bir icraatlarında laikliğe aykırı davranmamışlardır.

Dolayısıyla Refah Partisi’nin ne Merkez Karar Organları’nın ve ne de Hükümeti’nin böyle bir icraatı yoktur.

İDDİANAMEDEKİ MÜLAHAZALAR YERSİZ VE MESNETSİZDİR

Yukarıdaki açıklamalarımız da gösteriyor ki, Sayın Başsavcılığın Refah Partisi’ni itham etmek için iddianamenin 8. sahifesinde ileri sürdüğü bütün mühalazalar geçersizdir, mesnetten mahrumdur.

1. Sayın Başsavcı bu konudaki iddiasında ezcümle:

“Genel başkan Necmettin ERBAKAN dahil, Refah Partisi’nin tüm yöneticileri, kendilerine oy getirdiği inancıyla hemen her konuşmalarında okullarda başörtüsü ile öğrenim görme ve çalışmanın Anayasal bir hak olduğunu ısrarla iddia ederek halkı kışkırtmışlardır…” demektedir. Sayın Başsavcı’nın bu paragraf içinde yer alan “Anayasal bir hak olduğunu iddia ederek” şeklindeki beyanına muhterem Mahkemenizin dikkatlerini çekmek isteriz. Yukarıda da açıkladığımız gibi, partimizin bu konuya yaklaşımı, Yasal ve Anayasal çerçeve içinde olmuştur. (Sayın Başsavcı’nın Refah Partisi’nin “Anayasal bir hak olduğunu iddia ederek” şeklindeki tespitinin Partimizin bu hususta gösterdiği titizliğin bir tezahürü olarak değerlendirilmesi gerekir.)

Bu çerçevenin tatbikatta gözetilmesi için çaba sarf etmek elbette iyi niyetin delilidir. Bu ise yasaları ihlal kastının bulunmadığını ispat eder. Tatbikatta 2547 sayılı Kanun’un 17. maddesine ve bu konuda çıkarılmış olan Anayasa Mahkemesi kararlarına aykırı davranışlarında bulunduğu malumdur. Bu türlü aykırılıkların önlenmesini istemek, kesinlikle kışkırtma sayılmaz.

2. Yine bu iddiasında Sayın Başsavcı, Partimizin bu konuda eylemler düzenlediğini de ileri sürmüştür. Bu mülahaza da yersiz ve mesnetsizdir. Refah Partisi kılık kıyafet konusunda hiçbir eylem düzenlememiştir.

Ayrıca bilindiği gibi, herhangi bir konuda haksız uygulamalara işaret etmek kamuoyunu ve yöneticileri uyarmak için yasalar çerçevesinde yürüyüş, miting, kapalı salon toplantıları gibi eylemler düzenlemek, demokratik ve Anayasal bir haktır. Bu haktan yararlanmak için eylem düzenleyenlerin iddialarında çeşitli görüşler savunulmuş olabilir. Bu kabil yasal etkinliklerin demokratik hukuk devletinin toleransa dayanan geniş ve ılımlı ortamının gereklerine göre değerlendirilmesi, bütün resmi kuruluşların göz önünde tutması gereken bir realitedir.

3) Sayın Başsavcılık tarafından parti yöneticilerince bu konuda yapıldığı iddia edilen konuşmalarda da hiçbir kanun dışı söz sarf edildiği, usulüne uygun olarak ispat edilmemiştir.

Türkiye bir hukuk devletidir. Bir fiil yasaları ihlal etmişse onun ait olduğu Ceza Kanunu maddesine göre, takibata tabi tutulması gerekir. Böyle yapılamamış olması ortada kanunsuz bir fiil olmadığını gösterir. Böyleyken kişileri veya kurumları suçlamak hukuk devleti ilkelerinin kabul edebileceği bir hareket tarzı olamaz. Aksi halde temel hukuk kurallarından biri olan kanunsuz suç ve ceza olamaz prensibi ihlal edilmiş olur.

4) Kılık kıyafet ve başörtüsü konusundaki uygulamaları eleştirmek laikliğe aykırı sayılamaz.

Zira bu eleştirileri yapmayan siyasi parti yok gibidir.

Böyle olunca bütün siyasi partilerin aynı iddia ile itham edilmesi mümkündür. Hatta 2547 S.lı K. Ek.17.m.sini savunanlardan önce, bu kanunu çıkartanların laikliğe aykırı harekette bulunmakla itham edilmeleri gerekir. Refah Partisi’nin henüz içinde olmadığı bir Parlamento’dan o kanunu çıkartanları bırakıp da, yürürlükte olan bir kanunu savunanları ithama kalkışmak hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. Bu konularda hemen hemen her partiye mensup grup temsilcilerinin (özellikle ANAP ile DYP Grp. Sözcülerinin) TBMM içinde ve dışında sayısız beyanatı vardır. (EK: Bölüm IV, No:3, ANAP ve DYP Grup sözcüleri ve üyelerinin başörtüsünü savunan konuşmaları).

Sayın Başsavcılık her nedense bu iddianamesinde İmam-Hatip Okulları konusunda olduğu gibi ülkemizin gelmiş geçmiş bütün siyasi partilerini, bütün hükümetlerini ve Başbakanlarını itham edecek şekilde sınırsız bir suçlama mantığıyla hareket etmiştir. Bu hareketiyle Sayın Demirel dahil eski yeni bütün başbakanları ve onların partilerini sanık sandalyesine oturtmak istediğini sanmıyoruz. Ancak kendilerinin, yasakların sınırlarını bilerek veya bilmeyerek bu kadar anormal şekilde genişletmedikçe, Refah Partisi’nin asla itham edilemeyeceği mülahazasından hareket ettiklerini tahmin ediyoruz.

Bu tür bir abartma ve bu tür davranışlar ortada kanuni mesnet ve ciddi fiiler olmadan ille de bir dava açma sıkıntısı içinde olma haleti ruhiyesinin bir tezahürü olarak değerlendirilmelidir.

Yoksa bir hanım veya bir kız öğrencinin inancının gereği olarak başını örtebileceğini savunmak bütün medeni alemde suç sayılmayan bir fiildir. Her ne kadar ülkemizdeki laiklik anlayışı diğer ülkelerin laiklik anlayışından farklı sayılmakta ise de, İnsan Hakları konusunda dünyamızın müşterek bir standartlaşmaya gittiğini göz önünde tutacak olursak ülkemizin de ergeç bu gelişmeler doğrultusunda ufkunun açılması gerektiği realitesiyle karşı karşıya olduğu anlaşılır.

Nitekim ülkemiz Paris Şartı’na, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve bu konudaki diğer bütün beynelminel anlaşmalara imza koymuştur. İmzalanan bu anlaşmaların normları milli hukukumuzun bir parçasıdır. Anayasamızın 90’ ıncı maddesine göre bu metinlerin Anayasaya aykırılıkları bile iddia edilemez. Bu kurallar ne yasal ve ne de yargısal tasarruflarla değiştirilemez.

Bu sebeplere binaen, bundan sonra gerek, insan hakları gerek, söz ve vicdan hürriyeti, gerekse örgütlenme hürriyetleri ve gerekse, inanç, din ve laiklik konularından yapılacak uygulamalarda, milli hukuk normlarımızın yanında, imza attığımız bütün bu anlaşmaların vazgeçilmez prensiplerini de göz önünde tutarak milli hukukumuzla bu kuralların bağdaştırılması yönünde çaba sarf etmeye mecbur bulunduğumuzu göz önünde tutmak zorundayız.

Bilhassa yargıya ait tasarruflarımızda ve mahkeme kararlarımızda hedefimiz, milli hukukumuzun da bir parçası haline gelmiş olan bu kuralları uygulamada, insan haklarına uymada göstereceğimiz titizlik bakımından, aynı kurallara imza atmış olan bütün ülkelerin ulaşmış oldukları seviyenin de üstüne çıkmak olmalıdır. Aksi halde yargı organlarımızın vereceği kararların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde bozulması gibi bir olayla karşılaşabiliriz. Bu bakımdan herşeyden önce Sayın Başsavcılığın İddianamesinde ifadesini bulan insan haklarını kısıtlayıcı mantığı bırakmak zorundayız.

b. REFAH PARTİSİ’NİN (İMAM HATİP OKULLARI’NIN, ORTA KISIMLARININ KAPATILMASINA DAİR) MİLLİ GÜVENLİK KURULU KARARI’NA KARŞI ÇIKMASI İDDİASININ LAİKLİK VE LAİKLİĞE AYKIRILIKLA HİÇBİR ALAKASI OLMADIĞI GİBİ, SİYASİ PARTİ YASAKLARI İÇİNDE MİLLİ GÜVENLİK KURULU KARARLARI’NA UYMAMAK GİBİ BİR YASAK DA YOKTUR.b-1. Sayın Başsavcı’nın din eğitimi konusundaki görüşleri ve Partimize yaptığı suçlamalar

Sayın Başsavcı, iddianamesinde;

“Din eğitiminin, laik ve demokratik düşünebilen vatandaş yetiştirilmesinin önünde en önemli engel olduğunu; her demokratik devletin, bazan Anayasa ve Yasalarca hüküm koyarak, bazan da Yüksek Mahkeme içtihatlarıyla, din eğitimini denetim altında bulundurduğunu, milyonlarca çocuğun, dini eğitim görerek, düşünce yapısının, bu eğitime göre şekillenmesine rıza gösteren bir devletin laik devlet olamıyacağını” ifade ederek dini eğitim konusundaki şahsi görüşünü ortaya koymuştur.

Yine Sayın Başsavcı, hiçbir ciddi araştırma yapmadan, ABD ve Batı Avrupa ülkelerindeki dini eğitim konusunda, duyumlarına göre gerçeklere uymayan bilgiler aktarmış, Refah Partisi icraatı ile hiçbir ilgisi olmadığı halde, gereğinden fazla İlahiyat Fakültesi ve İmam Hatip Okulu açılmasını, milyonlarca çocuğun dini eğitimden geçmesini “böyle laik devlet olmaz” diyecek kadar ifrata varan bir ifade kullanmıştır.

Bütün bunlardan sonra Refah Partisi hakkındaki itham;

“İmam Hatip Okullarının kapatılmasına ve bundan böyle yeni İHO’ları açılmamasına” dair Milli Güvenlik Kurulu tavsiye kararı ile bunu takip hakkına, RP’nin karşı çıkması bu yönde eylemler düzenlenmesi, tüm yöneticilerin halkı kışkırtan konuşmalar yapması ve bu davranışların laikliğe aykırı olması”

şeklinde ortaya konulmuştur.

Herşeyden evvel Sayın Başsavcı’nın dine ve ülkemizdeki din eğitime karşı duyduğu bu infialin sebebini anlamakta gerçekten zorluk çekmekteyiz.

Yüksek malumları olduğu üzere, siyasi partiler ister iktidarda ister muhalefette olsunlar şu iki görevi ifa etmek zorundadırlar;

1. Anayasa’nın devlete verdiği görevler hakkında parti programlarında açıklama yapmak, 

2. İnsan haklarının korunması ve aykırı tatbikatın önlenmesi için gereken çalışmaları yapmak.

Şüphe yok ki % 99’u Müslüman olan bir ülkede din hizmetleri, halka yapılacak hizmetler arasında önemli bir yer tutmaktadır. 

Sadece Türkiye’de değil, Sayın Başsavcı’nın tesbiti hilafına bütün dünyada da bu böyledir.

Sayın Başsavcı İddianamesinin 16/17.sh.lerinde; ABD ve bazı Batı ülkelerindeki (Din Eğitimi) üzerinde uzun uzadıya durmuş bu konuda kendine göre kabullerde bulunmuştur.

Sayın Başsavcıya göre;

“- ABD’de resmi okullarda dini öğretim yapılmamaktadır.

– İsviçre Anayasası’nın 49.maddesine göre (hiç kimse din derslerine katılmaya zorlanamaz.)

– Almanya’da, Fedaral Anayasa’ya göre, devletin din derslerini denetim hakkı vardır.

– İngiltere’de “dini inancı olmayan birine dini eğitim yaptırılamaz”. Oysa ABD ve Batı ülkelerinde dini eğitime verilen önem hiç de Sayın Başsavcı’nın ifade ettiği gibi değildir.

1996 yılında Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayınlanan “Türk Eğitim Sistemi Alternatif Perspektif” isimli araştırmada ABD ve Batılı ülkelerde dini eğitimin durumu söyledir:

ABD’de din eğitimini özellikle kilise teşkilâtları üstlenmişlerdir. (sh.102)

ABD’de özel ilk ve orta dereceli okullarda kayıtlı öğrenci sayısı 6 milyon civarında olup, bunların 3 milyonu Katolik, 2 milyonu ise diğer dinler üzerinde eğitim görmektedir. (sh.131 tablo).

Fransa’da,1958’de yapılan Anayasa değişikliğinden sonra (m.8).

“Devleti çeşitli dini grupların bulunduğu bir ülkede, inançlara saygılı olacağı ve hiç bir şekilde bu sahaya müdahale edilemiyeceği”  hükmü esas alınmıştır… (sh.128).

Fransa’da özel okulların % 95’i Katolik Kilisesi’ne bağlı olduğu için bu okullarda din eğitimi tabii ki devlet okullarından farklı bir yere sahiptir. (sh.128).

Hollanda’da eğitimde özel eğitimin payı % 73.2’dir ve bunlar da büyük çoğunlukla Katolik ve Protestan okullardır. (sh,128).

Belçika’da özel öğretimin oranı % 57.7, İspanya’da % 36.8’dir. (sh.128).

İskandinav ülkelerinde ise….. 

“Tarihin ve milli kimliğin temeli olan din ile yurttaşlık bilgisi okullarda mecburi dersler olarak okutulmaktadır”. (sh.128-129). İngiltere‘de din eğitimi ve hizmetleri Kilise tarafından yürütülür. Ayrıca din dersleri resmi müfredatın bir parçasıdır. (sh.128).

Din eğitimi 5-14 yaş grubuna mecburi iken bu mecburiyet 1988 yılından itibaren 5-18 yaş olarak yükseltilmiştir. (sh.95-128).

Ancak ebeveynler isterlerse çocuklarını din eğitiminden çekip alma hakkına haizdir. (sh.129).

Avusturya Anayasası’nın 2’nci maddesinde:

“Devlet, eğitim ve ders konularında üzerine aldığı görevi ailenin kendi dini inançlarını ve dünyaya bakış açılarını dikkate alarak ve haklarına riayet ederek yerine getirmelidir.” (sh.132) . denilmektedir.

17. maddenin 4.ve 5.fıkralarında ise;

“Okullardaki din derslerini ilgili dini cemaat vermekle yükümlüdür. Devlet, ders ve eğitim müessesesinin en üstün eğitimi yönetmek ve denetlemekle yükümlüdür.”(sh.132) (Ek: Bölüm IV, No.4). Söz konusu eserde yapılan değerlendirmeye göre; 

“Batılı devletler dinsizliğin artışı karşısında Kiliselerin propaganda çalışmalarına azami destek vermektedir. Artık sosyal devlet kavramının yanı sıra ‘Kültür Devleti’ tabiri de kullanılmaya başlanmıştır”. (sh.136). Görülüyor ki; Sayın Başsavcı; 

“Batı ülkelerinde, dini eğitim yok denecek derecede azdır, biz de onları örnek almalıyız” görüşünü ileri sürmeye tevessül ederken yukarıdaki ilmi gerçekler Sayın Başsavcı’nın iddiasının tam tersini ortaya koymaktadır.

Kaldı ki, Sayın Başsavcı’nın din eğitiminde Batı’nın örnek alınması önerisi, Türkiye’nin özel şartlarında isabetli bir tutum değildir.

b-2. Din Eğitimi Hakkındaki Görüşler, Ulusal ve Uluslararası Uygulamalar 

1. Doktrinde Din Eğitimi

“Dini talim ve tedris hakkını indi kararlar ile kısmak ve vatandaşın bu hürriyetini bir takım entrikalı politika mülahazalarıyla baskı altına almak yalnız Anayasaya ve hukukun yüksek prensiplerine aykırı değildir, hem de …. halk kitleleri arasında dini cehalet ve delalete meydan açmaktır.” (BAŞGİL, sh. 134).

“…..bir memlekette din ihtiyacını salim mecrasına koymak ve en iyi şekilde tatmin etmek için herşeyden evvel, yüksek bilgili ve sağlam seviyeli din adamlarına ve alimlerine lüzum vardır…memlekette yüksek dini kültür veren tahsil ve tedris müesseleri yok olursa, bu husustaki ihtiyaç ortadan kalmış olmaz; sadece yüksek seviyeli din adamı ve alim yok olur. Diğer taraftan bu yokluğu fırsat bilerek sahneye din adamı ve alim diye gayet sathi, yarı cahil bir takım kimseler çıkar. Ve tabiatiyle etrafı din adına hurafe ve cehalet bürür.” (BAŞGİL, sh.135).

“Kişilerin düşünce ve görüşleri seçme (kanaat sahibi olma) ve bu düşüncelerini açıklama serbestliğinde söz edebilmek için, öncelikle düşüncelere ulaşabilme hürriyetine sahip olmaları gerekmektedir. Bu da, eğitim ve öğrenin hürriyetine sahip olma ile gerçekleşir.” (AKSOY, M.:Türkiye’de Düşünce Özgürlüğü, in: Türkiye’de İnsan Hakları Semineri ‘9-11 Aralık 1968’, Ankara, 1970, Sh.133).

“Genel olarak düşünce hürriyeti kapsamına giren din ve vicdan hürriyeti, beraberinde dini okutma, öğretme, öğrenme hürriyetini de getirir” (B. DİNÇKOL, 1982 Anayasası’nda ve Anayasa Mahkemesi kararlarında Laiklik,, Sh.131).

“Belli bir dine mensup kişi açısından dinini öğrenme ve öğretme, bir haktır” (BAŞGİL,Sh.113).

“Herkesin bildiğini başkasına öğretmeye; isteyenin de istediği hususu, istediği yerden, istediği kurumdan, istediği kimseden öğrenmeye hakkı vardır” (DİNÇKOL, a.g.e. Sh.131).

“Türk Milletinin ahlâki değerleri, insani değerleri, manevi değerleri, kültürel değerleri” gibi kavramlara dinden soyut olarak bir anlam vermek mümkün değildir. Dini ahlâk dışında milletimizin herhangi bir ahlâk referansı mevcut değildir. Keza, toplumu ayakta tutan aile bağları; millete, devlete bağlılık gibi manevi değerler; hep dinsel motifli değerlerdirler” (TÜRKÖNE, M.: Siyasi Bir Sorun Olarak Din Eğitimi, in: Yeni Türkiye, Ocak-Şubat 1996, yıl 2, Sayı 7 [Eğitim Özel Sayısı] Sh.322).

“Gerek eğitim ve öğretim politikalarının belirlenmesinde gerek günlük hayatta sosyal işlerin düzenlenmesinde kendi değerlerimizle bilimin verilerini uzlaştırmak, ana hedefimiz olmalıdır.” (TÜRKDOĞAN, O.: TÜSİAD’ın II.Eğitim Raporu Üzerine, in : Yeni Türkiye, Ocak-Şubat 1996, yıl 2, Sayı 7 (Eğitim Özel Sayısı), Sh.532 vd. 536, 537, 538). Doktrindeki bu görüşlere ilaveten din eğitimi konusunda Atatürk’ün de 31 Ocak 1923’de İzmir’de yaptığı konuşmadan alınmış şu bölümü hatırlamakta fayda vardır:

“……Hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit biçimde öğrenmek zorundayız. Her birey dinini, diyanetini, inancını öğrenmek için bir yere gerek duyar. Orası da okuldur…dinimizin felsefi gerçeklerini inceleme, araştırma ve telkin bilimsel ve teknik gücüne sahip olacak seçkin ve gerçek saygıdeğer bilginleri de yetiştirecek yüksek kurumlara sahip olmalıyız….” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Türk İnkilap Tarihi Ensitüsü Yayını), cilt II, 196,. sh.89/90)2. İnsan Hakları Sözleşmelerinde Din Eğitimi Prensipleri

BM. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 26. maddesine göre;

“Eğitim, insan kişiliğinin tam gelişmesini ve insan haklarıyla temel özgürlüklere saygının güçlendirilmesini hedef almalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırk ve din grupları arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu teşvik etmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışın sürdürülmesi yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir.” Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ise eğitim konusu 20.3.1952 tarihinde imzalanan, 18.5.1954’de yürürlüğe giren ve Türkiye tarafından 10.3.1954 tarih ve 6366 sayılı Kanunla onaylanın 1 nolu Ek Protokolün 2’inci maddesinde ele alınmıştır.

Protokolün 2. maddesinde aynen; 

“Kimse eğitim hakkından mahrum edilemez. Devlet eğitim ve öğretim alanında üstleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana babanın bu eğitim ve öğretimi kendilerinin felsefi inançlarına göre sağlanmak hakkına riayet edecektir” denilmiştir.

“Totaliter devletlerin, çocukları ana-babalarının etkisinden çıkararak onları sistematik şekildebelirli bir doğmatik görüşü aşılamak suretiyle eğitmeleri, bu hükmün şerh edilmesinin başlıca nedenidir”.

“Hazırlık çalışmalarında, ana babanın sadece dini görüşünün mü yoksa dünya görüşünün de mi gözönüne alınması gerektiği konusu üzerinde uzun tartışmalar yapılmış ve sonuçta eğitimin her ikisini de kapsaması konusunda uzlaşma sağlanmıştır” (Dr. Ş.Ünal,a.g.e Sh.273). 3. 1982 Anayasası’na Göre Dini Eğitim:

Anayasa’nın 5. Maddesinde;

“….. insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak…” Devletin görevleri arasında sayılmıştır. Bu maddenin gerekçesinde şu ifadelere yer verilmiştir:

“Devlet,…. ferdin insan haysiyetine uygun bir ortam içinde yaşamasını gerçekleştirecektir. Bu sosyal devletin görevidir. … Sosyal devlet her şeyden önce insana ve insanın düşünce hakkına saygılıdır ve bu sınırlar içerisinde ferdin hak ve hürriyetlerinin kullanılmasını sınırlayan engelleri ortadan kaldırmak, onun başlıca görevleri arasındadır. Ferdin hayatında onun temel hak ve özgürlüklerden olduğu gibi yararlanmasını engelleyen sebepleri ortadan kaldırmak, sosyal devletin görevleridir” (1982 Any., mad.5 Gerekçesi).

“Eğitim ve öğrenim, Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz” (1982 Any.,mad.42, fıkra 3).

“Din ve ahlâk eğitimi ve öğretimi Devletin gözetimi ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitimi ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır” (1982 Any., mad.24, fıkra 4). Buna göre; 

“din eğitim ve öğretimi Devletin denetim ve gözetimi altında olmak kaydıyla kişilerin kendi isteğine, küçüklerin ise kanuni temsilcisinin talebine bağlı(dır). Ancak, din kültürü ve ahlâk öğretiminin ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulması gerekli zorunlu dersler arasında yer almaktadır” (Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu Gerekçesi). 4. Kanunlara göre dini eğitim

743 Sayılı Türk Medeni Kanunu’na göre; 

“Çocuğun dini terbiyesini tayin, ana babaya aittir”(MK.m.266/I).

” Ana babanın bu husustaki hürriyetini tahdit edecek her türlü mukavele muteber değildir” (MK. m.266/2).1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’na Göre;

“Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk İnkılap ve İlkelerine ve Anayasa’da ifadesi bulan Atatürk Milliyetçiliği’ne bağlı, Türk Milletinin milli ahlâki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına ve Anayasa’nın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir Hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmektir.” (mad.2). 5. Türk Eğitim Sisteminde İmam Hatip Okulları’nın Yeri

Batı ülkelerinde dini eğitimin kilise okullarında gerçekleştirildiğine yukarıda bilvesile temas edilmişti.

Türkiye’de de, Cumhuriyet’in ilk yıllarında, inkılaplar sırasında yeni düzenin temelleri kurulurken dini eğitim ihmal edilmedi. Tam tersine, 3 Mart 1924 tarihinde çıkartılan Tevhidi Tedrisat Kanunu’nun 4.maddesinde bu okullara özellikle yer verildi ve açılması emredildi.

Böylece İmam Hatip Okulları Cumhuriyetimizin ilk yıllarında, başta Atatürk olmak üzere, onun kurucuları tarafından açılan öncelikli okullar arasında yer aldı.

İlk açıldığında İmam ve Hatip yetiştirmek üzere ilkokula dayalı 4 yıllık bir ortaokul olan İmam Hatip Okulları, 1951 yılında ortaokula liseyi eklemiş, 1973 yılında da 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 32.Maddesine istinaden üniversiteye girme hakkı elde etmiştir. Böylece hem mesleğe eleman yetiştiren hem de üniversiteye öğrenci hazırlayan bir ortaöğrenim kurumu halini almıştır.

Bugünkü sistemde İmam Hatip Liseleri, ortaokul ve liseden oluşurlar. Bu okulların orta kısımları ile diğer ortaokullar arasında program bakımından hiçbir farklılık yoktur. Bu sebeple İmam Hatip Liseleri’nin orta kısmını bitirenler normal ortaokul diploması alırlar ve isterlerse bir klasik liseye veya başka bir meslek lisesine geçebilirler. Fark sadece bu dönemdeki seçimlik derslerdedir. Bu seçimlik dersler Kur’an Tilaveti (yüzüne okuma) ve Arapça’dır.

İmam Hatip Okulları’nın lise sınıflarında ise, klasik (normal) liselerin edebiyat programının üzerine bir o kadar da meslek dersi eklenir. Bu, şöyle oranlanmıştır: Normal lise edebiyat programının tamamı İmam Hatip Liseleri’nin programlarının %60’ını oluşturur. %40’ı ise bu okulların meslek derslerinden meydana gelir. Bundan dolayıdır ki İmam Hatip Liseleri klasik liselerden bir yıl fazla öğrenim görürler.

İmam Hatip Liseleri’ndeki din öğretimi aynı zamanda dini öğretmenin de öğretimidir. Bu okullarda dini öğrenen gençler, öğrendiklerini çocuk ve gençlerden oluşan öğrencilerle, yetişkin ve yaşlılardan meydana gelen cami cemaatlerine öğretmeyi ve ibadette önderlik etmeyi aynı zamanda öğrenmektedirler.

6. Bu ilmi ve hukuki gerçekler karşısında Sayın Başsavcı’nın dini eğitim ve İHO’ları hakkındaki görüşleri ilmi ve hukuki gerçeklere uymamaktadır.

Yukarıdan beri izaha çalıştığımız ilmi ve hukukî gerçekler karşısında, hemen belirtelim ki Sayın Başsavcı’nın gerek din eğitimi gerek İmam Hatip Okulları hakkındaki görüşleri bu gerçeklere ters düşmektedir.

Zira, Sayın Başsavcı’nın bu konudaki indi mülahazaları iki kabule dayanmaktadır.

i.Çağımızda Din eğitimi zararlıdır, bilimin önünde en önemli engeldir.

ii.Lüzumundan fazla İmam Hatip Okulu açılması, milyonlarca çocuğun din eğitimi görmesi laik devlet ilkesine aykırıdır.

Oysa yukarıdaki açıklamalarda gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde, gerek Anayasalarda, gerekse doktrinde din eğitiminin fayda ve zarureti daha fazla izahata gerek hissettirmeyecek şekilde ortaya kondu.

Diğer taraftan, milyonlarca çocuğun din eğitimi görmesi laik devlet ilkesine aykırı görülseydi, daha Cumhuriyetin kuruluşunda İmam Hatip Okulları’na öncelik verilmezdi ve Atatürk bu bölümde doktrin kısmında belirttiğimiz, din eğitimiyle ilgili o veciz konuşmayı yapmazdı.

Ayrıca Uluslararası Anlaşmaların, Anayasaların ve bütün dünyadaki uygulamaların ortaya koyduğu gerçek şudur ki, DİN EĞİTİM VE ÖĞRETİMİ, vatandaş için bir hak, devlet için bir görevdir, bu hak ortadan kaldırılamaz, bu görev ihmal edilemez.

7. Refah Partisi’nin dini eğitimi konusundaki görüşleri

Refah Partisi, din eğitimine ilişkin olarak Anayasa’da belirlenen prensipleri benimsemiş ve bunların doğruluğunu savunmayı ve hayata geçirilmesini temin etmeyi bir parti politikası olarak belirlemiştir.

Bütün bu düşüncelerden hareket eden Partimize göre; din ve ahlâk eğitiminin engellenmesi; dini, kişisel hırsları ve menfaat çekişmeleri için kullanmak isteyenlerin eline güçlü bir vasıta vermek demektir. İnsanların hırslarla karışmış din kavgalarından uzak tutmanın yolu, onlara hür bir ortamda dinlerini öğrenme imkânının sağlanmasıdır: Dinin siyasi rekabet mevzuu olmaktan çıkartılması, din ve vicdan hürriyetinin tesisi ile mümkündür. Bunun için din eğitimi konusunda toplumdan gelen yoğun talebin hem nitelik hem nicelik itibariyle karşılanması gerekir. 

Bütün bu düşünce ve görüşleriyle Partimizin, Sayın Başsavcı’nın iddia ettiği gibi, laiklik karşıtı eylemlerin odağı değil; bilakis Anayasa’da tanımlandığı şekliyle laikliğin teminatı olduğu ortaya çıkmaktadır.

8. Dini eğitimi konusunda RP’nin suçlanması hukuken mümkün değildir.

Çünkü;

1. Türkiye’de din eğitimi RP’nin tüzüğüne göre değil, devletin Anayasa ve yasalarına göre yapılmaktadır.

2. Din eğitimi Refah Partisi binalarında değil, devletin okullarında yapılmaktadır.

3. Türk Eğitim Sistemi’nde din eğitimini başlatan ve yürüten, Refah Partisi değildir.

4. İmam Hatip Okulları’nı açan, yöneten, bu okullardaki eğitim programlarını düzenleyen, programlarda öngörülen dersleri öğrencilere okutan da Refah Partililer değildir.Bütün bu işleri yapmak Sayın Başsavcı’ya göre suç, bunları yapanlar suçlu ise, o zaman bu suçlu Refah Partisi değil, bir başka kişi veya kişiler olmalıdır. Böylece bir ithamla Refah Partisi’nin suçlamanın hukuki ve mantıki hiçbir izahı yoktur ve olamaz.

9. Milli Güvenlik Kurulu Kararlarının Muhatabı Hükümettir. Siyasi Partilerin bu kararlara uymak mecburiyeti yoktur, bilakis gerektiğinde bu kararları eleştirmeleri en tabii haklarıdır

Milli Güvenlik Kurulu, bu isimle ilk defa 1961 Anayasası’nda (m.111) yer almış, 1982 Anayasası’nda bazı değişikliklerle yerini aynen korumuştur (m.118).

Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında toplanan Kurul Anayasa’da belirtilen sivil ve asker üyelerden oluşmaktadır.

Milli Güvenlik Kurulu, gerek Anayasa ve gerekse 2945 Sayılı özel kanununda belirtilen görevleri ifa eder.

Milli Güvenlik Kurulu, icrai değil, istişari mahiyette olup, ne Kurul’a katılan Başbakan ve Bakanlar hükümeti, ne de Genelkurmay Başkanı ve Komutanlar Ordu’yu temsil eder.

Milli Güvenlik Kurulu, Devletin Milli Güvenlik Siyaseti’ni tayin ve tesbit uygulanması ile ilgili kararların alınması hususundaki GÖRÜŞLERİNİ Bakanlar Kurulu’na bildirir (An.118/3).

BU GÖRÜŞLER, Bakanlar Kurulu’nda öncelikle dikkate alınır. (118/3).

“Devletin iç ve dış güvenliğinden TBMM’ye karşı Bakanlar Kurulu sorumludur” (An.117).Bakanlar Kurulu’nda dikkate alınan bu görüşlerden uygun görülenleri uygulanır, uygun görülmeyen uygulanmaz. Nitekim bildirilen görüşler içinde tüm hükümetler döneminde uygulanmayan birçok MGK Kararları vardır.

Görülüyor ki Milli Güvenlik Kurulu, TBMM’nin veya Hükümetin üstünde bir kurul değildir. Az önce ifade edildiği gibi icrai bir kurul da değildir. İcrai niteliği olmayan bir kurulun aldığı kararlar da emredici değildir. Böyle olunca bu kararlara karşı çıkmak da suç değildir.

Kaldı ki, bu “görüş bildirilmesi mahiyetindeki kararlar”ın muhatabı Anayasa ve Özel Kanunu’nda belirtildiği gibi sadece Bakanlar Kurulu’dur. Siyasi Partiler bu gibi kararların hiçbir zaman muhatabı olamazlar, fakat devletin milli güvenilk siyasetine tealluku bakımından birer siyasi parti olarak kararlar hakkındaki görüşlerini serbestçe ifade edebilirler.

Bu kısa açıklamadan sonra Sn. Başsavcı’nın, “MGK kararlarına ve takip hakkına” Refah Partisi karşı çıkıyor isnadına gelince;

Evvela 28 Şubat 1997 tarihli 406 Sayılı Karardaki İmam Hatip Okulları’yla ilgili görüş teknik mahiyette olup, laiklikle bir ilgisi yoktur ki karşı gelmekle laikliğe aykırılığın ilgisi olsun.

Saniyen, ne genel mahiyetteki 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda, ne özel mahiyetteki 2820 S.lı Siyasi Partiler Kanunu ile 2945 S.lı Milli Güvenlik Kurulu Kanunu’nda ve ne de diğer özel kanunlarda MGK Kararları’na karşı gelmek suç olmadığı halde, bir hukuk devletinde bunu suç saymak mümkün değildir.

“Zira kanunsuz suç ve ceza olmaz” (An. mad.38). Kaldı ki Sn. Başsavcı bir çelişki içersindedir.

Sayın Başsavcı İddianamesinde (Sh.17-18);

Bir taraftan MGK Kararlarına uymayarak İmam Hatip Okulları’nın kapatılmasına karşı çıktığı için, Refah Partisi’ni, laikliğe aykırı davranmakla suçluyor;

Diğer taraftan MGK Kararları’nın İmam Hatip Okulları’nın kapatılmasını öngörmediğini aynı sayfada iddia ediyor.

Bu durumda Sayın Başsavcı’ya göre;

MGK, İmam Hatip Okulları’nı kapatmak istemediği halde laikliğe uygun davranmış oluyor;

Refah Partisi, bu okulların kapatılmasına karşı çıktığı için laikliği ihlal etmiş sayılıyor.

Bu açık bir çelişkidir.

Bu bir çifte standarttır.

Bu Sn. Başsavcı’nın İmam Hatip Okulları konusunda Refah Partisi aleyhinde yapmış olduğu ithamın kendi beyanı ile nakzedildiğini göstermektedir.

Bu gerçek, Sn.Başsavcı’nın Refah Partisi’ne vaki isnadının ne kadar haksız ve tutarsız olduğunu göstermeye yeterlidir.

10. Sekiz Yıllık Kesintisiz Eğitimin, Laiklikle Bir İlişkisi Yoktur

Bu konu tamamen teknik ve ilmi bir konudur. Bu konuda bir ilim heyeti tarafından hazırlanmış rapor ektedir. Bu raporda; Türkiye genelinde 8 yıllık zorunlu ve kesintisiz eğitime tam olarak hemen geçilebilmesinin imkânsızlığı ortaya konulmuştur (EK: Bölüm IV, No:5).

RP, 8 yıllık zorunlu eğitime karşı değil, sadece yönlendirmeli olmasından yanadır. Kaldı ki RP’li Milletvekillerinin TBMM’de zorunlu eğitimin 8, hatta 11 yıl olmasına dair kanun teklifleri gündeme alınacağı günü beklemektedir (EK: Bölüm IV, No:6).SONUÇ

Tüm bu izahattan açıkça görülüyor ki;

Refah Partisi’nin ne kıyafet ile ilgili mevzuata aykırı davranışta bulunmakla, 

Ne de Milli Güvenlik Kurulu Kararları’na karşı çıkarak yasalara aykırı davranmakla uzaktan yakından bir ilgisi olmadığı gibi,

Bu iki konunun da laiklikle bir ilgisi yoktur.

Refah Partisi’nin her iki konudaki tutum ve davranışları yasalara uygundur.

Kaldı ki, hiç bir üyesi hakkında da hiç bir adli makama suç duyurusunda bulunulmamışken, yoğun kanun ihlalleri varmış gibi bir faraziye ile suç odağı isnadında bulunmak; Sn. Başsavcı için gerçekten talihsiz ve hatalı bir tasarruf olmuştur.

B. İKİNCİ KISIM : PARTİ ÜYELERİNE AİT İSNADLARIN HUKUKEN GEÇERLİLİĞİ YOKTUR.

B.1. DAVAYA MESNED YAPILMAK İSTENİLEN İDDİALARIN TAHLİLİ 

DELİL KAVRAMI İLE İLGİLİ GENEL BİR TAHLİL

Türk Hukuk Sistemi’ndeki delil kavramına kısa bir gözatmakta yarar görmekteyiz. Delil :

“Nizaa sebeb olan fîlî veya hukûkî vâkıanın, olduğuna veya olmadığına hâkimin kanaatini çekmek için usul hukukunun kullanılmasına müsaade ettiği isbat vasıtasıdır..” (Türk Hukuk Lügatı Say. 66). “Delil” veya “sübut vasıtaları” her dava için büyük önemi haizdir. Zira delil, yalnız iddianın mesnedi değil aynı zamanda, hükmün de dayanağıdır. CMUK nun 254 maddesinin:

“Mahkeme, irad ve ikame edilen delilleri duruşmadan ve tahkikattan edineceği kanaate göre takdir eder” hükmü hem açık hem de âmir bir hükümdür.

Kanun koyucu, dava açılabilmesi için karineyi yeterli görmemiş; “delilin varlığı” nı aramıştır. Hatta rastgele delili de yeterli görmediği için, CMUK’nun 163. Maddesinde ifadesini bulan:

“Yapılan hazırlık tahkikatı sonunda toplanan deliller kamu davasının açılmasına yeterli ise Cumhuriyet savcısı mahkemeye bir iddianame vermek suretiyle kamu davasını açar..”hükmünü derpiş etmiştir.

Kanun Koyucu, Kamu Davası açılmasını, “yeterli delil” şartına bağlamıştır. Buradaki “yeterli” lik şartını geniş yoruma tabi tutmamız gerekir.

Nitekim, aynı kanunun 164. maddesinde de:

“Yapılan hazırlık tahkikatı sonunda kamu davasının açılması için yeterli delil bulunmaması veya keyfiyyetin takibe değer görülmemesi halinde Cumhuriyet Savcısı takibata yer olmadığına karar verir” hükmü yeralmıştır.

“Hazırlık tahkikatı” ciddi ve geniş araştırmaya dayalı bir safhadır. Bundan dolayıdır ki yasa yapıcı, diğer davalardan farklı olarak, “parti kapatma davaları”nda Cumhuriyet Başsavcısı’na “SORGU HAKİMİ” sorumluluğu da yüklemiştir. Hatta CMUK’nundan “Sorgu Hakimliği” ve “İlk Tahkikat” müessesesi kaldırıldığı halde, 2820 Sayılı Özel Kanun’un 98. maddesinde “SORGU HAKİMLİĞİ” bilinçli olarak muhafaza edilmiştir. Bundan dolayıdır ki: CMUK’nun 154. maddesi şu hükmü getirmiştir:

“Cumhuriyet Savcısı yukarıdaki maddede yasal neticelere varmak için bütün memurlardan her türlü malumatı isteyebilir. Gerek doğrudan doğruya ve gerek zabıta makam ve memurları vasıtasıyla her türlü tahkikatı yapabilir.” Bu hükme göre de, deliller sırf “kamu davası” nı açabilmiş olmaya yeterli olmakla kalmamalı, mahkemenin vicdani kanaatinin tam oluşmasına da mesned teşkil edecek yeterlilikte olmalıdır. Aksi halde, CMUK’nun 254. maddesinin yukarda belirtilen hükmünün yerine getirilmesi mümkün olmaz. 

Kaldı ki, “Yeterli delil” den maksat, “hükme yeterli delil” olmasaydı; CMUK’nun 153/2 fıkrasında ifadesini bulan:

“Cumhuriyet Savcısı yalnız sanığın aleyhine olan hususları değil, lehine olan cihetleri de arar ve kaybolmasından korkulan delillerin toplanmasına ve zabtına çalışır.”hükmü düzenlenmiş olmaz; Savcı’nın sadece aleyhhe olan delilleri toplamış olması yeterli görülürdü ki, böyle bir dava hem adalete hizmet etmiş olmazdı, hem de “adalet ekonomisi”ne ters düşerdi. Sun’i davalar sebebiyle, müdellel davalar sürüncemede kalır, “geciken adalet” şikayetlerine yenileri eklenmiş; hükümler “ibret-i müessire nitelliğini yitirmiş, insanlar uzun süre ceza tehdidi” altında tutulmuş olurdu.

Nitekim bütün dünyada kabul gören Anabiritanica Ansiklopedisi “yeterli delil” hakkında aşağıdaki açıklamayı yapmaktadır.

“Kamu davasını açmaya yeterli delil” den, “hükme yeterli delil” anlamı çıkarılmazsa, “sanığın lehine olan” delillerin savcı tarafından toplanmasına ihtiyaç kalmaz”

“yeterli delilden murat, hükme yeterli delil”  olmalıdır.

Delillerin toplanmasında, dünyada uygulanan iki sistem vardır: 

“Soruşturma sistemi olarak bilinen birinci sistemin temel özelliği, delillerin araştırılması için emir veren, belgeleri inceleyen ve tanıkları sorguya çeken yargıcın etkin bir rol üstlenmesidir. Bu sistem genellikle kara Avrupa’sı ceza yargılamaları ile SSCB ve öteki sosyalist ülkelerin ceza ve hukuk yargılamalarında uygulanır.

Suçlama, ya da çatışma sistemi olarak bilinen ikinci sistemde yargıç daha pasif bir rol üstlenir; delilleri toplama ve mahkemeye sunma işi savcıya ve davanın taraflarına bırakılır..”(Anabritannica C.7. sa. 84). Ayrıca:

“Ceza yargılaması hukukunda yerleşmiş olan ilkelere göre delillerin bazı özellikler taşıması gerekir: 

1- Delil, akılcı ve gerçekçi olmalıdır.

2- Delil, amaca elverişli, olayı yansıtıcı olmalıdır.

3- Delil, hukuka ve yasaya aykırı olmamalıdır.

4- Delil, yargılamada tarafların da öğrenebileceği ve algılayabileceği biçimde açıklanmalıdır..” (Anabritannica C.7. Say. 85). Adaletin tecellisinin gereği de budur. Sayın M. Muhtar Çağlayan‘ın da dediği gibi:

“Bilindiği üzere, ceza davasının takibiyle güdülen gaye; suç işlediği iddiasıyla mahkemeye sevk olunan kimsenin mutlaka cezalandırılması değil, hakkın ve adaletin meydana çıkarılmasıdır…” (CMUK cilt. 2 Say. 335). Yine Sayın Çağlayan’ın, Baha Kantar‘a atfen ifade ettiğine göre:

“Sanığın mahkumiyyetine karar verilebilmesi için, duruşmada telakki edilmiş olan delillerin “Suçluluğu kesin surette isbat edici” kuvvette olduğuna mahkemenin tamamiyle kani olması lazımdır. Şüpheli hallerde, yani mahkemenin tam bir kanaat getiremediği yerlerde, hiç bir vakit mahkumiyyet kararı verilemez. Böyle bir halde davanın sürüncemede kalmasına mahal bırakmamak ve davaya herhalde bir netice vermek lazım geldiği cihetle, ŞÜPHE SANIĞIN LEHİNEDİR (İn dubio pro rea) kaidesini tatbik ederek BERAAT hükmü tesisi icap eder.” (M.M. Çağlayan CMUK c.2 Sa. 542). “Yeterli delil” gereğinden dolayıdır ki; bugünkü Sayın Başsavcı’dan önce görevde bulunan Sayın Başsavcı, basın mensuplarının sorusu üzerine: Refah Partisi aleyhine dava açılmasına imkân olmadığını her defasında belirtmiş;

“Dava açılabilmesi için somut, yeterli ve elverişli delillerin getirilmesi gerekir”demiştir. (Hürriyet 15.10.1996) (EK: Bölüm IV, No:7).

Başsavcı (o günkü) Sn. Haluk Yardımcı bu beyanında, 1994 senesinden beri araştırma yaptırdığını da ifade etmiştir.

Bu beyanın, Ekim 1996 tarihinde neşredilmiş olduğu dikkate alındığında anlaşılır ki; en azından bu tarihe kadar, “soyut, yeterli, elverişli delil” yoktur.

Bu iddianamede, davaya mesnet “delil” diye takdim edilen tüm bilgi ve güya belgelerin tamamına yakınının 1996 yılından önceye ait olduğu da esasen Sayın Başsavcı tarafından teyid edilmektedir. 

Ve yine Sayın Başsavcı da, kendisinden önceki Başsavcı gibi bu davayı açtığı güne kadar böyle bir davayı açma imkânının olmadığını, çünkü böyle bir davanın açılması için kanuna uygun herhangi bir delil bulunmadığını tekrar, tekrar teyid etmişlerdir. (EK: Bölüm IV. No:8).

Her iki Sayın Başsavcı’nın da böyle bir davanın açılabilmesi için elde kanuna uygun delil bulunmadığını tekrar, tekrar ifade etmiş olmaları bu davada “delil” diye ileri sürülen hususların “isbata yeterli delil” olmadıklarını açıkça gösterir.

Sayın Başsavcı’nın iddiasına göre: Refah Partisi “Suç odağı” haline gelmiştir. Halbuki bir partinin “Suç odağı” haline gelmesi ancak üyelerinin kesif bir şekilde parti yasaklarına aykırı hareket ettiklerinin sübut bulmalarıyla mümkündür. 

Herhangi bir üye için subuta ermiş bir fiil veya beyan olsaydı, esasen Sayın Başsavcılığın partiden ilgili hakkında “ihraç talebi”nde bulunması gerekirdi. Bunların olmayışı da, davada delil olmadığını açıkça göstermektedir. 

Bir önceki Sayın Başsavcı’nın, “somut, yeterli, davaya elverişli delil yok..” dediği ta’rihler için, bu Sayın Başsavcı’nın “delil var” faraziyesinden hareket ediyor olması iddianame müstenidatına isbat gücü vermez.

Delil kavramına, kısaca göz attıktan sonra Sayın Başsavcı’nın iddianamesinde adı geçen parti üyeleri hakkında “delil” diye dercettiği hususları, iddianamedeki yeri, isnaddaki özellikleri itibariyle ayrı-ayrı inceleyebiliriz.

B.2. PARTİNİN BİR ÜYESİ OLARAK GENEL BAŞKAN NECMETTİN ERBAKAN HAKKINDAKİ İSNADLARIN HUKUKEN GEÇERLİLİĞİ YOKTUR.

a. SAYIN BAŞSAVCI’NIN REFAH PARTİSİ GENEL BAŞKANI NECMETTİN ERBAKAN VE DİĞER BAZI PARTİ ÜYELERİNİ, ÜNİVERSİTELİ KIZ TALEBELERİN KILIK VE KIYAFETLERİ HAKKINDA, YAPTIKLARINI İLERİ SÜRDÜĞÜ KONUŞMALARDAN DOLAYI, İSNADA HEDEF YAPMASI, HUKUKEN GEÇERSİZDİR.(1) Bu husus bütün yönleriyle yukardaki (Bölüm IV, Kısım A-4.a) bölümünde pekçok deliller yapılan ispatlarla açıklanmıştır.

(2) Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN’ın bu konuda açıkladığı görüşler Meclis çalışmalarında açıkladığı görüş ve fikirlerin Meclis dışında tekrarından ibaret olduğu için aşağıdaki (Bölüm IV, Kısım C) bölüm de belirtildiği gibi Anayasa 83/1 maddesine göre sorumsuzluk güvencesi altındadır. Ek: Bölüm IV, No:12‘de Necmettin Erbakan’ın bugüne kadar ki meclis çalışmaları esnasında yaptığı pek çok konuşmaya bir misal olmak üzere sadece 5 adet konuşmayı misal olarak bir dosya halinde takdim olunmuştur. Bu dosyadanda açıkça görüldüğü gibi Necmettin Erbakan’ın meclis dışında yaptığı konuşmalar meclis içinde yaptığı konuşmaların tekrarından ibarettir.

Bu sebepten dolayı, bu konuşmalarda yasalara aykırı hiçbir husus olmadığı gibi esasen Anayasa’nın 83/1 maddesinin milletvekillerine getirdiği sorumsuzluk güvencesine göre bunların herhangi bir davaya mesned yapılmaları da mümkün değildir.

b. NECMETTİN ERBAKAN’IN ÖZEL HUKUKTA “AKİT SERBESTLİĞİ HAKKININ SAVUNULMASI”NA DAİR GÖRÜŞ SERDETMİŞ OLMASININDA HERHANGİ BİR DAVAYA MESNED YAPILMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR.Sayın Başsavcı, iddianamesinin 9. sayfasında: Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin ERBAKAN’ın; TBMM Başkanı Sayın Hüsamettin Cindoruk tarafından organize edilen “Liderler Anayasa Çalışma Toplantısı”nda konuşma yaptığını; ” ‘Benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın’ tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz, çok hukuklu bir sistem olmalı.” dediğini ifade ederek, laikliğin ihlal edildiği iddiasında bulunmuştur.

Bu iddia varid değildir. Hiçbir hukuki geçerliliği yoktur.

Şöyleki:

Önce bir defa bahse konu toplantı, TBMM Sayın Başkanının daveti üzerine gerçekleşen ve fasılalarla devam eden bir toplantı olup:

(1) Bu çalışma bir meclis çalışmasıdır. Aşağıdaki (Bölüm IV, Kısım C) bölümünde açıkça belirtildiği gibi, Anayasa’nın 83. Maddesinin “Sorumsuzluk güvencesi” altındadır; herhangi bir davaya mesned yapılması mümkün değildir. 

(2) Bu Meclis çalışmalarında; Parti liderleri yeni Anayasa çalışmaları üzerinde görüşlerini ve tekliflerini açıklama görevlerini yapmışlardır. Birbirlerinin görüşlerini zaman-zaman teyid ederek karşılıklı yararlanmışlardır.

Nitekim bu toplantının tutanaklarından da görüldüğü gibi Sayın Ecevit bu toplantıda şu açıklamaları yapmıştır.

“Meclisteki değerli çalışma arkadaşlarımızla birlikte, çok güzel bir sistematikle yaptığınız hazırlık için sizi ve değerli arkadaşlarınızı kutlamak isterim, şükranlarımı belirtirim.”

“Sayın ERBAKAN gerçekten yararlanarak dinlediğim konuşmalarında başka birçok ülkeden örnek verdiklerini söylediler.”

“Sayın ERBAKAN’ın ve partisinin seçim sistemiyle ilgili önerisine yürekten katılıyorum ve bunu rejim açısından, demokrasi açısından en az…” (3) Konuşma bütünüyle ele alındığında kastedilen maksadın “özel hukukta akit serbestliği hakkının savunulması” olduğu açıkça görülmektedir. 

Nitekim: (Ek: Bölüm IV, No:9) deki toplantı zaptının 11. sayfasında; 

“BİZ GEREK TÜRKİYE’DE GEREKSE ÇAĞDAŞ DÜNYADA, ÜLKELERİN HUZUR İÇİNDE OLMASI İÇİN “BENİM İNANDIĞIM ŞEKİLDE SEN YAŞAYACAKSIN” TAHAKKÜMÜNÜN ORTADAN KALKMASINI İSTİYORUZ. ÇOK HUKUKLU BİR SİSTEM OLMALI, VATANDAŞ GENEL PRENSİPLERİN İÇERİSİNDE KENDİ İSTEDİĞİ HUKUKU KENDİSİ SEÇMELİ”  cümlesi yer almaktadır.

Burada ki “GENEL PRENSİPLERİN İÇERİSİNDE” şartı, Anayasa, yasalar, kamu hukukunun temel esaslarını kasdettiği için, açıklanan görüşteki maksadın özel hukuktaki “AKİT SERBESTLİĞİ” olduğu açıkça görülmektedir.

Pek çok yerde yapılan açıklamalarda da bunun böyle olduğu belirtilmiştir. Bundan dolayı açıklanan görüşten maksat:

Kamu hukukun’da değil, kişilerin ve özel kurumların tercihlerine bırakılan ve: TTK, BK, MK, HUMK, CMUK ve 2657 Sayılı “Milletlerarası Özel Hukuk Hakkında Kanun”da yer alan tercihe bağlı “akit yapma” ve “Mahkeme ve Hakem seçme” hakkının, çağdaş gelişmelere ve taraf olduğumuz uluslararası anlaşmalara paralel olarak Anayasal güvenceye kavuşturulması” dır.

(4) Yine açıklanan görüşteki “serbesti” ve “tercih” hakkından maksat 2657 sayılı kanunun 14., 24., 31., ve 43. maddelerinin te’yidinden ibarettir.

Yine bu açıklamalar;

MK’nun 170 ve 475,

BK’nun 19,

TTK’nun 8,

HUMK 516 ve 536

maddelerinin teyidinden ibarettir.

(5) Açıklanan fikirler Türkiye’nin de taraf olduğu BM İnsan Hakları, Avrupa İnsan Hakları Helsinki ve Paris Şart’larında temel insan hakları olarak kabul edilen çağdaş esasların ve tercih haklarının teyidinden ibarettir.

(6) Netice itibariyle açıklanan fikir insanların özel hayatlarında, yukarda belirtilen uluslararası anlaşmalar ve yasaların insanlara tanıdığı hakların kullanılabilmesinin Anayasal güvenceye bağlanarak kullanılmasından ibarettir.

(7) Böyle bir düşünce açıklamasının “Laiklik”e aykırı sayılması kesinlikle mümkün değildir; tam tersine bu açıklama “Laiklik”in gereğidir. Çünkü, bu açıklamada tek bir görüşün katı kuralları yerine temel esaslar dahilinde, yani Anayasa ve yasalar çerçevesinde herkese tercih hakkı tanıyan bir görüş savunulmuştur.

(8) Yine konuşmanın bütününde baştan-sona kadar “Laiklik”in savunulması yapılmıştır: 

“Laiklikten bütün dünya üç şey istiyor: Bir kimse, vicdanından dolayı kınanmasın; baskı yapılmasın; herkes inancında hür olsun. Biz burda da ‘her türlü baskıyı önleyen bir devlet’ diyerek, kimsenin kimseye baskı yapmasını önleyici bir kuvvet getirdik ve devletin kendisi tahakküm yapamayacak, devlet hizmet için var olacak, hizmeti esas alacak, ve devlet insan haklarına dayanacak. (…) Demokratik olacak, (…) Bu ne demek? Kanunların yapılışında halkın istediği olacak, yani SKOLASTİK bir zihniyetle ‘dinimiz böyle emrediyor, öyleyse kanunlar böyle yapılmalıdır’ diye bir zorlamayı da uygun görmüyoruz; ilmi çalışılmalı”.

“Uzlaşamayacağımız hiçbir şey yoktur; yeterki herkes fikrini açıkça söylesin, yeterki, nihâyet milletin hakem olduğunu dikkate alalım…” (Ek: Bölüm IV, No:10, Toplantı Tut. Say. 21). Tutanaktaki bu ifadelerden açıkça görüldüğü gibi konuşmada ana esas, laikliğin savunulmasıdır.

Kanunların yapılmasında skolastik bir zihniyetle dinin emirlerinin değil, ilim ve aklın esas alınmasıdır.

Bu açık gerçekler ortada iken böyle bir konuşmayı laikliğin ihlali olarak telakki etmeye elbette imkân yoktur.

(9) Kaldıki Anayasa’nın 25. maddesine göre: 

“Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz..” (Any. Md. 25/2).(10) Mezkur görüşlerin açıklanması Uluslararası Anlaşmalar’ın ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin pek çok kararlarının da tekrar-tekrar teyid ettiği düşünce hürriyetinin en tabii bir uygulamasından ibarettir (Bölüm I, Fasıl 2, Kısım B).

(11) Yukarda (Bölüm IV, Kısım A-3)) bölümü münasebetiyle açıkça belirtildiği gibi Necmettin ERBAKAN’ın bütün beyanları “Laiklik”in savunulması istikametindedir (EK: Bölüm IV, No:1). Sayılamıyacak kadar çok lehte delil varken, hiç ilgisi olmadan, Anayasa’nın herhangi bir suçlamaya müsaade etmediği bir Meclis çalışmasını, anafikirden çıkarıp tam tersine yorumlara tabi tutmak mümkün değildir; Hukuki geçerliliği yoktur. 

(12) Bir Meclis çalışmasında, sorulduğu zaman düşünce açıklamanın eylemle hiçbir ilgisi yoktur. “Hakimiyetin Kayıtsız Şartsız Millet’e Ait…” olmasının doğal sonucu milletvekillerinin, bahusus Meclis çalışmalarında görüş ve düşüncelerini hiçbir kayda ve engele tabi olmadan açıklayabilmeleridir.

(13) Yukarıda bir bir serdedilen pekçok gerekçenin hepsi bir yana bırakılsa dahi yine de Sayın Başsavcı’nın kendi faraziyelerine göre yasalara uygun böyle bir Meclis çalışmasını, bir isnad olarak ileriye sürmesi mümkün değildir. Çünkü bu Meclis çalışması 23.3.1993 tarihinde cereyan etmiş olup, 1995 Anayasa değişikliğinden çok öncedir. 1995 Anayasa değişikliğinden önce Anayasa’da siyasi partilerin “odak” olma sebebiyle kapatılmaları söz konusu olmamıştır.

Sonuç:

Yukardaki Necmettin ERBAKAN’ın Özel hukukta “akit serbestliği” ile ilgili olarak bir Meclis çalışmasında görüşlerini açıklamış olması, herhangi bir davaya mesnet yapılamaz.

Çünkü;

Bu görüşler bir meclis çalışmasında açıklanmış olduğu için, Anayasa’nın 83. maddesine göre “sorumsuzluk güvencesi” altındadır.

Herhangi bir eylemle ilişkisi yoktur, görüş açıklamaktan ibarettir.

Açıklanan görüşler uluslararası anlaşmalar, Anayasa ve yasalara uygundur, “Laikliğe aykırılık” la hiç bir ilgisi yoktur; tam tersine bu çalışma ile “laiklik” savunulmuştur.

Bu görüşlerin açıklanması, bir siyasi partinin Genel Başkanı ve bir parlamenter olmanın tabii sonucudur.

Siyasi partiler ve onların temsilcileri, Anayasal teminat altında bulunan yasal ve denetsel görevlerini serbestlik içinde yapamazlarsa “Demokratik Parlementer Sistem” işlevini nasıl yerine getirecektir?

Görüldüğü gibi bu iddia da diğerleri gibi mesnetten yoksundur, hükme medar olamaz.
c. NECMETTİN ERBAKAN’IN GRUP KONUŞMASINDA “GEÇİŞ DÖNEMİNİN HUZURLU OLMASINI” İSTEYEN KONUŞMASIYLA İLGİLİ OLARAK, SAYIN BAŞSAVCI’NIN İLERİ SÜRDÜĞÜ MÜTALAALAR YERSİZDİR.İddianamenin 9. sayfasında Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin ERBAKAN’a bazı sözler izafe edilmiş ve bu sözlere dayanılarak parti suçlanılmak istenmiştir.

Sayın Başsavcı, Meclis grubunda yapılan konuşmanın aslının ne olduğunu, ne maksatla yapıldığını araştırmadan, tesbit etmeden ve ne saikle yapıldığını ilgiliye sormadan, uygun düşeceğini tahayyül ettiği bir takım beyanlarda bulunarak asıl konuşmanın maksat ve gayesiyle ilgisi olmayacak şekilde yorumlama yoluna sapmak suretiyle fahiş bir hata yapmıştır. 

Halbuki: 

(1) Sözü edilen konuşma TBMM Grup Toplantısı’nda yapılmış bir konuşma olduğu için Meclis çalışmaları kapsamında yapılmış bir konuşmadır. Anayasa’nın 83. maddesinin milletvekilleri için sorumsuzluk güvencesine ait açık hükmü ve aşağıdaki 83. madde ile ilgili açıklamalara göre hiçbir şekilde, herhangi bir suçlamaya mesnet yapılamaz (Bölüm V).

(2) Herhangi bir suçlamaya mesnet yapılmak maksadıyla değil de gerçekte ne söylendiğinin anlaşılması maksadıyla bir konuşmanın değerlendirilmesi istenildiği takdirde, malum olduğu üzere, müstekar hale gelmiş Yargıtay İctihatları’na ve bilimsel görüşlere göre konuşmanın aslının tam olarak ele alınması bütünü içinde değerlendirilmesi, hangi sebep, saik ve maksatla gerçekte ne söylenmek istendiğinin tesbiti gereklidir. Bunun için de konuşmacıya neyi, niçin söylediğinin sorulması gerekir.

(3) Bu konuşma, bilindiği gibi bir kısım basın tarafından tamamen gerçeklere aykırı biçimde değiştirilmiş, bir-iki kelime ortaya atılarak, asıl maksadının dışında gösterilmeye çalışılmış ve üzerinde birçok polemik yapılmış bir konuşmadır. Yapılan bütün tavzih, tekzip ve açıklamalara rağmen yanlış olarak tanıtılmaya çaba gösterilmiştir. Hal böyle olduğundan dolayı bu konuşmanın aslının ve maksadının ne olduğunun tesbiti için yukardaki hukuk kurallarına titizlikle riayetin büyük önemi vardır.

(4) Bir konuşmanın değerlendirilmesinde “sebep ve saik” gözardı edilemez; zira hukukta “saik” çok önemlidir.

GERÇEK NEDİR?
(5) Meclis grup toplantısının yapıldığı 13 Nisan 1994 tarihi, 27 Mart 1994 Yerel Genel Seçimler’den iki hafta sonraya rastlayan bir tarihtir.

27 Mart 1994 günü Genel Yerel Seçimler yapılmış; Refah Partisi, başta büyük şehirlerin çoğu olmak üzere tüm ülkede milletimizin beklediği demokratik başarıyı göstermiştir.

Diğer taraftan, hemen bu seçimlerin arkasından henüz icraata başlama fırsatı doğmadan bir kısım çevrelerce Refah Partisi’ne, Refah Partililer’e tahkir ve açık tehdit eylemleri başlatılmıştır.

Bu meyanda bir takım kuruluşlar tarafından her yerde görülmemiş yoğunlukta “tahrik” ve “tahrike teşvik” mahiyetinde eşine rastlanmamış bir kampanya başlatılmıştır. Başta İstanbul, Ankara olmak üzere, bu çevrede yasadışı yürüyüşler yapılmıştır.

Bu kampanyanın nasıl bir kampanya olduğunu (EK: Bölüm IV, No:11) de takdim olunan dosyadaki fakslar açık bir şekilde göstermeye yeterlidir. Bu faksların nerelerden nerelere gönderildiği de ayrıca dikkat çekicidir.

Hemen belirtelim ki o tarihlerde Refah Partisi tarafından bu konularda yetkili mercilere suç duyurusunda bulunulmuştur (Ek: Bölüm IV, No:12).

Bu faxlardan açıkça görüldüğü gibi, “Kan” dan bahseden Refah Partisi Genel Başkanı değil, bizzat bu çevrelerdir. Nitekim fakslarda şu cümleler yer almıştır:

“Ankara Melih Gökçek’e MEZAR olacak… Gerekirse KANIMIZIN son damlasına kadar direnmeye ve savaşmaya hazırız…” Ayrıca yapılan kanunsuz yürüyüşlerde de birçok yakışıksız slogan, tehdit, tahkir sözleri kullanılmıştır.

“Ankara Melih’e Mezar olacak…” gibi ciddi tehditler yapılmıştır.

Bu olaylar sebebiyle Refah Partisi Genel Başkanı bir yandan bu çevrelerin yürüyüş, eylem ve tahriklerin son bulması diğer yandan RP’li belediyelerin huzur ve barış içinde hizmet yapabilmeleri için bahse konu grup toplantısında, ülkenin o günkü durumunu bir tahlile tabi tutmuş, bu yapılan kanunsuz eylemleri kasdederek, bu huzursuzluktan bir fayda gelmeyeceğini belirtmek kasdıyla bu tahrikleri yapanlara seslenmiş; kanlı tehditleri bırakın; RP’nin genel yönetimde de iktidara gelip “Adil Bir Düzen’i kuracağı güne ulaşıncaya kadar geçireceğimiz dönemi huzur, barış ve kardeşlik içinde geçirelim” mealinde bir konuşma yapmıştır.

Asıl maksadı ve gayesi açık olan bu konuşma ne yazık ki bir kısım basın tarafından art maksatlı olarak yapılan değiştirmeler ve yorumlar ile asıl gayesinden saptırılmıştır.

Bununla beraber, birkısım medyanın yaptığı bütün bu tahrifata rağmen, değiştirilmiş, metinlerden bile, dikkatle incelendiği zaman asıl maksadın ne olduğu görülmekte ve konuşma aslının yapılan yorumlarla bir ilgisinin bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Mesela: Bu konuşmayı A.A. 13.04.1994 günlü bülteninde, aşağıda olduğu gibi vermiştir. 

“(A.A) 27 Mart’ta halk yanıldı diyorsunuz, o zaman buyurun hemen halka gidelim, halk ne diyor. (Halk seçim istemiyor) diyorsunuz, o zaman, halkın ne isteyip istemediğini halka soralım. Halk Adil Düzen’i, istikrarı, barışı istiyorsa hemen seçime gidelim.

Bir kaç tane, hükümet tarafından beslenen holding dışında herkes bizimle birliktedir.

Bütün halkımız bizimle beraber Adil Düzen, lider ülke istiyor, Refah Partisi iktidara gelecek, Adil Düzen kurulacak, sorun ne? GEÇİŞ DÖNEMİ sert mi olacak, yumuşak mı? Tatlı mı olacak, kanlı mı olacak? Bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum ama, BUNLARIN TERÖRİZMİ KARŞISINDA herkes bu gerçeği görsün diye bu tabirleri kullanmaya mecburiyet duyuyorum.

Türkiye’nin şu anda bir şeye karar vermesi lazım, Türkiye Refah Partisi ile Adil Düzen’e geçecek, bu kesin şart. GEÇİŞ DÖNEMİ yumuşak mı olacak, sert mi olacak, tatlı mı olacak, kanlı mı olacak? 60 milyon buna karar verecek. BİZ DİYORUZ Kİ BU GEÇİŞİ TATLI YAPALIM, BU GEÇİŞİ BARIŞ İÇİNDE, BU GEÇİŞİ YUMUŞAK YAPALIM. ZİHNİYET OLARAK BİZ BARIŞÇIYIZ; BUNLAR GİBİ TERÖRİST DEĞİLİZ. BİZ HUZURCUYUZ, BİZİM YOLUMUZ KARDEŞLİKTİR” (Ek: Bölüm IV, No:13, Anadolu Ajansı Bülteni 13.4.1994). Bu değiştirilmiş metin dahi dikkatle incelendiği zaman ne görülüyor:

5.1. Metin içerisinde “Geçiş Dönemi” kelimeleri yer aldığı halde, haberin başlığı maksatlı olarak değiştirilmiş, “Gelme Biçimi” olarak ifade edilmiştir. Bu değişiklik “temel kastı” tamamen değiştirmektedir. Şöyle ki: Konuşmanın kastı Refah Partisi yerel yönetimde iktidara geldi. Bir süre sonra da yapılacak seçimlerle genel yönetimde de iktidara gelecek, millet saadet bulacaktır; Millet’in saadet bulması için bu gereklidir.

Yerel Yönetimde iktidara geldikten sonra, genel yönetimde de iktidara gelinceye kadar bir süre geçecektir. Bu süre bir kaç yıl olabilir. Bu bir kaç yıllık süre bir geçiş dönemidir. Bu geçiş döneminin huzur, barış ve kardeşlik içerisinde geçirilmesini istiyoruz. Milletin de böyle istediğinden eminiz. Bu geçiş dönemi, şimdi huzursuzluk çıkaranların bu faaliyetlerine devam etmeleri suretiyle baştan sona kadar huzursuz bir dönem olmamalıdır. Bu ve benzer tahriklerden vazgeçilmelidir. Refah Partisi’nin insiyatifi dışında geçecek olan bu birkaç yıllık süre, Millet’in bütününün şuurlu ve uyanık davranışlarıyla bir barış süreci olarak geçmelidir.

Bu kasıtla yapılan bir konuşmanın asıl kast belirten bu bir iki yıllık “Geçiş Dönemi” kelimeleri yerine, Refah Partisi’nin iktidara “geliş biçimi” diye değiştirilirse, bütün kasıt tersine çevrilmiş olur. Zira konuşmacının kastı: Refah Partisi’nin iktidara nasıl geleceği değildir; Çünki o belli …. değiştirilmiş metinde dahi tekrar tekrar görüldüğü gibi RP’nin iktidara gelişi demokrasiyle ve seçimle olacaktır.

Konuşmacının kastı: Refah Partisi’nin iktidara gelişinin huzurlu olup olmayacağı değil, bu bir kaç yıllık “geçiş dönemi”nin huzursuzluk çıkartanlar yüzünden huzurlu geçip geçmeyeceğidir.

5.2. Bu değiştirilmiş metinden dahi konuşmacının kastının: “Buyurun halka gidelim.. Halk ne diyor… Halk Adil Düzeni istiyor… Hemen seçime gidelim…” kelimelerinde de açıkça görüldüğü gibi, iktidara gelmenin tek yolunun “seçim” olduğudur.

5.3. Refah Partisi’nin “Adil Bir Düzen” istediği herkesin bildiği bir gerçektir. Adil Düzenden ne kastedildiği de sayılamayacak kadar çok Meclis konuşmalarıyla, konferanslarla, beyanlarla açıklanmıştır ve her defasında belirtilmiştir ki RP’nin istediği düzen, Anayasa’da istenen düzenin gerçek manada tatbikidir.

Esasen:

Anayasanın 2. maddesinde “… milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde…. ” hükmüne; 18. maddesinde “Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır” hükmüne; 55. maddesinde “… işe uygun adaletli bir ücret…” hükmüne; 73. maddesinde de “vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı…” hükmüne yer verilmiştir.

Bu hükümlerden ve Anayasanın: “Türkiye Cumhuriyeti Adalet Anlayışı içinde”… demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir. Anayasa’nın âmir Hükmü’nden de görüldüğü gibi demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde, devletin düzeni adalet anlayışı içinde yürüyen bir düzendir. Yani “Adil Bir Düzen”dir. Sayılamayacak kadar çok defa belirtilmiştir ki, Refah Partisi’nin belirttiği “Adil Düzen” işte bu anayasal düzendir.

SONUÇ OLARAK:

Bu gerçeklerin ışığı altında, Sayın Başsavcı’nın ileri sürdüğü mütalaa değerlendirildiğinde görülen nedir?

(1) Sayın Başsavcı yapılan konuşmanın aslını ve tamamını dikkate almadan, saikini, kastını inceleyip tesbit etmeden, yanlış kabullere dayanarak ve yanlış yorumlar yaparak, haksız isnadda bulunmuştur.

(2) Yukarda yapılan açıklamalar karşısında ortada laikliğe aykırı davranışla ilgili hiçbir husus yoktur.

(3) Sözü edilen konuşma Meclis çalışmaları kapsamındadır. Bu yüzden aşağıdaki bölümde açıklandığı gibi 83. maddenin açık hükmüyle “sorumsuzluk” güvencesi altındadır. Bu sebepten hiçbir ithama mesnet yapılamaz.

(4) Ve yine adı geçen Meclis çalışmasının tarihinden de belli olduğu gibi (13 Nisan 1994) bu konuşma Anayasa’da, 1995 yılında yapılan değişiklikten önce yapılmıştır. Sayın Başsavcı’nın iddianamedeki kabullerine göre, hangi yönden bakılırsa bakılsın “odak olma” faaliyetine delil olamaz.

(5) Yukarda (Bölüm IV, Kısım A-3) bölüm münasebetiyle açıkça belirtildiği gibi Necmettin ERBAKAN’ın bütün beyanları laikliğin savunulması istikametindedir. (Ek: Bölüm IV, No:1) Sayılamayacak kadar çok lehte delil varken, hiç ilgisi olmadan, Anayasa’nın herhangi bir suçlamaya müsaade etmediği bir Meclis çalışmasını ana fikrinden çıkarıp tam tersine yorumlara tabi tutmak mümkün değildir. Hukuki geçerliliği yoktur.

(6) Yine RP’nin, iktidara seçimle ve demokratik yolla geleceğine dair sayısız konuşma ve beyanı vardır.

Sadece bir misal olarak;

İktidarın nasıl devralınacağı, 1993 tarihli büyük kongrede alenen ve açıkça ifade olunmuştur (Ek: Bölüm IV, No:14).

Yukardaki izahlardan açık bir şekilde görülüyor ki: Necmettin ERBAKAN meclis grup konuşmasında “geçiş dönemi”nin huzurlu olmasını isteyen konuşmasıyla ilgili olarak başsavcının ileri sürdüğü mütalaalar yersizdir.

d. SAYIN BAŞSAVCI’NIN, BASINDAKİ BİR KISIM GERÇEKDIŞI MAKSATLI YAZILARI DELİL TELAKKİ ETMESİ HUKUKİ DEĞİLDİR. İddianamenin yine 9. ve 10. sayfalarında yeralan, “Sivas – Sıcak Çermik Seminer Konuşmaları” diye takdim edilen iddiaya gelince:

(1). Bu iddianın hiçbir dayanağı yoktur. Böyle bir konuşma kesinlikle yapılmamıştır. 

(2). Sayın Başsavcının, bir gazetenin asılsız bir haberine dayanarak, Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın MGK Toplantısı’nda Gazeteler okuduğuna ve bu gazeteler karşısında Başbakan Necmettin Erbakan’ın sessiz kalmak suretiyle bu iddiaları kabul etmiş sayılacağına dair iddiasının hem gerçekle bir ilgisi yoktur ve hemde bu iddia hukuken geçersizdir.

(3). Çünkü MGK Toplantıları gizlidir. Bu toplantılar hakkında bir bilgi almak mümkün olmadığı gibi, toplantılar hakkında yayın yapmak da yasaktır. Kaldı ki kanuna aykırı biçimde elde edilen deliller hükme dayanak yapılamaz.

(4). Sayın Başsavcı, bu iddiası ile “avam”ın deyişiyle “sükut ikrardan gelir” demek istiyorsa, bu kabulün de hiçbir hukuki dayanağı ve değeri yoktur.

(5). Kaldı ki bu kabil gerçek dışı, asılsız iddialar nerede, ne zaman yapılmışsa tarafımızdan reddedilmiş ve muttali olunan iftiralar hakkında kununi yollara başvurulmuştur.

(6). Husumeti sabit kimselerin beyanları delil olamaz.

Nitekim siyasi husumetle bu yayınları yaparak saldırıda bulunanlara karşı Refah Partisi yetkilileri tarafından hukuk yollarına gerekli başvurular yapılmıştır.

Bu cümleden olarak, bu konu ile ilgili olmak üzere haklarında açılan davada Zekeriya Beyaz ile sorumlu müdür T. Kutsi Makal, Ankara Asliye 24. Hukuk Mahkemesi’nin 18.5.1995 tarih ve 1994-645-1995/391 sayılı kararıyla manevi tazminat ödemeye mahkum edilmişlerdir (Ek: Bölüm IV, No:15).

Bu karar, 26.12.1995 gün 1995/9171-10106 sayılı ilamla Yargıtayca onanmıştır (Ek: Bölüm IV, No:16).

Ayrıca, adıgeçenler, Ankara 2. As. Ceza Mahkemesinin 30.10.1995 tarih ve 1994/01122-1995/000215 sayılı kararıyla hapis ve ağır para cezasına mahkum edilmişlerdir (Ek: Bölüm IV, No:17).

Ve yine Adıgeçenler, Refah Partisi’ne hakaretten dolayı Ankara 2. As. Ceza Mahkemesi’nin 27.9.1995 gün ve 1994/01122-1995/00840 sayılı kararıyla da hapis ve ağır para cezasına mahkum olmuşlardır (Ek: Bölüm IV, No:18).

(7) Böylece, bu mahkumiyet kararlarıyla sözü geçen yayınların gerçekle ilgisi olmadığı ve bunların husumetten ileri gelen bühtan ve iftiralardan ibaret olduğu “kesin hükümle” sabit olmuştur.

(8). Sayın Başsavcı, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 98. maddesinin verdiği Sorgu Hakimliği görevini ve CMUK’un 153/2. maddesinin yükümlü kıldığı “Lehteki delilleri” de toplama vecibesini yerine getirmek suretiyle usul hükümlerini noksansız yerine getirmiş olsaydı, parti kapatma gibi ciddi ve önemli bir davada böyle asılsız ve aksi sabit olmuş bir konuyu delil olarak ileri sürmezdi.

Sonuç:

Yukarıda yapılan açıklamalardan da kesin olarak görüldüğü gibi; Husumete dayanan bir basın haberindeki, asılsızlığı mahkeme kararıyla “kesin hüküm” haline gelmiş bir yazının delil olarak ileri sürülmesi hukuken mümkün değildir. 

e. SAYIN BAŞSAVCI’NIN, BAŞBAKANLIK KONUTUNDA DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI VE İLAHİYAT FAKÜLTESİ MENSUPLARINA VERİLEN İFTAR YEMEĞİNİ LAİKLİĞE AYKIRI BİR DAVRANIŞ OLARAK NİTELENDİRMESİ HUKUKEN İSABETLİ DEĞİLDİR. Sayın Başsavcı iddianamenin 10. sayfasında dercettiği sözleriyle Başbakan sıfatıyla Necmettin ERBAKAN’ın Başbakanlık konutunda Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarına vermiş olduğu bir iftar yemeğini laikliğe aykırı bir davranış olarak gösterebilmek için, bu iftara Diyanet İşleri mensubu olarak katılmış olanlardan bir kısmının “Devrim yasalarını ihlal eden” ve güya “Laikliğe aykırı söz ve davranışlarıyla tanınan bazı tarikat liderleri” olduklarını ileri sürmüştür. 

Bir kısım medyanın maksatlı olarak yaptıkları yayınların etkisi altında kalınarak ileri sürülen bu görüşlerin gerçekle de, hukukla da hiç bir ilgisi yoktur. 

Diğer iddialar gibi bu iddiada hukuken geçersizdir. 

Çünkü;

(1) Söz konusu iftar yemeği Refah Partisi adına değil, Başbakanlık adına verilmiştir; bu sebepten dolayı Refah Partisi ile hiç bir ilgisi yoktur.

(2) Böyle bir iftar davetinin yasal olup olmadığını denetleme TBMM’nin görevidir.

(3) TBMM 04.02.1997 günü bu konuyla ilgili gensoru müzakeresiyle denetleme görevini yapmış ve bu konuyla ilgili iddiaların varit olmadığına karar vererek gensoru önergesini reddetmiştir (Ek: Bölüm IV, No:19, Gensoru önergesi).

(4) Başbakan sıfatıyla Başbakanlık Konutu’nda verilen bu iftar yemeği, aynı Ramazan ayında, toplumun çeşitli kesimlerine, bu meyanda üniversite mensupları, yargı organları mensupları, medya mensupları, yazarlar, sanayici, iş adamları, işçi kuruluşları temsilcileri … vs.ye verilen 20’den fazla iftar davetlerinden birisidir.

(5) Bir Ramazan ayında toplum kesimlerinin geniş yelpazesini dikkate alarak yapılan bir seri iftar davetlerinden birisinin Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarına tahsis edilmesinden daha doğal bir şey olamaz. 

(6) Bu iftar yemeklerinin tertip ve tanzimi Başbakanlık Halkla İlişkiler görevlileri tarafından yapılır. Diyanet İşleri, İlahiyat Fakültesi mensuplarından kimlerin davet edileceğini bu görevliler tanzim eder. 

(7) Türkiye’mizde 30 Teşrinisani 1341 tarih ve 677 sayılı “Tekke ve zaviyelerle, türbelerin seddine dair kanun” la birlikte, yani 1925’ten bu tarafa 72 senedir tekke-zaviye ve türbeler kapatılmış, şeyhlik, meşayihlik, tarikat ve tarikate mensubiyyet yasaklanmıştır. 

(8) Fiili ve hukuki durum bu kadar açık iken, Sayın Başsavcının “Tarikat liderlerinden” de söz etmesini; hele böyle bir mevhumeyi “davaya delil” diye ikame etmesini adalet ilkesi ve hukuk mantığı ile bağdaştırmak imkânsızdır.

Hukukun genel kurallarına göre; “Tevehhüme itibar yoktur”.

(9) Yukarki 5. maddede belirtildiği gibi söz konusu iftar daveti, Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarının daveti münasebetiyle yapılmıştır.

Bu davete başta Diyanet İşleri Başkanı Sayın Mehmet Nuri YILMAZ olmak üzere Diyanet İşleri mensuplarından bir grup, İlahiyat Fakültesi’nden Dekan başta olmak üzere İlahiyat Fakültesi’nin Profesörleri katılmışlardır.

Diyanet İşleri mensubu olması dolayısıyla davet edilen zevata bu sıfatların dışında başka sıfatların izafe edilmesinin olayla hiç bir ilgisi yoktur. Bu davet münasebetiyle Sayın M.Nuri YILMAZ ve İlahiyat Fakültesi Dekanı Sayın M.Sait YAZICIOĞLU birer konuşma yapmışlardır.

Davetin maksat ve gayesinin ve hasıl ettiği sonucu belirtmek bakımından, İlahiyat Fakültesi Dekanı Sayın Prof.Dr.M.Sait YAZICIOĞLU’nun davette yaptığı teşekkür konuşmasındaki şu cümlelerin önemi büyüktür. 

“Böyle bir ilgiyi ve beraberliği, her Ramazan’da beklerdik, ancak şimdi nasib oldu; bu gibi beraberliklerin demokrasinin gelişmesine katkı sağlayacağını; zira, hangi kesimden olursa olsun, halkla, seçilmişler arası diyaloğa ihtiyaç bulunduğunu, toplumsal huzuru geliştireceğini ifade etmek isterim” . demiştir

(10) Ramazan münasebetiyle çeşitli kurum ve kuruluşlar benzer ikramlarda bulunur. Bizim tarihi geçmişimiz emsalleriyle doludur.

(11) Bugün artık hür dünya, her türlü taassuptan arınmış, toplumsal huzuru sağlamaya seferber olmuştur. Bu sebeple ulusal ve hatta uluslararası barışın sağlanabilmesi için her fırsat değerlendirilir olmuştur. Ulusların milli bayramları, özellikle de barış ve hoşgörü günü olan dini gün ve bayramlar barış için fırsat bilinmektedir.

Nitekim Türkiye Gazetesi’nin Ek’te sunduğumuz resimli haberinde şu sözlere yer verilmiştir. 

“ABD’li milletvekili ve senatörler, İslâm toplumu temsilcileri ile birlikte iftar yaptı. Kongre binasındaki davete askerler de katıldı. ” (Ek: Bölüm IV, No:20, Türkiye Gazetesi 8.2.1997).

SONUÇ OLARAK:
Yukarıki izahattan açıkça görüldüğü gibi:

Refah Partisi ile ilgisi olmayan, Başbakanlık adına halkla ilişkilerin geliştirilmesi maksadıyla verilmiş olan ve TBMM kararıyla laikliğe aykırı hiçbir yönünün bulunmadığı tebeyyün eden bir yemek davetinin gerçekle alakası olmayan yorumlarının, hukuki değer ifade etmeyeceği açıktır. 

NETİCE OLARAK

NECMETTİN ERBAKAN HAKKINDA, İDDİANAMEDE İLERİ SÜRÜLEN İSNADLARIN HUKUKİ DEĞERİ YOKTUR.

Genel Başkan Necmettin ERBAKAN hakkında iddianamede beş tane isnat ileri sürülmektedir. Yukarda ayrı-ayrı açıklandığı gibi bu isnatlardan hiçbirinin hukuki geçerliliği yoktur. Ayrı ayrı belirtilen pek çok sebebe ilaveten kısa bir özetleme dahi gerçeği ortaya koymaya yeterlidir.

Nitekim, kısa bir özetleme yapacak olursak bu beş isnadın mahiyeti nedir? Bunlar niçin hukuken bir değer ifade etmez;

Çünkü;

(1) Üniversitelerle ilgili Kılık Kıyafet Kanunu’nun savunulması. Yani 2547 Sayılı Kanunun Ek-17. maddesinin savunulması.

(2) Bir Meclis çalışmasında Genel Esaslar çerçevesinde, özel hukukta “akit serbestliği” hakkının savunulmasına dair görüş serdedilmiş olması.

(3) Grup konuşmasında “geçiş dönemi” nin huzurlu olmasının istenmesi.

a. Bu üç konu doğrudan doğruya Meclis çalışmaları, ya da bu çalışmaların halka tekrarından ibaret konular olup Anayasa’nın 83. maddesi gereğince “sorumsuzluk” güvencesi altındadır; Hiçbir davaya konu yapılamazlar.

b. Bu konuşmaların içerisinde ne laikliğe ne de yasalara aykırı hiç bir husus yoktur.

c. Bu konuşmalar, Anayasa’nın ve altına imza koyduğumuz Uluslararası Anlaşmalar’ın en doğal insan hakkı olarak tanıdıkları düşünce hürriyetinin sınırları içinde yapılan konuşmalardır. Görev ve sorumluluğun gereği olarak iyi niyetle yapılmış konuşmalardır.

(4) Bir yayın organında gerçekle alakası olmadığı, husumet eseri olduğu mahkeme kararlarıyla da tesbit edilen, Necmettin ERBAKAN’la hiç bir alakası bulunmadığı sabit olup, mesulleri cezalandırılmış olan bir yazı.

(5) Refah Partisi ile ilgisi olmayan, Başbakanlık faaliyeti olarak verilen ve TBMM’nce denetlenip laiklikle ilgili olmadığı karar altına alınan bir iftar yemeği.

Görülüyor ki:

Necmettin ERBAKAN ile ilgili olarak ileri sürülen isnadların hiçbirinin geçerliliği yoktur. Bunların davadaki “laikliği ihlal” isnadına mesned yapılması hukuken mümkün değildir.

B.3. PARTİNİN DİĞER BAZI ÜYELERİNE YAPILAN İSNATLARDA HUKUKİ DAYANAKTAN YOKSUNDUR

a-ŞEVKİ YILMAZ;İddianamenin 11. ve 12. sahifelerinde Rize Milletvekili Şevki YILMAZ’ın üç konuşmasında laikliğe aykırı davrandığı ileri sürülmektedir.

a-1. Hac’da yaptığı iddia edilen bir konuşma,

a-2. İstanbul’da hanımlara hitaben yapıldığı iddia edilen konuşma,

a-3. Yapıldığı iddia edilen diğer bir konuşma.

Bu konudaki iddiaların değerlendirilmesi, 

(1) Şevki YILMAZ’ın (a-1 ve a-2) bölümünde bahsedilen konuşmaları yaptığı ileri sürülen tarihte Refah Partisi ile herhangi bir organik bağı mevcut değildi. Bir başka ifadeyle bu tarihlerde, adı geçen kişi Refah Partisi’nin üyesi değildi. 

Çünkü, Şevki Yılmaz 27 Mart 1994’de Rize Belediye Başkanı seçilerek Refah Partisi üyesi olmuştur.

a-3 olarak ileri sürülen konuşmanın ise nerede, ne zaman ve ne münasebetle yapıldığı belli değildir. Delil olma niteliği yoktur.

(2) Adı geçenin yaptığı iddia edilen konuşmalara ilişkin delil olarak video bantlar sunulmuştur.

Böyle bir konuşma yapılmış mı? Şayet yapılmışsa, nerede, ne zaman, hangi tarihte yapılmış? Bu video bantlar, nereden alınmış, hangi yolla elde edilmiş? Video bantlar sağlam mı? üzerlerinde oynama, montaj var mı? Konuşmalar hakikaten adı geçene mi ait? Bununla alakalı olarak ne bir belge, ne bir tutanak ne de tanık ifadesi yoktur. Şevki YILMAZ’a böyle bir konuşma yapıp yapmadığı sorulmamıştır.

Bu açıdan bunların hukuki anlamda delil olma niteliği yoktur. Nitekim bantların yan delillerce doğrulanmadan tek başına delil olarak kabul edilemiyeceğine ilişkin Anayasa Mahkemesi ve diğer Yüksek Yargı Organlarınca pek çok kere teyit edilmiş müctekâr kararlar vardır (AYMKD, S:30, Cilt: 2, Sayfa: 1193, 1993/3E.-19942 K.Sayılı Karar).

(3) Bu konuşmalarla ilgili olarak 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101/d maddesi uyarınca hiç bir yargılama yapılmamıştır.

(4) Adı geçenin partiyi temsil yetkisi bulunmadığı gibi, partinin kurul ve organlarında görevi yoktur.

(5) Yapıldığı iddia edilen konuşmalardan Parti’mizin haberi olmamıştır. Partimiz bunları iddianame ile öğrenmiştir.

(6) Adı geçenin parti üyesi sıfatıyla açıkladığı söz ve düşüncelerinde (eğer yasalara aykırı bir durum varsa) Partimizin kapatılması talep edilmeden önce, 2820 Sayılı Yasanın 101/d ve 103. maddelerinde öngörülen prosedürün işletilmesi gerekirdi. Sayın Başsavcı bu prosedürü işletmemiz için, partimizden her hangibir talepte bulunmamıştır.

(7) Kaldı ki, adı geçen Milletvekili, 20.06.1997 tarihinde partimizden ihraç edilmiştir (İhraç kararı: Ek:Bölüm IV, No.21). Bu durumda SPK 101/d-1’deki hüküm gereğince partimiz aleyhindeki isnadın hukuki dayanağı kalmamıştır.

b-HASAN HÜSEYİN CEYLANAnkara Milletvekili Hasan Hüseyin CEYLAN’a izafe edilen iki konuşma, bu davada iddianın gerekçesi olarak gösterilmiştir (İddianame Sh.12-14).

b-1. Hasan Hüseyin CEYLAN’a izafe edilen ilk konuşma 14.03.1993’de Kırıkkale’de yapıldığı iddia edilen konuşmadır. 

b-2. İzafe edilen ikinci konuşma KANAL-D Televizyonu’nda 24.11.1996 günü TEKE-TEK Programı’nda, Almanya’da yaptığı iddiası ile yayınlanan konuşma.

Bu konudaki iddiaların değerlendirilmesi,

  1. İzafe edilen her iki konuşma hakkında ortada banttan başka bir şey yoktur. Bu konuşmalar nerede, ne zaman yapılmıştır? Kim tarafından banta alınmıştır? Bant bozuk mudur? Nasıl elde edilmiştir, nasıl muhafaza edilmiştir? Belli değildir. 

(2) Her iki konuşmasına da video bant delil olarak sunulmuştur. Konuşmanın yapıldığı ve iddia edilen konuşmaların içeriğini doğrulayan başka bir delil sunulamamıştır. Video bantların tek başına delil olmadığı Anayasa Mahkemesi kararıyla belirtilmiştir.

(3) Her iki bantla ileri sürülen konuşmanın, aslında var olup olmadığı, muhtevasında laikliğe aykırı herhangi bir unsurun bulunup bulunmadığı hususunda, hakkında hiç bir mahkeme kararı mevcut değildir.

(4) Yapıldığı iddia edilen konuşmalardan partimizin haberi olmamıştır. Partimiz bunları ancak iddianame ile öğrenmiştir.

(5) Adı geçenin partiyi temsil yetkisi yoktur. Parti üyesi sıfatıyla açıkladığı söz ve düşüncelerinde (eğer yasalara aykırı bir durum varsa) partimizin kapatılması talep edilmeden önce, 2820 Sayılı Yasa’nın 101/d ve 103. maddelerinde öngörülen prosedürün işletilmesi gerekirdi. Sayın Başsavcı bu prosedürü işletmemiş, partimizden herhangi bir talepte bulunmamıştır.

(6) Hasan Hüseyin CEYLAN’ın bu konuşmasına ait kasetlerin çoğaltılıp Refah Partisi Teşkilâtları’na dağıtıldığı iddiası doğru değildir. Partimizin böyle bir çalışması yoktur. Video bantların çoğaltılması zor bir olay değildir, ticari amaçla bu tür çalışma yapanlar olabilir. 

(7) Adı geçen Milletvekili, 20.06.1997 tarihinde partimizden ihraç edilmiştir. Bu durumda SPK 101/d-1’deki hüküm gereğince partimiz aleyhindeki isnadın hukuki dayanağı kalmamıştır.

c-İBRAHİM HALİL ÇELİKİddianamenin 15. sahifesinde yer alan, “10 Mayıs 1997” günü bazı gazetelerde yayımlandığı iddiasıyla İbrahim Halil ÇELİK’e atfedilen sözler. 

(1) Adı geçen, iddia edilen sözleri söylemediğini, tekzip hakkını kullandığını beyan etmiştir. İddia edilen sözlerin, söylenip söylenmediği, doğru olarak aktarılmadığı hususunun araştırılması bizim savunmamızın kapsamı dışındadır.

(2) İbrahim Halil ÇELİK’in partimizi temsil yetkisi bulunmadığı gibi, partinin kurul ve organlarında herhangi bir görevi yoktur.

(3) Söylendiği iddia edilen sözlerle ilgili olarak açılan soruşturmada, TCK’nun 312/2 maddesinde belirtilen suçu işlediği iddia edilmektedir. Ancak isnad edilen bu suçlamanın “LAİKLİĞE AYKIRI EYLEMLE” hukuki bir ilgisi yoktur.

(4) Adı geçenin parti üyesi sıfatıyla açıkladığı söz ve düşüncelerinde (eğer yasalara aykırı bir durum varsa) partimizin kapatılması talep edilmeden önce, 2820 Sayılı Yasa’nın 101/d ve 103. maddelerinde öngörülen prosedürün işletilmesi gerekirdi. Sayın Başsavcı bu prosedürü işletmemiş, partimizden herhangi bir talepte bulunmamıştır.

(5) Kaldı ki, adı geçen milletvekili, 20.06.1997 tarihinde partimizden ihraç edilmiştir. Bu durumda SPK 101/d-1’deki hüküm gereğince partimiz aleyhindeki isnadın hukuki dayanağı kalmamıştır.

d-AHMET TEKDALAhmet Tekdal’ın yıllarca önce gittiği bir hacda yaptığı iddia edilen bir konuşma iddai ispata matuf delil olarak ileri sürülmüştür.

Adı geçene izafe edilen bu konuşma,

(1) İddianamenin 13. sayfasında KanalD Televizyonu’nun 24.11.1996 günü yaptığı bir yayında Ahmet Tekdal’ın yıllarca önce gittiği bir hacta yaptığı ileri sürülen bir yayın bu davaya delil yapılmak istenmiştir.

(2) Hac’da yapıldığı iddia olunan konuşmanın video bant dışında bir dayanağı yoktur. Bu konuşmanın hangi tarihte, nerede yapıldığı belli değildir. Bant üzerinde montaj veya değiştirme var mı? Belli değildir. Adı geçen kanal bilindiği gibi o tarihlerde partimiz aleyhine yoğun bir şekilde maksatlı yayın yapmaktaydı. Bu bakımdan bu yayının bir mesned olarak alınması mümkün değildir.

(3) Ahmet TEKDAL 1986 yılında Hacca gitmiştir. Hacca Genel Başkan sıfatıyla değil, sade bir vatandaş olarak gitmiştir. Hac siyasi faaliyet yeri olmadığı için, parti adına siyasi bir konuşma yapması da düşünülemez.

(4) İsnad edilen konuşmanın aslı olup olmadığı araştırılmamıştır. Konuşmanın tam metni yoktur. Konuşmanın Ahmet Tekdal’a ait olup olmadığı sorulmamıştır.

(5) İddia olunan konuşmada hak nizamı ibaresinin söylenip, söylenmediği, söylenmişse ne maksatla söylendiği belli değildir.

(6) Parti’mizin, yapıldığı ileri sürülen konuşmadan iddianame ile haberi olmuştur. Partimizin hükmü şahsiyetin iddia edilen fikirleri kabul etmesi söz konusu değildir.

(7) Ses bantlarının ve video kasetlerinin yan delillerle doğrulanmadan delil olarak kabul edilmeyeceği Yüksek Mahkeme’nin 16.06.1994 tarih 1993/3-1994/2 Sayılı Kararı’nda belirtilmiştir (AYMKD, Sayı 30, Cilt 2, Sh. 1193).

(8) Bu konuda 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101-d maddesinde belirtilen işlemlerden hiçbiri vaki olmamıştır.

Açıkladığımız gibi, partimiz bu söylendiği iddia edilen sözleri tekabbül etmemiştir.

Yukarıda sıraladığımız sebeplerden dolayı, Şevki YILMAZ, Hasan Hüseyin CEYLAN, Ahmet TEKDAL ve İbrahim Halil ÇELİK isnad edilen söz ve eylemler sebebiyle, partimizin, “Laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı” olma iddiası ile kapatma davası açılması hukuken mümkün değildir.

e.ŞÜKRÜ KARATEPESayın Başsavcı, iddianamenin 14. sayfasının (e) bendinde, Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’nin, 10 Kasım 1996 günü yaptığı ileri sürülen bir konuşmayı bu davaya delil göstermiştir.

Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı hakkında, Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığınca tahkikat açılmış. Yapılan tahkikat sonunda 1996/13102 Esas sayı ile 30.06.1997 günü Şükrü Karatepe’nin izafe edilecek bir suç bulunmadığından takipsizlik kararı verilmiştir (Ek: Bölüm IV, No:22).

Ayrıca yine bu konuşma münasebetiyle Kayseri DGM Başsavcılığı tarafından da tahkikat açılmış. Bu tahkikatın sonucunda da 2.4.1997 günü 996/132 Hazırlık Esas, 997/5 Sayılı kararla aynı şekilde takipsizlik kararı verilmiştir (Ek: Bölüm IV, No:23).

Hal böyle iken, Sayın Başsavcı’nın bunları araştırmadan DGM Savcısının tahkikatının neticesini sormadan ve açılan tahkikatın akıbetini öğrenmeden, bu hadiseyi davasına delil ve mesnet olarak göstermesi isabetsiz olmuştur.

Bu Hadisenin de adı geçen Siyasi Partiler Kanunu’nun 101 inci Maddesi’ndeki hüküm giyme şartı gerçekleşmediği cihetle de davamızda delil olarak kabul ve ikamesine kanuni imkân yoktur.

f. ŞEVKET KAZANSayın Başsavcı iddianamesinin 15. sayfasının G. bendinde Şevket Kazan’ın Adalet Bakanlığı sırasında Sincan Belediye Başkanı’nı ziyaret etmesini delil göstermek istemiştir.

Bu ziyaret bir hükümet üyesinin görevi sırasında yapılmış olduğundan böyle bir konunun denetiminin TBMM’ye ait olması dolayısıyla bu denetim Anayasa’nın 100. maddesine göre Meclis Soruşturması açılması talebiyle TBMM’de görüşülmüş bu müzakerelerde Şevket Kazan’a izafe edilecek herhangi bir bir suç bulunmadığına karar verilmiş ve soruşturma talebini reddetmiştir (Görev ve Sorumluluk Broşürü, Ek: Bölüm IV, No:24).

Aşağıda (Bölüm IV, Kısım C)’de açık bir şekilde belirtildiği gibi TBMM’nin işbu Kararı’ndan sonra aynı konunun yargı tarafından ele alınması mümkün değildir.

B.4. REFAH PARTİSİ’NİN BAZI ÜYELERİNİN SÖZ VE EYLEMLERİNE KARŞI SESSİZ KALDIĞI İDDİASI DOĞRU DEĞİLDİR.Refah Partisi’nin üyelerinin kural dışı sayılan söz ve eylemlerine karşı sessiz kaldığı iddiası doğru değildir.

Refah Partisi, Başkanlık Divanı’nı, MKYK Üyeleri’ni, il, ilçe ve belde Başkanları’nı, Belediye Başkanları’nı ve köylerdeki Temsilcileri’ne kadar bütün üye ve mensuplarını yakından takip etmekte ve onların kanun ve kural dışı söz ve hareketlerini inceleme altında tutmaktadır. Kanun dışı herhangi bir hadiseye sebebiyet vermemek için elinden geleni yapmaktadır. Mevcut partilerimizin hiçbirinin mensupları Refah Partisi kadar eğitimli, dikkatli ve itinalı değildir. Nitekim kurulduğu günden bugüne kadar Yargıtay Başsavcılığınca partimiz ve mensupları hakkında bir takibat yapılmamıştır.

2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101/d bendinde açıkça belirtildiği gibi üyelerinin kural dışı eylemlerine karşı siyasi partilerin sorumlulukları, üyelerin hüküm giymesinden sonra, Başsavcılıkça bu üyenin partiden ihracı talebinden sonra başlar.

Bugüne kadar böyle bir olay vaki olmadığından partimizin kural dışı sayılan eylemlere karşı sessiz kaldığı iddiası geçerli değildir.

Kaldı ki partimiz yetkili organları, üyelerinin bütün faaliyetlerini her zaman yukarda da belirtildiği gibi yakinen takip etmiştir. Bu hususta soruşturulacak herhangi bir konu sözkonusu olduğunda gereken disiplin çalışmalarını dikkatle ve titizlikle yürütmüştür.

Nitekim bazı üyeleri hakkında yapılan ihbarlar üzerine bu dava açılmadan çok daha önce, gerekli duyarlılık gösterilerek disiplin hükümleri uygulanmıştır.

C. ÜÇÜNCÜ KISIM: ANAYASA’NIN 83. VE 100. MADDELERİNİN GETİRDİĞİ GÜVENCELER MÜVACEHESİNDE HÜKÜMET VE MECLİS ÜYELERİ SORUMLU TUTULAMAZ Milletvekillerinin sorumsuzluk ve dokunulmazlıklarının “YOK” sayılması Anayasa’nın 83. ve diğer maddelerine aykırıdır. 

C-1.TARİHİ GELİŞİM:Tarihi süreç içerisinde iki tür “muafiyet”e şahit olunmaktadır; “Diplomatik” ve “Parlamenter muafiyet”.

Bu iki dokunulmaz kurumun toplum hayatına girişi farklıdır.

Devlet hayatı, parlamenter sisteme geçişten çok eskidir. Bundan dolayı da “Diplomatik muafiyet”, “Parlamenter muafiyet”ten daha öncedir. “Diplomatik muafiyet”le toplum ortaçağda tanışmış, bu müessese 1815 tarihli Viyana Kongresi’yle Devletler Hukuku’na girmiştir.

Bizim devlet hayatımızda “özdeyiş” haline gelen “Elçiye zeval olmaz” sözü, “diplomatik muafiyet”in özlü bir ifadesidir. “Diplomatik muafiyet” devletlerarası ilişkiler için etkin bir güvencedir.

“Parlamenter muafiyetler”, Parlamenter fonksiyonun ifâ edilebilmesi için, parlamenteri, siyasi iktidarlar ve diğer kişi ve kurumların itham, isnad ve adli takiplerden koruyan imtiyazlardır. 

Parlamenter muafiyetler, hiç şüphesiz, kişisel imtiyazlar değildir. Millî iradeyi temsil edenin, “temsilcilik fonksiyonu”nu her türlü baskı ve korkudan emin olarak ifâ edebilme imkânıdır. Millî iradeyi temsil eden müessesenin iyi çalışmasını ve baskılardan korunmasını amaçlar. Parlamenter Muafiyetler demokrasilerin “olmazsa-olmaz” şartlarındandır.

Tarihi seyrine bakıldığında, İngiltere’den kaynaklandığını ve daha sonra Fransa’ya, oradan da Türkiye’ye intikal ettiğini görmekteyiz.

(1) İngiliz “HAKLAR BEYANNAMESİ”nin 9. Maddesi ile ilk defa hukuki nitelik kazanan ve Kral’a karşı da koruyuculuk etkisi taşıyan “PARLAMENTER MUAFİYET”ler, 1789 İhtilali’yle birlikte Fransa’da uygulama alanı bulmuş,

“Milletvekillerinin herbiri şahsi tecavüzden masundur ve bir milletvekiliniz Etats Generaux’daki herhangi bir teklifinden, reyinden, mütalâasından veya demecinden dolayı, bu içtima esnasında veya ondan sonra kovuşturmaya araştırmaya, tevkife veya tevkif ettirmeye, tutmaya veya tutturmaya cüret eden bütün özel kişi, cemiyet, hakimler heyeti (tribünal), mahkeme (cour) veya komisyonlar MİLLET HAİNİDİR ve çok ağır bir suç işlemiş olurlar.” hükmünü ihtiva eden bir kararname neşredilmiştir.

(2)1793 tarihli Fransız Anayasası da, “Parlamenter Sorumsuzluğu”nu şöyle ifade etmiştir:

“Parlamentonun hiçbir üyesi, parlamenter fonksiyonlarını yerine getirirken açıkladığı görüşlerinden ya da kullandığı oylarından dolayı soruşturulamaz…”Görüldüğü gibi, Fransız Anayasası’nda, “YASAMA SORUMSUZLUĞU KAPSAMI” çizilirken mekan ve zaman tahdidi getirilmemiş; aksine, parlamenter fonksiyonun alabildiğine serbesti içerisinde ifâsı hedeflenmiştir. Hattâ, Fransız hukuk düzenlemelerine göre, parlamento üyesi olmayan bakanlar, komisyon görüşmelerine katılan kamu görevlileri… de bu sorumsuzluk imkânından yararlanmaktadır.

(3) Federal Alman Anayasası’nın 46. Maddesinde de benzer hüküm yer almaktadır.

(4) Parlâmenter muafiyetler, bizim hukukumuza ilk defa 1876 tarihli “KANUN-İ ESASİ” ile girmiştir. Anılan kanunun 47. Maddesinde aynen şöyle denilmektedir: 

“Meclis-i umumi azası re’y ve mütalaa beyanında muhtar olarak bunlardan hiçbiri bir gûnâ vaadü vaîd ve talimat kaydı altında bulunamaz…” Bir asırdan fazla zamandan beri, hukukumuza yerleşmiş bulunan “ADEM-İ MES’ULİYYET” ya da “SORUMSUZLUK”; dünya hukuk düzenlemelerdeki gelişmelere paralel olarak, “PARLAMENTER DEMOKRATİK SİSTEM” ve “HUKUK DEVLETİ” niteliğine yaraşır biçimde tekâmül edegelmiştir.

Vakı’a, 1921 Anayasası’nda “ADEM-İ MES’ULİYYET”le ilgili açık bir hüküm yoksa da; kimi konularda, 1876 tarihli Teşkilât-ı Esasîye Kanunu’na atıfla boşluk doldurulmak istenilmiştir.

Muafiyetler, 1924 Anayasa’sının 17. Maddesiyle düzenlenmiştir. Buna göre:

“Hiçbir meb’us, Meclis dahilindeki rey ve beyanatından ve meclisteki re’y mütalaasının ve beyanatının Meclis haricinde irad ve izharından dolayı mesul değildir..”1961 Anayasası’nın 79.maddesiyle düzenlenen “MUAFİYETLER” daha geniş tutulmuştur. Zira: 1924 Anayasası’nda “MECLİS DAHİLİNDE” deyimi kullanılmışken; 1961 Anayasası’nda “MECLİS ÇALIŞMALARI” ifadesine özellikle yer verilmiştir. Anayasa yapıcının, bu ifadeyi maksatsız kullanmış olması düşünülemez. Anlaşılmaktadır ki: Anayasa yapıcı, hem dünya hukukundaki gelişmeleri, hem ülkemizin çok partili demokratik-parlamenter sisteme geçmiş olmasını, hem de 1960 öncesi uygulamalarla “ADEM-İ MES’ULİYYET İLKESİ” nin alabildiğine ihlal edilmiş olduğunu göz önünde bulundurmuştur. Dinamik bir toplumun ihtiyaçlarının, statik kurallarla giderilmesinin mümkün olamayacağı her türlü izahtan varestedir.

1982 Anayasası da, “ADEM-İ MES’ULİYYET” ilkesini, 83. Maddede düzenlemiştir. Bu maddede de esas alınan temel felsefe: “PARLAMENTER FONKSİYON” un milli iradeyi temsil işlevinin eksiksiz korku ve tehdidden emin bir biçimde yerine getirilebilmesidir. Bu sebeple de: “KÜRSÜ”, “GENEL KURUL”, “KOMİSYON”, “PARTİ GRUPLARI”, “BAŞKANLIK DİVANI”, “DANIŞMA KURULU” ifadeleri yerine, özellikle, özenle ve bilinçli olarak “MECLİS ÇALIŞMALARI” ifadesi kullanılmıştır. Bütün bu yukarda sayılan yer ve kurullar, Anayasa yapıcının malumu iken, onların hiçbirine iltifat etmeyerek, “MECLİS ÇALIŞMALARI…” ifadesini kullanması, ne tecahül-ü ârifanedir, ne de tesadüftür.

Herbir parlamenter, bir bölgeden seçilmiş olsa da tüm milleti temsil etmektedir. Dolayısıyla da, işlevi, yetkisi sorumluluğu milletin tümü adınadır. Millet çıkarına olduğuna inandığı en aykırı fikri bile tereddütsüz, zemin ve zaman kaydına tabi olmaksızın rahatça ifade edebilmeli; yine inandığı biçimde re’yini izhar edebilmelidir.

Yasakoyucu bilmektedir ki: “Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir”. Bu sebepten dolayı milletin vekillerinin, millet adına görevlerini ifa ederken fikir, görüş, kanaat ve tekliflerini açıklamalarında hiç bir kayda ve engellemeye ve sınırlamaya tabi tutulmamalıdır.

Ve yine yasakoyucu bilmektedir ki: Meclis kararları oluşurken sadece Genel Kurul’da değil, parti grupları, komisyonlar, Danışma Kurulu, Başkanlık Divanı şeklinde yapılan çalışmaların katkısıyla olur. Bu sebepten dolayı, bütün bu Meclis çalışmalarında da milletvekillerinin görüş, fikir, kanaat ve tekliflerinin de her türlü tahdit ve engellemeden korunmuş olması gereklidir. 

Esasen, dünyanın; hukukuyla, ekonomisiyle, teknolojisiyle, bilgi çağına uygun bilim anlayışıyla yeniden yapılanma çabasında olduğu şu zamanda; “YASAMA SORUMSUZLUĞU”nun, kapsam itibariyle gerilerde bırakılmış olması düşünülemez.

“TEMSİLİ SİSTEM”lerde aslolan, millete ait temsil görev ve sorumluluğunun alabildiğine hürriyet içerisinde kullanılabilmesidir.

C.2. SORUMSUZLUK VE DOKUNULMAZLIK:Bu iki müesseseyi birbirinden ayırmak gerekmektedir. Esasen, gelişmiş Batı’lı hukuk sistemlerinde ve tabii “TEMSİLİ SİSTEM”in uygulandığı ülkelerde bu iki kurum ayrı mütalaa edilmiştir. Aynı şekilde bizim hukukumuzda da bu iki kurum birbirinden ayrı düzenlenmiştir. Nitekim, 1961 Anayasası’nın 79/1. Maddesi ile 1982 Anayasası’nın 83/1. Maddesi ile “Sorumsuzluk” -parlamenter sorumsuzluk- düzenlenmiştir. Aynı maddelerin 2. fıkralarında ise “DOKUNULMAZLIK” ilkesi tanzim edilmiştir.

a. SORUMSUZLUK:Sorumsuzluk, bir parlamento üyesinin “PARLAMENTER FONKSİYONU” ifâ ederken, parlamentonun içinde ve dışındaki işlem ve eylemlerinden dolayı sorumlu tutulmaması, herhangi bir kişi yada kurum tarafından takibata uğramamasıdır. “PARLAMENTER FONKSİYON” kavramı özellikle kullanılmaktadır. Zira, bundan maksat, yalnız “YASAMA SORUMSUZLUĞU” değil, aynı zamanda “DENETİM” faaliyetlerinin de “SORUMSUZLUĞU” dur.

Parlamenter-Demokratik sistemlerde, parlamentoların iki esas fonksiyonu vardır: 1) Yasa yapma; 2) İcra organını denetleme..

Parlamenter fonksiyonun eksiksiz yerine getirilebilmesinin yegane şartı, hiç şüphesiz, “SORUMSUZLUK”tur. Hem yasa yapmada, hem de denetimde…

Bu hürriyetin kuşkusuz iki yönü vardır:

(1) Parlamenter’in kişisel hürriyeti. Parlamenter, ancak böyle bir sınırsız hürriyet sebebiyledir ki, parlamenter işlevini yerine getirirken isteğini söyleyebilir, istediği yasa teklifini verebilir; denetimde istediği denetim yolunu kullanabilir. Ancak ifade etmek gerekir ki: “KİŞİSEL” gibi görünen “SORUMSUZLUK” aslında milli iradeye tanınmış sınırsız hürriyettir. Milli iradenin temel kaynağı olan milletin, kendisine böyle bir hürriyeti, eylem ve işlemlerden sorumsuzluğu tanıması kadar tabii bir tasarruf olamaz. Zira; “Hakimiyyet Kayıtsız Şartsız Milletindir”

(2) Parlamentonun kollektif hürriyeti. Bu hürriyet O’na, bağımsız davranma imkânını verir. Esasen, bir ülke parlamentosunun, kendi dışında kalan kişi ve kurumların takip, tehdid ve insiyatifine tabi olmasının demokratik ve hukuki izahı olamaz.

Hukukta her hürriyetin, yada “SINIRSIZ HÜRRİYET” anlamına gelen “SORUMSUZLUĞUN” da bir “KAPSAMI” olmalıdır. Meselenin bu tarafına baktığımızda:

a.1.SORUMSUZLUĞUN KAPSAMI

(1)SORUMSUZLUĞUN KİŞİLER BAKIMINDAN ŞÜMULÜ:

Parlamento’da hizmet veren her insanın “SORUMSUZ”luğundan elbette söz edilemez. Zira, “SORUMSUZ”luğun kaynağı “MİLLİ İRADE” ve sebebi ise “PARLAMENTER FONKSİYON”dur. O halde, böyle bir hudutsuz hürriyetten yararlanabilmenin mutlak şartı: Temsili sistemde milleti temsil etmek ve parlamenter olmak.

Vakı’a, bizim hukukumuzda, parlamenter olmadığı halde “SORUMSUZLUK” ilkesinden yararlanabilen bir istisnâ vardır: Dışardan atanan bakanlar kurulu üyesi. Bu husus , 1982 Anayasası’nın 112/4 maddesiyle özel olarak düzenlenmiştir.

Ağırlıklı olarak Fransız Hukuku’nda, bazı diğer Batı’lı ülke hukuklarında: Bakanlar, komisyona davet edilmiş bürokratlar, ifadesine başvurulan tanıklar dahi beyanlarından dolayı sorumsuzdurlar. Böyle bir düzenlemenin, parlamentonun işlevini yerine getirmesine yardım edeceği kuşkusuzdur. Özellikle, “DENETİM” yollarının kullanılması esnasında bilgisine başvurulacak olan ilgililerin böyle bir “SORUMSUZLUK” teminatına sahip olmaları, bu teminatı bilerek hizmete katkıda bulunmaları daha kolay olur. 

(2) SORUMSUZLUĞUN “YER” BAKIMINDAN ŞÜMULÜ:

Bazı ülke anayasalarında, “PARLAMENTER SORUMSUZLUK” için yer belirtilmemiş; bu anayasalar, sorumsuzluğun hudutlarını belirlerken, “TEŞRİ GÖREV”le ilgili fiilleri göz önünde bulundurmayı yeterli görmüştür.

Temsili sistemini geliştirmiş, medeni ülkeler içerisinde layık olduğu yeri yakalamış “DEMOKRATİK-PARLEMENTER SİSTEM”e sadık hemen her ülke, “PARLAMENTER SORUMSUZLUK İLKESİ”nin önündeki her pürüzü temizleyerek, sınırsız hürriyeti teminat altına almıştır.

Bizim hukukumuzdaki gelişmeler de bu istikamette olmuştur. Mesela 1876 tarihli Kanuni Esasi’nin konuyla ilgili 47. Maddesinde “…MECLİSİN MÜZAKERESİ ESNASINDA…” denilmişken; 1924 Anayasası’nın 17. Maddesinde “HİÇBİR MEB’US MECLİS DAHİLİNDEKİ RE’Y VE MÜTALAASINDAN…” denilmek suretiyle, şümul, yer bakımından kısmen genişletilmek istenilmiştir.

Halbuki, birbirinin hemen-hemen benzeri olan 1961 Anayasası’nın 79/1. maddesi ile, 1982 Anayasası’nın 83/1. Maddesi, “…MECLİS ÇALIŞMALARI…” esasını getirmek suretiyle yer tahdidini kaldırmıştır.

Filhakika, 1924 Anayasası’nın 17. Maddesinde “MECLİS DAHİLİNDE” denilmek suretiyle: Parlamentonun tüm bölümlerindeki “PARLAMENTER FAALİYET” sorumsuzluk teminatına alınmıştır.

Tabii, 1961 ve 1982 Anayasaları haklı olarak, daha da isabetli bir düzenlemeyle, “…MECLİS ÇALIŞMALARI…” sınırsızlığını -yer bakımından- anayasal hüküm haline getirmiştir.

Hiç şübhesiz, “…MECLİS ÇALIŞMALARI…” şümulü, 1924 Anayasası’nda mevcut “….”MECLİS DAHİLİNDEKİ…” deyiminin şümulünü içermekte ve onu aşmaktadır. 

Buna göre parlamentere, meclis çalışmalarını tam bir hürriyet içerisinde yapabilme imkânı tanınmıştır.

Doktrin, Yargı Kararları ve Hukuki düzenlemeler de bu görüşleri teyid etmektedir:

a.2.DOKTRİN :

Doktrinde netleşmiş görüşe göre: Sorumsuzluk, yer bakımından iki kısımda incelenmektedir.

(1) MECLİS İÇİ ÇALIŞMALARI:

Yine genel kabule göre; kürsü, genel kurul salonu, komisyon salonları, siyasi partilerin grup toplantı salonları; hatta diğer müştemilat…

Komisyonsuz, Grupsuz bir Parlamento’nun düşünülmesi mümkün olamaz. Özellikle de “DEMOKRATİK-PARLAMENTER” sistemlerde… Esasen, hem komisyonlara tahsis edilmiş bulunan mekânlar, hem de siyasi parti gruplarına tahsis edilmiş mekânlar “MECLİS DAHİLİNDE” bulunmaktadır. Siyasi parti gruplarının, daimi veya muvakkat komisyonların katkılarının bulunmadığı bir “MECLİS ÇALIŞMASI”ndan elbette söz edilemez.

Nitekim, Milli Eğitim eski Bakanlarından, Cumhuriyet Senatosu Anayasa ve Adalet Komisyonu sabık Başkanlarından Sayın Prof. Dr. Safa Reisoğlu’nun, suretini ekte sunduğum makalesinde aynen şöyle denilmektedir:

“…Meclis çalışmalarının kapsamına milletvekillerinin parlamenter görevleriyle bağlantılı olarak yaptıkları çalışmalar girer. böylece, milletvekilleri, meclis genel kurulunda, komisyonlarda, başkanlık divanında, danışma kurulunda ve PARTİ GRUPLARINDA kullandıkları oylardan, yaptıkları konuşmalardan, ifade ettikleri düşüncelerden sorumlu tutulamazlar…” (Milliyet Gazetesi. 27.10.1992) (EK: Bölüm IV, No:25). (2) MECLİS DIŞI ÇALIŞMALARI:

1961 VE 1982 Anayasaları’nın “…MECLİS DAHİLİNDE…” kavramını terkedip, “….MECLİS ÇALIŞMALARI…” noktasına gelmiş olmaları da göstermektedir ki: Parlamenter faaliyet, -Grupları, Komisyonları içerse de- “Meclis Dahili” işlevlerle beklenilen gayeyi gerçekleştiremez.

Nitekim, Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 103. Maddesi, özel komisyonların “ANKARA DIŞINDA DA ÇALIŞABİLECEĞİ…” hükmünü getirmiştir.

Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonu’nun zaman-zaman ülke dışına çıkarak “PARLAMENTER FONKSİYON” ifa ettiği bilinmektedir.

Uluslararası toplantılara katılan milletvekillerimizin de “PARLAMENTER FONKSİYON” ifa ettiği şüphesizdir.

Çeşitli vesilelerle, meselâ kutlama, bayram… gibi sebeplerle parlamentoyu temsilen yurtiçinde yapılan seyehatlerde de parlamentoyu temsil görevi ve parlamenter işlev ifa edilmektedir.

a.3.YARGI KARARLARI :

Parlamenter faaliyetin, yalnız “KÜRSÜ”, “GENELKURUL” çalışmalarından ibaret olmadığı; Siyasi Partilerin Grup Çalışmalarıyla, daimi ve geçici komisyon çalışmalarının da “MECLİS ÇALIŞMALARI”ndan ma’dut bulunduğu Anayasa Mahkemesi’nce de kabul edilmektedir.

Prof.Dr.Erdoğan TEZİÇ’in, “Türk Parlamento Hukuku’nun Kaynakları ve İlgili Anayasa Mahkemesi Kararları” isimli 1980 basımı eserinin 119. Sayfasında belirttiği 2.3.1965 tarih ve 1964/19 E. 1965/11 K. Sayılı Anayasa Mahkemesi kararında aynen şöyle denilmektedir:

“…Anayasa ve içtüzük hükümlerine göre meclislerdeki SİYASİ PARTİ GRUPLARI, içinde bulundukları meclislerin çalışmaları ile ilgili faaliyetlerde bulunmak üzere kurulmuş teşekküller olup, meclisler dışında bir parti grubunun varlığı düşünülemez…”Bu karar çok açık biçimde göstermektedir ki: Siyasi partilerin guruplarındaki faaliyetleri “PARLAMENTER FAALİYETTİR”. Ve bu faaliyet de “SORUMSUZLUK TEMİNATI” altındadır.

1982 Anayasası’nın 153/6. maddesinde belirtilen: “ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI”nın “YASAMA, YÜRÜTME VE YARGI ORGANLARI…” dahil tüm kişi ve kurumları bağlayacağı hükmü tartışmasızdır. O halde: Kürsüde, Genel kurulda, Komisyonlarda ve Siyasi Partilerin Grup toplantılarında, hattâ müştemilatta serdedilen “SÖZ”, “OY” ve “DÜŞÜNCE”; “SORUMSUZLUK TEMİNATI” altındadır. 

a.4.HUKUKİ DÜZENLEMELER:

Temsili sistemin hakim olduğu ülkelerde, parlamentoların çalışmaları, hiç şüphesiz, hukuki düzenlemelerle yürütülür. Genelde “İÇTÜZÜK” lerle yapılır bu düzenlemeler.

Hiç şüphesiz, bir “MECLİS İÇTÜZÜĞÜ” Meclis’le ve Meclis çalışmalarıyla alakalı kurum ve kuruluşlarla meşguldür. Meclis dışı kişi, kurum ve kuruluşların faaliyetini tanzimi mümkün değildir. Böyle bir örnek te yoktur.

Dünya ülkelerinde olduğu gibi bizim ülkemizde de “MECLİS İÇTÜZÜĞÜ”, meclisin rükünlerinin, kurumlarının faaliyetlerini tanzim etmektedir. Meclis’le ve Meclis çalışmalarıyla alakalı olmayan herhangi bir kurumu, kendi İÇTÜZÜĞÜ ile düzenlemeye kalkışan bir meclis düşünülemez.

O halde, Anayasalarda, özellikle de İçtüzük’de zikredilen kurum ve kuruluşların faaliyetleri “MECLİS FAALİYYETİ”nden sayılır.

Örnek olmak üzere birkaç tanesini zikredecek olursak:

(1)Anayasa’nın (1982) 68/2. maddesinde:

“Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” denildiğine göre; bir siyasi partiyi ve onun grup faaliyyetlerini demokratik-parlamenter hayattan dışlamak mümkün olamaz.

(2) Aynı yasanın 94-2. maddesinde de Siyasi parti gruplarının TBMM Başkanlık Divanı’nın oluşumuna katılacağından söz edilmektedir.

(3) Yine aynı Anayasa’nın 95/2. maddesinde:

“…İçtüzük hükümleri siyasi parti guruplarının, Meclis’in bütün faaliyyetlerine üye sayısı oranında katılmalarını sağlayacak yolda düzenlenir.” denilmektedir.

(4) 1982 Anayasası’nın 100/4. maddesinde: “Meclis’teki siyasi parti gruplarında, Meclis soruşturmasıyla ilgili görüşme yapılamaz, karar alınamaz…” denildiğine göre, mefhum-u muhalifinden hareketle şu anlaşılmaktadır: Benzer bir-iki istisna dışında TBMM’nin bütün faaliyetleriyle ilgili olarak siyasi parti gruplarında müzakereler yapılır ve kararlar alınır.

Esasen, siyasi partilerin gruplarında görüşülmemiş, tartışılmamış bir kanun tasarısı (takınılacak tavır açısından); hazırlanacak ve savunulacak bir kanun teklifi ya da denetim yollarından birinin kullanılması düşünülemez. Hemen hepsinde, siyasi parti gruplarının etkisi ve katkısı vardır.

(5) 1982 Anayasası’nın 162/2. maddesindeki düzenleme, Plan Bütçe Komisyonu’nun teşekkül tarzını ve siyasi parti gruplarını vazgeçilmezliğini vurgulamaktadır.

(6) TBMM İçtüzüğü’nün hemen her maddesinde siyasî parti gruplarını şu veya bu şekilde atıfta bulunulmakta; Meclis çalışmalarını, âdeta siyasi parti gruplarının faaliyetleri oluşturmaktadır.

İçtüzüğün 11. maddesi siyasi parti gruplarının, TBMM Başkanlık Divanı’nın teşekkülüne katılım biçimlerini belirlemektedir.

(7) Siyasi partilerin grup kurabilme şartları İçtüzüğün 18. maddesiyle belirlenmiştir. Hatta, her siyasi parti grubunun kendi “İÇ YÖNETMELİĞİ”nin, siyasi parti gruplarınca Meclis Başkanlığı’na vermesi yükümlüğü getirilmiştir.

(8) Millet Meclisi Danışma Kurulu’nun teşekkül tarzı ve işlevi İçtüzüğün 19. maddesiyle düzenlenirken de yine siyasi parti gruplarına önem verilmiştir. 

(9) Meclis müzâkerâtında, siyasi parti gruplarına öncelik tanınmış olması da göstermektedir ki; siyasi parti grupları ve grup faaliyetleri Meclis’in dışında telakki olunamaz.

(10) İçtüzüğün 107. maddesinde, denetim yollarında en etkilisi olan GENSORU’nun verilmesinde -yazımda- siyasi parti gruplarına öncelik tanınmış olması da grup faaliyyetlerinin yerini açıkça göstermektedir.

(11) İçtüzügün 143. maddesindeki düzenlemeye göre: 

“Millet Meclisi eski üyeleri… Genel Kurul ve Parti Grup toplantılarına…” katılamazlar Bu hüküme göre, tüzük yapıcı, Meclis Genel Kurulu’ndaki faaliyet ile parti grubundaki faaliyeti eşdeğer nitelikte görmüştür.

(12) Emniyet tedbirlerini düzenleyen İçtüzüğün 140. maddesinde de, Millet Meclisi’ne ait bina, sair müştemilat aynı nitelikte mütalaa olunmuştur.

Bütün bu ispat edilmiş hususlardan da anlaşılmaktadır ki: SORUMSUZLUK “YER” bakımından kısıtlı ya da mahdut değildir.

a.5. SORUMSUZLUĞUN FİİL BAKIMINDAN ŞÜMULÜ:

Sorumsuzluğun “KİŞİLER”, “YER” bakımından sorumsuzluğunun izahından sonra, bir de “FİİLLER” bakımından “ŞÜMULÜ”ne gözatacak olursak: Hangi fiillerin “PARLAMENTER SORUMLULUK” şümulüne girdiğini birer birer saymanın mümkün olmadığı anlaşılacaktır. Belki bir kaç örnekle, meseleye ışık tutmak mümkün olabilir.

Hiç şüphesiz, bunun ölçütü de yine “PARLAMENTER FONKSİYON” olacaktır. Buna göre; Parlamentoda ileri sürülen görüşler, yapılan konuşmalar, kanun önerileri, araştırma, genel görüşme, gensoru, soru önergeleri… gibi yasama ve denetim faaliyetleriyle bunlara benzer fiiller örnek olarak zikredilebilir. 

a.6. SORUMSUZLUĞUN NETİCELERİ

Her hükmün mutlaka bir veya birden fazla da neticesi vardır. Sorumsuzluğun da bir takım neticelere vabeste olması muhakkaktır.

Doktrinde özetlendiğine göre, “SORUMSUZLUK”un üç neticesi vardır:

(1) SORUMSUZLUK MUTLAKTIR:

Bir meclis üyesi, yasama faaliyetini yürütürken bu faaliyetle ilgili fiillerinden cezayı müstelzim suç hasıl olsa dahi takibata tabi tutulamaz, tecziye edilemez. Mutlak bir muafiyet bahse konudur.

Çünkü; Anayasa’nın 83. maddesine göre sorumsuzluk kapsamına giren bir fiil milletvekili için suç olmadığından yargı organının görev ve yetki alanı dışında kalır. 

Bu duruma yargı organının müdahalesi hem kanunsuz bir eylem, hem yetki tecavüzü hem de Anayasa ihlali manasına gelir. 

Zira Anayasa’nın 6. maddesine göre “Hiç kimse veya organ kaynağını Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz”.

Yine Anayasa’nın 11. maddesine göre; 

“Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını”…. bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

Milletvekili Sorumsuzluğu bir Anayasa hükmüdür (md.83). Bu hükmü kaale almamak veya hangi mülahaza ile olursa olsun bu açık hükme aykırı bir tutum ve davranışta bulunmak Anayasa ihlali demek olur. 

(2)SORUMSUZLUK DAİMİDİR:

Yasama sorumsuzluğunun “DAİMİ” oluşu, milletvekilinin bağımsızlığı, milli iradenin tam tecellisi için kaçılmazdır. Daimilik sebebiyle milletvekilleri, hem milletvekillikleri devam ettiği sürece, hem de süre bitiminden sonra sorumsuzluk teminatından yararlanmaya devam ederler. Hem filhal, hem de gelecekte “sorumsuzluğa” sahip temsilci bağımsız davranma imkânını elde etmiş olur; böyle bir teminat da millete hizmet imkânı verir.

(3) SORUMSUZLUK KAMU DÜZENİNDENDİR:

Sorumsuzluk, “PARLAMENTER FONKSİYONA BAĞLI” bir imtiyaz olduğu için ve milli iradenin tam temsilini sağlamaya yönelik bulunduğundan dolayıdır ki parlamento üyesi bu imtiyazdan ferağat edemez. Bu imtiyazı kullanmayacağına dair hiç bir taahhütte bulunamaz. Sorumsuzluk teminatı, yargılamanın her safhasında ileri sürülebilir, mahkemelerce de re’sen nazara alınmak lazım gelir.

b. YASAMA DOKUNULMAZLIĞI:”Dokunulmazlık”, Anayasalarımızdaki ilk ifâdesiyle “Teşrii masuniyet” parlamenter faaliyetin bir başka güvencesidir. 1982 Anayasası’nda hüküm şudur:

“Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz yargılanamaz….” (Anayasa Md. 83/2). Çok açık biçimde anlaşılmaktadır ki, “dokunulmazlık” ancak üyenin mensubu bulunduğu Meclisçe kaldırılabilir. Burada da aslolan “dokunulmazlık güvencesi”nin dönem sonuna kadar devam ettirilmesidir.

Esasen, Anayasa’nın 83/2 fıkrası bahse konu edildiğinde aynı Anayasa’nın “başlangıç” bölümünün 4. fıkrasındaki şu hükmüde dikkate almak gerekir. Mezkur hükme göre:

“Kuvvetler ayrımının, devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa’da ve kanunlarda bulunduğu;” Çok açık ifâde edilmektedir ki: “üstünlük ancak ANAYASA ve kanunlarda”dır.

O halde, “KUVVETLER AYRIMI” gereği her organ kendi yetki sınırları içerisinde işlevini yerine getirecektir.

Üyeleri yargılama hakkı (Sorumsuzluk dışında kalan fiiller için) elbette mahkemelerindir. Ancak, “dokunulmazlık” güvencesi devam ettiği sürece mahkemelerin bu hakkı da dondurulmuş olur. Buna rağmen sorgulama, yargılama teşebbüsleri hem anayasal düzenlemelere uygun düşmez, hem de kuvvetler arası yetki tecavüzü bahse konu hale gelir.

Yasama organının, İcra organının; ya da bunlardan birinin yargıya doğrudan veya dolaylı müdahalesi nasıl anayasal aykırılığı oluşturursa; mahkemelerinde, kendi yetkileri dışında kalan organların sorumluluk sahasına girmesi o şekilde anayasal aykırılığı doğurur.

Kaldıki, Anayasa’nın 6, 7, 8 ve 9. maddeleri, kuvvetleri ve bunların yetki alanlarını açık biçimde tâdad ve tahdid etmiştir.

O halde, “dokunulmazlık güvencesi” gündeme geldiğinde Anayasa’nın Başlangıç Bölümü’nü, 6, 7, 8, 9 ve 83. maddelerini birlikte düşünmek gerekir.

Zira, “meşrû devlet yetkisi” nin yegâne kaynağı “ANAYASA” dır (Anayasa Md. 6/2).

Sayın Prof. Dr. Süheyl Batum, “Dokunulmazlık…” başlıklı makalesinde şu görüşlere yer vermektedir;

“Yasama dokunulmazlığı, genel olarak ‘bir zırh’, ‘bir dokunulmazlık statüsü’ görünümündedir. Bu zırh içinde, Milletvekili kendi meclisinin izni ve bu yönde bir kararı olmaksızın tutulamaz, yakalanamaz, soruşturulamaz, yargılanamaz, ADLİ TAKİBATA YADA YARGILAMA İŞLEMLERİNE KONU OLAMAZ. Ve bu zırhın nedeni de, yasama meclisi üyesinin iktidarın baskısından olası komplolarından ve yıldırma yöntemlerinden korunmasıdır. (…) Üyeyi bir baskı, komplo, iktidar çoğunluğundan gelecek, bir tehdit, yada DEĞİŞİK SİNDİRME YÖNTEMLERİ karşısında korumak ve görevini gereği gibi yapmasını sağlamaktır…” (Prof. Dr. S. Batum Milliyet 13.2.1997) (EK: Bölüm IV, No:26).Yine Sayın Prof. Dr. Bahri Savcı da Boşuna tartışma: Parlamenterliğin sona ermesi” başlıklı makalesinde:

“Doğrudan halk seçiminden gelerek, ulusal egemenliğin belirdiği ve merkezleştiği temsilcidir, milletvekili… Onun, ayrıcalıkları – korunmuşlukları – dokunulmazlıkları vardır. Bunlar rakipleri, özellikle, resmi otoriteler tarafından, siyasal amaçlarla rahatsız edilmeden, bir tasalluta uğramadan, yaşamın maddi yüklerinden ve sorunlarından kurtulmuş (azade) olarak, parlamenterlik işlerini, huzur ve güvenlik içinde görebilmeleri içindir; siyasal amaçlı olarak alıkonulma, tutulma, yakalanma ve hapsedilme olasıklarından uzak bulundurmak içindir. Milletvekili, böyle bir statü içinde, ulus kadar özgür çalışabilmelidir.”

….

“Yasal korunmuşluk: (Teşrii masuniyet) Buna göre de parlamenter ‘Cürm-ü meşhud-u cinaî’ (cinayet işleme anı) dışında, kendisine suçluluk yöneltilmesi (isnadı) ile hot be hot, adliye ve yargı yöntemlerine uğratılamaz; üyesi olduğu parlamentoca, yöntemine göre dokunulmazlığı kaldırılmadıkça, yakalanamaz, tutulamaz, tevkif edilemez, muhakeme edilemez, kendisine hüküm giydirilemez; kendisine, bu hükmün gerekleri uygulanamaz. Koğuşturulabilmesi için önce, ayrıcalık ve korunmuşluklarından soyundurulmuş olması gerekir. Doktrin böyle der”

….

“Dokunulmazlığın kaldırılarak milletvekilinin ‘düşürülmesi’ kurumunun yanına, işe Meclis’i karıştırmadan, O’nun dokunulmazlığının kaldırılması kararına gerek duymadan ve Meclis’in, ayrıca bir değerlendirmesine de olanak vermeden, doğrudan Anayasa Mahkemesi’nce hükmedilmek üzere, bir de üyeliğin sona ermişliği kurumu da getiriyor!”değerlendirmesini yaptıktan sonra şu tesbiti yapıyor:

“Ederlerse ne mi olur? Hukuk ve gerçekler dünyamızda kaos olur.” (Prof. Dr. Bahri Savcı, Cumhuriyet 5.10.1993) (EK: Bölüm IV, No:27). Netice olarak görülmektedir ki: “Sorumsuzluk” ve “dokunulmazlık” milli iradenin eksiksiz temsili için zaruri birer güvencedir, aslâ vazgeçilemez ve asla ihlal edilemez.

Zira, aksi halde, Anayasa’nın temel esası olan “kuvvetler ayrımı” prensibi ortadan kalkar, milli iradenin TBMM’de tecelli ettirdiği aritmetiğin, milli irade dışında herhangi bir yol veya sebeple değiştirilebilmesi imkânı doğar ki, bu durumun demokrasinin temel esaslarıyla bağdaşması mümkün değildir. 

Nitekim, Sayın Başsavcı’nın, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin ERBAKAN’a izafe ederek iddianamesinin 9. sayfasına dercettiği Grup Genel Kurulu konuşması ile ilgili olarak Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı’nın, Anayasa’nın bu temel esaslarına aykırı olarak, hazırlayıp TBMM’ye gönderdiği bir fezleke; TBMM Başkanlığı’nca ilgili savcılığa iade edilirken şu görüşlere yer verilmiştir:

“Bizim Anayasalarımız, Fransız Anayasa geleneğine paralel olarak mutlak dokunulmazlığı kullanılan oy’un ve beyanın muhtevasına bakmaksızın, sınırsız düzenlemiştir.

İkinci husus, mutlak dokunulmazlık, parlamento üyesinin şahsına tanınan bir hak ve imtiyaz değildir.

Bu müessese, görülen görevin fonksiyonuna bağlıdır. Bu dokunulmazlık, genel ve süreklidir. Sıfatın kalkmasından sonra da devam eder. Milletvekili bu kurumdan feragat edemez. Çünkü ortada vazgeçilecek bir hak söz konusu değildir. Fonksiyonun getirdiği bir cezasızlık hali söz konusudur.”

….

“Mutlak dokunulmazlık için Anayasa’nın getirdiği sınırlar 83. maddede yazılıdır. Bu metne göre meclis çalışmaları içinde oy, söz ve düşünce biçiminde açıklanan her eylem mutlak dokunulmazlık sınırları içindedir. Mutlak sorumsuzluğun, yüce meclis tarafından kaldırılması da mümkün değildir.”

….

“Yüce Meclis’in Anayasa’yı değiştirmedikçe muktedir olmadığı bir konuda elbette yargı yolu da kapalıdır. İstisna açıkça yazılmadıkça, kaide mutlak sayılır.”

….

“Bir Sayın Milletvekilinin Partisinin Meclis Grubu’nda yaptığı konuşmadan ötürü ceza takibatı yapılması Anayasa tarafından yasaklanmıştır. Parlamento’nun varlığı ve işlevi nedeni ile konulan bu yasak, demokrasinin vazgeçilmez güvencesidir.” (TBMM Başkanlığının 20.08.1994 tarihli yazısı) (EK: Bölüm IV, No:28). 

C.3. BU DAVA İLE, YÜRÜTME ORGANI ÜYESİ OLAN BAŞBAKAN VEYA BAKANLARIN YARGILANMALARI YOLUNUN AÇILMASI ANAYASA’YA AYKIRIDIR. İddianamenin 10. sahifesinin 5. paragrafında Sayın Başsavcı, Başbakan Necmettin ERBAKAN’ın bazı Diyanet İşleri Başkanlığı mensubu ile İlahiyat Fakültesi mensubuna verdiği iftar yemeğini ileri sürerek suçlamak istemiş, Başbakan’ın emsali çok ve gayet doğal davvranışını hiç ilgisi olmadığı halde “Laikliği ihlal” iddiasına mesned yapmak istemiştir.

İddianâmeden de anlaşılacağı üzere bu iftar yemeği, Türkiye’de ve dünyada emsali çok ikramlardan biridir ve Başbakan tarafından verilmiştir.

Başbakan’ın bu davranışında, hukuka hiçbir ayrılık yoktur. “Muhali farz” ile varsayalımki “hukuka aykırıdır.” Bu halde dahi Başbakan’lar ve hükümetin diğer üyeleri “ceffel-kalem” sorgulanamaz, yargılanamaz.

Anayasa’nın 100. maddesi maksatsız düzenlenmiş değildir.

Meclis’in diğer denetim yollarından farklı düzenlemelere tabi tutulmuş; olabildiğince zorlaştırılmıştır. Anayasa yapıcı, hükümet üyelerini 100. madde yoluyla bir kere daha güvence altına almak istemiştir.

Nitekim mezkur maddenin müzakeresi esnasında, Komisyon Sözcüsü Sayın Prof. Dr. Kemal Dal:

“Bir hükümetin üyelerini, yaptıkları görev dolayısıyle, bulundukları mevki dolayısıyla, olur – olmaz ithamlardan korumak gerekir. Bu, ülkenin iyi yönetimi bakımından da gereklidir.”gerekçesini ortaya koymuştur (Danışma Mec. B 140 Otu.1. 1.9.1982 Ek:Bölüm IV, No.29).

Yine aynı maddenin müzakerisi esnasında Anayasa Komisyonu Başkanı Sayın Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı şu haklı gerekçeyi serdetmiştir: 

“Meclis soruşturması bilindiği gibi Başbakan veyahut Bakanlar aleyhine açılabilir. Meclis soruşturması açılıp mecliste karara bağlandıktan sonra, eğer herhangi bir tahkikat yahut Yüce Divan’a sevk kararı verilmezse, bu karar kesindir. Halbuki bir mukayese yaparsak, mesela; yasama dokulmazlığı konusunda verilecek bir karar, sadece o seçim devresi içindir. 

Şimdi burada, niçin bir bakanın görevi sırasında işlediği iddia olunan bir suçtan dolayı ceza mahkemesine verilebilmesi yahut Yüce Divan’a verilebilmesi için bir Meclis soruşturması açılıyor?.. Bunun amacı Bakanı himaye etmektir. Yani bakanın görevi sırasında bazı suçlar işleyebileceğini kabul etmesi ve meclisin bunu takdir ederek bakan hakkında soruşturma yapmamaya karar vermesidir ve bu karar da dediğim gibi kesindir. Bakanlıktan ayrıldıktan sonra hakkında, mecliste tahkikat yapılan ve soruşturmaya mahal olmadığına karar verilen bakan hakkında tekrar savcılık bir tahkikat açamaz. Bunun bilinmesi lazımdır.” (Danışma Mec. B: 150. O: 4 13.9.1982) (EK: Bölüm IV, No:30).Yukarda arz ve izaholunduğu üzere, Anayasa’nın 100. maddesinin gereği yerine getirilmeden bir başbakan’ın yada bakanın hangi mülahaza ile olursa olsun sorguya çekilmesi, yargılanması, itham edilmesi hem Anayasa’nın anılan maddesine, hem de “Kuvvetler ayırımı” ilkesine aykırı düşer.

Netice şu ki: çok partili demokratik parlamenter sistemi kurallarına uygun çalıştırmak; milli iradenin tezahürünü ve kuvvetler ayrımı prensibini korumak için millet adına düşünülmüş ve verilmiş bulunan “PARLAMENTER SORUMSUZLUK” ve “YASAMA DOKUNULMAZLIĞI” gibi kurumların işlerliğini eksiksiz sağlamak Anayasa’nın 83. ve 100. maddelerinin amir hükmüdür.

V. BÖLÜM: EK DOSYANIN PARTİMİZLE VE GERÇEKLE İLGİSİ YOKTUR.

İşbu dava açıldıktan bir süre sonra Sn. Başsavcı 7.7.1997 gün ve 1997/432 sayılı tezkeresine ekli olarak ve bu dava ile ilgilendirmek isteyerek Yüksek Mahkeme’ye 111 sahifeden oluşan bir fotokopi derlemesi göndermiştir.

Bu fotokopiler esas dava ile ilgili cevap süresi içinde cevaplandırılmak üzere Yüksek Mahkeme tarafından Partimize tebliğ edilmiş, daha aykıntılı bir cevap için talep ettiğimiz ek süre Yüksek Mahkemece kabul edilmemiştir. Dolayısiyle daha ayrıntılı cevap için çalışmalarımız bir yandan devam etmektedir.

Bu çalışmalarımız tamamlandığında, daha ayrıntılı cevap verme hakkımızı mahfuz tutuyoruz.

Bununla beraber aşağıda zikrettiğimiz açıklamalarımız ve bu açıklamalarımızla ilgili sunduğumuz belgeler bu dosyadaki fotokopilerin ne partimizle, ne dava ile ve ne de gerçekle bir ilgisi olmadığını ve bunların hiçbir iddiaya mesnet teşkil edecek herhangi bir delil niteliğinin de bulunmadığını açıkça göstermek için yeterlidir.

A. BİRİNCİ KISIM: BU DOSYA MUHTEVİYATININ BU DAVA İLE UZAKTAN YAKINDAN BİR İLGİSİ YOKTUR.1. Bu dosyadaki fotokopilerin kimler tarafından ne şekilde tanzim edildiği belli değildir.

2. Fotokopiler delil olamazlar.

3. Bu fotokopilerin muhtevasının ne olduğu aşağıdaki kısımda özetlenmiştir. Bu muhtevanın bu davadaki isnatla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.

B. İKİNCİ KISIM: BU FOTOKOPİLERİN GERÇEKLE DE BİR İLGİSİ YOKTUR.Ek dosya içindeki münderecat incelendiğinde aşağıdaki hususlar açıkça görülmektedir.

111 sahifeden oluşan bu münderecatın takriben 80 sahifesinin velev ki tutarsız olsun, Refah Partisi’ne bir isnatla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bu 80 sayfalık kısım bir takım uçak biletlerinden, yabancı bir ülkede yapılan toplantıda bir takım yabancıların yaptığı konuşmalara dair bölümlerden söz etmektedir.

Geriye kalan fotokopi sahifeleri ise iki konuya teallük etmektedir:

1. Refah Partisi’ne Libya’daki bir cemiyetin güya parasal yardımda bulunduğuna dair yazılar,

2. Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin ERBAKAN’ın yabancı ülkelerde yabancı bazı kişi ve kuruluşlarla yaptığı iddia edilen temaslar.

Bunların hiçbirisinin gerçekle bir ilgisi yoktur.

Şöyle ki;

Refah Partisi’ne bir cemiyetin güya parasal yardımda bulunduğuna dair fotokopilerin gerçekle hiçbir ilgisi yoktur.

1. Bu gerçek dışı isnad yıllarca önce bir köşe yazarı tarafından ortaya atılmıştır.

2. Bu art maksatlı yayın üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca soruşturma açılmış ve bu iddia bütün yönleriyle incelenmiştir.

Bu incelemede bu konu ile ilgili gösterilmek üzere ismi geçen Beşir Darçın o tarihlerde Ankara C. Başsavcılığı’na ifade vermiş. İsnadın asılsız olduğunu delilleriyle ortaya koymuştur.

Bu incelemelerde, fotokopilerdeki imzanın Beşir Darçın’a ait olmadığı tesbit edilmiş ve yine bu yayını yapan kimse verdiği ifadesinde kendisine gönderilen fotokopinin kim tarafından nasıl hazırlandığı hakkında bir bilgisi olmadığını belirtmiştir.

Yapılan tahkikat sonucunda hem Beşir Darçın, hemde Necmettin Erbakan hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 22.09.1995 tarih ve Basın Hz. 1994/144, Basın. K. 1995/437 sayılı takipsizlik kararını vermiştir (Ek: Bölüm V, No. 1).

3. Refah Partisi’nin herhangi bir yabancı kuruluştan yardım aldığının iddia edilebilmesi için parti yetkilisi muhasebecisinin imzasını ihtiva eden bir belgenin olması, böyle bir yardımın parti muhasebesine intikal ettiğinin kayıtlarda görülmesi zorunluluğu vardır.

Bunlar olmadığına göre, bu kabil hayali isnatlar sadece siyasi maksatlı propagandalardan ibaret gerçek dışı iddialardır.

4. Adı geçen yayın üzerine konuyu TBMM’de Refah Partisi’nin mal varlığının araştırılması için kurulan komisyonda aylarca araştırmış bu araştırmalardan sonra vaki bir soru üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na, Komisyon Başkanı’nın cevaben yazdığı bir tezkerede: 

“araştırmalar esnasında Refah Partisi’nin Libya’dan mali yardım aldığına dair hukuki delil teşkil edecek bir belge bulunmamaktadır” cevabı verilmiştir (Ek: Bölüm V, No.2).

5. Ve yine basında yapılan bu maksatlı yayın üzerine, o tarihte Refah Partisi Genel Sekreteri’nin imzasının muhtevi yazıyla, haberde adı geçen Libya’daki Uluslararası Cemiyet’e başvurmuş, gelen yazıda, bu cemiyetin BM’e üye bir hayır cemiyeti olduğu, hiçbir siyasi faaliyetle ilgilenmediği, bu sebeple Refah Partisi’ne herhangi bir yardım yapılmadığı, hangi ülkede olursa olsun herhangi bir siyasi partiye maddi yardım yapılmasının söz konusu olmadığı açıkça ifade edilmiştir.

Bu gerçekleri gösteren belgeler Ek’te sunulmuştur.

(RP Genel Sekreteri’nin Yazısı, Ek: Bölüm V, No.3).

(Adı geçen cemiyetin cevabi yazısı, Ek: Bölüm V, No.4).

6. Anayasa ve 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’na göre Siyasi Partilerin mali denetimi Anayasa Mahkemesi tarafından yapılır. Bütün partilerin olduğu gibi, Refah Partisi’nin de mali denetimi Anayasa Mahkemesi tarafından muntazaman yapılmaktadır.

Bu meyanda Refah Partisi’nin 1989 Yılı Mali Hesapları da Anayasa Mahkemesi tarafından incelenmiş ve ibra edilmiştir.

Anayasa’ya göre:

“Yüksek Mahkemenin bu denetimler konusunda verdiği kararlar kesindir.” (Mad. 69/3).Hal böyle iken siyasi maksatla başta medya kartelleri olmak üzere bazı çevrelerce yabancı bir dernek tarafından Partimize “maddi yardım” da bulunulduğu mütemadiyen iddia edilmiştir. Bu iddiaları “ispat”lamak gayretiyle ayrıca pek çok “belge” uydurulmuştur, Ek dosya muhteviyatı tetkik edildiğinde görülecektir ki; bu fotokopiler, kaynağı belli olmayan, nerede, ne zaman ve kimler tarafından tanzim edildiği belli olmayan “belge” görüntüsü verilmiş yazılardan ibarettir. Dosyadaki mevcut halleriyle bu fotokopiler belge niteliğini ve dolayısıyla, delil kıymetini haiz değildirler.

C. ÜÇÜNCÜ KISIM: REFAH PARTİSİ GENEL BAŞKANI NECMETTİN ERBAKAN’IN YABANCI ÜLKELERDE BAZI KİŞİ VE KURULUŞLARLA YAPTIĞI İDDİA EDİLEN TEMASLARIN NE GİZLİLİĞİ, NE DE NORMAL MÜNASEBETLERİN DIŞINDA HERHANGİ BİR YANI YOKTUR.1. Necmettin Erbakan Pakistan seyahatini Refah Partisi Genel Başkanı sıfatıyla değil 54.Hükümetin Başbakanı sıfatıyla yapmış ve tüm görüşmeler programlanan şekilde gerçekleşmiştir.

Bu ziyaret sırasında Pakistan Cumhurbaşkanı Sayın Lagari, Başbakan Sayın Butto ile resmi görüşmelerde bulunulduğu gibi Pakistan İslam Devleti’nin kuruluş yıldönümü merasimlerine iştirak edilmiş, Parlamentoya mensup çeşitli milletvekilleri ve parti başkanları ile görüşülmüş ve karşı taraftan gelen bir istek üzerine Pakistan Koalisyon Hükümeti’nin ortağı olan Ulema Partisi Lideri Fazlurrahman ve Cemaat’i İslamiye Partisi Lideri Ahmet Hüseyin, TC. Başbakanı tarafından Büyükelçiliğimiz’de kabul edilmişlerdir. Esasen Anayasası’nda İslami bir Cumhuriyet olduğu bilinen Pakistan’da, ikisi de parlamentonun en önemli partilerinin liderleri olan bu muhterem kişilerle yapılan görüşmelerin hiçbir gizli tarafı yoktur. Öte yandan Necmettin Erbakan’ın Libya’da yapılan bir takım toplantılara katılması Refah Partisi’ni ilzam etmez.

2. Bu nezekat ziyaretlerini kabul T.C. Başbakanı sıfatı ile vaki olmuştur. Refah Partisi ile bir ilişki yoktur.

3. Bu temasların denetimi TBMM’ye aittir. Nitekim 16.10.1996 gününde görüşülen gensoru ile bu denetim yapılmış. TBMM bu konudaki bu gensorunun müzakeresindeki iddiaları varit görmemiş, ve iddiaları reddetmiştir.

4. Necmettin Erbakan’ın Libya’da yapılan bir takım toplantılara davet edilmesi ile Refah Partisi’nin hiç bir ilgisi yoktur. Çünkü kendisi bu toplantılara bir bilim adamı olarak davet olunmuş, bu toplantılarda şahsi düşünce ve tecrübelerinden yararlanılmak istenmiştir.

5. Nitekim dosya muhteviyatınnın fotokopilerinde KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Denktaşın, Ekonomi Profesörü Sayın Nevzat Yalçıntaş’ın ismi geçmektedir.

Bunlar da bu kabil toplantılara aynı şekilde fikir ve görüşlerinden istifade edilmek üzere davet edilmişlerdir.

6. Esasen bu toplantılara sadece ilim adamları değil, geniş bir basın mensubu grubu da her defasında davet edilmiştir.

Bu da göstermektedir ki bu toplantıların gizlilikle hiç bir alakası yoktur.

7. Libya Uluslararası Çağrı Cemiyetinin bir aksiyonu olarak sözü geçen Müslüman Topluluklar Liderliğinin bir resmi devlet kuruluşu değil, sadece özel olarak teşkil edilen bir konferans heyeti olduğu, maksadının o müslüman ülkelerin az gelişmişlikten ve sömürüden nasıl kurtulacaklarının araştırılması ve bu hususta çözüm yollarının bulunmasından ibarettir.

Tıpkı Rauf Denktaş, Prof. N.Yalçıntaş v.s. gibi Prof. Dr. Necmettin Erbakan’da bu toplantılara şahsen davet edilmiştir.

Bu toplantılara katılmasının Refah Partisi ile bir ilgisi yoktur.

Bu hususta Refah Partisi’nin yetkili organlarının bir kararı da yoktur.

Bu gerçekleri bizzat adı geçen kuruluşun ekte sunulan yazısı da açıkça göstermektedir (Ek: Bölüm V, No.5).

İşbu kısa maruzat dahi Ek Dosyanın hukuken hiçbir geçerliliği olmadığını ortaya koymaktadır.

Bu nedenle dava dosyasına delil olsun diye gönderilen Ek Dosya münderecatının iş bu davada nazara alınmamasını arz ve talep ederiz.

VI. BÖLÜM: SON AÇIKLAMALAR

DAVANIN AÇILMASININ GERÇEK SEBEBİ BİR KISIM MEDYANIN MAKSATLI PROPAGANDASIDIR

Yukardan beri yapılan izahattan açıkça görüldüğü üzere bu davanın açılmasını haklı gösterecek ortada ne bir olay ve ne de ciddi bir delil vardır. Buna rağmen bu dava açılmıştır. Bunun gerçek sebebi bir kısım medyanın olağanüstü tahrikleridir.

Yeni RTÜK kanunu ile sayıları günbegün artan TV Kanalları sayesinde olayları olabildiğince abartan, habbeyi kubbe yapan, yeni tahrik metodlarıyla günümüzde medya birinci kuvvet olmaya başlamıştır.

Bu haliyle medya, “Ülkeleri ben yönlendireceğim; egemenlik kayıtsız şartsız medyanındır” diyecek mevkiye gelmiştir.

Bu anormal gelişmeler yalnız ülkemizdeki demokratik dengeleri bozmakla kalmayıp diğer bütün demokratik ülkelerde de dengeleri önemli ölçüde etkilemiştir.

Nitekim, İtalya gibi demokrasisi ve ekonomisi istikrara kavuşmuş bir ülkede dahi tesirini icra etmiş, bir medya kralı olan Silviyo Berliskoni medyayı en iyi şekilde kullanarak kısa zamanda iktidara gelmiş ve fakat kendisinin ve kadrosunun devlet yönetiminde hiçbir deneyimi olmadığı için yine kısa zamanda geldiği gibi iktidardan uzaklaştırılmıştır.

Ne var ki, bu Medya darbesinden İtalyan demokrasisi ve ekonomisi çok büyük zarar görmüş, bu ülke en azından bir buçuk yılı aşkın bir zaman kaybetmiştir.

Bu yüzden Amerika gibi ülkelerde bile medya gücünün tekelleşmesini önlemek için katı ve kesin önlemler alınmasına, kanunlar çıkartılmasına ihtiyaç duyulmuştur.

Zira, bir hukuk devleti olmayı temel şart sayan demokratik ülkelerde, hak ve hukuk tanımayan kontrolsüz bir gücün, orta yerde kasırga gibi eserek tahribat yapmasına, asla izin verilemez, aksini düşünmek hukuk devleti olmaktan ve onun nimetlerinden vazgeçmek anlamına gelir.

Ülkemizde ortaya çıkan medya patlaması karşısında, diğer demokratik ülkelerde olduğu gibi, medyanın kartelleşmesini önleyecek kanuni tedbirler henüz alınmış değildir. Elbette yakın bir gelecekte, bu problem de çözülecek, gereken hukuk ortamı ve istikrar sağlanacaktır.

Ancak bu tedbirler alınıncaya kadar, cereyan eden olaylara bu çarpık aynalardan bakmak zorunda olduğumuzu da hesaba katmamız gerekecektir.

İşte bu dengeleri bozan ve olayların dayandığı gerçekleri yanlış yansıtan ve saptıran ortamda bir kısım medyadaki yayınlara bakarak önemli siyasi olayları değerlendirirken, ihtiyatı elden bırakmamak gerekmektedir.

Türkiye’de Refah Partisi 4 milyonu aşkın üyesi olan, 6 milyonu aşkın oy almış bulunan bir partidir. Ülkemizin birinci partisidir. 54. Hükümeti kurmuştur. Bu Hükümetin büyük ortağı olmuştur.

54. Hükümetin ekonomik alanda sergilediği en önemli icraat, bu ülkenin 4.5 katrilyon parasını faizcilikte kullanarak, yatırım ve üretimi engelleyen rantiyecilikle mücadele ve kartelleşmeye son vermek olmuştur.

Bu icraatın tabii neticesi olarak, aynı zamanda bir kısım tekelci medyayı da elinde bulunduran rantiyeci kesim, Refah Partisi’nin büyük ortağı olduğu 54. Hükümeti bir an önce hükümetten düşürmek, rantiyeciliğe ve tekelciliğe yeniden devam edebilmek için harekete geçmiş muhalefet partilerini tahrik ederek, bir senede tam 13 gensoru ve Meclis Soruşturma önergesi verilmesinde başlıca amil olmuşlardır.

Bu meyanda da özellikle Refah Partisi’ne karşı amansız bir yıpratma kampanyası başlatılmıştır. Bu kampanyaya gerekçe olarak da Refah Partisi’nin laikliğe karşı olduğunu ileri sürerek sivil ve resmi kesimleri kolayca kışkırtmanın daha kolay ve daha elverişli olacağı düşünülmüş ve Refah Partisi aleyhtarı kampanya işte böyle başlatılmıştır. 

Böylesine kontrolsüz tekelci medya, hukuk devletinin kontroluna alınamaz, serbest ve müeyyidesiz bırakılacak olursa Türkiye’de ne bir partinin kapatılmaktan kurtulması, ne de herhangi bir Hükümetin uzun ömürlü olması son derece müşküldür. 

İşte Refah Partisi hakkında işbu davanın açılmasına, bu amansız medya tahrikleri sebep olmuştur.

Oysa ortada kapatma davasının açılmasını gerektirecek ne ciddi bir olay, ne bir odaklaşma olgusu, ne de herhangi bir delil vardır.

6 milyon oy almış 4 milyon kayıtlı üyesi olan bir büyük partiye karşı 18 sahifelik bir iddianame ile açılan bu davada, sadece üç-beş kişinin yaptığı ileri sürülen konuşmalar söz konusu edilmiştir ve fakat hiçbir geçerli delil ileri sürülememiştir. Bu durum karşısında bu davanın tahrik ve abartma sonucunda açıldığını kabul etmek bir emri tabii olmak gerekir.

Nitekim Helsinki İzleme Komitesi başta olmak üzere Batıdaki tüm İnsan Hakları Örgütleri ve sözcüleri, Türkiye’deki bu olayı hayretle karşıladıklarını, Refah Partisi hakkında böyle bir davanın açılmasının demokrasi ile bağdaştıramadıklarını ne var ki bunda medyanın yoğun kampanyasının büyük rolü olduğunu açıkca ifade etmektedirler. 

Yüksek Mahkemenizin hukuki ve kanuni gerçekler ve gerekçeler yanında yukarıda arz ettiğimiz fiili durumu da değerlendirmeye alacağına ve esas hakkında hiçbir dayanağı olmayan bu davanın reddine karar vereceğine kesinlikle inanıyoruz.

VII. BÖLÜM: SONUÇ VE TALEP

Sayın Yargıtay Başsavcısı tarafından “laikliğe aykırı faaliyetlerin odağı olduğu” iddiasıyla RP’nin kapatılması için açmış olduğu işbu davanın iddianamesi ve sair münderecatı, en ince teferruatına kadar işbu ön savunma layihamızda;

Dünyada ve Türkiye’de “Demokrasi”“İnsan Hakları”“Özgürlükler” ve “Laiklik” konusundaki ilmi görüşlerin; 

İnsan Haklarıyla ilgili uluslararası anlaşmaların;

Anayasa ve ilgili kanun hükümlerinin,

Anayasa Mahkemesi içtihatlarının, 

Işığında çok geniş bir değerlendirmeye tabi tutularak cevaplandırılmıştır.

Bütün bu ilmi ve hukuki gerçekler karşısında; 

Görülüyor ki;

1.İşbu dava 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerinde öngörülen usul hükümleri işletilmeden açılmıştır.

Usul Hükümleri yok farz edilerek açılan bu davanın, ön savunmamızın (III) Bölümünde ayrıntılarıyla açıkladığımız sebeplerden dolayı rü’yet edilmesi mümkün olamayacağından, 

davanın öncelikle;

USUL BAKIMINDAN REDDİNE

karar verilmesini; 

2. a) Dosyada odak olmanın isbatına mesnet olacak hiçbir delil olmadığından, dosyaya konulan kağıtlar, gazete küpürleri, teyp ve video bantları da böyle bir davada delil sayılamayacağından;

b) Gerek laikliğe aykırılık ve gerekse odaklaşma iddialarının cezai bakımdan suç unsurları teşekkül etmemiş olduğundan;

c) Fiilleri işbu davaya mesnet yapılan Rize Milletvekili Şevki Yılmaz, Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan ve Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik, bu dava açıldıktan sonra 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin 1/d fıkrasının 2. paragrafındaki “30 günlük süre” içinde Refah Partisin’den ihraç edilmiş olup bunlara ait dava ve iddialar düşmüş olmakla parti ile ilgili davaya mesnet yapılamıyacağından,

d) Ayrıca, bu davada Yüksek Mahkeme’nizin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğü hakkındaki 10.ncu, örgütlenme özgürlüğü hakkındaki 11.nci maddeleri ile diğer ilgili hükümlerini ve ek protokoller ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin emsal kararlarını dikkate alacağına olan inancımızdan,

Açılan davanın işbu ön savunmamız da açıkladığımız tüm sebepler ve Yüksek Mahkemece re’sen takdir olunacak diğer sebeplere binâen; 

ESAS BAKIMINDAN DA REDDİNE

karar verilmesini Refah Partisi Genel Başkanı sıfatıyla arz ve talep ederim.

Prof.Dr.Necmettin ERBAKAN

Refah Partisi Genel Başkanı

DELİL LİSTESİ

BİRİNCİ BÖLÜM EKLERİ

EK:Bölüm I, No. 1 : Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun 26 Kasım 1996 tarih ve 21237/93 Sayılı Kararı:Sosyalist Parti davası, para. 81.

EK:Bölüm I, No. 2 : Refah Partisi’nin Kapatılmasına Dair Davaya ilişkin İnsan Hakları İzleme Komitesi- Helsinki:Endişe Beyanatı, 3 Temmuz 1997.

EK:Bölüm I, No. 3 : Generals and Politics:The Increasing Loneliness of being Turkey, The Economist, 19 Temmuz 1997.

EK:Bölüm I, No. 4 : T.C. Dışişleri Bakanlığı’nın Adalet Bakanlığı’na yazdığı AKGY+387-214 sayı ve 25 Şubat 1997 tarihli yazı.

EK:Bölüm I, No. 5 : TÜSİAD, Demokratik Standartların Yükseltilmesi Paketi Tartışma Toplantıları Dizisi, Mayıs 1997

EK:Bölüm I, No. 6 : The New York Times, 19 Haziran 1997

EK:Bölüm I, No. 7 : The New York Times, 14 Haziran 1997

EK:Bölüm I, No. 8 : Deutsche Presse Agentur, 30 Mayıs 1997
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM EKLERİ

EK:Bölüm III, No. 1 : Yargıtay C.Başsavcılığı’nın 4.3.1997 tarih ve SP. Muh. 1997/124 sayılı yazısı

EK:Bölüm III, No. 2 : Cumhuriyet Gazetesi’nin 17 Mayıs 1997 günkü nüshasına ait kupür.

EK:Bölüm III, No. 3 : Cumhuriyet Gazetesi’nin 13 Mayıs 1997 günlü nüshasına ait küpür.

EK:Bölüm III, No. 4 : Yargıtay C.Başsavcılığı’nın 30.01.1997 tarih ve SP. 13 Muh. 1997/57 sayılı yazısı.

EK:Bölüm III, No. 5 : Yargıtay C.Başsavcılığı’nın 17.02.1997 tarih ve SP.13 Muh. 1997/57 sayılı yazısı

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM EKLERİ

EK:Bölüm IV, No. 1 : Sayın Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın Refah Partisi Grubu’nda Yaptığı Konuşma.

EK:Bölüm IV, No. 2 : Refah Partisi Belediyelerinin Farklı Dinlere Mensup Cemaatlare Yaptığı Hizmetler.

EK:Bölüm IV, No. 3 : Diğer partilerin temsilcilerinin başörtüsü ile ilgili söyledikleri.

EK:Bölüm IV, No. 4 : Avrupa’daki Din Eğitimi Uygulamasından Örnekler – Avusturya Anayasası.

EK:Bölüm IV, No. 5 : 8 Yıllık Kesintisiz Eğitimin, Kesintisiz Olarak Uygulamasının İmkansızlığı.

EK:Bölüm IV, No. 6 : Refah Partisi’nin 8 Yıllık Zorunlu Eğitime karşı olmadığına dair belge.

EK:Bölüm IV, No. 7 : Bir önceki Başsavcının Refah Partisi’nin Kapatılamayacağına dair beyanatı.

EK:Bölüm IV, No. 8 : Türkiye Gazetesi’nin 7 Aralık 1996 tarihli nüshasına ilişkin kupür.

EK:Bölüm IV, No. 9 : TBMM Başkanı Hüsamettin CİNDORUK Başkanlığında yapılan 23 Mart 1993 günlü toplantı tutanağının 11. sahifesi.

EK:Bölüm IV, No. 10 : TBMM Başkanı Hüsamettin CİNDORUK Başkanlığında yapılan 23 Mart 1993 günlü toplantı tutanağının 23. sahifesi.

EK:Bölüm IV, No. 11 : Çeşitli faks mesajları.

EK:Bölüm IV, No. 12 : Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin ERBAKAN’ın adına yapılan suç duyurusu.

EK:Bölüm IV, No. 13 : Anadolu Ajansı’nın 13.4.1994 tarihli bülteni.

EK:Bölüm IV, No. 14 : Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin ERBAKAN’ın 4. Büyük Kongre Açış Konuşması.

EK:Bölüm IV, No. 15 : Ankara 24. Asliye Hukuk Mahkemesinin 18.5.1995 tarih ve E.1994/645, K. 1995/391 Sayılı Kararı.

EK:Bölüm IV, No. 16 : Yargıtay’ın 26.12.1995 gün 1995/9171- 10106 Onama Kararı.

EK:Bölüm IV, No. 17 : Ankara 2. Asliye Ceza Mah., 30.10.1995 Tarih ve 1994/01122-1995 /000215 Sayılı Kararı.

EK:Bölüm IV, No. 18 : Ankara 2. Asliye Ceza Mah., 27.09.1995 gün ve 1994/01122-1995/00840 Sayılı Kararı.

EK:Bölüm IV, No. 19 : Esas No. 11/7, Esas No. 11/8 Esas Nolu Gensoru ve buna ilişkin açık oylama sonuçları.

EK:Bölüm IV, No. 20 : 8.2.1997 günlü Türkiye Gazetesi.

EK:Bölüm IV, No. 21 : 20.6.1997 günlü 97/10-105 sayılı yazı ile İbrahim Halil ÇELİK, Şevki YILMAZ, Hasan Hüseyin CEYLAN’ın Refah Partisinden ihraç edildiklerine ilişkin yazı.

EK:Bölüm IV, No. 22 : Kayseri C.Başsavcılığının 1996/13102 sayılı 30.06.1997 günlü Takipsizlik Kararı.

EK:Bölüm IV, No. 23 : Kayseri DGM C.Başsavcılığı’nın 2.4.1997 gün ve 1996/132Hazırlık, 1997/5 E. Sayılı Kararı.

EK:Bölüm IV, No. 24 : Görev ve Sorumluluk, Adalet Bakanı Şevket KAZAN Ankara – 1997.

EK:Bölüm IV, No. 25 : 27.10.1992 Milliyet Prof. Dr. S. Reisoğlu.

EK:Bölüm IV, No. 26 : 13.2.1997 Milliyet Prof. Dr. S. Batum.

EK:Bölüm IV, No. 27 : 5.10.1993 Cumhuriyet Prof. Dr. B. Savcı.

EK:Bölüm IV, No. 28 : 20.08.1994 TBMM Başkanlığı’nın yazısı.

EK:Bölüm IV, No. 29 : Prof. Dr. K. Dal, Danışma Mec. B:140, 0:1.9.1982.

EK:Bölüm IV, No. 30 : Prof. Dr. O. Aldıkaçtı Danışma Mec. B:150, 0:4, 1.9.1982.
BEŞİNCİ BÖLÜM EKLERİ

EK:Bölüm V, No. 1 : Ankara C.Başsavcılığı’nın 22.09.1995 tarih ve Basın Hz. 1994/144, Basın K.1995/437 sayılı takipsizlik kararı.

EK:Bölüm V, No. 2 : Yargıtay C.Başsavcılığı’nın 1.2.1995 tarih ve SP.13 Muh. 1994/178 sayılı yazısı ve ayrıca; TBMM 10/198 esas numaralı Meclis Araştırma Komisyonu Başkanlığı’nın 23.02.1995 tarih ve A.01.1. GEÇ. 10/198-199 sayılı yazısı.

EK:Bölüm V, No. 3 : Refah Partisi Genel Sekreteri İmzasıyla “İslama Çağrı Cemiyeti Genel Başkanlığı’na” hitaben yazılan 18.12.1994 tarihli yazı ve, bu yazıya adı geçen kuruluştan verilen cevap ile noter tasdikli tercümesi.

EK:Bölüm V, No. 4 : Refah Partisi Genel Sekreterliği’nin yazısına adı geçen kuruluştan verilen cevap ile noter tasdikli tercümesi.

EK:Bölüm V, No. 5 : Refah Partisi Genel Sekreteri imzasıyla “Uluslararası Müslüman Topluluklar Teşkilatı Genel Sekreteri Dr.Muhammet Ahmet Şerif’e” hitaben yazılan 12.05.1997 tarihli yazı ve bu yazıya adı geçen kuruluşun “İdari İşler Sorumlusu” imzasıyla verilen cevabi yazı ve noter tasdikli tercümesi.

 

Ankahukuk Sitesi kurucusu ve yöneticisi

İçeriğimize yorumda bulunmak ister misiniz?

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

İlginizi Çekebilir

Siteden...

İlgili İçerikler