Pazar, Mayıs 26, 2024
Ana SayfaBelgelikAbdullah Öcalan Davası – Abdullah Öcalan’ın Avukatlarının Temyiz Lahiyası

Abdullah Öcalan Davası – Abdullah Öcalan’ın Avukatlarının Temyiz Lahiyası

Bu İçeriğimizin Başlıkları

- Advertisement -

YARGITAY DOKUZUNCU CEZA DAİRESİ BAŞKANLIĞINA

DOSYA NO : ANKARA 2. DGM  1999/21 ESAS, 1999/73 KARAR. 
 

SANIK         :      Abdullah ÖCALAN
 

VEKİLLLERİ : Av. Ercan KANAR- Av. Niyazi BULGAN- Av. İrfan DÜNDAR-  Av. Hamza YILMAZ-   Av Kemal BİLGİÇ- Av. Doğan ERBAŞ 

KONU          : Yerel Mahkemenin  1999 / 21  Esas sayılı mahkumiyet kararına ilişkin temyiz layihamızdır.
 

AÇIKLAMALAR : Türkiye Cumhuriyeti Ceza Muhakemesi tarihinin en hızlı, yazılı hukuk kurallarının yerine sözlü idari kuralların dikkate alınmasıyla, muhakemenin hukuk dışı faktörlerle her zamankinden ziyade kuşatılmasıyla, savunmanın yargı diyalektiğinin temel bir ayağı olduğu gerçekliğinin rafa kaldırılmasıyla üretilen karar bu gün tartışılmak ve incelenmek üzere yüksek mahkemenizin huzuruna gelmiş bulunuyor.

Tartışılacak ve irdelenecek kararın akibeti coğrafyamızda yaşayan tüm insanları ilgilendiriyor. Barışı demokratikleşmeyi halkların kardeşliğini ilgilendiriyor. Kararın akibeti evrensel hukuki değerleri açısından tüm dünyayı da yakından ilgilendiriyor. 

Her geçen gün biraz daha  intikamcı ve ibrete dayalı şoven ceza anlayışını red eden evrensel insanlık bu davanın akibetini dünyanın ortak paydası olmaya aday insan hakları hukukuna yön verip vererneyeceğini  merakla bekliyor. Kararın akibeti coğrafyamızda kuvvetlerin ayrılığı ve yargının bağımsızlığı ilkesinin kaderini de yakından ilgilendiriyor.

Vereceğiniz kararla hukuk tarihimize yeni bir bininci yıla girerken ya olumlu, örnek bir miras bırakacak ya da hukukun üstünlüğü, demokratikleşme, özgürleşme ve sivilleşme umutları solmuş olarak girilecektir. En doğru ve en adil hükmü tarihin vereceği inancını koruyarak demokratik ve insancıl hukukun perspektifliğini şiar edinen savunma makamı olarak yerel mahkemenin kararına ilişkin görüşlerimizi yüksek mahkemenize sunacağız. 

Yerel mahkemenin kararını 1- Gerekçe açısından  2- Ceza muhakemesi hukukuna aykırılıklar ve eksiklikler açısından 3- Esasa ilişkin saptama ve çıkarsamaların yanlışlığı açısından 4- Suç vasfında düşülen yanlışlık açısından 5- Müvekkilimizin savunmasının hukuk – siyaset ilişkisi açısından irdeliyeceğiz.

Yerel mahkemenin kararına itirazımızın anlaşılabilinmesi için yerel mahkemece dikkate alınmayan savunmamıza yön veren ve tüm hukukçuların ortak paydası olması gerektiğine inandığımız temel çıkış noktalarımızın altını kısaca yüksek mahkemeniz önünde de çizmek istiyoruz.

Şöyle ki; 1- Toplumları geliştirecek, kalıcı barışı ve adaleti sağlayacak olan baskıcı ve ayrıcalıkçı ceza anlayışı değil özgürlükçü ve insancıl hukuk anlayışıdır. Çağımız insana en yüce değeri, gerçek değerini verme çağıdır. Uygar düşünce insanı tüm değerlerin yaratıcısı olarak kabul ediliyor. Ünlü Yunan düşünürü Protagoras “herşeyin ölçüsü insandır” diyordu. Hukukun da ekseni insandır, merceği insandır.

Tüm değerleri ve giderek uygarlığı yaratan insanın dil, din, ırk, cins, milliyet, düşünce ayrımı yapılmaksızın mutlu olmak hakkıdır. O, bu hakkın gerçek sahibidir. “İnsan devlet için değil devlet insan içindir” felsefesi artık toplumsal düzenlerin temel taşı olmalıdır. Hukuk ve başta ceza anlayış kutsal devlet anlayışından artık arınmalıdır. Uygar dünyada toplumsal düzenlerin amacı insanın ve giderek toplumun mutluluğu, barışı, eşitliğidir.

İşte hukuka, somut olarak davaya da bu insancıl açıdan bakmak gereğine inanıyoruz.

İnsanlık tarihine baktığımız zaman görüyoruz ki: Köleci dönemden bu yana siyasal iktidarı elinde bulunduran güçler, emirler, fermanlar kararnameler yasalarla sadece temsil ettikleri güçlerin çıkarlarını korumuşlar yönetilenler ve halk yığınları üzerinde baskı rejimi kurmuşlardır. Belirttiğimiz bu kurallar insana ve halklara onların hak ve özgürlüklerine çoğu kez en doğal haklarına gereken yeri ve değeri vermemişlerdir. İnancımıza göre bu nitelikte bir kurallar yığınına “ hukuk” adı verilemez. Bilindiği gibi hukuk hakkın çoğulu olarak haksızlığın karşıtıdır. Hukukun temelinde “hak” yatar. İnsana onun yaratıcı gücüne emeğine diline kültürüne değer vermeyen insan hak ve özgürlüklerine saygı göstermeyen ayrımcılık yapan kurallar yığınına “hukuk” adının verilmesi bir çelişkidir. Yasaların haklı olmalarının ön koşulu insan haklarına saygılı olmalarıdır. “Yasaları idare eden yasalar da vardır. Bu da insan hakları ve ahlak kurallarıdır.”(Faruk EREN Ceza Hukukunda Hümanist Doktrin sf. 36 ) “ Hukukun bütün tarifleri eksiktir. Doğrusu şudur: Hukuk insanlıktır.” (F. EREM, Olağan Dışı Yargılamalar sf:18 ) 

Hukuk, intikamcı, ayrımcı, şoven illetlerden kurtulmalı insanileşmelidir. Hukuk, insana barışa özgürlüklere kavuşmanın bunları kullanmanın yolunu açmalıdır. Özgürlük ve barış insanın yaratıcı gücünü verimli hale getirmesinin ön koşuludur. Çağdaş hukuk insancıl ve özgürlükçü hukuktur. 

Ceza hukukunun tarihi pek çok yönden insanlık tarihinin özel bir görünümünden ibarettir. Söz konusu tarih insanlık tarihinin adaletsizliklerini olduğu kadar daha onurlu daha insani bir sosyal hayat biçimine yönelik gelişmeleri de ortaya koymaktadır. Örneğin mevcut davamız bir anlamda yakın tarihimizin özel bir aynası görünümündedir. Eğer objektif olunursa bu ayna hem sistemdeki adaletsizleri eşitsizlikleri hem de daha onurlu bir hayat biçimi için katlanılan acıları gelişmeleri gösterecektir.

Ceza hukukuna şematik ve reçeteci anlayışla yaklaşmamak gerekir. Her yargılama da  hele hele siyasi içerikli yargılamada ceza hukukundaki gelişen anlayışların yeni ufuklarını yakalayarak somut konuya çözümlemeler getirmek gerekir. 

Ceza hukuku tarihine bu açıdan bakıldığında üç ayrı ceza hukuku anlayışının olduğunu görmek gerekir. Bunlardan tarihsel olarak birbirini takip eden ilk iki anlayış yani baskıcı ceza hukuku ve ayrıcalıkçı ceza hukuku anlaşışı artık eskimiş olup tarihe gömülmek üzeredir. Baskıcı ceza hukuku totaliter ve despot yönetimlere has polis hukukunu esas alan, ceza hukukunu resmi doğruyu veya devletin doğru kabul ettiğini düşünce ayrılıklarına karşı korumanın ve politik altetmenin aracı olarak kullanan bir anlayıştır. Bu anlayışa göre suçlu, başkalarının varlıklarına maddi, manevi olarak saldıran ve acımasızca cezalandırılması gereken çoğu zaman da ortadan kaldırılması gereken bir vahşi, bir canavardır. Ceza hukuku tarihinde bu anlayış Fransız ihtilalinin etkisiyle mutlakiyetçi, devletin yegane gerçekliği olarak bireyi kabul eden ve sosyal grupları sadece bir bireyler toplamı olarak anlayan, liberal devlete geçişle yerini yavaş yavaş ayrıcalıkçı ceza hukuku anlayışını terk etmiştir. Bu anlayış mutlakiyetçi devletin baskıcı, tipinden uzaklaşmış ve ilan işlevinin özgürlükleri  koruma olmasına rağmen, karşıt sosyal çıkarların çatıştığı durumlarda  sosyal ve ekonomik yönden daha güçlü olanın çıkarını güçsüz olanın zararına, korumaya hizmet etmiştir. Dolayısıyla ayrılıkçı ceza hukuku; eşit olmayanlar arasında eşitliği ve özgürlüğü sağlamaktan çok eşitler arasındaki eşitliği ve özgürlüğü garanti altına almaktadır. 

Kararın irdelenmesi bölümünde izah edeceğimiz gibi yerel mahkemenin davaya yaklaşımı da tipik bir baskıcı ceza anlayışıyla  ayrıcalıkçı ceza anlayışının karışımı niteliğindedir. 

Oysa çağımız artık ceza anlayışı açısından insancıl ve özgürlükçül ceza anlayışı çağıdır. Toplumsal barışa demokrasinin gelişimine, toplumdaki çelişkilerin kan dökülmeden çözülmesine geçmişteki yaraların kapanmasına hizmet edecek olan anlayışta bu anlayıştır. 

Ceza hukuku, bireysel taleplerle sosyal talepler arasında bu arada özgürlükler ile sosyal savunma arasında uzlaşma çalışmalarına katılarak ve iki temel ilkeyi esas alarak özgürlük işlevini gerçekleştirebilir. Bu ilkelerden birincisi ceza hukukunu kutsal devlet, dokunulmaz resmi görüş anlayışının bekçisi olmaktan kurtarmaktır. Yani insan haklarını (yaşam, fiziki bütünlük, sağlık, onur vb. ) ve dokunulmaz özgürlükleri (vicdan, düşünce inanç, örgütlenme, toplanma seyahat, anadil hakkı vb. ) baskı altında tutmanın değil, bunları özel veya kamusal süjelerin saldırılarına karşı eşit bir biçimde ve ayrım yapmaksızın korumanın vasıtası olmasıdır. 

Söz konusu ilkelerin ikincisi ise, ceza hukukunun sosyalleştirilmesidir. Yani ceza hukuku kutsal devletin değil toplumdaki  tüm grupların  çıkarların korumanın ve demokratik- sosyal hukuk devleti hedefinin gerçekliştirlmesinin aracı olarak görev yapmalıdır. 

Bu ufuk isteyen, cesaret isteyen, din dil, ırk cins, milliyet ayrımı yapmadan insanlığın evrensel kardeşliğini yakalamak isteyen bir anlayıştır. Toplumsal gelişim seyrinde hukuk esas itibarıyla siyasi iktidarı ellerinde bulunduranların bir baskı aracı olarak kullanılagelmiştir. 2362 yıl önce Eflatun “devlet” adlı yapıtında Trasymakhus’in diliyle şunları söylemiştir; her hükümet kanunları kendi işine geldiği gibi kurar, demokratlık  demokratlığa uygun kanunlar Tyrannis Tyrannis ‘e uygun kanunlar kurar, ötekilerde tıpkı böyle; kanunları kurmakla kendi işlerine gelen şeylerin idare edilenler içinde doğru olduğunu söylerler; kendi işlerine gelenlerden ayrılanı da kanuna, hakka karşı geliyor diyerek cezalandırırlar. Her şehirde kuvvet hüküm süren unsurun elindedir. (Devlet, 1.s.) 

İşte özgürlükçü, insancıl hukuk anlayışı artık yukardaki anlayışı kovalamaktadır. İnsan haklarının ve hümanist anlayışı ceza hukukuna egemen olması ekmek-su kadar bir gereksinim haline gelmiştir. Hukuk insanın ve giderek toplumun mutluluğunu amaç edinmelidir. İnsancıl ve insan haklarına dayalı bir hukuk ancak halkların, yönetilenlerin gerçek iradesini yansıtan bir hukuk olacaktır. 
1-  Karara itirazımızın kavranmasının temel halkalarından biri  karara egemen olan baskıcı ve ayrılıkçı ceza anlayışına karşı özgürlükçü ve insancıl hukuk anlayışıyla olaya yaklaşımımızdır. 

2- Savunmamızın doğru kavranılması ve yüksek mahkemenizin kararı inandırıcı olmasının  önemli halkalarnıdan birisi de suç ve ceza olgusuna nasıl yaklaşılması gerektiği hususudur. 
 Her ceza yargılamasında olduğu gibi hele hele bu yargılamada da “sanığı” suçlu ilan etmek o yönde her türlü idari olanakları kullanarak, medyanın her türlü yöntemlerini kullanarak toplumun bir kesiminin acıların tahrik ederek, arka penceredeki gerçeklerin üstünü çizerek problemin esas kaynağını unutturmak benim, senin, onun, bizim, sizin, onların, kan dökülmeden çözülecek bir toplumsal problemin kangren olmasındaki rolünü  birbirimizi kandırarak unutmak unuttturmak kolay ve ucuz ama hiç kimseye hele hele topluma hiç faydası olmayan bir yöntemdir.

 Bu yönteme toplumdaki herkes başvursa dahi hukukçular hiç başvurmaması gereken filozoflardır, sosyologlardır, tarihçilerdir, laborantlardır. Her ceza yargılamasında hele hele siyasi içerikli ceza yargılamalarında yargılamada yer alan hukukçu süjeler hukuk ameliyesini bir tarihçi, sosyolog , laborant, filozof gibi işletmek üretmek mükellefiyetiyle karşı karşıyadırlar.  Aksi halde biçimsel bir yargılama da memur, yasal görevli olunur. 

 Suç nedir, gerçek suç görünen konu mudur? Yoksa bu görünenin perdeliğinin altında yatan esas konu mudur?  Suçlu kimdir? Suçlu, huzurdaki sanık mıdır, yoksa bu sanığı suçlu hale getirenler midir, yoksa suçlu, bir probleme inatla seyirci kalan tüm siyasal-sosyal toplum mudur?

 Eğer bu sorulara günümüzün gelişen ceza hukuku anlayışı ışığında sağlıklı yanıtlar verilemezse cumhuriyet tarihinin en önemli yargılamalarından birisi olan bu yargılama sıradan bir incelemenin ötesine geçemez ve tarihi bir fırsat, tarihin asla afettmeyeceği bir şekilde harcanmış olur. 

 Suç bilimi (Kriminoloji) suçların kökeninin toplumsal olduğunu kuşkuya yer vermeyecek biçimde saptamıştır. Suç sayılan eylemler ve örgütlenmeler kökünü mevcut toplum düzeninden alırlar. Ünlü cezacı Alfieri, “suçu toplum hazırlar, birey işler” sözüyle bunu güzel açıklar. Toplumsal düzendeki bozukluklar, adaletsizlikler bireyi ve toplulukları “suç” denen toplum karşıtlığına itmektedir. Bozuk toplumsal yapı sürekli olarak bunu üretmektedir. Hele hele Türkiye Cumhuriyetinin militarist ve tekelci yapısı, mevcut ceza yasasının yaptırımcı yasalarının esas karakterinin ayrımcı ve baskıcı olması cumhuriyetin tüm kurumlarıyla militarist ve tekelci bir karakter taşıması, sivil ve demokratik bir cumhuriyet olmaması “suç” üretimini daha da hızlandırmaktadır. Unutmamalıdır ki suç bir ceza normunun çiğnenmesinden başka bir şey değildir. Öyleyse suçluyu yaratanda ceza normundan başka nedir ki! 

 1949 Uluslararası  ceza hukukçuları Liege Kongresinde Filippo Gramatica (İtalyan ceza hukukçusu) tarafından sunulan raporda “suçlu insan yoktur” denmiştir. 

 Unutulmamalıdır ki “en ağır suç” sayılan şey (ilkel dönemlerde Jüpitere sövmek gibi ) günümüzde suç değildir, ya da tersi söz konusudur. Salt siyasal anlayışlar kimileyin bir eylemi suç haline getirirler ya da tersi olur. Kimi ülkelerde suç olan, öbürlerinde değildir. 

 Klasik baskıcı ve ayrılıkçı ceza anlayışının dediğini tersine suçlular ve suçlu olmayanlar diye iki tip insan yoktur. Ancak insan kimileyin belli bir yasa yasağının karşısına çıkar ve böylece yasal olarak  “toplumsal yaşama karşıtlık”giysisine bürünür temelde toplum yaşamına karşı çıkanlar yanlızca devletçe konulmuş toplumsal savunmanın bir normunu belirtilen anlamda gözetmeyen kişilerdir. O konumuyla bu son derece göreli, yasal bir tanımdan başka bir şey değildir.

 Mayence üniversitesinden Prof. Armond Mergen, “Toplumsal Olmayanların Toplumu” adlı incelemesinde büsbütün özel bir biçimde, toplum yaşamına karşıt olanların yaratılması kavramını sergilemektedir. Yazar iki yüzlülük diye tanımladığı bir durum çerçevesinde, toplumun direndiğini söylemektedir. Ona göre ; toplum kendi kurallarını koyanı mahkum ederek aslında kendini mahkum etmektedir, farkında olmaksızın. Bu yansıma mekanizması nedeniyle toplum, kendinin yarattığı toplum yaşamına karşıt olanların toplum içindeki kendi yanılgılarını, dokuncalarını, eksikliklerini yansıtmaktadır. 

 İşte tamda bu noktada mevcut yargılamaya neden olan fiilerin kaynaklandığı sorunlar, bu sorunların çözümlenmemesi toplumun kendi yanılgısı, eksikliği değil midir diye düşünmek gerekmiyor mu? Bu anlamda bakıldığında görünen suç ile gizlideki suçu ayırt etmek gerekmiyor mu? Bu yargılamanın konusu ve sanığı; doğa ötesi ve toplum dışı faktörlerin ürünü olmadığına göre bu yargılama aynı zamanda toplumun kendisi içinde bir  aynaya bakış fırsatı olarak değerlendirmek gerekmiyor mu? 

 Somut davamızda Yerel Mahkeme, “suç ve ceza” konusunda bilimsel ve realist bir anlayıştan yoksundur. “Suç”un kökeninin toplumsal olduğunu yadsıyarak, coğrafyamızdaki egemen sosyal-siyasa-ekonomik yapıyı adeta kusursuz göstererek, somut nesnel konu ile ilgili yani Kürt sorun ile ilgili devlet ve toplumsal aygıtların rolünü asla irdelemeden bir yaklaşım sergilemekte, bunun doğal sonucu olarakta, özneyi değil, varlık ya da çıkarların nesnel korunmasından kaynaklanan devletin cezalandırma yaklaşımını sergilemektedir. 

 Savunma makamı olarak savunmamızın perspektifinin ikinci temel halkası olarak, “suç” denen şeyin gerçekte toplumun ürettiği, esas problem çözülmedikçe de üretmeye devam edeceği şimdiki “toplum yaşamına” karşıtlık eylemi olarak değerlendiriyor, ceza konusunda da esas olanın özneden, bireyden intikam almak olmadığını , esas olanın bireye göre önlemle hem bireyi hem de toplumu dönüştürecek bir toplumsal savunma hukukunun yaşama geçmesi gerektiği anlayışını ısrarla savunuyoruz.

3- Mevcut yargılanma, özünde siyasi, tarihi ve sosyal olan temel bir konudan kaynaklanan çelişkiyi çözmek görevini üstlenmektedir.

 Hukuki gerçeklik bilimsel gerçeklikle örtüştüğü oranda üretici, çözümleyici, kalıcı ve inandırıcı olur. Aksi halde başımızı kuma sokarak kendimizi ve sorumlu olduğumuz toplumumuz insanlık alemini ve tarihi kandırmış oluruz. Oysa tarih kandırılamaz. Tez ve anti-tez  bir yargı diyalektiğinde doğru konmaz ise adalete de hizmet edilemez.

 Kabul etmek gerekir ki bu bur SİYASİ DAVADIR. Bir “bebek katili”, bir “uyuşturucu” bir “adli cinayet” davası değildir. Aslında bu gerçeklik devletin en yetkilisinden sokaktaki yurttaşa kadar bilinmektedir. Zaten bu nokta tevil yollu iddia ve yerel kararda da aslında kabul edilmiştir.

 Bu dava neden siyasi bir davadır? Neden tartışılan fiil “siyasi suçtur?” 

 Ceza hukuku alanında siyasi suç ve adli suç ayırımının önemi gün geçtikçe artmaktadır. Şu hususu da vurgulayalım. Aslında “adli suçların” kökeninde de hiç kuşkusuz toplumsal nedenler yatmaktadır. Ancak “siyasi suçlar”ın özgün bir yapısı ve nedenleri vardır. Bazı ülkeler, yasalarında siyasi suçu tanımlamışlardır. Birçok siyasi suçların bir tanımı yapılmamış ve bu husus içtihada ve yargı kararlarına bırakılmıştır. Doktrinde ve uygulamada siyasi suçlar ikiye ayrılmıştır, 1- Sırf siyasi suçlar, 2- Siyasi suçlarla irtibatı olan muhtelif suçlar. Nitekim ceza yasamızın kaynağı olan İtalyan Ceza yasasının 8. maddesinin son fıkrasında da (1930 tarihli ) siyasi suç, “Ceza kanununun tatbikatında, devletin siyasi  bir menfaatini veya vatandaşın siyasi bir hakkını ihlal eden suç siyasi bir suçtur. Tamamen veya kısman siyasi saiklerle işlenmiş adi suçta siyasi sayılır” hükmünü koyuruk tanımlamıştır. Devletler arası hukukta da siyasi suçlar konusunda bu ayrım kabul edilmiştir. T.B.M.M.’ce  onaylanarak resmi gazetenin 26.11.1959  günlü sayısında yayınlanan suçluların geri verilmesine dair Avrupa Konseyi anlaşmasında “ siyasi suç tanımlanmamış siyasi suçları ve siyasi suçlarla irtibatı olan adli suçları işleyenlerin iade edilmeyeceği prensibi kabil edilmiştir. Böylece siyasi suçlarla irtibatı olan, siyasi amaçlarla işlenen adli suçlarında siyasi suç sayılacağı hükmü benimsenmiştir. Doktrinde, ulusalüstü sözleşmelerde ve mahkeme kararlarında kabul  edilen bu görüşe göre sırf siyasi suçlar, devletin siyasi düzenine karşı işlenen suçlardır. Bu açıdan T.C.Y.’nin ikinci kitabında yazılı “devletin şahsiyetine karşı cürümler”, “devletin arsıulusal şahsiyetine karşı cürümler”, “ecnebi devletlerle bunların reis ve elçileri aleyhinde cürümler”, “hürriyet aleşhinde işlenen suçlar”, “siyasi hürriyet aleyhinde cürümler” (m.125-174) sırf siyasi nitelikte bulunan suçlardır. Öte yandan siyasi bir amaç ve kast ile işlenen adli suçlarda siyasi suç niteliğindedir. Doktrinde gerek hocaların hocası Tahir Taner’in, gerekse Prof Baha Kunter’in düşünceleri de bu yöndedir. (Tahir Taner, Ceza Huk. S; 104, Baha Kunter, Siyasal Suçlar Konferansı Türk H.K. S.5) 

 Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 31.10.1949 günlü kararının gerekçesi, yine genel kurulun 8.3.1971 günlü kararın gerekçesi de bu yöndedir. ( 970/ 490 E., 971/65 K.) 

 İtalyan hukuk bilgini Majno’da şöyle demektedir: “siyasi suçlar hakkında çok yazılar yazılmış ve tartışmalar olmuştur. Acollas tarafından çok güzel bir biçimde özetlenen ve tarafımızdan da benimsenen düşünceye göre suçun siyasi ve siyasi olmayan niteliği, taaruzun mahiyetine bakarak değil, suçlunun niyetine veya onu eyleme iten nedenlere göre hükm olunur. Gerçekten maddi yönü her ne olursa olsun hareketin  ahlaki veya gayri ahlaki olduğunu saptayan ölçütler, niyet ile eyleme sahi olan nedenlerden ibarettir.” Bu sebeple bizde müellif He’lie ile birlikte adli suçlar ile basın suçları, isyan, fesat hareketleri gibi sırf siyasi olan suçlar ve kamu hukuku suçları ile karışık olan suçlar arasında teoride genellikle kabul edilen ayrımın suçluların geri verilmesi hususunda uygulanmaması gerekeceği ve bu itibarla 9. Maddenin 1. fıkrası ile konulan istisnanın her iki nevi sucu himaye etmesi gerekeceği düşüncesindeyiz. Fiil maddi yönden adli suç iken siyasi bir gayeden ilham alması, hiç olmazsa uluslararası açıdan niteliğinin derhal değişmesine yeterlidir. Pescatore’nin düşüncesi de bu yöndedir. 

  Olayları objektif gayeleri açısından  inceleyecek olursak kanuna aykırı olan ve kanunun cezalandırdığı vasıtalarla devletin büyük kuvvetlerini, teşkilatını yıkmaya veya  değiştirmeye ve bu kuvvetlerden birisini tahribe, zaafa uğratmayı veya tezfiye, bu kuvvetlerin etkilerin tağyire veya tehdite, anayasaya göre kişilere tanınan temel hakların tamamen veya kısmen değiştirilmesine ve bunlardan bazıları hakkında toplumda kin ve şiddet yaratılmasına yönelik eylemleri siyasi kabul etmek gerekir. Başka bir deyişle bunların hükümetin anayasası ile tayin edilmiş olan nizami kuvvetlerin taksimatını ihlal eden eylemlerdir. Bu itibarla devletin emniyeti aleyhine olan suçlarla, devletin hakimiyetine müesselerine ve içtima esaslar aleyhine taaruzu mahiyetinde olan bütün suçlarda bu niteliktedir. “ (Majno, Türk ve İtalyan Ceza Kanunları Şerhi, C:1, s: 49-50 )

 Tarihte ve özellikle ortaçağlarda, uzun bir süre siyasal suçlar adli suçlardan daha ağır ve tehlikeli sayılmıştır. Ortaçağlarda kral yada monarşik yönetimlerin başında bulunan kişiler , devlet ile özdeş kabul ediliyordu. Krala karşı işlenen suçlar devlete karşı işlenmiş sayılıyordu. Bu suçları işleyenler Crimen Masistratis  adı altında özel mahkemelerde yargılanıyordu. Bu tür suçları işleyenlere verilen cezalar, suçluların çocuklarını torunlarını da etkiliyor, onlar hakkında da uygulanıyordu. Ancak 1789 Fransız devriminden sonra ve özellikle 1830’larda siyasal suçlar ve bu suçları işleyenler hakkındaki düşünce ve değer yargılarında önemli değişmeler oldu. Siyasal suçlar, adli suçlardan ayrıldı, daha hafif cezalar getirildi. İnfaz biçimleri hafifletildi. Siyasal suçlar için uygulanmaya başlanan bu ilkeler, kral ve hükümdar ile devleti özdeş gören görüşe son verdi. Siyasal rejim ile ulus arasındaki ayrımı  açıklığa kavuşturan Fransız devriminin bu gelişmelerde önemli etkisi oldu. İşte önceleri siyasal suçlulara “toplum düşmanı” gözüyle bakan görüş, 18. yy.dan başlayarak değişmiş ve terkedilmiştir. Artık siyasal suçlu, bir toplum düşmanı değildir. O, görüşlerinde yanılabilir. Ama onu bu eylemlere iten etkenler göz önüne alındığı zaman siyasal suçlunun toplumsal gelişmede bir ilerleme öğesi olduğu ülkenin siyasal kurumlarının düzeltilmesine, gelişmesine, toplumun daha iyi yönetilmesine insanlığın barış ve uygarlık doğrultusunda ilerlemesine hizmet ettiği görüldü. Bu nedenledir ki ünlü sosyolog E. Durkheim, “siyasi suç, sosyal gelişme için yarardır” demiştir. (Dönmezer, Kriminaloji s: 44) 

 Anayasa hukuku hocası Prof. Ali Fuat Başgil, siyasal suç ve adli suç ayrımı konusunda söyle demektedir; “siyasal mahkumlarda ahlaki redaet (ahlaksızlık) yoktur. Suç bir kanaat uğruna işlenmiştir. Suçluyu mahkum  etmek demek kanaati mahkum etmektir.” (Türkiye Siyasil Rejimi ve Anayasa Müesseseleri s; 207)

 Gerçekten siyasal suçlar, ülkeden ülkeye dönemden döneme değişen toplumsal düzene yönelik geçici suçlardır. Dün suç sayılan eylemler bu gün suç sayılmayabilir. Şu ülkede suç sayılan eylemler bu ülkede suç kabul edilmeyebilir. Siyasal iktidar değiştikçe siyasal suçlarda değişir. Bu açıdan öğretiye göre siyasal suclar, “değişken” ve “göreli “ suçlardır. Bu suçları işleyenler kişisel çıkar gözetmeden, yurt çıkarlarını, gerçekleşmesini istedikleri düzende gören, inanç sahibi kişilerdir. Bu nedenledir ki siyasal amaçla işlenen adli suçlar bile, siyasal nitelikte sayılmış ve onlara adli suç gözü ile bakılmaktan çekinilmiştir. Şu gerçeği artık tüm çevreler kabul etmektedir. Siyasal suçlarla toplumsal düzen arasında çok açık bir sebep-sonuç ilişkisi vardır. Yine katıldığımız yaygın görüşe göre “siyasi suçlu, gerçekte bir suçlu değil siyasi bir mücadelede yenik düşmüş kişidir.”
 Bu davanın sanığı da şimdiki konumuna inançlarından siyasi ve toplumsal ideallerinden dolayı gelmiştir. Gerçekte bir suçlu değildir. Şu an için siyasal mücadelede yenik düşmüş bir kişidir. Şimdi ki konumuna kişisel saikle, kişisel çıkar hırslarıyla gelmiş değildir. Hele hele bir toplum düşmanı hiç değildir. Bir bebek düşmanı , bir canavar, sadist değildir. Toplumsal nedenler onu buralara getirmiştir. Kabul etsenizde etmesenizde objektif olarak toplumsal yapıdaki eksikliği hataları olması gerekenleri tartıştırmıştır.  O ve temsil ettiği hareket belkide toplumsal yapımızın toplumsal gelişme yönünde kendisini yenilmesine bir ivmeye kavuşmasına katkıda bulunacak, etken olacaktır. 

 Hukukçular, hele hele yargı organları olaylara ve toplumsal nedenlerine sokaktaki insanın medyaca şekillendirilmiş, linç toplumsal  intikam, düşman, canavar mantığıyla bakamazlar, buna hakları da yoktur. 

 Müvekkilimiz, devletin yıllardır yok kabul ettiği bir sorunda yani Kürt sorununda , savunduğu düşünceleri ve çözüm olarak önerdiği kullandığı yöntemler sonucu bugün bu konumdadır. 

 Davanın siyasi içeriği doğru algılanırsa, yargılamanın tarihsel rolü toplum yarınına katkısı, neden tarihsel bir fırsat işlevini taşıdığı anlaşılır değerlendirilir. Tek yanlı linç mantığıyla beslenmiş abartılı bir şövenizm fırsatına tutularak  sentez üretilmiş olursa (ki yerel mahkeme kararı öyledir) bu gerçek ve inandırıcı bir  sentez olmaz. Nitekim yerel mahkeme kararı  toplumun sadece bir kesiminin mağdurlarında sadece bir kesiminin tatminine hizmet eden şekli bir sentezdir. Bu özellikteki bir sentez çok geçmeden tatmin edildi denen kesimleri dahi gün gelir tatmin etmez ve yeni yaralar daha da derin acılara yol açarak fışkırtır.

 Davanın siyasi olduğunun kavranması, toplumsal nedenlere eğilmeyi, tek yanlı olmamayı, toplum ve toplumsal aygıtlar olarak aynaya bakmayı da beraberinde getireceği için ciddi önem taşır. 

 Savunma makamı olarak yerel mahkeme kararına itirazımızın perspektifinin önemli halkalarından birisi de budur.

4- Savunmamızın perspektifinin temel halkalarından birisi insanlığın yüzlerce yıllık mücadelesi sonucu bağlayıcı akitlere dönüşmüş bulunan ulusalüstü evrensel hukuk ilkelerine olan bağlılığımızın, bu yargılamaya gölge düşüren her türlü şöven milliyetçi yaklaşımlara karşı net ve objektif dile getirilmesi gerekliliğidir.

Çağımızda artık haklar ve özgürlükler temel hukuk ilkelerinin evrenselliği ulusal çitlere hapsedilmemesi en azından devletlerin bağımsızlığı kadar önemlidir. İnsan hakları ve evrensel hukuk ilkeleri hiçbir ulusal bahane ve gerekçelerle rafa kaldırılamaz. Gerek bireylerin gerekse toplulukların haklar problemi “iç sorun” örtüsüne  haps olunamaz Devletin ”kutsallığı” “yüce çıkarlar “ gerekçeleriyle temel insan hakları belgeleri işlemez hale getirilemez.

Başta İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi olmak üzere, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Ek protokolleri, Türkiye henüz onamamışsa da olsa A.İ.H.S.’nin tamamlayıcısı olan “Kişisel ve siyasal haklar uluslar arası sözleşmesi” “ Ekonomik, sosyal ve kültürel haklar uluslar arası sözleşmesi” “Cenevre savaş hukuku” “ Kopennag İlkeleri”, azınlık haklarına ilişkin bağıtlar vb. haklar hukukunun kilometre taşları olarak savunmamızda bize ışık tutmaktadır. 

Bu demokratik ve insancıl hukuk açısından olmazsa olmaz koşulu olarak kavradığımız temel çıkış noktalarımızı vurguladıktan sonra yerel mahkemenin kararının irdelenmesini yapacağız.

A-Yerel Mahkemenin KARARI GEREKÇESİZDİR. 280 sayfalık kararın 181 sayfası “gereği düşünüldü” kısmından önceki bölümü oluşturmaktadır. (Müdahil isimleri, vekillerin vs.) 182 ile 208. sayfalar arasındaki bölüm (26 sayfa) iddianame ve esas  hakkındaki mütalaanın özet alıntısıdr. 208 ile 228. sayfalar arasındaki bölüm sanığın değişik aşamalarındaki savunmalarının özet aktarımıdır. 228 ile 238. Sayfalar arası bölüm sanık vekillerinin savunmalarından alınmış özet bölümdür. 238 ile 266. Sayfalar arası bölüm ise yerel mahkemenin gerekçe bölümünü oluşturup bir tartışma ve muhakemeden ziyade iddianameden tekrarlardır. 265 ile 268. Sayfalar ise delillir başlığı altında aslında delil olarak ileri sürülenleri irdelemeyen tartışmayan sadece adeta dizin pusulasının tekrarı mahiyetindedir. 268 ile 276. Sayfalar arası “sanığın savunmasının değerlendirilmesi “ kısmı ise esas itibariyle savunmanın analizi ve tartışmasından ziyade devletin resmi görüşüne ilişkin iddia makamının tesbitlerinin tekrarından başka bir şey değildir. 276 ve 280. Sayfalardan oluşan sonuç bölümü ise çağdaş ceza sorumluluğu olan “kusurlu irade tipe uygun fiil” açısındın somut fiili tartışmaktan ziyade ilgili yasa maddelerinin özet olarak aktarılmasından başka bir şey değildir. 

Muhakeme faaliyeti kronolojik zabıt tutma faaliyet değildir. Mahkeme savunmaları gözönünde bulundurmak, tartışmak ve savunmaların vicdani kanaat edinilirken etken olmayış nedenlerini belirtmek zorunluluğundadır. 

Anayasanın141 m. bütün kararların gerekçeli olmasını zorunlu kılmaktadır. CMK 32 …. ve 260 m. ‘de  tüm kararların gerekçeli olması zorunluluğu ve “hükmün gereçesinde gösterilmesi gereken hususlar” vurgulanmaktadır. CMK’nun 308 m.’sinde de hükmün gerekçesiz olması ve hüküm için önemli olan hususlarda mahkeme kararıyla savunma hakkının kısıtlanmış olması hükmün kesin kukuka aykırılık hali olarak belirtilmiştir.

Gerekçe, ister mütalaa, ister karar mahiyetinde olsun her hükmün temel unsurlarındandır. Sonuç hükme varılmasına yol açan mantıki ve hukuki esaslar hükmün gerekçesini oluşturur. Bu açıdan hüküm ile bu hükme yol açan hukuki ve mantıki sebepler arasında nedensellik bağı bulunduğunda ancak hükmün gerekçeli olduğu söylenebilir. Hükümlerin mantıki dayanağı olan gerekçe maddi ve hukuki olan “meselenin” çözülmesinde kullanılan araçtır. Olayla kullanılan araçlar arasında “ mantıki zaruret” bulunması durumunda gerekçe ortaya çıkar. 

Suçun yasal unsurları, işlenilen bir fiilin suç teşkil edebilmesi için varlığı zorunlu unsurlardır. Bu unsurların varlığı tartışılmadan ve incelenmeden verilen hüküm gerekçesiz hükümdür.

Bir fiilin suç teşkil edebilmesi “tipe uygunluğuna” bağlıdır. Tipe uygunluk, işlenilen fiilin herhangi bir kanun maddesinde yer alan suç tanımına uygun olması demektir, yargıcın  fiili tipe uygunluğunu tespit konusunda sınırsız bir tayin selahiyeti söz konusu değildir. Aksinin kabulü “suçta kanunilik” kuralıyla bağdaşmaz. Suçta kanunilik unsuru türü ne olursa olsun suçların unsurlarını saptayan bir tanımın mevcudiyetini şart koşmakta ve fiilin bu tamına uygunluğunu zorunlu kılmaktadır. 

TCK ‘nun “iradeye” önem veren ve suçta kanunilik ilkesinin temel kural sayan çerçevesinde “takdiri ağırlatıcı sebepler” sistemine dahi yer verilmemiştir. Objektif zorunluluğu kabul etmeyen ceza kanunumuzun sisteminde takdiri ağırlatıcı sebeplerin varlığı, suçta kanunilik prensibine aykırı görülmüştür. 

Suça tesir edici ağırlatıcı sebepler açısından taktir hakkı kabul edilmeden ve aksi “keyfilik” olarak nitelendirilirken suçun tipe uygunluğunun yargıcın takdirine kaldığı şeklindeki bir anlayışın, hukukun genel prensiplerine ve ceza muhakemesinin temel ilkelerine aykırı düşeceği açıktır. Nitekim Kunter’de mahkemelerin yetkilerinin bazılarının bağlı değerlendirme yetkisi olduğuna, bazılarının ise serbest değerlendirme yetkisi olduğunu belirtmektedir. Kunter’e göre hakimin olayın hukuk tiplerinden hangisine girdiğini tespit, normların vasıf olarak kullanılabilirliği konusunda değer hükmü vereceği bu hükmün bir hukuki değerlendirme olduğuna ve mecburilik taşıdığını, bu konuda bir serbest değerlendirme yetkisinin olmadığını ifade etmektedir. (Kunter C.M.H. 978 no 137)

Mecburi değerlendirmelerin denetlenmesi hukukun gelişiminin sonucudur. İhtiyari değerlendirmeler yapıldığında bunların denetlenmesi kuraldır. Bu gün değer hükümlerinin hukuka uygun incelenmesi ve değerlendirmesi kararların keyfiliğini önlemeye yönelik en önemli “anayasal bir sistem olarak belirtilmektedir” ihtiyari yetkiye dayanılarak yapılan değerlendirmelerde ihtiyari yetki keyfilik demek olmayıp lüzum şartını arama ödevi bulunduğundan ve bunun içinde kanundan başka hukuk kaynaklarına başvurmak gerektiğinde ihtiyari yetkiye dayanılarak yapılan işlemin hukuk düzeni manasındaki “hukuka uygun “ bir diğer söyleyişle haklı olması gerekir….. “ (Kunter, no :137,s. 205-206)

Anayasa 138’e göre” hakimler görevlerinde bağımsızdırlar. Anayasaya kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.” demektedir. Maddedeki “hukuk “ terimine göre hukuk terimi yazılı olmayan hukukun genel kurallarını ifade etmektedir. Mahkemenin “ değerlendirme-taktir yetkisi “ geniş anlamda hukuk ile sınırlıdır. Bu açıdandır ki, yargıcın bu yetkisini kullanarak vardığı sonucun” hukuka uygunluğu” zorunludur. Esasen “kanun yolu” denetlemesi de yetkinin hukuka uygunluğunun denetlenmesi demektir. 

Yargıcın değerlendirme yetkisinin ve buna dayanarak varılan sonucun “hukuka uygunluğu “ yazılı hukuka , hukukun genel kurallarına, içtihadi hukuka, ilmi hukuka hukuki anlaşmalara, maruf ve meşhur olan şahsi bilgilere tecrübe  kriterine uygunluk demektir. (Kunter) 

Nitekim, anayasanın 138. m’sinde hakimlerin vicdani kanaatleriyle hüküm vereceklerini belirtirken vicdani kanaatin, anayasaya kanuna hukuka uygun olması zorunluluğunu öngörmüş vicdani kanaatin keyfi , mutlak bir yetkiyi ifade etmediğini açıkça belirtmiştir. Değerlendirme takdir yetkisinin, “vicdani kanaatin sınırlılığı “ özellikle ceza sorumluluğu açısından daha sıkı kurallara bağlıdır Ceza sorumluluğu “ suçta kanunilik”, “tipiklik” kurallarıyla sınırlandırılmıştır. Bir fiilin kanunda suç olarak tanımlanmış olması  ve işlenilen fiilin bu tipe uygunluğu araştırması “hukuki sonuç çıkarma” faaliyetine dahildir. Bu konuda hukuk kurallarına uygunluk, mahkemenin değerlendirme vicdani kanaat yetkisini sınırlar. Tipe uygunluğun hukuki değerlendirme yapılmaksızın “mahkemenin selahiyetine” dayanılarak var sayılması, hem “suçta kanunilik” ilkesine aykırıdır hem de bu şekilde verilecek hükmü “hukuka aykırı” olmasına yol açar. Ceza sorumluluğunda kıyasın kabul edilmeyişi, şüpheden sanığın yararlanması, hakimin hukuku yaratmak rolünün sınırlılığı, kanun boşluklarının mahkeme kararıyla doldurulamayışı, yorumun kanunun maksat ve amacına uygun olarak gereçekleştirilmesi hep suçta kanunilik ilkesinin doğal sonuçlarıdır. 

Öğretiye dayanarak belirtmeye çalıştığımız hususlar göstermektedir ki, “geniş selahiyet”in varlığı iddiasıyla bir fiilin suç teşkil ettiği sonucuna varılamaz. Hukuki sonuç çıkarmak mecburi bir değerlendirmedir. Ve bu değerlendirmenin fiilin tipe uygunluğunu tartışarak suçun unsurlarının varlığını şüpheye yer bırakmayacak biçimde saptayarak iddia, savunma ve deliller göz önünde bulundurlarak yapılması gerekir. 

Yargı yorumu, kanun yapıcının objektif iradesinin belirlenerek kuralın somut olarak uygunlanması faaliyetidir. Yargı yorumunun bu niteliği hakimin yorum konusunda keyfi bir yetkiye sahip bulunduğu anlamına gelmez. 

Çağdaş ceza sorumluluğunda örtülü maksada yer yoktur. 

Yüksek mahkemenizin de bir çok kararında, öğretiye uygun olarak kararda olması gereken gerekçe ve özellikleri konusunda yerleşik görüşü belirtmiş, gerekçesiz sunulan kararların hukuka aykırılığı üzerinde durmuştur. 

Örneğin savunma olarak bulunduğumuz İstanbul DGM’ce  TCK 146/1 maddeye muhalefetten verilen kararın dairenizce incelenmesi sonucu verilen 98/3054  E. ve 99/1509 sayılı kararınızda “mahkeme kararlarının yargıtay denetimine olanak verecek biçimde gerekçeli olması gerektiği gözetilmeden, karar yerinde isnat edilen eylemlerin ayrı ayrı değerlendirmesi yapılıp subut delillerini neler olduğu gösterilmeksizin hüküm kurulmak suretiyle anayasanın  141 , CMUK’nun 32-260 maddelerine muhalafet edilmesi “ bozma nedeni olarak gösterilmiştir. (Ek 1)

Yine savunma olarak bulunduğumuz İstanbul 2 nolu DGM’nin 146/1 maddeden verilen bir kararının incelenmesinde yüksek mahkemeniz 98/2987 E. ve 99/894 sayılı kararıyla “anayasanın 141 CMUK’nin 32,260 ve 308-7 maddelerine aykırı olarak kararın yargıtay denetimine olanak verecek şekilde gerekçeden yoksun olması “ nedenini bozma gerekçesi saymıştır. (Ek 2)

Yerel mahkemenin somut davamızla ilgili kararı yukarıda açımladığımız ve yüksek mahkemenizin de örnek verdiğimiz kararlarında  altı çizilen temel hukuki kriterlerden yoksundur. Yani gerekçesizdir. Soyuttur kendi içinde çelişkilidir. Bu davada yargı üstündeki askeri ve idari otoritelerin yönlendirilmesine karşı çıkma ve yargının bağımsızlığını savunmak,sadece savunma makamı olarak bize kalmıştır. Soruşturmanın başından hüküm safhasına kadar ceza muhakemesi hukukunun yazılı kurallarının bu davada rafa kaldırıldığını bunun yerine idari organların  yazılı olmayan kurallarının aldığını ısrarla vurguladık. 

Bu konudaki somut saptamalarımız kararın gerekçesinde tartışılmamış ve yanıt verilmemiştir. 

Yanıtsız ve gerekçesiz kalan temel noktalar lahiyamızın diğer bölümlerinde de ayrıntılı  ve bütünlüklü olarak değerlendirilecektir. Ancak bu bölümde sadece anektotlar halinde bazı noktalara değineceğiz. 

a) Müvekkil yargı önüne hukuk dışı kirli yöntemlerle getirilmiştir. Yakalanış ve getiriliş tarzı ulusal ve ulusalüstü hukuka aykırı olup meşru değildir. Tüm soruşturma boyunca yakalama tutanağı dahil ortaya konamamıştır. Benzer bir durumda Güney Afrika temyiz mahkemesinin ulusalüstü hukuk normlarına uygun karar örneği dosyamızda mevcuttur. 

 Güney Afrika Nisan-Haziran 1992 yargıtay kararının adaletin ellerinin temiz olması gerektiğini belirterek zorla kaçırılın sanık ile ilgili mahkemenin davaya bakma yetkisinin olmadığı belirterek karar ve cezanın kaldırılmasına hükmediyor. 

 Somut davamızın kararında yerel mahkeme bu açıdan adaletin elinin kirli olmadığın gerekçelendirememiş bu konuda savunmaya karşı duymamazlıktan gelmiştir. 

b) Yerel mahkeme kararında somut yargılama ile Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi ve uygulamaları arasındaki bağlantının gerekçeleri ortaya konmamıştır. 

 Baştan beri belirtiğimiz husus bu yargılamanın mekan ve zaman ve koşullarının yasalarca değil yarı askeri bir organ olan esas olarak ta MGK’na bağlı olan  Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezince sözlü kurallarla belirlendiği ve CMH’nun rafa kaldırıldığı gerçekliğidir. 

 Biz savunmamızda bu davada askeri ve idari otorite olan Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezinin gölgesi bulunduğunu hukuki açımlamalarımızda ısrarla belirttik . Yerel mahkemenin kararında buna yanıt verilmediği gibi mevcut durum hukuki açıdan gerekçelendirilerek savunulamamıştır da. 

 Sanığın ilk sorgusu hangi yasaya göre askeri birimlerce yapılmıştır? Hangi yasaya göre sanık için İmralı’da özel bir cezaevi ihdas edilmiştir? 

 İmralı ve çevresinin askeri yasak bölge ilan edilerek tecrit koşullarının, savunma hazırlığı ve olanaklarına illişkin CMK ‘nun ilgili hükümlerinin işlemez hale getirilmesinin, sanığın yargılanmasına Ankara 2 noyu DGM bakmasına rağmen, sanığın yargı çevresi dışındaki İstanbul DGM’nin yargı çevresindeki bir cezaevinde tutulması , davanın oraya nakli hangi yasalardan kaynaklanan hangi yazılı kararların ürünüdür? 

 Davanın, İmralı’ya alınmasına dair adalet bakanlığının istemine dair yazılı bir belgede şu ana kadar dosyaya dahil ibraz edilemiştir. 

 Askeri yetkililerin emriyle, sanığın tutukluluk statüsünün gerektirdiği hakları yok kabul edilmiş; söz de ve pratik olarak hukuka aykırı bir şekilde yargılamaya bakacak mahkeme, yargılamanın ne kadar zaman da bitirileceği, yargılamanın nerede, hangi koşullarda yapılacağı, sanık-avukat görüşmelerinin sınırı, savunma hazırlığı  ve olanaklarının ne ölçüde nasıl olacağı askeri ve idari otoritenin sözlü kurallarıyla belirlenmiştir. 

 Yerel mahkeme kararında ; bu konudaki saptamalarımızı görmezlikten gelmekte ve Başbakanlık Kriz Merkezinin yargılama ile ilişkisini, hukuki olarak açıklamamaktadır. 

c) Yer yönünden yetki konusunda yerel mahkemenin kararında hukuki değere haiz bir açıklama, gerekçe söz konusu değildir.

 Bu konuda yaptığımız yetkisizlik talebi ve itirazlarımızda, ayrıca yerel mahkemede ki savunmamızda, konuya ilişkin açıklamamızda haklılığımızın hukuki gerekçelerini izah etmiştik.

 Gerekçeli kararın 238. Sayfasında, yer yönünden yetki konusu yasada ve hukukta olmayan kriterlerle izah edilmekte,  böylesi bir davada  Türkiye’deki her DGM’nin bakmakla yetkili olduğu belirtilmektedir. Her uygulama yasal olmalıdır. Yasal kurallara uyulmalıdır. Yetki konusunda yasallık ilkesine aykırı bir uygulama hukuken kabul edilemez Bu olsa olsa, bir yargı organının yargılamanın hangi mahkemece görüleceğini  önceden karar veren askeri ve idari otoritenin sözlü prensipleri karşısındaki hukuki değeri olmayan çaresizliğini gösterir. Yasada ve yerleşik kararlarda yer yüzünden yetkinin madde yönünden yetkinin kuralları açık ve nettir. 

 Son soruşturma safhasında, yetkisizlik talebimizle ilgili verilen karara itirazımızla, ilgili  Ankara 1 nolu DGm’nin itirazımızla ilişkin kararında tarafımıza tebliğ lüzumu dahi hissedilmemiş, bu yargılamada savunmanın şekli kabul edildiği bu uygulamayla bir kez daha görülmüştür. 

d) Yargılamanın İmralı’da görülmesinin yasalarda belirtilen kurallara uygun yapılmadığına ilişkin görüşmelerimize de kararın gerekçesinde inandırıcı, hukuki değeri olan bir yanıt verilmemiştir. 
 Bu konuda kararda “can güvenliği” ve Adalet Bakanlığının davanın Ankara’ya getirilmemesinin bildirilmesi açıklamasına yer verilmiştir. Dosyada, Adalet Bakanlğının  bu konuda talebini belirten herhangi bir belge mevzubahis değildir.
 Davanının, İmralı’da görülmesi ile ilgili yasal gerekçelerin hiç birisi yerine getirilmediği gibi, bu konudaki bütün hazırlıklar Ankara 2 Nolu DGM’nin bilgisi dışında ve çok önceden uygulamaya sokulmuştur. 

e) Yerel mahkeminin kararı, müvekkil hakkında değişik mahkemelerde açılan davaların birleştirilmesine ilişkin kararı da hukuki değeri haiz bir gerekceyle açıklamaktan yoksundur.
 Ankara 2 Nolu DGM’de görülen davadan önce, OHAL kapsamındaki birçok DGM’de müvekkil hakkında hazırlık soruşturmaları başlatılmıştır. (ilgili bölümde ayrıntılara değineceğiz.)
  Birleştirmeyle ilgili teamül haline gelmiş karar ve uygulamalarda, işlendiği ileri sürülen fiillerin ağırlığı ve yoğunluğu gibi ölçütler hep gözetildiği halde, işlendiği ileri sürülen fiilerin ağırlıklı olarak işlendiği coğrafi yer yetki alanı olarak dikkate alındığı halde, bu davada tüm teammül ölçütleri rafa kaldırılmıştır.
   Müvekkil ile ilgili açılan davalar neden Ankara 2 Nolu DGM’de birleştirilmiştir? Bunun hukuki ve yasal gerekçeleri yerel mahkeme kararının gerekçesinde bulunmamaktadır.

f) Müdahale ile ilgili savunma makamının, gerek yargılanma süresince gerek esas hakkında savunmada ileri sürdüğü itirazlara, yerel mahkemenin kararında inandırıcı, hukuki değeri haiz bir gerekce ile yanıt verilememiştir. Yerel mahkeme, müdahale talepleri ile ilgili karar verirken somut ve doğrudan zarar, idianamede müşahhas olarak belirtilen eylemlerden görülen zarar ölçütleri yerine, akibeti araştırılmayan soyut iddialara göre karar vermiş ve bu konudaki doktirinsel ve yasal ölçütleri rafa kaldırmıştır. 
Doğrudan zarar görmedikleri aşikar olan bazı MHP yanlısı dernekler bile, mahkemenin kararı ile müdahil kabul edilmiştir.
Yerel mahkemenin kararında bu açıdan da, hukuki değeri haiz bir gerekçeye rastlamak mümkün olamamıştır. 
Savunma avukatlarının, müdahillerin ve avukatların yerel mahkemece sınırlandırmasına cevaz veren bir yasa hükmü olmadığı halde, sınırlandırmanın yasal bir gerekçesi yerel mahkeme kararında gösterilememiştir.
Bir yandan sınırlandırmanın sözkonusu olmadığı belirtilmiş, diğer taraftan
kargaşa olasılığı ve güvenlik açısından sınırlandırma savunulmuştur.

h) Gerekçeli kararda (sayfa 239) duruşmalarda aleniyet kurallarına azami ölçüde riayet edildiği belirtilmektedir. 
    Oysa, savunma olarak aleniyetin ihlal edildiğini, duruşmaya sadece TRT ve Anadolu Ajansı’nın çekim yapmasına izin verildiğini, basın mensupları arasında ayrım yapılarak, duruşma salonlarında cereyan edenlerin tek taraflı olarak ve devletin istediği şekilde dışarıya yansıtıldığını, kamuoyunun doğru bir şekilde bilgilendirmesinin engellendiğini belirttik. Örneklediğimiz aleniyet ihlallerinin karar gerekçesinde inandırıcı ve yasal bir açıklamasını bulmak mümkün olamamıştır. 

i) Yerel mahkeme iddianameye konu eylemleri subut kabul etmiş, ancak bu kabul edişin gerekçelerini belirtmemiştir. 
   Ceza muhakemesinin temel kurallarına göre, iddianameye konu eylemlerin tek tek subuta erip ermediğinin tartışılması sanık ikrarı, tanık beyanları, maddi delillerin araştırlması, telefon kayıtlarının, kasetlerin yetkili mahkeme tarafın dan verilen raporların tetkiki tartışılması ve sübut nedenlerinin her fiil için göstermesi gerekirken, böylesi bir yargı diyalektiği yaşama geçmemiştir.
    İddianamede belirtilen eylemlerin sübut kabul edildiğinin vurgulanması,yasanın aradığı gerekçe değildir. 
    Binlerce olayın nedenin araştırılmaması, siyasi, sosyal, ekonomik boyutlarının incelenmemesi, sorunun tarihsel kökenine inilmemesi, yargılamanın tek kişi şahsında tüm örgütten ve olaylardan soyutlanması, ceza muhakemesi kuralların aykırıdır. 

Karar tek tek sübut delillerini ortaya koyamamıştır. Müsnet suç unsurlarını irdelememiştir. Ses kayıtlarını videoları kasetlerinin doğruluğunun yan delillerle kanıtlanmasına dair kararın gerekçesinde bir emare yoktur. Tanık yüzleştirmelerine gidilmemesinin, savunma dellilerinin toplanması talebinin reddinin, hukuki değere haiz bir gerekçesi kararda mevcut değildir. Savunma tanık ve delillerinin toplanmamasının gerekçesi, 30.6.1999 günlü gazetelere yansıyan mahkeme başkanının “Güneşin doğuşuyla batışının şahidi olur mu? Ancak güneş olmayan ülkelerde bu olabilir. “ (30.6.99 günlü gazeteler) şeklindeki bir anlayış olabilir mi? Böyle bir anlayış, hangi ceza muhakemesi hukukunda değer görür?

İtalya sürecindeki iade dosyasını, Almanya’nın iade talebini içeren dosyasını istenmemesinin gerekçesi nedir? 

Kararın 264. Sayfasında iddianemenin 83/96 sayfaları arasında belirtilen ve ceza kararını, iddia bölümünde belirtilen eylemlere atıf yapılarak, bu eylemlerin sübuta dayanak teşkil eden verileri dahi gösterilmeden, istihraç ve istidlal yöntemiyle, subjektif genellemeyle sübut görüşü belirtilmiştir. İddianemede belirtilen eylemlerle ilgili muhakeme hukukunun öngördüğü deliller, ikamesi ve ameliyesi yapılmadan, sübuta kaynaklık edecek her türlü şüpheden ari maddi kanıtlar gösterilmeden, toptancı mantığıyla nasıl sübut saptaması yapılabilir? Böyle bir saptamaya hukukun öngördüğü gerekçe denebilir mi?

Örneğin uyuşturucu iddiası, insan ticareti iddiası sübut kabul edilirken bir tek ciddi maddi delil gösterilememiştir. İnsan ticareti iddiasının sübutu ile ilgili kararda, şekli bir tartışma dahi sözkonusu değildir. 

Uyuşturucu iddiası sübut kabul edilirken de, inandırıcı maddi kanıtlar kesinleşmiş hüküm niteliğindeki  mahkeme kararları yerine, gazete haberleri, bazı ülkelerin gizli servislerinin ham bilgileri, bazı soruşturmalardaki atfı cürümler dayanak olarak gösterilmiştir. Ne var ki, bu iddia ile ilgili de diğer iddia edilen eylemler bahsinde söylediğimiz gibi, muhakeme hukukunun gerektirdiği şekilde bir deliller ikamesi söz konusu olamamıştır. 

I) Yerel mahkemenin kararın suç vasfıyla ilgili bölümü de gerekçesizdir. 
Suçun maddi ve manevi unsurları somut davadaki veriler ışığında objektif ve titiz bir muhakeme mantığıyla  tartışılamamıştır. 
125. maddede ki suç unsurları, öğretiye uygun bir şekilde somut olayda aranmamış, tipi uygun fiil ve kusurlu irade ölçütünün yerini istihraç ve istidlal yöntemiyle çıkarsama ve örtülü maksat sorumluluğu almıştır. 
Bu hususa savunmamızın ilgili bölümünde değineceğiz. 
Yerel mahkemenin 168/1. Maddeyi kavrayışı da, öğretiye ve içtehatlara aykırıdır. Ceza yasasının sistematiğinde olmayan objektif sorumluluk anlayışıyla, 168/1’lik bir konum 168/1 ‘de tanımı yapılan tip, hukuki olmayan gerekçelerle 125. Madde deki tipmiş gibi değerlendirilmiştir. 

i) Yerel mahkemenin kararı, resmi tarihi, devletin resmi ideolojisini ve bugüne kadar izlenen politikaları, aklama ve tastik etme gayreti taşımaktadır. Karar, dava konusu olayların fiillerin nedenlerine bir sosyolog bir tarihçi bir filozof titizliğiyle yaklaşmak yerine, günün birinde belki devlet olarak geçmişte izlenen ayrımcı politika ve hukuk uygulamalarından dolayı, coğrafyanın bir bölümünde ağırlıklı olarak yaşayan Kürtlerden özür dilenecek bir noktada, ısrarla siyasi-sosyal-ekonomik yapıyı toz pembe ve resmi yaklaşımı tek doğru gören monolitik bir anlayışla olguya yaklaşmaktadır. 

Tarih boyunca Kürtlere baskı yapılmadığı, “Kürtlerin inkarı tezinin doğru olmadığı”gibi değerlendirmeler, hukuk tarihi hukuk sosyolijisi araçlarına bir yargılama faaliyetinde, hele hele çok önemli bir yargılama faaliyetinde, ne kadar yabancı olunduğunun, kabaca ve gereçeklere ters düşen bir şekilde ifadesidir. Yargının yapacağı değerlendirme ve kararlarıyla yürütmenin dahi yolunu, ufkunu açması gerekirken, somut yargılamada yerel mahkemenin mantığı, bugün artık yürütmenin bir bölümünün yaklaşımında daha da geride kalmış ve tutucu bir görünüm arzetmiştir. 

Karar, hukuk felsefesi-siyaset ilişkisi açısından da çelişkilerle doludur. Bir yandan, mahkeme siyasi ve sosyal sonuçlar verecek kararlara hükmedemez denirken, bu saptama hukuk felsefesi açısından çok su götürür bir saptamadır. Diğer yandan da siyasi otoriteye, yürütmeye perspektif verircesine, “hiçbir devlet böylesi bir örgütle masaya oturamaz oturmamalı” demektedir. 

k) Yerel mahkemenin kararı ulusal üstü hukuk açısından da gerekçesizdir. 

Bu tür bir yargılama, başta İ.H.E.B. ve A.İ.H.S. olmak üzere, hangi temel sözleşmeye uygundur? Şıklar halinde belirttiğimiz noktalarda mahkemenin kararı A.İ.H.M. kararlarıyla uyum halinde midir? 

İdam kararının gerekçesi hangi uluslarası hukuk belgesine denk düşmektedir? 

Başbakanlık Kriz Yönetim Merkeziyle, dava arasında yaşanan vesayet ilişkisi, hangi ulusal üstü hukuk kurallarıyla gerekçelendirilebilir? 

Netice olarak, yerel mahkeme kararı tüm temel noktalarda gerekçesizdir. Soyuttur. İddiamenin ve mütalaanın özetlenerek tekrarlanmasından başka bir şey değildir. 

B) Yerel Mahkemenin Kararı Ceza Muhakemesi Hukukuna Aykırılıkların ve Eksikliklerin Ürünüdür; 
Yerel Mahkemenin kararını bu açıdan incelemeye geçmeden önce,müvekkilimizle ilgili olarak  yapılan bu yargılamayı doğrudan etkileyecek bir hususu öncelikle ve özellikle belirtmek istiyoruz. Şöyleki: 

Yerel mahkemede görülen dava karara bağlandıktan sonra,müvekkilin de aralarında bulunduğu toplam l01 kişi hakkında,Şanlıurfa Ağır Ceza Mahkemesinde açılmış bulunan dava, daha sonra Ankara’ya gönderilmiş olup,halen Ankara 8.Ağır Ceza Mahkemesi’nin  l999/242 Esas sayılı dosyasında derdest bulunmaktadır.Bu davanın duruşma tarihi de 15.12.1999  tarihine talik edilmiş bulunmaktadır.

Ancak,26.4.l999 tarih ve l999/98 esas sayılı iddianamede suç tarihi  l5.2.1999  ve öncesi olarak belirtilmiştir.Yani, temyize konu davanın iddianamesi sondan başa bütün eylem ve faaliyetleri dava konusu yapmış ve daha önce Ankara 2.No’’u DGM’’in l999/21  esası üzerinden yargılaması sürdürülen dava ile birleştirilmiştir. Anılan bu davamızda;

a) Ankara DGM  C.Başsavcılığının 04.09.1997 gün l996/865 Hz.l997/271 Es.ve 1997/104 No’lu iddianamesi

b) Erzincan DGM Başsavcılığının   16.6.1989 gün ve 1989/165 Hz.,1989/114 nolu iddianameleri,

c) Adana DGM C. Savcılığının 22.12.1998 gün ve 1997/218 Hz.,1998/547 Es., 1998/492 nolu iddianameleri.

d) Ankara DGM C. Başsavcılığının 26.04.1999 gün  ve1997/511Hz.,1999/98 Es., 1999/78 nolu iddinameleri ile açılan davalar birleştirilmiştir.

Ancak, temyiz aşamasındaki sanığı ve konusu aynı olan bu davamızdan çok öncesinden açılmış olan bir derdest dava mevcuttur. CMUK’nun 253.maddesi “AYNI KONUDA- AYNI SANIK İÇİN EVVELCE VERİLMİŞ BİR HÜKÜM VEYA AÇILMIŞ BİR DAVA VAR İSE DAVANIN REDDİNE KARAR VERİLİR.”  Demektedir. Dolayısıyla Ankara 8.Ağır Ceza Mahkemesindeki dava önce açılmış olduğundan işbu davamızın reddine karar verilmesi gerekeceğinden kararın BOZULMASINA karar verilerek öncelikle bu hususta karar verilmesi sağlanmalıdır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 07.=2.1994 tarih ve 3/8-35 karar sayılı kararı emsal nitelikte olup karar örneği ekte sunulmuştur.

Müvekkille ilgili soruşturmanın gerek hazırlık gerekse de son safhası, dürüst yargılanma hakkı ilkelerine aykırı bir şekilde, ceza muhakemesi hükümlerinin yazılı kurallarının rafa kaldırılması suretiyle ikmal edilmiştir. 

Soruşturmanın tüm safahatı;Hukukta  ve yasada yazılı olmayan, kuralları idare ve askeri bir organ olan Başbakanlık Kriz Merkezince belirlenen ÖZEL VE OLAĞAN ÜSTÜ BİR USULLE ikmal edilmiştir. 

Ortaya bu yargılama biçimiyle, sıkıyönetim askeri mahkemesi yargılamalarına da benzemeyen, alışılmış DGM yargılamalarına da benzemeyen ve mevzuatta olmayan, hem iç hukuka hem ulusal üstü hukuka aykırı bir yargılama örneği çıkarmıştır. Bilinmelidir ki, duruşma salonunun güzel olması tarafların yargılamada şeklen yerlerini almaları, duruşma başkanının taraflara şeklen söz hakkı tanıması, bir yargılamayı “hakkaniyete uygun yargılama “yapmaya asla yetmez.

Ceza muhakemesi hukuku unutulmamalıdır ki şekli bir hukuk değildir. Ceza muhakemesi hukuku, suçluluğu kesin hükümle sabit olana kadar suçsuz sayılması gerekenlerin teminatı olan bir hukuktur. Ceza hukukunun ve ceza yargılamasının, iktidarların elinde oyuncak olmasını engelleyen bir teminat hukukudur. Hele hele bu teminat özelliği siyasi davalarda, ceza hukukunun siyasi muhaliflerini ortadan kaldırmanın aracı haline gelmesini önleyici vasfı, ile daha bir önem kazanmaktadır. Yani, iktidarların keyfiliğine karşı yönetilenlerin, yargılananların emniyet subapı işlevi ceza muhakemesi hukukunca görülmektedir. Ceza muhakemesi hukukunun yazılı ve sözlü kurallları dil, din, ırk, cins, milliyet, görüş, inanç farkı gözetmeksizin tüm insanlar için geçerlidir. Dolayısıyla, bundan Abdullah ÖCALAN’ın bir ayrıcalığı olamaz. 

Ceza muhakemesi hukukunun bugün en önemli ilkelerinin başında “dürüst yargılanma hakkı” gelmektedir. Gerek, İ.H.E.B.’nin 10. Maddesinde gerekse A.İ.H.S.’nin 6. Maddesinde, ayrıca “kişisel ve siyasal haklar uluslar arası haklar sözleşmesinin” 14. Maddesinde yer alan “hakkaniyete uygun yargılanma hakkı” veya  “dürüst yargılanma hakkı” demokratik bir toplumda, tüm insanların iktidarların keyfiliğine karşı güvencesidir. Dürüst yargılanma hakkı ilkesi bir yargılamanın olmazsa olmaz koşuludur. Bu hak, ayrımsız herkes için yaşama geçmesi gereken temel bir haktır. Bu hak tanınmadığı taktirde, yapılan yargılama biçimsel ve sözde bir yargılama, savunma ise görünürde bir savunma hüküm, önceden verilen kararın yazılı hale getirilmesinden başka bir anlam taşımayacaktır. 

Bir yargılamanın hakkaniyete uygun bir yargılama olabilmesi için, yargının bağımsız olması gerekir, tarafsız olması gerekir. Yargı üzerinde idari ve askeri makamların, Başkanlık Kriz Yönetim Merkezi gibi organların vesayetinin olmaması gerekir. İddia ile savunmanın haklar ve imkanlar açısından eşit olması gerekir. Sanığa savunması için yeterli zaman ve olanaklara sahip olma hakkının tanınması gerekir. A.İ.H.M.’nin bir kararında da belirtiği gibi  “ Haksızlıklar ve hileler uygulanmadan duruşmaların yapılması gerekir.” (Dürüst Yargılanma Hakkı, Fair Trical, SCHROEDER / Yenisey)

Ceza muhakemesi hukukunun bu temel ve vazgeçilmez ilkeleri müvvekil için rafa kaldırılmıştır. 

Müvekkilimiz, hem ULUSLAR ARASI HUKUKTAKİ HAKLARI açısından hem de iç hukuktaki hakları açısından mağdur edilmiştir. Bu nasıl olmuştur? Şimdi kronolojik açıdan hukuki incelenmesini safha safha yapalım.

1) 15 Şubat öncesi süreçte Cenevre Mülteciler Sözleşmesindeki Hakları Batılı ülkelerce müvekkilimizden esirgenmiştir. 

Batılı ülkeler, İ. H. E. B.’nin kanun maddesine ve sığınanların statüsüne ilişkin sözleşmenin birinci maddesine aykırı bir şekilde, siyasi konumları ve fiileri nedeniyle idam yaptırımı istemiyle yargılanacağı  aşikar olduğu halde, bu konuda ulusal üstü hukuk bağıtlarını ekonomik ve politik çıkarlarının gereği ihlal ederek, müvekkilimizin sığınma talepleri red edilmiş ve tarihte az rastlanır bir şekilde, uluslar arası bir komployla karşı karşıya kalmıştır. Bir kez bu durum, biz hukuçular açısından bir ulusal üstü hukuk ihlali olarak değerlendirilmelidir. 

Nitekim, müvekkilin sığınma talebini görüşen Roma İstinaf Mahkemesi, Ekim’99 kararıyla İtalyan Anayasasının 10. Maddesi ve Cenevre Mülteciler Sözleşmesinin 33. Maddesi ve 1967 protokolü gereği, yukardaki eleştrilerimizi doğrulayarak müvekkilimizin sığınma talebini kabul etmiştir. 
(Ek3) 

Hükümetin ihtiyati tedbir kararı, başvurusu yaptığımız A.İ.H.M. ‘ne gönderdiği savunmadaki, (31.8.1999) yakalamanın açıkça hukuk dışı bir şekilde gerçekleştirildiğini kanıtlamaktadır. ÖCALAN,  İtalya’nın başkenti Roma’da bulunduğu sırada, Türkiye Adalet Bakanlığının 26.11.1999 tarihinde İtalya Adalet Bakanlığına yaptığı iade başvurusu, bir yabancı ülkede bulunan Türkiye’deki yurttaşlarının iade edilmesin ilişkin yasal prosedürü göstermektedir. Ancak, Kenya sürecinde böylesi yasal prosedür uygulanması yerine, iade sözleşmelerine ulurlararası hukuka aykırı olarak: Türkiye-ABD –İsrail-Kenya –Yunanistan ve başka devletlerin gizli istihbarat teşkilatlarınında yer aldığı, tamamen korsanca hukuk dışı bir operasyon ile yakalama gerçekleşmiştir. Hukuk, yakalama sözkonusu olduğu için Türk hükümeti savunmalarında bu konuya hiç değinmeden, iç hukuk mevzuatı açısından yakalama konusunu değerlendirmiştir. 

Hukuka uygun bir yakalamanın olması için, bu yakalamının ulusal üstü normlara uygun olması gerekirdi. Oysa Türk yetkilileri, yetki alanları dışında kolluk gücüne başvurmuşlardır. Ayrıca, müvekkilin aldatılarak başka bir ülkeye götürüleceği söylenerek, Yunan elçiliğinden çıkarılması iradesi dışında, fiziki baskı altına alınarak ve ilaç verilip gözleri bantlanarak yakalanışı ve getiriliş uluslar arası hukuku ihlal niteliğindedir. ÖCALAN’ın yakalanması ve tutuklanması, A.İ.H.S.’nin 5. Maddesinin 1. Fıkrasının ihlali niteliğindedir. 5. Maddenin garanti ettiği kişi özgürlügü ve güvenliği hakkının ihlal edildiği ve sözleşmenin yer verdiği istisnaların uygulanmadığı açıktır. 

İ.H. E.B’nin 9. Maddesine göre “hiç  kimse keyfi olarak gözaltına alınamaz tutulamaz sürülemez“ yine kişisel ve siyasal haklar uluslar arası sözleşmelerin 9. Maddesinde “herkes kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkına sahiptir. Hiçkimse keyfi olarak gözaltına alınamaz ve ya tutulamaz . Hiçkimse hukukun öngördüğü sebepler ve usüller dışında özgürlüğünden mahrum bırakılamaz” denmektedir. Her safhada vurguladığımız gibi, müvekkil ile ilgili bir yakalama tutanağı dahi yoktur. Yine, eğer müvvekil Kenya yetkililerince yakalanıp iade edilmezse, bu konudaki iade dosyası nerededir? Dava dosyasında ne böyle bir başvuru ne de iade dosyası mevcut değildir. Ayrıca, Kenya  makamaları ile Türkiye makamları arasında bu konuda yapılmış “suçluların geri verilmesine ilişkin bir anlaşma bir anlaşma var mıdır?  Tüm bu hususların dava boyunca yanıtsız kalması, yapılan yakalama işlemini iç hukuk ve uluslar arası hukuk yönünden geçersiz kılmaktadır. Hukukta sonuca ulaşırken izlenen yol hukuka uygun olmalıdır. Hukuka aykırı gerçekleşen işlem yok hükmündedir. Ve yok hükmünde olan bir işleme dayanıralarak yapılan tüm işlemler geçersizdir. Öyleyse, ÖCALAN’ın yakalanmasından itibaren tüm işlemler yok hükmündedir. Ulusal ve ulusal üstü mevzuatı ihlal eder nitelikte olan bu hukuka aykırılıklar, ancak tüm işlemlerin yapılmamış sayılması ve müvekkilin serbest bırakılması ile giderilebilecektir.

Yerel Mahkeme kararında da bu yönde ki itirazları duymazlıktan gelmiş hukuki bir açıklama  getirmemiştir. 

Şu kanaatimizi de belirtme gereğini duyuyoruz. Eğer, Kürt sorunuyla yıllardır devam eden çatışma yetkililerin de, zaman zaman belirttiği gibi “düşük yoğunluklu savaş” olarak değerlendirilse, sığınma talebinin reddinin ve yakalamanın hukuk kurallarına aykırılığını Cenevre Savaş Hukuku ilkeleri açısından da irdelemesi gereklidir. 
Açıktır ki, bu yargılanmanın daha ilk hazırlık adına hukuka aykırılıkla sakatlanmıştır. Müvekkilin yakalanış ve iade ediliş tarzı “savaş suçlarıyla insanlığa karşı suç işleyenlerin aranması, tutuklanması geri verilmesi ve cezalandırılması” konusunda ulusalararası işbirliği ilkelerine de uymamaktadır. Çünkü, ne Türkiye ne de  operasyonda görev alan diğer ülkeler müvekkili bir savaş suçlusu veya insanlığa karşı suç işledi diye aramamışlardır. Bu konuda gerek ulusal gerekse ulusal üstü gerekse başka bir devletin bir yargı kararı da bulunmamaktadır” 

3) Müvekkilimizin, korsanvari yöntemlerle yakalandıktan sonra gözlerinin bantlarla kapatılmasının ve ilaçla tesirsiz hale getirilmesinin hangi yasalardan kaynaklanan uygulamalar olduğu meçhulümuzdür. Bu tür uygulamalar maddi ve manevi ezadır. İradenin köreltilmesidir. Üstelik haftalarca gözleri bağlı ve ilaçlı hali iberti alem olsun mantığıyla TV ve gezetelerde teşhir edilmiştir.

4) İç hukuku mevzuatı açısından da, yakalama ve tutuklama prosedürü ceza muhakemesi hukukuna aykırı olarak gerçekleştirilmiştir. 
Şöyle ki; 

Hukuka uygun bir yakalama tutanağı dahi düzenlenmeden, 16. Şubat’ta Türkiye ye getirilen müvekkilimiz hakkında, Adana DGM’ce 98\345 ESGT Gaziantep 2. Sulh Ceza Mahkemesince 95/84 sorgu sayılı G.T, yine Ankara DGM (2) ce 97/125 D.İŞ. G.T ve Erzurum DGM’ce verilen gıyabi tevkif müzekereleri vardı. Türk Hükümeti AİHM verdiği savunmada ise, 7 farklı yakalama müzekeresinin bulunduğunu belirtmektedir. 

CMK 108’zinci maddesine göre, “müvekkilin derhal ve nihayet 24 saat içerisinde yetkili hakim önüne çıkarılarak sorguya çekilmesi gerekirken ve CMK 129. M uyarınca yakalanan şahıs hakkında kamu davası açılmışsa hemen, evvelce sulh ceza hakimliği sorgusu yapılmışsa, bu hakimin kararıyla yetkili mahkeme önüne götürülür” hükmüne rağmen, yine Anayasanın 10. Maddesinde ki düzenlemeye göre “herkes kanun önünde eşittir” hükmüne ve Anayasanın 37. Maddesinde düzenlenen “hiçkimse kanunen tabi tutulduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz, bir kimseyi kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı ve yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz” hükmüne rağmen, ilgili yasa ve ana yasa maddeleri ihlal edilerek, savcılığın ve mahkemenin de emir ve talimatı olmadan Jandarma Genel Komutanlığı tarafından ilk sorgulaması yapılmıştır. Bu yetkinin kimden, nasıl Jandarma Komutanlığına verildiğine dair bir belge de dosyada mevcut değildir. Bu yöndeki savunmanın talebi de mahkemece red olmuştur. 

Bir Ekim 1998 tarihli 23480 sayılı “yakalama gözaltına alma ve ifade alma yönetmeliği” hükümleri müvekkile uygulanmamıştır. Yönetmelikler, yasaların ve tüzüklerin nasıl uygulanacağını gösteren düzenlemelerdir. Müvekkilin yakalanması işlemi, uluslar arası hukuka aykırı olduğu gibi, iç hukuk mevzuatına da aykırıdır. 

Mevcut dava dosyası verilerine göre, müvekkil 15.2. 99’da yakalanmış, 21.2.99 tarihine kadar Jandarma Komutanlığınca sorgulanmıştır. 22.2.99’da savcılık ifadesini almış, 23.2.99 da da hakimlikçe sorgusu yapılmıştır. 18.2.99 tarihinde Cumhuriyet Savcıları, ifade almak amacıyla İmralı’ya gitmek istemişler, ama emniyet güçlerince “henüz sanık sorgulanıyor” gerekçesiyle adaya gitmeleri mümkün olmamıştır. Dosyadan anlaşılacağı üzere, müvekkil yalnızca Jandarma Genel Komutanlığınca değil, emniyet birimlerince de sorgulanmıştır. Fakat dava dosyasında emniyetçe alınmış ifadeye rastlanmamıştır. CMK 154 ve 156’ya aykırı bir şekilde sanığın kolluk güçlerince sorgulanması savcılık nezareti dışında gerçekleşmiştir. Hatta, savcı istemeden Jandarma ifadesi dahi dosyaya gönderilmemiştir. 

15.22 Şubat arası gözaltında tutulan müvekkil, tutuklandıktan sonra da özel birimlerce sorgulanmaya devam edilmiştir. Müvekkil Türkiye’ye getirildikten sonra İmralı Adası’ndaki İmralı Cezaevine götürülmüştür. Bu cezaevi yarı açık bir cezaeviyken bu tarihten itibaren özel gövenlik önlemleri gerektiren ve  kriz yönetmeliğine göre yönetilen bir cezaevi statüsüne girilmiştir. Mevzuata göre bir cezaevinin statüsü ancak Adalet Bakanlığı’nın kararıyla değiştirilebileceği halde bakanlığın resmi gazetede yayınlanmış bu konuda bir kararı yoktur. Bu hususlar bir iç yönetmelikçe düzenlenmiştir ki bu mevzuata aykırıdır. Askeri bir organ olan kriz merkezine bağlı kriz hali koşullarının uygulandığı tecrit koşulları altında tutulan müvekkilin hazırlık soruşturması yasalara insan haklara ve ulusal üstü hukuk kurallarına aykırıdır. 

Anayasanın eşitlik kurallarına aykırı olarak, uzun gözaltı ve yasadışı sorgudan sonra 23.2.99’da DGM yedek yargıcı Mehmet Maraş tarafından gıyabi tutuklamalar vicahiye çevrilmiştir. 

Hükümet bu konuda yapılan itirazlara ilişkin savunmasında; yakalama süresinin uzatılmasına “avukatlar itiraz edebilirdi” diye görüş belirtmiştir. Oysa, DGM Başsavcılığının gerek 4 günlük gerekse 3 günlük uzatma kararları ne müvekkile, ne ailesine ne de avukatlarına bildirilmemiştir. Avukatlarının görüşme istemi, ancak 25.2.99’da kabul edilmiştir. 19.2.99’da da Başsavcılığın kararı ile hazırlık evrakının bu aşamada avukatlara gösterilmemesine karar verilmiştir. Yani, avukatların yasal itiraz yolları da bu açıdan imkansız hale getirilmiştir. 

Sanığın sorgulaması da, izolasyon amaçlı hücre koşullarında gerçekleşmiştir. Birçok uluslar arası mahkeme kararlarında da belirtildiği gibi, izolasyonda amaç tutuklunun bilincini ve kişiliğini yoketmektir ve bu işkencenin bir türüdür. 

Bu bölümün özet sonucu müvekkil özgür iradesi dışında korsan yöntemlerle yakalandı. Bu aşamada hiçbir hukuki desteği sahip olamadı. Gözbağı, ilaçla uyutulmak, maskeli timlerin denetiminde olmak gibi uygulamalar ve çok sıkı izolasyon koşullarında yasa dışı sorgulamalar yaşadı. İç hukuka aykırılığını irdelediğimiz; bu süreç yani yakalanma biçimi, ilaçla uyutma, alıkonulma ve İmralıya götürülüş hücre koşulları, mutlak tecrit sürekli ışık, avukatlar ve ailesi ile iletişimin olmaması aynı zamanda AİHS’nin 3. Maddesininde ihlalidir.

Yakalanma tarzı ile de AİHS’nin 5/1 maddesi ihlal edilmiştir. 

Avrupa İnsan Hakları Komitesi de benzer durumlarda bu görüşe yer vermektedir. “Avrupa sistemi dışında hem zor kullanarak hem de aldatma yoluyla kaçırma, bir insan hakları ihlali olarak düzenlenmiştir.” BM Gövenlik Konseyi “kaçırmalar uluslar arası topluma yönelik saldırılardır” derken (SC Res 579/1985) insan hakları komitesi de, kaçırılan insanların haklarının ihlal edildiiğini belirtmiştir. (Ganan Garciav, Eqvador CCRR /C/43/319/1988)

Hakkında ki gıyabi tevkif kararlarına rağmen, yargıç önüne çıkartılmaması ve sorguya alınması “uzun gözaltı” uygulaması da sözleşmenin 5/3. Maddesinin ihlalidir.

5- Soruşturmanın tüm aşama ve kuralları Genel Kurmay Başkanlığı’nın etkin olduğu Başbakanlık Kriz merkezince belirlenmiştir. 

Yargılamanın üzerindeki Başbakanlık Kriz Merkezi vesayetidir. Yani askeri ve idari otoritenin belirlediği kuralların ceza yargılaması hükümlerinin yerini almasıdır Açık gerçeklik odur ki hukuk sistemimizde yeri olmayan soruşturma yöntemi ve koşulları, müvekkil daha Türkiye’ye getirilmeden önce düşünülmüş ve hazırlıkları yapılmıştır. Bu yargılamayı yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı açısından da tartışma konusu yapan ve kuşkulu hale getiren sadece DGM’nin niteliği ve varlığı değildir. Ondan da önemlisi. 
Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi bu yargılamayı nasıl etkilemektedir? Bu nokta idrak edilmeden hakkaniyete uygun yargılama konusu çözüme kavuşturulamaz. Bakanlar Kurulunun 1996/ 8716 sayı ve 30.09.1996 tarihli kararıyla düzenlenen 09.01.1997 tarihinde Resmi Gazete de yayınlanarak yürürlüğe giren Başbakanlık Kriz Merkezi Yönetmeliği’nin hukuki yasal bir dayanağı yoktur. Bu yönetmelikle, daha üst normlar ile bazı makam yada mercilere verilen yetkiler yasalara ve anayasaya aykırı bir şekilde başka makam ve mercilere devredilmiştir. 

Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi Yönetmeliği’nin kaynaklandığı bir tüzük, bir kararname, bir yasa olmadığı gibi, mevcut anayasada da bu yönde bir hüküm bulunmamaktadır. Dolayısıyla, bu yönetmelik hukuksal dayanaktan yoksundur. Bu yönetmelik anayasada belirtilen dört tür olağanüstü rejimden önce ve adeta bir ara olağanüstü rejim olarak kriz halini düzenlemiştir. Bu yönetmelik hem anayasaya, hem A.H.İ.S.’ ne aykırıdır. Nitekim, yönetmelik hakkında idari yargıda İstanbul Barosunca iptal davası açılmıştır. (Daire no:10 esas no:1997/ 1030)

Somut olayımızda da, yönetmeliğe dayanarak oluşturulan Kriz Yönetim Merkezi, yasayla verilen hak ve yetkileri işlemez duruma getirerek savunma hakkı açısından yasal güvenceleri rafa kaldırmış, dürüst yargılama hakkının somut davamızda koşullarını yok etmiştir. 
27.02.1999 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan Milli Savunma Bakanlığı’nın Tebliği ile, Bakanlar Kurulunun İmralı adası ve çevresini Askeri Yasak Bölge İlan eden kararı yayınlamış, akabinde Başbakanlık Eşgüdüm Merkezine bağlı olarak Kriz Merkezi Yönetmeliğince Mudanya’da Kriz İrtibat Bürosu kurularak, İmralı Cezaevi’ne ve Müvekkilimize ilişkin tüm işlemlerle yetkiler, Adalet Bakanlığı’ndan ve Yargı Birimlerinden alınarak, Kriz Yönetim Merkezi birimlerine bırakılmıştır. Bölgede kriz hali ilan edildiğine dair bir resmi karar da yoktur. Kaldı ki, yönetmeliği normları arasında bir yargılama sürecini kriz hali hükümleri ile yönetileceği düzenlemesi de bulunmamaktadır. Yönetmeliğe göre dahi, kriz yönetim merkezinin görevli olması için kriz hali olması gerekir. 

Yani, kriz halinin koşulları olmadan resmen kriz hali de ilan edilmeden, müvekkil ile ilgili tüm işlemler kriz merkezinin yetki alanına devretmiştir. Önemi ne olursa olsun, tutuklunun sıfatı ve yargılamanın niteliği kriz yönetmeliğinin uygulama gerekçesi yapılamayacağı gibi, böylesi bir organın yargıya ve yargılama koşullarına müdahalesi de kabul edilemez. 

Başbakanlık Kriz Merkezini karaları doğrultusunda, İmralı Yarı Açık Cezaevi, müvekkil için yasalarla düzenlenmemiş özel güvenlik önlemlerini içeren bir hücre tipi cezaevine dönüştürülmüştür. Müvekkilimizin yargı çevresindeki bir tutukevine konması gerekirken, İstanbul Mahkemelerinin yargı çevresindeki İmralı cezaevine konulmuştur. 

Türkiye infaz hukuku tarihinde ilk kez, sadece bir kişi için cezaevi ihdas edilmiştir. A.İ.H.M’nin soruşturması neticesi, alelacele İmralı Ceza ve Tutukevi İç Yönetmeliği hazırlanmıştır. Bu yönetmeliğin hükümleri Ceza İnfaz Tüzüğünün 155, CMUK’un  144. Maddesine aykırıdır. Uygulamalar, yönetmeliği dahi aratacak nitelikte olmuş, yazılı mevzuatın yerini kriz birimlerinin askeri yetkililerinin emirleri almıştır. 
Müvekkil ile ilgili tutukluluk statüsüne ters, hükümlülük statüsünden de daha ağır tecrit koşulları fiziksel ve beyinsel tahribatı üreterek kriz merkezleri birimlerince devam ettirilmiştir. Kriz Merkezi uygulamalarıyla, CMUK 144. Maddesinin, tutukluya tanıdığı tüm haklar kısıtlanmıştır. 144. Madde bu sanık için rafa kaldırılmıştır. Yasanın şart koşmamasına rağmen vekaleti de olduğu halde tüm müvekkil avukat görüşmeleri kriz merkezinin iznine tabi tutulmuş, görüşme süreleri azami sınırlanmış, görüşmeler görevlilerin yakın ve bitişik denetim ve gözetimi altında yapılmıştır. 
Avukatlar, her görüşte meslek onurları çiğnenerek Avukatlık Kanunu, CMUK, Anayasal hakları ihlal edilerek 4-5 kez aramaya tabi tutulmuş, aramalarda mesleki malzemeler dahil her şeye el konmuştur. Her görüş sonrası görüşme notları, askeri yetkililerce ayrıntılı bir denetime tabi tutulmuştur. Askeri yetkililerce avukatların parmak izlerinin alınması, ayakkabılarının aranması, yasalara aykırı tebligatlar imzalatılması gibi uygulamalar dayatılmıştır. 

Bu yargılama, tarihe hiç kuşkusuz savunma makamının idari ve askeri organlarca en çok saldırıya uğradığı hem sanığın, hem savunma makamının haklarının en çok gasp edildiği bir soruşturma olarak geçecektir. Soruşturmanın tüm safhalarında kriz merkezinin uygulamalarıyla savunma bağışıklığı tamamen ihlal edilmiştir. Savunmanın sanık ve müdafii ile birlikte baş başa hazırlanma olanağı sürekli engellenmiş, savunma kuşatma ve yönlendirme altına sokulmuştur. 

AHİM’in 4-3-99 tarihli tedbir kararı uyarınca yapılan tüm yazışmalara rağmen kriz yönetiminin, savunmaya yönelik engellenme ve saldırıları sürmüştür. 

– Kriz merkezinin uygulamalarıyla tüm tutuklu hakları sanıktan esirgenmiş, yasal yayınları izleme, radyo ve TV izleme hakları tanınmadığı gibi, aylarca günlük gazeteler dahi verilmemiş, 31 Mayıs duruşmasından sonra bazı gazeteler sansürlü olarak verilmeye başlanmıştır. 
 Sanık 31 Mayıs duruşmasına (ilk duruşma sorgusu) iddianame dışındaki dava dosyası belgelerinin, delillerini inceleme olanağı tanınmadan çıkmıştır. 
 Kriz yönetimince savunma bütünselliği engellenmiş, dava dosyası ile ilgili hangi belgelerin verilip verilmeyeceğine askeri yetkililer karar vermiştir. 
 Ceza muhakemesi hükümleri uyarınca, sanığın da dava dosyası fotokopilerini alması ve bunları inceleyerek, müdafileri ile görüşerek sorgu ve savunmasını hazırlaması en doğal hakkı olduğu halde, bu hak sanığa tanınmamıştır. Uzun süren cezaevine dava dosyası örneği sokulamamıştır. Tarafımıza, buna izin verecek merci mahkeme değil Kriz Merkezi birimleri olduğu sözlü olarak iletilmiştir. Bu hal, yürütmenin Anayasa’nın 138. Maddesine aykırı olarak yargı bağımsızlığına direk müdahalesi anlamına gelmektedir. Müdafilerin cezaevlerine dosya sokmadan savunma hazırlığını görüşmesi “de facto” olarak mümkün değildir. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir hukuk devletinde böylesi bir uygulama söz konusu değildir. AHİM’in   4622 / 70 E. Sayılı kararında “sanığın gerek kendisi gerekse avukatları tarafından etkili bir savunma hazırlanabilmesi için, en geç iddianamenin çıktığı anda kendisine isnad edilen suç ile ilgili olarak, dosyadaki bütün bilgi ve belgelere ulaşma koşulları sağlanmalıdır” denmektedir.

– Müvekkilimizin; ceza muhakemeleri hükümlerinin ve dürüst yargılama hakkı ilkelerini uygulamadan kaldırarak, yasada olmayan özel ve olağan üstü bir şekilde; hangi cezaevinde, nasıl koşullarda tutulacağını, nasıl sorgulanacağını, sorgulamanın kimler tarafından yapılacağını, savunma hakkının sınırların belirleyen Kriz Yönetim Merkezini resmen ifade edilmese ve yazılı dayanakları bulunmasa da, yargılamayı yapacak mahkemeyi de, yani yer yönünden yetkili mahkemeyi, yine yazılı ve yasal dayanağı olmasa da yargılamanın naklini nerede görüleceğini belirlemiştir. 
Bu saptamamız afaki bir suçlama değildir. Eğer bir yargılamada “yer yönünden yetkili mahkeme” konusu ve davanın nakli ile ilgili CMUK. hükümlerine, yerleşik içtihatlara ve ceza muhakameleri hukuku öğretisinin espirisine göre yapılmıyorsa, yazılı olmayan özel bir yargılama kuralları uygulanıyorsa, yapılacak başka bir değerlendirme yoktur. 

Bu iki konuda da Anayasa 138. Madde ihlal edilerek, idari organlar belirleyici olmuştur. Her yargılamada olduğu gibi bu yargılamada da, ceza muhakemeleri hukukunun gayesi ve önemine sadık kalınarak yargılama yapılması savunmanın hakkı olduğu kadar, tarihsel bir önem de taşımaktaydı. Evrensel hukukun içinde bulunduğumuz aşamasında, artık ceza muhakemesinin gayesi suçluyu cezalandırmak değildir. Artık gerçeğin araştırılma gayesi ile birlikte, sanığın da korunması, devlet kudretinin kötüye kullanılmaması, ceza muhakemeleri hukuku açısından bir temel prensip haline gelmiştir. Bu anlayış, yasalara ve ulusal üstü  sözleşmelere yansıyarak, ayrımsız tüm insanlar için ceza muhakemeleri hukuku bir anlamda teminat hukukuna dönüşmüştür. Ceza muhakemesi, gerçeğin dışına değil içine bakacaktır. Bunun için de fertleri hak ve özgürlüklerini sağlamak üzere kabul edilen, şekil ve formalite koşullarına her sanık için her davada uyma zorunluluğu vardır. Sanık kim olursa olsun, iddia ne olursa idarenin isteği ile hukuka ve yasaya aykırı özel muhakeme uygulamaları üretilemez. 

Başbakanlık Kriz Merkezinin yargıya müdahalesi Anayasa’nın 138. Maddesine aykırı olduğu gibi “hızlı ve özel yargılamanın” Kriz Yönetmeliğinin sürdürülmesi, AİHS’in 6/1 maddesinin de ihlalidir. CMUK 144’e aykırı Kriz Yönetimi uygulamakla aynı zamanda AİHS’in 6/3 maddesine aykırı da oluşmuştur. 

Gerek davaya bakacak yer yönünden yetkili mahkeme, gerekse davanın nakli konusunda belirttiğimiz temel ilkeler ayaklar altına alınmıştır. 
Şöyle ki;

1) Davanın, askeri yasak bölge ilan edilen İmralı Adası’nda görülmesi, yasal dayanaktan yoksundur. 
 Ankara DGM Başsavcılığı, ceza muhakemesi kurallarını hiçe sayarak İstanbul DGM savcılığının görev alanı içindeki İmralı Adası’na giderek soruşturmaya devam etmiştir. 
 Savunma avukatlarının tüm yazışmalarında Başbakanlık Kriz Merkezi’nin izin ve onayına bağlık olarak işlem yapılması da, Ankara DGM Başsavcılığının da bağımsız bir şekilde görev yapmadığını, yürütmenin emir ve direktiflerine göre hareket ederek, ceza muhakemesi hükümlerinin ihlal edildiğinin bir kanıtıdır.
 Yargılamanın İmralı Adası’nda görülmesi ile ilgili, ne CMUK  hükümlerine uyulmuştur ne de DGM Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanuna uyulmuştur. 
 DGM Kuruluş ve Yargılama Usullerin Hakkında Kanunun 2. Maddesine uygun bir karar dava dosyasında bulunmamaktadır. Yine CMUK’un 14. Maddesine uygun bir kararda mevcut değildir.

 Dosya kapsamında Adalet Bakanlığı’nın bu yönde istemine dair bir belge de bulunmamaktadır. 

 25.03.1999 ve 30.4. 1999 tarihli duruşma ara kararında da Ankara 2 No’ lu DGM’nin almış olduğu herhangi bir karar yoktur. (bu yönde). Böylesi bir karar varsayılsa bile, İmralı Adası İstanbul DGM’nin yetki ve görev kapsamında olup bu husus yasa ile belirlenmiştir. 30.4.1999 günlü duruşmada 31-5-1999 tarihli duruşmanın İmralı’da yapılmasına karar verilmesi ve davanın bu şekilde devamı CMUK 8 ve 14. Madde hükümlerine açıkça aykırılık oluşturmaktadır. 

Kısaca, yargılamanın İmralı’da görülmesi ve sanığın yargı çevresi dışında bir ceza ve tutukevinde tutulması CMUK hükümlerine aykırıdır. Bu konuda da Kriz Merkezi’nin yazılı olmayan kararları belirleyici olmuştur. 

2) Yer itibariyle yetki konusunda da, yasa ve yerleşik içtihat dikkate alınmamıştır. Yetkisiz olduğu halde, davaya bakma yetkisi Ankara DGM’ye verilmiştir. 
Gerek CMUK’un 8. Maddesinin espirisi, maddenin öğretideki yorumlanışı, gerekse, benzeri durumlarda verilen yargıtay kararları dikkate alındığında ayrıca, iddia edilen fiil ve hareketlerin ağırlıklı işlendiği yer dikkate alındığında yer itibariyle yetkinin, Diyarbakır’da görevli mahkemede olması gerekir. 
CMUK’un 8. Maddesi  “…. davaya bakma yetkisi suçun işlendiği yer mahkemesine aittir” hükmünü ihtiva eder. Ankara DGM Başsavcılığının Ankara 2 No’lu DGM’de 1999/98 E. No’lu dava dosyasına sunulan iddianamesinde de PKK’nin Lice ilçesi Fis köyünde kurulduğu, 1984 yılında Eruh-Şemdinli baskınları ile bugüne kadar eylemlerine devam ettiği belirtilerek, ekte sunulan 43 klasörde örgütün eylemlerini yoğun olarak Diyarbakır mahkemesinin yetki ve kapsamı içinde kaldığı anlaşılmaktadır. Gerektiğinde somut eylem fiil ve hareketlerinin belirleyici yoğunluğu OHAL rejimiyle idare edilen topraklardadır. İddianamede “Türkiye topraklarının bir kısmı…..” ibaresi ile kastedilen yerler bu topraklardır. İddianamede, sanığın ve örgütünün 1976’dan itibaren faaliyetlerini doğu ve güneydoğu illerinde sürdürme kararı vurgulanmaktadır. 
İddianamede, ileri sürülen ağırlıklı tipik eylemlerin hemen hemen tamamı iddiaya göre de, sözkonusu coğrafya da işlenmiştir. Suçlamanın kendi sistematiği ve mantığı açısından dahi, yer yönünden yetkinin Diyarbakır’da yetkili mahkemede olması gerektiği kuşkuya yer vermeyecek kadar açıktır. 
Ankara DGM’de müvekkil hakkında derdest olan 99/21 E. Sayılı dava dosyası, sadece Med-TV’deki bir konuşması nedeniyle açılmıştır. Diyarbakır, Van, Adana, Malatya, İzmir, İstanbul DGM’lerdeki tüm dosyalarda eylem ağırlığının Diyarbakır Mahkemesinin yetki kapsamı içinde kaldığı tereddüte yer bırakmayacak kadar açıktır. Nitekim, Şemdin Sakık için de yetkili Diyarbakır savcılığınca  soruşturma açılmış, dava  Diyarbakır Mahkemesi’nde görülmüştür. 
İç İşleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü’nün “PKK Terör Örgütü-1999 gizli ibareli raporu ve içeriği dikkate alınacak olunursa, örgütün faaliyet yoğunluğunun Diyarbakır Mahkemesi’nin kapsamında olacağı anlaşılacaktır. 
Ayrıca, Ankara DGM’ni 23-02-1999 tarihli tutuklama kararı ve gıyabi tevkif kararlarının vicahiye çevrilmesi kararları incelenecek olursa, G. Antep Sulh Ceza Mahkemesi’nin 10-02-1995 tarih 95/84 Sorgu sayılı gıyabi tevkif kararının, Ankara 2 No’lu DGM’nin 29.08.1997 tarihli 97/125D. İş sayılı gıyabi tevkif kararından önce olduğu ayrıca Adana DGM’nin 17-11-1988 tarih 1988/345 sayılı gıyabi tevkif kararının bulunduğu görülecektir.
Aynı şekilde, Diyarbakır DGM’nin Eruh-Şemdinli baskını ile ilgili soruşturmasının 1984 yılında başlatıldığı görülecektir. Bu kararlar dahi yetkili savcılığın Ankara DGM savcılığı olmadığını göstermektedir. Dava dosya dizisinin son klasörleri ise, OHAL bölge DGM’lerin evrakları oluşturmakta yetki hususuna açıklık getirmektedir. 
Ankara 2 No’lu DGM yetkisiz olduğu halde bu yargılamayı devam ettirmiştir. 
CMUK 8. Maddesine ilişkin 1412 sayılı yasanın gerekçesinde yer yönünden yetki ili ilgili bölümü bir kez daha vurgulayalım. “…..Şöyle ki, bir suçun ….. en ziyade alakadar olan ve esbabı sübutiyenin en ziyade bulunması ve kolaylıkla toplanması mümkün bulunan şüphesiz ki suçun işlendiği yerdir. Fazla olarak mühim suçlarda mahalli cürümde umumi efkarda teyyün vardır. Bunun için suçun işlendiği mahal mahkemesi evvel emirde ve münhasıran selahiyetli adledilmiş ve selahiyet bir esasiye olarak 8. Maddede tasrih kılınmıştır. ….”
Konu açıktır. Kriz Merkezi istediği için ceza muhakemeleri hukuku rafa kaldırılmış, Ankara DGM yetkili kılınmıştır 

3) Bu yargılamada ceza muhakemeleri hukuku hükümlerinin rafa kaldırıldığı , bir diğer önemli konu da, irtibaklı dosyaların birleştirilmesinde izlenen uygulama yöntemidir.
CMUK’un 2. Maddesi, davaların birleştirilmesi ve ayrılması konusuna açıklık getirmiş, üçüncü maddede murtabıt suçlar sayılmış, dördüncü maddede tahkikat sırasında davaların birleştirilmesi konusu düzenlenmiştir. Ceza muhakemeleri hukuku karşısında 1960 yılından bu yana görülen davalarda uygulana gelen teammüle bakılırsa görülecektir ki; 1960 menderes ve arkadaşları dosyası, 12 Mart sonrası THKO, DDKO, TİP, THKP-C davaları 12 Eylül sürecinde DİSK, TÖB-DER, Dev-SOL, Dev-YOL, TSİP, TKP, Kurtuluş ve MHP-Ülkü Ocakları yargılamalarında örgüt lideri birinci sırada olmak üzere, örgütün bütün davaları birleştirme suretiyle görülmüştür. SYNT  ve DGM yargılamalarında da aynı teammül devam etmiştir. 
Somut davamızdaki uygulamalarda ise, yasa ve teammüllerde olmayan özel ve olağanüstü bir yöntem uygulanmıştır. 
Müvekkilimiz hakkındaki tüm dosyaların “suçun yoğun işlendiği iddia edilen yer mahkemesi olan Diyarbakır Mahkemesi’nde görülmesi, yasanın amir hükmüdür. Siyasetin, yürütmenin yargıya müdahalesi bu amir hükmün yaşama geçmesini engellemiştir. 

4) Davamızda yargılamanın süresi dahi daha yargılama başlamadan yürütmenin müdahalesi ile adeta ilan edilmiştir. Cumhurbaşkanı da dahil olmak üzere, Adalet Bakanı diğer askeri ve idari otoriteler, savcılık yargının görev ve yetki alanına müdahale edercesine, daha yargılama başlamadan davanın en kısa zamanda bitirileceği yönünde açıklamalarda bulunmuşlardır. 
Ku?kusuz, ceza yargılanmasında kesintisizlik, sözlülük,devamlılık esastır. Eğer soruşturma yasalara, hukukun temel ilkelerini cereyan etmiş ve alt yapı hukuku olarak hazırlanmışsa, kaldı ki, herşeyin hukuka uygun cereyan ettiği durumda dahi, savunmaya her aşamada yetkili imkan ve süre verilmesi ilkesi vardır. 
31 Mayıs duruşmasına; yargı heyeti de dahil, yargılamanın hiçbir ayağı 43 klasör ve ekleri üzerinde çalışmasını tamamlayarak girmemiştir. Böylesi önemli bir yargılamada, nasıl olsa sonucu değiştirmeyecek mantığıyla, yasak savma kabilinden bir yargılama cereyan etmiştir.
İddianemenin okunması ve sorguyu mütakip aralıksız duruşma yapılması sonucu, cezaevinin askeri yasak bölgede bulunmasının getirdiği zorluklar da dikkate alındığında, yazılı delillere karşı gereken hazırlık maddeten olanaksız hale gelmiştir. Süre hakkaniyete uygun olmamıştır. İdam gibi en ağır cezai yaptırımı içeren, ayrıca içerik itibariyle son yılların en hacimli davasında izlenen süreç, tamamen özelin de özeli bir yargılama mantığının damgasını taşımıştır. 

5) Müvekkilimizin Türkiye’ye getirilmesinden bu yana “suçsuzluk karinesi” rafa kaldırılmıştır. 
Cumhurbaşkanından, komutanlardan, bakanlardan, savcılara medyanın her kesimine kadar “yargısız infaz” mantığı sergilenmiştir. Terörle Mücadele Yasasının bazı hükümlerinin Anayasa’ya aykırılık yönünden incelenmesi davasında, Anayasa Mahkemesi “suçsuzluk karinesi”nin önemini şöyle vurguluyordu; “Anayasının 38. maddesine göre suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz. Şu halde yüklenilen suç ne olursa olsun tüm sanıkların suçsuzluk karinesinden yararlanma ve kendisinin savunabilmesi her türlü olanağın sağlanması gerekir…. Eşitlikten uzaklaşmayı gerektirecek haklı bir neden ve farklı bir hukuksal durum yoktur.” (Anayasa Mahkemesi  31.03.1993 1991/18 Esas, 1992/20 K.   AMKD sy. 28)
Daha yargılama başlamadan, idam cezalarının infazı yönünde askeri ve sivil yetkililerin demeçleriyle adeta bir kampanya başlatılmış, suçsuzluk karinesi bu açıdan rafa kaldırılmıştır. Abdullah Öcalan davasında, suçsuzluk karinesinin yerini toplumsal linç mantığına paralel olarak “suçluluk karinesi” almıştır. 
Duruşmalara da katılan bir DGM savcısı infazla ilgili olarak AHİM kararının Türkiye’yi bağlamayacağını söyleyecek kadar, suçsuzluk karinesini umursadığını göstermiştir. Suçsuzluk karinesini ihlaller, ihlal edenlerin görev ve konumu nedeni ile mahkemeyi etkileme ve kuşatmaya dönüşmüştür. Örneğin, TBMM Başkanı 08.06.1999 tarihli gazetelere yansıyan demecinde “idam cezasının meşru ve idamın zaruri olduğu halkın böyle istediğini” belirtmiştir. 
Karar sonrasında Başbakan Yardımcısı Bahçeli, “millet vicdanının rahatladığını” belirtmiştir. Yine DYP lideri Çiller “karar uygulanmazsa hesap sorarız” demiştir. Başbakan yardımcısı Cumhur Ersümer, konu meclise geldiğinde “karara evet oyu vereceğim” demiştir. Cumhurbaşkanı karar sonrasında “bu bir caninin cezaya çarptırılması meselesidir” demiştir. (Hürriyet 17.07.1999)
Demirel, daha dava başlamadan tavuk hırsızının avukat istemesi fıkrasını anlatarak, “dürüst yargılama” hakkına ne kadar vaakıf ve saygılı olduğunu göstermiştir. 

6) İddianamede hazırlık ifadeleri basın yasası 30. Madde ihlal edilerek kamuoyuna açıklanmış, basın vasıtasıyla daha duruşma başlamadan kamuoyu belli bir yönde şartlandırılmıştır. 

7) Bu davada dürüstü yargılanma hakkının temel ilkelerinden olan “silahların eşitliği” yaşama geçmemiştir. 
Savcı iddianameyi hazırlarken, her türlü olanaktan yararlanırken, sanığa dava dosyası örneği dahi verilmemiştir. Savunma için gerekli dokümanlar vs. verilmemiştir. 
Yargı diyalektiğinin onsuz olmaz, üçlü saç ayağından sanık avukatlarına yapılan saldırılar, bizzat devletin organları tarafından müsamaha görmüştür. Avukatlık yasasının güvencesi altında görev yapan savunma avukatlarını sanıkla özdeşleştirme gibi, çağ dışı bir anlayışa karşı hukukun gereğinin yapılması bir zorunluluk olduğu halde, devlet bu duruma seyirci kalmıştır. Bu tür saldırıların avukatların şahsında yargının bağımsızlığını yaraladığı açıktır. 30.04.1999 tarihli duruşmadan sonra yazılı başvurulara rağmen sanık avukatlarına saldıran güvenlik görevlileri hakkında şu ana kadar hiçbir işlem yapılmamıştır. 

8) Yargılama AHİM’in kararlarına aykırı olarak bağımsız olmayan DGM’lerde başlamıştır. AİHS’nsin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir. 
30.04.1999 ve 31.05.1999 tarihinde mahkemeye sunduğumuz iki dilekçede AHİM’in İncal ile Çıraklar kararını örnek gösterek, DGM’lerin bağımsız mahkemeler olmadığını, askeri üye statüsünün değiştirilmesini bu değişiklik yapılmadan yargılamaya başlanmamasını ve “yargılamanın durdurulmasını” talep etmiştik. Ancak, taleplerimiz kabul edilmedi ve yargılamaya devam edildi.
Türkiye, Anayasa’nın 90. Maddesi uyarınca usulüne uygun olarak imzalanmış ve onaylanmış uluslar arası sözleşmelerin, iç hukukta kanun hükmünde olduğunu kabul ettiğine göre, “Pacta Sun  Servanda” yani ahte-vefa, sözleşmeye saygı kuralının gereğini yerine getirme yükümlülüğü altındadır. Bu yükümlülük, aynı zamanda yargıçları da bağlamakta ve kararlarını verirken AİHS’in ve özellikle olayımızda olduğu gibi 6. Maddenin yani dürüst yargılama koşullarının yerine getirilmesinin de gereklerini uygulamak zorundadır. 
Bir hukukçu olarak uyarılarımız dikkate alınmamıştır. Yürütmede dahil, ilgili ve uzaman her çevrenin DGM yasasında değişikliğin yapılması gerektiği yönünde görüş bildirmesine rağmen yargılamanın sürdürülmesi ulusal üstü hukuka aykırıdır. 
Mevcut yasa değişikliği de, DGM’lerin Bağımsız ve Tarafsız, Tabi , Hakim ilkesine uygun bir hale getirmemiştir. 
DGM’lerin kuruluşu,  işleyiş ve yargılama yöntemi bakımından ihlal edilen temel norm BM İHEB’nin 10 ve 11. Maddeleri ile bu maddeleri temel alarak düzenlenen AİHS’in 6. Maddesinde ifadesini bulan “dürüst yargılama hakkıdır.” 
DGM’ler tabiatın ilkesine aykırıdır. Çünkü; suçun niteliği ve suçluya göre kurulmuş, olağan yargı yerleri arasındaki görev ve yetki paylaşımına uymayan, kuruluş amacı yönünden tam da Kunter’in dediği gibi “belirli maksatlara uygun mahkeme kurma ihtiyacını ifade eden” kuruluş amacı yönünden genel ceza hukukuna aykırı olan; kavramların belirsizliği nedeniyle de, kişilerin hangi mahkeme önünde yargılanacaklarını “kesin olarak” bilmelerinin mümkün kılmayan “cezanın etkileyiciliğini sağlama” gerekçesiyle yargılama usulleri normal dışı olan (3713 sayılı TMŞ’nin ceza arttırımı ve infaz rejimi gibi) DGM’ler olağanüstü mahkemelerdir.
DGM’ler “Uzmanlık Mahkemesi” değildir. DGM’ler uzmanlıkla bağdaşmayacak kadar çok ve çeşitli suçları yargılamaktadır. Yine kuruluş ve yargılama yöntemleri bakımından genel yargıdan ayrılmıştır.  Bunun temelinde ise genel yargıya duyulan güvensizlik yatmaktadır. 
DGM’ler olağanüstü mahkemelerdir. “Herkesin mevcut hukuki usullerin kullanıldığı olağan mahkemeler ya da yargı yerleri tarafından yargılanmaya hakkı vardır. Olağan mahkemelere ya da adliye mahkemelerine ait yargı yetkisinin yerini almak üzere, hukuki süreçte mevcut usulleri layıkı ile kullanmayan yargı yerleri kullanılamaz” ilkelerine aykırıdır. 
DGM’ler siyasi mahkemelerdir. Sanığın suç olan eylemi nedeniyle değil, “siyasi saiki” esas alınarak görev alanı belirlenen DGM’lerin “siyasi mahkeme” oldukları tartışmasızdır. 
DGM’ler bağımsız ve tarafsız mahkemeler değildir. Yapılan yasal değişiklik de bu özelliği DGM’lere kazandıramamıştır. DGM’lerin bağımsız ve tarafsız olmadığının can alıcı örneği bu davada yaşanmıştır. Bu davada, dürüst yargılanma hakkı ilkesine aykırı uygulamalar sadece askeri üyeden kaynaklanmamıştır. Mahkeme, yukarıda izah ettiğimiz ceza muhakemeleri hukukuna aykırı tüm problemlerde bağımlı ve taraflı davranmıştır. Kriz Merkezinin uygulamalarına, savunma hakkının önündeki engellere, temel muhakeme prensiplerinin rafa kaldırılmasına göz yummuştur. 
Mevcut değişiklik ışığında dahi, davanın sivil üyenin baştan beri duruşmaların dinleyici olarak izlemesi, yapılan işlemin AİHS’ne uygunluğunu yaratmaz. Mevcut durumda dahi,  bu noktada yerel mahkeme kararının bozulmasını gerektiren temel bir nedendir. Dava bozulup, yeni değişiklikle tamamen sivil hakimlerden oluşacak heyette görülmeli ve tüm yargılama yeniden başlamalıdır. 
AHİM içtihatlarında da “ilk derece mahkemesinin kararının tamamen sivil üyelerden oluşan yargıtay tarafından incelenmesinin bu konudaki aykırılığı gideremeyeceğini, zira yargıtayın istinaf  merci olmayıp, sadece temiz merci olduğunu” belirtmiştir. (İncal kararı, 9.6.1998)
Kaldı ki, son anda karara dahil olan üye, hazırlık aşamasında sanığın tutuklanmasına karar veren üyedir. Bu halde teammül ilkelerine aykırıdır. 
Kısacası, asker üye DGM’lerden çıkarılmasına rağmen, DGM’lerin kuruluş, işleyiş ve nitelikleri gereğin sözleşmenin 6/1. Maddesi ihlal edilmiştir.

9) Yerel Mahkeme müdahale istemleri konusunda hukuka ve yasaya aykırılık içindedir.
CMUK 365’in espirisine aykırı bir şekilde “medahalenin” uygulama sahası genişletilerek, “doğrudan zarar görme” ölçütünün yerine “muhtemel, dolaylı zarar” ölçütleri geçirilerek talep eden müdahiller kabul edilmiştir. Yine müdahale talepleri kabul edilirken, “iddianamede sayılı eylemlerle sınırlı kalınması” yasaya aykırı bir şekilde ihlal edilmiş, iddianamede yer almayan eylemlerle ilgili genel ve soyut talepler mahkemece kabul edilmiştir. Bu yöndeki itirazlarımızı yerel mahkemece dikkate alınmamıştır. 
Kaldı ki, müdahale istemlerinde belirtilen olayların gerçek olup olmadığı, daha önce yargıya intikal edip etmediği, müdahil olanların daha önce bir yargılamada müdahil olup olmadıkları, iddia edilen olayların hangi örgütle bağlantılı olduğu, yine bu olaylar arasında güvenlik güçlerinin fiillerinden kaynaklı olanların bulunup bulunmadığı, meydana gelen zararın “doğrudan mı yoksa dolaylı yoldan mı” gerçekleştiği irdelenmeden ve bunu irdeleyebilmek için savunmaya da olanak tanımadan, olayların çoğunun gerekli belgeleri dahi temin edilmeden müdahale talepleri kabul edilmiştir. Sanığa yüklenen suçun niteliği ve gerekçesi müdahale talebinin kabulü için yeterli görülmüştür. Bu tür bir uygulama yasalar, hukuka tamamen aykırıdır. Böylesi bir hukuk dışı uygulama ile sanığın hakları göz ardı edilip, yargılama kamuoyunun duygusal etkisi altına sokulmuştur. 
Müdahale konusu eylemlerle ilgili son soru?turma boyunca, yasaya uygun delil ikamesi olmadığı için, müdahiller ilgili oldukları eyleme ait sorular değil, ideolojik nitelikli sorularla sanığa saldırmışlardır. Yasaya aykırı olarak sınırlama da getirildiğinden, katılmasına karar verilen müdahillerin davaya iştiraki de hukuka uygun olmamıştır. Beyanları alınması gereken konularda beyanları alınmamış, alınmaması gereken konularda beyanlarına başvurulmuştur. 

10) Sanığın, duruşma boyunca cam bölme içinde tutulması da yasalara aykırı bir uygulamadır.
Duru?mada da müdafi arasındaki iletişim imkanı kesilmemelidir. Güvenlik gerekçesiyle de olsa, sanığın avukatlarıyla iletişimi kesilemez. İletişimin kesildiği bir ortamda savunma görevi yerine getirilemez. CMUK böyle bir uygulamaya yer olmamasına rağmen, ilk kez bu davada sanığa cam kafes uygulaması yapılmıştır. Avrupa’nın bazı ülkelerinde bu uygulamanın yasal dayanağı vardır. 
AHİM bir kararında, Murro; V. İngiltere (8.2.1996) duruşma sırasında “yargılanan sanık hakkında güvenlik tedbiri almak mümkündür. Fakat alınması muhtemel olan bu güvenlik tedbirlerinin sanık ve avukatları arasındaki yazılı ve sözlü bilgi alışverişini engellememesi gerekir” demiştir. 
Olayımızda, yasalarda da hüküm olmadığına ve bu yönde bir mahkeme kararı bulunmadığına göre müvekkilin cam kafeste tutulmasına acaba hangi merci karar vermiştir. 

11) Duruşma Aleniyeti İhlal Edilmiştir. 
Duruşmada, sadece TRT ve Anadolu Ajansın çekim yapmasına izin verilmiş, diğer basın mensupları arasında ayrım yapılarak bir kısmının girişine izin verilmiştir. Sonuçta, duruşma salonunda cereyan edenler, tek taraflı olarak ve devletin istediği şekilde dışarıya yansıtılmış, kamuoyunun doğru bir şekilde bilgilendirilmesi engellenmiştir. Duruşma aleniyeti, fiziki engeller öne sürülerek ihlal edilmiştir, daha genel bir salonun yapılmaması aleniyetin kasıt ve güdümlü cereyanına yöneliktir.

Temel konularda kanıtladığımız gibi, karar CMUK’a aykırı yasada olmayan özel yargılamanın ürünüdür. Bu açıdan bizzati kararın kendisi hukuka aykırıdır. 
Gerek hazırlık aşamasında, gerekse son soruşturma safhasında, yargılamanın hukuka uygun hale getirilmesi için, ısrarlı taleplerimiz oldu. 

a- Savunma hakkı önündeki engellerin kaldırılması ve sanığa tutuklu statüsünün gerektirdiği yasal hakların tanınması taleplerimiz, gerek  30.4.1999 tarihli ara kararıyla, gerekse daha sonraki kararlarıyla, yerel mahkeme tarafından “idarenin görevine giren hususlardır” denerek red olundu.

b- Yetki, nakil, müdahillik, birleştirme konularındaki taleplerimiz hukuki olmayan gerekçelerle red oldu.

c- DGM’lerle ilgi en azından yasal değişiklik neticesine kadar mahkemenin durdurulması talebimiz red oldu. 

d- Başbakanlık Kriz Merkezinin davaya müdahalesine son verilmesine yönelik taleplerimiz dikkate alınmadı. Dava ile ilgili olarak cereyan eden “kriz hali uygulamaları” ile, ilgili idari yargıda açtığımız davanın neticesinin bekletici mesele kabul edilmesi yönündeki talebimiz de red oldu. 

e- Savunma için yeterli imkan ve süre istemleri red olmuştur. 

f- Cam kafes uygulamasının yasalara aykırı olması nedeniyle kaldırılması talebimiz karşılanmamıştır.

Hukuka Aykırı Olan Karar  Aynı Zamanda EKSİK ARAŞTIRMANIN ÜRÜNÜDÜR:

1- İddianemeye Konu Eylemlerle ilgili delil ikramesi yapılmamıştır., Maddi deliller araştırılmamıştır. 

2- İdari makamlar tarafından üretilen  verilerin dayanakları araştırılmamıştır. ( TLP. Kasetleri, kasetler, raporlar)

3- Müdahilliğine karar verilen kişilerin, hangi eylem nedeniyle kabul edildikleri tek tek saptanmadığı gibi, bu eylemlerle ilgili delillerin incelenmesi yapılmadığı için diyecekleri de sorulmamıştır. 

4- Yoklama Tutanağının Sorulmaması, nasıl yoklandığının daire görevlilerinin huzurda dinlenmemesi eksikliktir. 

5- İtalya İstinaf Mahkemesindeki iade dosyasının istenmemesi, Almanya’nın iade talebini içeren dosyanın istenmemesi eksikliktir. 

6- 1993’te başlayan süreçle ilgili sanık beyanları ışığında savunmam delillerinin toplanması talebinin reddi eksikliktir.

7- ‘Düşük Yoğunluklu Savaş’ tespitleri ile, ilgili tespiti yapan askeri ve idari otoritelerden görüşlerinin istenmemesi, dinlenmemeleri eksikliktir. 

8- Sanıkla ilgili atfı cürümde bulunanlardan etkileyici durumda bulunanların huzurda dinlenmemesi eksikliktir. 

9- Yerel Mahkemenin kararı da; iddia ve mütalaanın bir tekrarı niteliğinde olduğundan, aynı mantıkla dillendirilen 30000 kişinin ölümünden müvekkili sorumlu tutmuştur. Müvekkille yüklenen olaylar arasında sayılan, 1996-Ocak- Güçlü konak katliamı gibi bir çok tipik olayların dahi, akibetini araştırma gereğini mahkeme duymamıştır. 

Yerel mahkeme, kollektif ceza sorumluluğu gibi demokratik hukuk sistemlerinde olmaması gereken bir sorumluluk anlayışıyla, resmi makamlarca ifade edilen 30 bin kişinin tümünün ölümünden müvekkili sorumlu tutarlarken ; General Bahtiyar’ın öldürülmesi, Eşref Bitlis Olayı , Kürt aydın ve işadamlarına yönelik saldırılar, (Musa Anter, Vedat Aydın, gazeteciler ve HEP-DEP-HADEP üye ve yöneticilerinin öldürülmesi ), 3 bini aşkın köyün yakılması ve 3 milyonu aşkın insanın göçe zorlanması, 4 bini aşkın faili meçhul cinayetlerle ilgili, en azından tipik olanlarla ilgili bir araştırma ve değerlendirmeye gitme gereksinimini duymamıştır. 

Bu bölümde anlatmak istediğimiz, Yargılamanın C.M.H’ na aykırı yapılarak, hukuka aykırı bir karar üretilmesi; hukuka aykırılığın beraberinde yargılama hukuku açısından çok önemli eksiklikleri taşımış olmasıdır. 

Yargılama ve ürünü karar sadece C.M.H’ na aykırı ve eksikliklerden dolayı hukuk dışı bir karar olmakla kalmamış, aynı zamanda Anayasanın 138. M. İhlal  edilerek üretilmiştir. 

Yargılama sürecine Cumhurbaşkanı ‘savunmaya’  önem vermediğini ima eden fıkralarıyla müdahele etmiştir.  (ünlü suçlu-avukat  fıkrası, gazeteler)

Yargılama sürecine ; Başbakan 16.02.1999 tarihli açıklamasıyla, Başbakan yardımcısı D. Bahçeli ve Hükümet ortağı  ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz,  “Mahkeme idam cezası verirse, biz mecliste öne alır çabuklaştırır ve evet oyu veririz.” Şeklindeki açıklamalarıyla müdahale etmişlerdir. 

Yine Meclis Başkanı “idam zaruridir” açıklamasıyla, yargılama sürecine madahalede bulunmuştur. 
Yargılama sürecinde medya; Basın Yasasına ve Ceza yasalarına aykırı bir şekilde, sürekli yargıyı etkileyici yayınlarda bulunmuşlardır. Bu durum karşısında savcılar harekete geçmemiş, RTÜK görevini kötüye kullanarak hiçbir uyarı gereği duymamıştır. 
Yargılama sürecinde; yargılamayı etkilemek için sürekli izinsiz gösteriler yapılmış; ilkokul çocuklarının dahi Mudanya Kaymakamlığı tarafından organize edilen gösteriler, kampanyalara dönüştürülmüştür. Ceza yasalarına göre, suç teşkil eden bu eylemlerin önlenmesi bir yana, resmi makamlarca ve güvenlik güçlerince sürekli destek görmesi suretiyle, yargı etki altına alınmıştır. 
Yargılamanın en kısa zamanda bitirilmesi gerekeceği ve bitirileceği daha yargılama başlamadan tüm idari ve askeri otoritelerce dillendirilmi?tir. 
Adaletin kirlenmemesi yargının bağımsızlığı ile mümkündür. Bu yargılama ile ilgili en çok yara alan noktalardan biri yargının bağımsızlığı sorunudur. Bu noktada herkesin demokratik refleks göstermesi ve yüz akıyla sınav vermesi gerekir.  İki örnek verelim. 1) 1966 Ben Bardna  suikastinde dönemin Adalet Bakanı, sorgu yargıcı Casamayor’dan kamuoyundaki duyarlılığı gözeterek davayı uzatmamasını istemiş, yargıcın bu müdahaleyi talimatı basında duyurması üzerine Bardna yargıç hakkında disiplin cezası uygulamak istemiştir. Kamuoyunda kıyamet kopmuştur. ( Sami Selçuk 1999 Adli Yılı açılış konuşmasından) 

2) Savaş sonrasında İtalya demokrasiye geçti. Faşizm döneminden kalan ve valilere doğduğu kentten başkente gidenleri kanun karşısına çıkarma yetkisi veren zorunlu sürgün yasasını Anayasa Mahkemesi iptal etti. Halkın sevgilisi De Gaspeli düzeni sağlamak ve suçluluğu önlemek için bu yasaya gerek olduğunu, yeniden çıkaracaklarını duyurunca Anayasa Mahkemesi Başkanı Prof. Dr. De Nicola bir bildiri yayınladı. Başbakanı eleştirdi ve hükümet karara uyuncaya değin Anayasa Mahkemesi’nin hiçbir davaya bakmayacağını Roma’dan ayrılıp Napoli’ye taşınacağını açıkladı. Dediğini de yaptı. Böylelikle belki de yargının tarihinde ilk kez bir sivil itaatsizlik olgusu yaşanıyordu. Kamuoyunda kıyamet koptu, grevler başladı, bunalım çıktı. En son sonda Başbakan De Gaspeli iptal kararına uyacaklarını bildirmek ve özür dilemek zorunda kaldı. Mahkeme Roma’ya döndü. (Sami Selçuk 1999 yılı Adli Yılı Açılış Konuşması)
Sadece, savunmanın yargıya müdahalelere karşı çıkmasıyla yargı bağımsızlığı yaşam biçimine dönüşemez. Bizzat yargı organlarının ve yargıçların da, davanın boyutu ne olursa olsun, idari ve askeri organların etkileme çabalarına karşın hukukçu reflekslerini gösterebilmeleri gerekir. 

C) YEREL MAHKEMENİN ESASA İLİŞKİN SAPTAMALARI BİLİMSEL TARİHİ VE SOSYAL GERÇEKLİKLERE AYKIRIDIR. 
Yerel mahkemeye göre “Türkiye’de Türk-Kürt ayrımı yoktur. Gerek yasalar önünde, gerekse uygulamada fiiliyatta herkes eşittir.” Yine yerel mahkemeye göre göçlerin, köy boşaltmaların kaynağı ve sebebi de “PKK terör örgütüdür.” “Göç edenleri göç edilen yerde insanlar kucaklamıştır. Tarih boyunca Kürtler üzerinde hiçbir baskı olmadığı gibi, Kürtler’in inkarı savı da doğru değildir.” 
Yerel mahkeme PKK olgusunun tarihi, sosyal, ekonomik, kültürel nedenlerini görmezlikten gelmektedir. Çatışmaların, göçün, ölümlerin tek nedeni PKK gösterilirken, PKK’yi doğuran etmenler, cumhuriyet tarihi boyunca izlenen politikalar ve uygulamalar demokrasi, özgürlük, insan hakları problemleri objektif bir uygulamaya tabii tutulmamaktadır. Sosyolojik ve bilimsel gerçekliğe aykırı resmi görüş yerel mahkeme kararına aynen yansımıştır. 
I. Dünya Savaşı sonrası, Anadolu’da Kürtler ve Türkler’in ortak direniş ve savaş sonrasında Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurulması, 1924 Anayasası ile ulus-devlet sürecine girilmesi, yalnızca Türkler’in varlığına dayalı anayasal ve yasal düzenlemelere girilmesi “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür. Türkiye’de Kürt yoktur.” anlayışının günümüze kadar süren ve bu davayı  da kapsayan, sosyal olayların nedeni olduğu gerçekliği, yerel mahkemenin kararında görmezlikten gelinmektedir. 
Eğer bir halk doğal olarak var ise dili, kültür ve hakları da olacaktır. Anayasalarla, yasalarla, mahkeme kararlarıyla, ısmarlama sözde bilimsel görüşlerle, suni teorilerle bu gerçek ortadan kaldırılamaz. Türkiye’de ise, başlangıçtan beri nesnel gerçekliğe ters düşen resmi görüş ve düşünceler baskı, yasak ve şiddet yöntemleriyle kabul ettirilmek istenmiştir. Resmi ideolojinin tersi düşünceler açıklamak, taleplerde bulunmak “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü yok etmeye yönelik bölücülük” sayılmış ve her dönemde en ağır bir şekilde cezalandırılmıştır.
Yerel mahkeme özel yasalardan, özel mahkemelerden, özel yönetim  biçimlerinden oluşan ayrımcı ve inkarcı, hukuki-idari yapıyı görmezden gelmektedir. Takrir-i Sükun yasası, Tunceli Kanunu, Mecburu İskan Kanunu, İstiklal Mahkemeleri, Sıkıyönetim İdareleri, Kürtçe dil yasakları, Olağanüstü Hal rejimleri, kararnamelerle yönetim, özel TİM, koruculuk gibi örgütlenmeler bunların örnekleridir. 
Hukuki gerçeklik, bilimsel ve sosyolojik gerçeklikle örtüştüğünde, inandırıcı ve kalıcı olur. Yerel mahkeme davanın özüne, temeline sosyal, siyasal, ekonomik ve tarihsel koşullar bütünlüğü içinde bakamadığı için sağlıklı bir sonuca ulaşamamıştır. 
On beş yıldır sürdürülen silahlı mücadele “düşük yoğunluklu çatışma” olarak değerlendirilirken, nedenler bir tarafa atılarak sonuçların tamamen bir tarafa, somut müvekkile atfedilmesi, bilimsel bir değer taşımadığı gibi, hiçbir hukuk mantığı ile de izah edilemez. Meclisin Susurluk raporlarında belirtildiği üzere, binlerce köyün güvenlik gerekçesiyle yakılıp boşaltılması, binlerce faile meçhul cinayetler, çeteler, adam kaçırmalar devletin güvenlik görevlilerince sürdürülen terörist faaliyetlerin birlikte değerlendirilmesini gerektirir. 
Yerel mahkeme “terör” tanımına bilimsel yaklaşmamaktadır. “Terör” tanımına yürütme gibi değil hukuki kriterler ışığında yaklaşmak gerekir. OHAL Bölge Valisi’nin Haziran 1999 tarihli açıklaması dahi dikkate alınırsa (bu açıklamaya göre 1984’ten bu yana sadece OHAL Bölgesi’nde 17825 olay meydana gelmiş, 28180 PKK’ li etkisiz hale getirilmiş, 602’si yaralı 2287 kişi teslim olmuş) ayrıca bugün 9000 civarında tutuklu ve hükümlü ve 30 bini aşkın kişinin de DGM’lerde yargılandığı, müvekkilin ifadelerine göre 10 bine yakın halen silahlı mensubunun ve 10 binlerce de faaliyet gösteren mensubunun, yüz binlerce sempatizanın da bulunduğu dikkate alınırsa, PKK’nin yaygın örgütlenmesi konusunda fikir verebilir, böylesi bir örgütlenmenin tarihi, ekonomik sosyal ve siyasi boyutlarını siyasal bilimciler ve akademisyenlerce tespiti gerekliliği ortadadır. Resmi veriler dahi, ortada basit bir terörist örgütün değil, bir dönem silahlı mücadele yürütmüş muhalif bir örgütün varlığı ortaya çıkmaktadır. 
Aslında, geçmişte Genelkurmay Başkanlığı’nın resmi açıklamasındaki “düşük yoğunluklu çatışma” değerlendirmesi de, resmi görüşü çürütmektedir. 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’ndaki terör tanımı bilimsel değildir. Bu yasa ile terör suçları alabildiğine geniş tutulmuş, düşünce suçluları bile terörist sayılmıştır. Yerel mahkeme kararının “terör” değerlendirmesi evrensel hukuk kriterlerine ters düşmektedir. Söyle ki;

a) BİRLEŞMİŞ MİLLETLER BELGELERİ IŞIĞINDA TERÖR TANIMLAMASI 
Birleşmiş Milletler belgelerinde, terörist eylemin ne olduğu yönünde somut bir bilgi yoktur. Bir ülkenin hükümeti, toplumun tümünü temsil etmiyorsa, ülkenin yönetimi demokratik değilse, isyan hakkı ve belli koşullarda self-determination hakkı meşru görülmektedir. Terörist eylem uygulama ve yöntem kazanmakla birlikte, terörizmin tanımı daha çok masumların öldürülmesi olarak kabul edilmektedir. Böylesi bir tanımda hem örgütler, hem de devletler terörizmin tanımını olabilmektedir. 
İHEB Madde 30, Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi  Madde 5/1 uyarınca, özgürlükleri yok etme özgürlüğü tanınmayacağı kurala bağlanmıştır. Bu kuralın kapsamına devletler, kişi toplulukları ve bireyler de alınmıştır. Bir ülkede silahlı çatışma “terör” olarak algılanacağı yerde “uluslar arası veya iç nitelikli  silahlı çatışma” olarak da tanımlanabilmektedir. Böylesi durumlarda insancıl hukuk açısından Cenevre Protokolleri önerilmektedir. 
BM Genel Kurulu bir “Uluslar arası Terörizm Komitesi” kurarak, 1979 yılında 34/145 sayılı karar ile, masum insanların öldürülmesinin veya hayatlarının tehlikeye atılmasının veya temel haklarının çiğnenmesinin kabul edilemeyeceği, bu uygulamanın sömürgeci ve ırkçı yabancı yönetimler tarafından halkın bağımsızlığını engellemek için yapılabileceği saptanmıştır. 
1985/ 40/61 no, 1987/159 no sayılı kararlarda ırkçı, anti-demokratik ve totaliter devletlerin hukuka aykırı olarak bulundukları yerlerdeki halkları umutsuzluğa iterek, onları teröre başvurmak zorunda bıraktıkları biçiminde özetlenebilir. Dolayısıyla, genel kural bu türden olayların önüne geçilmesi için, devletleri demokratik olmaya çağırmaktadır. BM Genel Kurulu, 18.11.1994 tarihli karar ile birçok sözleşmeye göndermede bulunduktan sonra, BM taraf devletler terörün her biçimiyle reddedilmesini kabul etmiş, nerede olursa olsun ve kim tarafından yapılırsa yapılsın suç olduğu ve haklı görülemeyeceğini belirtmiştir. 

b) A.H.İ.S AÇISINDAN BAKILDIĞINDA, 
Sözleşme hukuku, özellikle terörle mücadele gerekliliğini gözeterek, taraf devletlere bazı sınırlamalar yapabilmelerine olanak tanımaktadır. Terörün önlenmesi amacıyla getirilen bu sınırlamalarda, demokratik toplum gereklerinin ölçüsü şarttır. “Terörizmin Önlenmesi ve Cezalandırılması Hakkında Avrupa Sözleşmesi” bölgesel düzeyde Türkiye’nin taraf olduğu bir sözleşmedir. Uçak ve gemi kaçırma, milletler arası alanda korunan kişilere saldırı, rehin alma vs. konularında suçların önlenmesi ve cezalandırılması yanı sıra, 5. Md.’ye göre “kendisinden iade istenen devlet, iadeyi isteyen devletin bir kimseyi ırkı, dili, dini veya siyasi inancı sebebiyle yargılanması amacıyla yaptığına inanırsa iade etmek mecburiyetinde değildir” denilmektedir. Bu açıdan, Öcalan’ın yakalanma ve teslim biçimi, iade sözleşmeleri ışığında Avrupa Sözleşmesi’nin de aynı zamanda ihlali anlamındadır. Terörizm ile mücadele eden devletlerin, terörist ve  hukuk dışı yöntemleri kullanmama yükümlülüğü de bulunmaktadır. 
PKK’nin değerlendirilmesi için 1984 öncesine bakalım. 12 Eylül askeri darbesi yapılmış, insan hakları ihlalleri diz boyu, Kürtçeye yasak getirilmiş, cezaevlerinde katliamlar, şiddet her alanda baskı PKK’nin silahlı mücadeleye yönelmesi şartlarını yaratmıştır. Irkçı, asimilasyoncu, şoven baskıların insan onuruna yöneldiği uygulamalar, beş devlet tarafından Türkiye aleyhine devlet başvurusu olarak AHİM önüne götürülmüştür. Yerel mahkeme, bu koşul ve kriterleri dikkate almadan, “politik suç” değerlendirmesi yerine, basit bir “terör” saptaması yapmaktadır. 

BM Genel Kurulu’nun 1994 tarihli kararının dayandığı şu ilkeler yargıca dikkate alınmalıdır. 
a) BM Anlaşması ve İHEB, 
b)  Temel insan haklarının başında gelen yaşam hakkı 
c)  1993 Viyana Bildirgesi 
d)  48/122 sayılı 1993 tarihli BM kararı
e)   İnsan Hakları Komisyonu’nun 4-3-1994 tarih 1994/46 sayılı kararı ile Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması hakkında alt komisyonun 1994/18 sayılı ve 25-8-1994 tarihli kararındaki kriterler
f)  Kopenhag kriterleri 
PKK’yi doğuran daha da somut olarak vurgulanacak olursa, Kürt sorununda yıllardır izlenen zor ve inkar politikaları görülmedikçe verilecek her karar kalıcı olmayacaktır. 

C) MAHKEME DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİNDE CEZA MUHAKEMELERİ HUKUKUNA UYGUN YÖNTEMLERİ İZLEMEMİŞTİR
– Dosya konulan resmi rapor ve çözümlemelerin doğruluğu bilimsel değeri, dayanağı, hangi koşul ve araçlarla istihsal edildiği araştırılmamış, değerlendirilmemiştir. 
– Delilde olması gereken temel özellikler ışığında (gerçekçilik, akılcılık, olaya tekabül edicilik, ispat kabiliyetinin olması, müştereklilik,  bilimsellik) resmi ve idari makamlarca verilen süzgeçten geçirilmemiştir. 
– Ceza yargılamasının, delillerle bağlı olması ve beraberinde gelen vicdani delil sistemi, dosyaya sunulan evrakların çok yönlü ve ayrıntılı incelemelerden sonra, delil olarak kabul edilmelerinin gerektirmektedir. Delil, uyuşmazlığa neden olan fiilin veya hukuki olgunun, olduğuna veya olmadığına, yargıcı inandırmak için yargılama hukukunun kabul ettiği ispat araçlarıdır. Böylesi önemli bir davada, bu özelliklere dikkat edilmediği için, yargılama ve sunulan deliller üzerindeki bilinmezlik hala sürmektedir. Çelişiklilik ilkesi gereği, kayda değer evraklar yargılamanın taraflarınca çok yönlü tartışılmalı ve incelenmelidir. Deliller, gerek elde ediliş tarzı ve gerekse de, kullanılma biçimi açısından yasallık ilkesine uygun olmalıdır. 
Mevcut dava dosyası, 43 klasör ve yaklaşık 14 bin belgeden oluşmaktadır. Bu belgelerin çoğu, askeri ve emniyet birimlerinin subjektif kanaatlerinden oluşan bilgi ve raporlardır. Belgelerin bir kısmı ise, PKK’ye ait dokümanlar niteliğindedir. Başka bir kısmı ise, PKK ile organik veya inorganik ilişkili olduğu iddia edilen kurum ve kuruluşlara, kişilere ilişkin yargılama dokümanları, ifadeler ve basın açıklamalarıdır. Mahkeme, bu verileri maddi gerçeği ortaya çıkarmak için, muhakeme hukukunun gerektirdiği şekilde bir analiz süzgecinden geçirmemiştir. 
Beş günlük yargılamada müvekkilimizin “olayları kabul ediyorum” demesi ile yetinmiş, tek tek sübut delillerin ortaya konması, böylelikle suçun unsurlarının irdelenmesi, delillerin doğruluk derecesinin araştırılması, savunma delillerinin toplanmasına ve tartışmasına olanak tanınması yoluna gitmeden esasa hükmedilmiştir. 
Binlerce olayın nedeninin araştırılmaması siyasi, sosyal, tarihi, ekonomik, kültürel boyutlarının incelenmemesi, sorunun temeline inilmemesi , yargılamanın tek kişi şahsında tüm örgütten  ve olaylardan soyutlanması yoluyla hükme ulaşılması yargılama kurallarına aykırıdır. 

D) YEREL MAHKEME SUÇ VASFINDAN YANILMAKTADIR
Yerel mahkeme, TCK 125. Maddeyi ve 168/1 Maddedeki “amirlik, yöneticilik, sevk ve idare” kavramlarının gerek öğretideki gerekse mehazdaki espiriden farklı yorumlayarak, tipiklik ilkesine aykırı suçun unsurları açısından yapay ve yazılı olmayan suç tipi yaratarak yorumlamaktadır. Bu yorumlayış, aslında olağanüstü dönemlerde, TCK 125, 146, 168 Md’lere yürütmeyi tatmin edecek bir açılım getirme gayretinin devamıdır. 
Yerel mahkeme, 125. Md’deki suçun bir zarar suçu olarak değil, bir tehlike suçu olarak değerlendirmektedir. Bu değerlendirme öğretiye aykırıdır. 125. Maddedeki suç yöneticisi hareketten ayrı suçtur. Bu suçtaki özellik, amaç suçu gerçekleşmeye, bireylerin varlığı halinde yöneticinin tamamlanması, veya teşebbüs derecesinde kalması durumunda, aynı ceza ile cezalandırılmasıdır. Diğer bir deyişle, bu suçta özellik, neticeyi yaratmaya uygun hareketin varlığı koşuluyla, TCK 61 ve 62 maddelerinin teşebbüs kurallarının uygulanmasıdır. 
Bu nedenle, gerek 125 gerekse 146’daki suçlar, yerel mahkemenin görüşünün tam tersine, tehlike suçu olmayıp zarar suçudur. Bu sebeple, gerek 125, gerekse 146 maddedeki suçların işlenmiş olması için, hiç değilse “teşebbüs” derecesinde “uygun eylem” gerçekleşmiş olması gerekir. Hazırlık hareketleri, icra hareketi olmadığına göre, gerek “silahlı çete”nin eylemleri gerek diğer hazırlık hareketleri amaç suçunun uygun eylemi olmadıkça ne 125 ne de 146 maddeyi ihlal etmiş olmaz. 
Ceza uygulaması açısından, teşebbüs kurallarının uygulanmayışı eylemin yapısal niteliğini değiştirmez. ( Petroçelli, Padova 1955-21, 23, Torino 1955-5, 122 Özek, Siyasi İktidar… 120-122, 150-153) silahlı çetenin amaç suç açısından, tehlike yaratacak eylemin amaç suç yaratması kendiliğinden, amaç suça uygun eylem olması anlamına gelmez. Bu nedenle, öğretide bu suçlara “teşebbüs suçu” adını verenler de vardır. ( Crespi, Stella, Zuccala) 
125 ve 146 maddelerde yer alan amaç suç tiplerinin, diğer suçlara oranla özelliği, sadece tamamlanmış suç-teşebbüs derecesinde kalmış suç ayrımının yapılmamasıdır. Bu maddelerle ilgili özellik, teşebbüs kuralının uygulamaması ile sınırlı olduğuna göre, bu özellik dışında kalan hukuksal konularda genel kuralların uygulanması gerekir. Bu nedenlerle, “amaç suçun” , “salt tehlike suçu” olarak nitelendirilmesi yerinde değildir. “Salt hareket suçu” veya “salt tehlike suçu” hareketten ayrı neticenin öngörülmediği suç tiplerine verilen isimdir. Oysa, 125. Maddede hareketten ayrı netice öngörülmektedir. Bu açıdan değinilen suç tipi “zarar suçu” niteliğindedir. 
Ceza uygulaması açısından, suçun tamamlanması ile teşebbüs derecesinde kalması arasında ayrım yapılmaması. salt tehlike suçu nitelendirmesine hak vermez. Yerel mahkeme, yasada geçen “matuf fiil” kavramında tehlike neticesi açısından yorumlanmaktadır. Ve bu noktada yanlış yorumlanmaktadır. Oysa, TCK 125. Maddede kullanılan “matuf fiil” eylemin öngörülen zarar neticesini yaratmaya uygunluğun araştırılması zorunluluğunu belirtmektedir. Eylemin neticeyi yaratmaya uygunluğu aranmak zorunluluğu söz konusudur. Böyle olunca, kişinin eyleminin 125. Madde kapsamında görülebilmesi eylemin neticeyi yaratmaya uygunluğunun saptanmasına bağlıdır. Uygunluğunun saptanması failin kastının vasıtanın elverişliliğinin ve eylemin “zarar neticesi” açısından uygunluğunun belirlenmesine bağlıdır. ( Mazoni, Özek hazırlık hareketleri, İcra hareketleri)
Değinilen nedenledir ki, silahlı çetede görev üstelen kişinin eylemi amaç suç açısından öngörülen “zarar neticesi”ne uygunluğu saptanmadan, amaç suça iştirak olarak nitelendirilemez. Amaç suça iştiraktan söz edilmesi için, kişinin eyleminin “silahlı çete” açısından önemi, etkinliği, yoğunluğu değil, amaç suça gerçekleştirmeye uygunluğu, diğer bir deyişle eylemin netice bakımından nedensel değeri göz önünde bulundurmak gerekir. ( Panagia, Özek) 
Mevcut kararda,  yerel mahkeme müvekkilin eylemini, “silahlı çete” içindeki önemini, etkinliğinin ölçü almış, eylemin netice bakımından nedensel değer kriterini ise, rafa kaldırmıştır. Dairenizin 12-5-1987 gün ve 739/2514 sayılı kararı da, yerel mahkemenin kriterlerinin yanlışlığını göstermektedir. 
Silahlı eylem aşamasını aşan bireylerin, amaç suç açısından “zarar tehlikesi” yaratıp yaratmadığını, amaç suçu gerçekleştirmeye uygunluğu değerlendirmesinin bir yana bırakılarak, kişinin silahlı çete içindeki konumunu ve eylemini silahlı suç tipinin sınırlarını aştığı kararına varılarak, failin amaç suçu işlediğinin veya suça iştirak ettiğinin kabul edilmesi salt “amacı” , “iradesi” nedeniyle cezalandırılması anlamına gelir. ( Kaldı ki somut davamızda sanığın iradesi 1993’ten beri dosyadaki belgelerden de anlaşılacağı üzere, sürekli birlikte yaşamak, ortak vatan, ortak cumhuriyet temelinde eşit ve özgür bir yönetim biçiminin tesisidir. ‘93’ten bu yana sanık örgütü de, bu çizgiye adım adım hazırlamış, bu anlayış olgunlaştırmıştır. )
Kaldı ki, böyle bir uygulama 125. Maddenin açık ifadesine de aykırıdır. “Matuf fiil” ifadesi, kişinin eylemini zarar neticesi açısından somut ve yakın tehlike yaratmasını, teşebbüs durumunun varlığının aranmasını zorunlu kılmaktadır. Salt irade nedeniyle kişinin cezalandırılması, Anayasa’nın 38. Maddesinde yer alan “Ceza sorumluluğunun kişiselliği” kuralına aykırıdır. (Ragno)

Ayrıca şu husus önemlidir. Eylemin kesildiği anda amaç suç açısından “teşebbüs” durumu mevcut değilse, eylem amaç kapsamında sayılamaz. Eylemin somut koşullar içinde değerlendirmesi yapılmadan, silahlı çete sınırının aşıldığı varsayılarak sonuca varılması, netice açısından uygun hareketin rastlantısal olarak belirlenmesi anlamına gelir. 
Yerel mahkemenin, 125. Madde ile ilgili değerlendirmesi “şekli suç” anlayışını diriltmektedir. Oysa şekli suç, eski öğretide salt hareketten ibaret sayılan ayrıca neticenin bulunmadığı ileri sürülen suç türleri için kullanılan bir deyimdir. Günümüz öğretisi “salt hareket suçunun” olamayacağını kabul etmektedir. 125 maddedeki suçun, neticesiz şekli suç olarak nitelendirilmesi olanak dışıdır. Yerel mahkeme, 125’teki suç tipini aramayıp “ileri eylem safhası” anlayışı ile 168’i aşan her hareketin 125 kapsamında değerlendirme yanlışına dü?mektedir. 
Müvekkil açısından eylemin kesildiği anda amaç suç açısından “teşebbüs” durumu mevcut değildir, manevi unsur açısından da mevcut değildir. Tipe uygun fiil açısından mevcut değildir. Ayrı bir devlet, topraklardan bir kısmını ayırmak teşebbüs durumu söz konusu değildir. Bu açıdan da, 125. madde saptaması inandırıcı değildir. 
Müvekkil, somut eylemi olmayan, ayrı devlet kurma olmayan ve örgütü bu çizgiye getiren örgüt üst düzey yöneticisidir. Yerel mahkeme müvekkili samimi değerlendirmiyor. İçtenliği ölçen tarihi önyargılardır, pratiktir. Şu ana kadar ki gelişmeler müvekkilin ayrılıkçı olmadığını kanıtlamıştır. 
Yerel mahkeme soyut ve genel iştirak anlayışıyla değerlendirme yapmaktadır. Oysa hukuken “iştirak” her bir somut fiil açısından irade ve nedensellik unsurlarının varlığı göz önünde bulundurulmak suretiyle saptanır. Örgütün üst düzey yöneticilerinin, genel anlamda eylem aşamasına geçilmesi konusundaki kararları genel bir karardır. Şiddet eylemini gerçekleştiren kişilerin, tek tek belirlenen fiillerinin işlenmesi konusunda somut bir karar alınmadıkça, iştirak söz konusu olamaz. 

Ayrıca “azmettirme” dolayısıyla bir kişinin sorumlu tutulabilmesi için, azmettirilen kişi de, suç teşkil eden fiili işlemek düşünce, irade ve konumunda bulunması gerekir. Suç teşkil eden fiili işleyen kişinin, esasen bu suçu işlemek konusunda bir niyet veya kararı mevcutsa, suçun işlenmesi konusundaki manevi hareketler “azmettirme” olarak kabul edilemez. 
Esasen, örgütün eylem aşamasına geçmesi konusunda karar vermek, çete “amirlik ve komutanlık” hareketidir. Üste düzey yöneticilerinin belirtilen türden karar almaları şiddet eylemlerine iştirak anlamına gelmez. İştirakın varlığı varsayılsa dahi, örgütün eylem aşamasına girmesine karar veren fakat, şiddet eylemlerine katılmayan kişiler olsa olsa, fer’i manevi şerik sayılabilirler. Silahlı çete üst düzey yöneticilerin belirli konularda karar almaları, 168. Madde kapsamındaki bir hareket olduğuna göre, 125. Maddedeki “amaç suç” tipi açısından nedensel değer taşımaz. Zira, karar alanlar 125. Maddedeki fiile yönelik icra hareketine katılmamışlardır. 
168. maddedeki suçun unsurlarını oluşturan olguların,  125. Maddeyi ihlal ettiği, kabul edilen fiile iştirak karinesi olarak nitelendirilmesi mümkün değildir. 125. Maddeye aykırı bir fiilin varlığı ve bu fiile iştirakın bulunup bulunmadığı, silahlı çetenini yapısına göre değil, doğrudan 125’i ihlal ettiği ileri sürülen icra hareketleri açısından değerlendirilmelidir. Bir suçun unsurunu, diğer suç açısından iştirak karinesi olarak kabul etmek, birbirine yabancı iki öğeyi özdeşleştirmek yanılgısını içerir. 
Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, gerek manevi unsur, gerek maddi unsur (fiil, fiilin tipe uygunluğu , hukuka aykırılıklar), müvekkilin konumunun 125. Madde kapsamında değerlendirilmesi örtülü maksat sorumluluğuyla ulaşılmış, nesnel gerçeklikle örtüşmeyen, hukuki değeri olmayan bir karardır. Müvekkilin, mevcut ceza hukukunun sistematiğindeki konumu, ancak 168/1 madde olarak düşünülebilinir. Bu da, ancak statik ceza anlayışıyla yaklaşılırsa olur. Oysa, dinamik ceza anlayışıyla bakıldığında suçun nedenleri ortaya konduğunda Kürt sorununun çözümsüzlüğünün asıl sorumlusunun devlet politikaları olduğu kabul edildiğinde; başta devlet olmak üzere, suçlunun sistem olduğu ortaya çıkar. Bu halde de, gerçek suçun ancak tüm taraflarıyla birlikte tribünal mahkeme olduğu açıkça söylenebilir. 

Yerel mahkemenin ölüm cezasına hükmetmesi, insan hakları hukuku için, demokrasinin gelişimi için insanları ve halkların barış hakkı için, halkların kardeşliği için bir tehlike, bir ihlal, bir yargı ayıbıdır. Türkiye’de herkes bilmelidir ki, 15 yıldır durdurulan idam cezalarının infazının yolu açılarak hiçbir sorun çözülemez, hiçbir yarar sağlanamaz. Türkiye’yi 21. Yüzyıla idam gibi bir canavarlıkla sokmaya kimsenin hakkı yoktur. 
İdam, ulusal üstü hukukun etiği açısından bir suçtur. Yani, artık ceza olarak dahi kabul edilmemektedir. Avrupa Konseyi üyesi tek ülkede sadece Türkiye’de kalmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ek 6 no’lu protokolünün tüm Avrupa ülkelerince imzalanmasına rağmen, Türkiye AB aday üyeliği sürecindeki bir toplumun bir kesimini memnun, bir tarafın da üzülmesi sonucunu doğuracak idam cezasının infazı kabul edilemez.
Tüm dünya hızla idam cezalarını tarihin çöplüğüne atma gayreti içindedir. Kuzey komşularımız Ukrayna ve Rusya, idam cezalarını durduracaklarına dair sözlerini tutmadıkları için, 1997 yılında Avrupa Konseyi tarafından kınanmıştı. Ayrıca, Avrupa Parlamentosu aldığı bir kararla, Rusya ve Ukrayna’da idamları durdurmamasından duyulan hoşnutsuzluk belirtilerek, iki ülke tarihlerine uymaya çağrılmıştır. Bu kararların altında Avrupa Konseyi üyeliğinden ihraç edilmesi yaptırımı da yatıyordu. Bunun üzerine, Rusya 17.4.1997, Ukrayna 5-5-1997 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ek 6 no’lu protokolünü imzaladılar. Moldovya da bir sene gecikme ile idam cezasını kaldırdı. 
Türkiye, İtalya’dan Öcalan’ın, Fransa’dan Çakıcı’nın iadesini isterken iade dosyasının temeli  Türkiye’de 15 yıldır uygulanmayan idam cezalarına dayanıyordu. Bu, aynı zamanda uluslar arası alanda verilmiş bir taahüt olup, Türkiye, bu taahüdün üzerinden geçen sürede “ben artık vazgeçtim” demek durumunda değildir. Aksi bir durum, Rusya ve Ukrayna’da yaşananların Türkiye açısından da yaşanması hatta Avrupa Konseyi üyeliğinden ihracı anlamına gelmektedir. 
A.İ.H.S’nin ek 6 no’lu protokolünün 1. Maddesinde “ölüm cezası kaldırılmıştır. Hiç kimse bu cezaya çarptırılamaz” denmektedir.  Birleşmiş Milletler, 1989 yılında düzenlenen ve 1966 tarihli sivil ve siyasi haklar sözleşmesinin eki ikinci protokolü, idam cezasının kaldırılmasını daha net ve kesin bir biçimde öngördü.
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Ek 6 no’lu protokole ilişkin olarak  imzalamayan ülkelerin makul süreçte imzalamaları için uyarmaktadır. Son altı ay içerisinde Türkiye bir kez daha uyarılmıştır. 
Bosna Hersek İnsan Hakları Mahkemesi de, son bir kararında idam cezasının hukuka aykırı olacağına oy birliği ile karar vermiştir. 
Türkiye, iade dosyalarında taahütte bulunmuş  ve 15 yıldır idam cezalarının infaz edilmediğini belirtmiştir. Bir hukuk devletinin, uluslar arası alanda verdiği taahüt geçerlidir. Her ne kadar, ileri sürülen taahüt için hükümetlerin tasarrufu olduğu, ölüm cezalarının infazının meclisin yetkisi dahilinde olduğu ileri sürülse de, taahüdün gerekçeleri önemli olup, aynı zamanda Avrupa ülkeleri nezdindeki bir taahüt olarak ortaya çıkmaktadır. 
İtalya’ya karşı, Öcalan’ın iadesi istemini içeren dosyanın dava dosyasına bilinçli bir şekilde konulmadığı anlaşılmaktadır.
Ölüm çezası ile ilgili savunan tüm öğretiler, (ödetme, kefaret öğretisi, önleme kuramı öğretisi, zorunlu ceza öğretisi, öz savunma öğretisi, doğa yasası öğretisi) iflas etmiş ve hukuk tarihi, bu tezleri mahkum etmiştir. 

Abdullah Öcalan’ın idamı hukuka, barışa, coğrafyanın demokratikleşmesine hiçbir şey kazandırmayacak, tam tersine çok şey kaybettirecektir. 
Suçun nedenini toplumsal yapıda arayan bir anlayışta, bir halden devletin öç almasına yer yoktur. Sorun çözülmediği süreçte sistem yeni Öcalanlar’ı üretecektir. Öcalan, suçun toplumsal nedenleri dikkate alındığında; bir suçludan ziyade şu anda tutsak bir olan siyasi mücadelecidir. 
İdam cezası üzerine çok şey söylemek mümkündür. Hukuk güzeli, ileriyi hızlandırmalıdır. Yargıçların kararları kişiden kişiye değişmemelidir. 
Yerel mahkeminin üyeleri, bir çok davada idam cezasına karşı şahıstan kaynaklanan nedenlerle değil, idam cezasının niteliğinden dolayı idama karşı oy kullanmışlardır, ama bu davada, o görüşlerini unutarak Öcalan’ın idamı yönünde oy kullanmışlardır. 

Yeni bir bin yıla girerken, idam kararlarına geçit vermeyen bir yüksek yargıya sahibiz, demenin kıvancını taşımak istiyoruz.

Sayın yüksek mahkeme, tüm dosyanın ve her safhadaki savunmalarımızı titizlikle incelediğinde; yerel mahkemenin kararının gerekçesizlik nedeniyle, ceza muhakemeleri hukukuna aykırı olması nedeniyle, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığına aykırı bir şekilde idari organlarına vesayeti bulunduğu nedeniyle, yargılama usullerini uygulamayarak eksikli duruşma nedeniyle, suçun nedenlerini ve suçun vasfını doğru saptamadığı nedeniyle bozulması gereken bir karar olduğu inancındayız.

Vereceğiniz karar toplumsal barışa, kardeşliğe, hakkaniyete hizmet etmelidir. 
Vereceğiniz karar yeni bininci yıla tarihsel bir fırsatı değerlendiren, örnek bir hukuk belgesi olarak geçmelidir. 
Kararınızın insanlığın eşitlik, özgürlük, barış ideallerine bir kapı açmasını diliyoruz.
Dünya merakla bu kararınızı bekliyor. Kalbi barış ve şiddetsiz özgür yaşam için çarpanlar umutlanmak istiyor.
Yargıçların ve hukukçuların da insanlığın demokrasi ve barış mücadelelerinde önemli katkılar yapacağı tarihi bir an yaşıyoruz. Tarihteki yerinizin tüm risklere rağmen halkların hukuku için, bağımsız  karar diye geçmesini istiyoruz. 
Görünürdeki suçun arkasındaki gerçek suçtan hepimizin arınması için, mahkeminin adaletli barışın ve demokratikleşmenin aracı olarak kullanılmasını istiyor, hukuk üretiminizin hukukun üstünlüğüne katkı olmasını istiyoruz. 

Sayın Mahkeme Başkanı, Değerli Üyeler;

Savunmamızın bu bölümünde, müvekkil aleyhine tesis edilecek olan hükme esas alınacak cezalandırma maddesi ile birlikte, TCK 59. Md.’nin uygulanması yönündeki talep ve açıklamalarımızı sunmak istiyoruz. 

Bizler, savunma tarafı olarak İmralı yargılama sürecinde de,  bu yönde talepte bulunmamıza rağmen, Ankara 2 No’lu DGM Heyeti gerekçeli kararlarında talebimizin uygulanmasına yer olmadığından  bahisle, aksi yönde karar vermişlerdi. 

Aşağıda ayrıntılarıyla açıklamaya çalışacağımız gibi, şimdiden şu hususun altını çizmek isteriz; 29 Haziran 1999 tarihinde verilen karardan sonra müvekkilimiz şahsında, yargılama konusu ile ilgili olarak son derece önemli ve çarpıcı gelişmeler olmuş, doğrudan müvekkilimizin başlattığı bir dizi gelişme, sonuçlarını önemli oranda ortaya çıkarmış bulunmaktadır. Dolayısıyla, kararın verilmesinden sonra geçen yaklaşık dört ay gibi oldukça kısa sayılacak bir sürede, kürt sorunu kapsamında on yıllara yayılacak kadar etkili ve her bakımdan olağanüstü değişimlerin yaşanması yönünde yoğun tartışmalar  söz konusu olmuştur. Türkiye’nin, yakın ve uzak geleceğini derinden etkileyecek bu gelişmelerin, ülkemizin geleceği açısından ne kadar hayati önem taşıdığı, önümüzdeki birkaç yılda daha da iyi anlaşılmış olacaktır. 

Ancak, şimdiden şunu söylemek kesinlikle mümkündür; müvekkilimizin yargılanması ile birlikte Türkiye’de yeni bir dönem başlamıştır. Hemen hemen her kesimin, görüş birliği içinde olduğu ve isimlendirilmesi nasıl yapılırsa yapılsın, günümüz Türkiye’sinin en önemli sorunu olduğu konusunda ortak kanaat sahibi olunan Kürt meselesinde de, yeni bir dönemin başladığı apaçık görülmektedir. Objektif olarak bakıldığında bu hususun görülmemesi mümkün değildir. 

 İmralı yargılama süreci ile uç veren ve ondan sonraki dönemlerde gittikçe gelişerek belirginleşen bu yeni dönemin başlatılmasında, müvekkilimiz A. Öcalan’ın ne kadar temel bir rol oynadığı, her türlü tartışmadan uzak ve yansız olarak bakıldığında da görülecek kadar tartışmasızdır. Müvekkilimiz A. Öcalan, yargılama sürecinin başından itibaren benimsediği tutumu büyük bir özen, sabır ve dikkatle bugüne kadar sürdürmüş, bugün içinde bulunduğumuz zaman diliminde, devletin ve toplumun bu her bakımdan en kapsamlı sorununun şu yada bu şekilde bir çözüm aşamasına gelmesinde tayin edici önemde söz sahibi olmuştur. 

 Hiç kuşkusuz, siz Sayın Mahkeme Heyeti incelemekte olduğunuz dosya kapsamı üzerinden karar vereceksiniz. Yine, şüphe yok ki dosya içeriğindeki bilgi, bulgu ve deliller kararınızı vermede etkili olacaktır. Ancak şunu asla unutulmaması gerekir; bir ülkede yaşanan en temel ve en ağır sorunla ilgili bir yargılama söz konusu olduğunda, bu ülkenin en önemli erklerinden biri olan yargılama erkinin biraz daha dikkatli ve duyarlı karar vermesi gerekecektir. 

 Müvekkilimiz şahsında yargılama konusu yapılan ve bütün bir Cumhuriyet tarihinin çok çeşitli bakımlardan derinden etkilendiği, bir çözüme kavuşmasıyla birlikte Türkiye’nin bütün yapısal problemlerinin de bir bir çözüleceği, temel tarihsel sorunlar yumağının söz konusu olduğu bir dava ile karşı karşıyayız. 

 Her şey bir yana,özellikle Türkiye Cumhuriyetinin son otuz yılına damgasını vuran, ülkenin bütün alan ve kurumlarını sarsıcı biçimde etkileyen bir çatışmalı ortamın yol açtığı sosyal, siyasi, kültürel vb. tahribatların neredeyse bir yıkım, bir toplumsal felaket haline geldiği asla unutulmamalıdır. Bu olgu, nesnel bir bakış açısıyla bakmaya çalışan akıl ve izan sahibi hemen herkesin tartışmasız kabul edeceği bir realitedir. 
 21. yüzyıla girmek üzere olduğumuz tarihin bu döneminde, Türkiye’nin artık yapısal bir değişime uğraması gerektiği, Türkiye’nin bütün temel, sosyal, siyasi kurumlarında bir yeniden yapılanma ve restorasyonun bir zaruret olduğu, hem toplum temsilcileri ve hem de ,çeşitli devlet yetkililerinin kabul ettiği bir gerçeklik haline gelmiştir. 

 Türkiye’de, Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte hedeflenen modern uygarlık düzeyini yakalamak, bu topraklarda yaşayan insanlarında artık çağdaş dünya norm ve standartlarında bir yaşam düzeyine kavuşmak zorunluluğu, her zamankinden daha yakıcı bir önemde kendisini dayatmış bulunmaktadır. 

 Türkiye’nin iki yüz yıllık bir rüyası ve özlemi olan batılılaşma arayışı, 21. Yüzyıla girerken daha somut bir hedef konumuna gelmişken, yaşanan bütün sıkıntı ve zorlukların kaynağı durumunda olan Kürt konusunun çözüme kavuşamaması, izah edilmesi güç bir soru olarak bilincimizde ve vicdanımızda yer etmiş bulunmaktadır. 

 Çağdaş dünyanın içinde bulunduğu durum göz önüne alındığında görüleceği gibi, Türkiye’nin içinde bulunduğu kuşatılmışlık ve dışlanmışlık çemberinin aşılması, Türkiye’nin de dünyanın diğer uygar  topluluklarıyla aynı platformlarda yer alabilmesinin yolu, gerçek bir demokrasinin bütün ilke ve kurumlarıyla tesis edilmesini gerektirmektedir. Özellikle, yaşamakta olduğumuz şu günlerin ülkemiz açısından en önemli siyasi önceliği olan, Türkiye-AB ilişkilerinin gelişimi ve Türkiye’nin Avrupa uygarlık ailesinin onurlu bir üyesi olması, başka bir çok etmenin yanı sıra özellikle ve öncelikle kendi içinde, gerçek bir toplumsal barışı sağlaması ile mümkün olacaktır. 

 Türkiye Cumhuriyeti Devleti, aşılması mümkün her türlü engeli aşarak kendi toplumunu, kendi yurttaşlarını gerçek bir barış, özgürlük, huzur ve refah ortamı içinde yaşamasını sağlamak ve güvenceye almak gibi, oldukça gecikmiş tarihsel bir görevle karşı karşıyadır. Toplumsal barış ve huzurun sağlanması, ulusal kalkınmışlık düzeyini arttıracağı gibi, evrensel temel insanlık değerlerinin de önemine uygun oranda hayat bulması kolaylaşmış olacaktır. 

 Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kurulduğundan bugüne kadar bu ülkede yaşayan insanların acılı bir tarihle iç içe olmasına yol açan kaderini değiştirmek zorundadır. Bu, artık ertelenmesi durumunda trajik gelişmelerin yaşanmasına yol açabilecek ve gelecek yüzyılın da, kaybını beraberinde getirecek kadar, son derece ağır toplumsal bunalımlara yol açacak bir tarihin yaşanması anlamına gelecektir. 

 Her ülkenin ve  her toplumun tarihinde köklü ve kapsamlı tarihsel hesaplaşma ve arınmaların yaşandığı önemli dönemler vardır. Yeni bir milenyuma girmenin eşiğinde olduğumuz şu günlerin, devlet ve toplumumuz açısından tam da böylesi bir döneme tekabül etmesi, önemine uygun olarak görülmeli değerlendirilmeli ve sonuç çıkarılmalıdır. Bu, tarihin günümüze yüklediği en temel anlam olmaktadır. 

 Temel hak ve özgürlüklerden ,bütün yurttaşların eşit şekilde yararlandığı modern dünyada ve özellikle de, bir parçası olması yolunda büyük çabalar harcanan Avrupa anakarasında, giderek çoğalıp zenginleşen insan hakları uygulamalarından Türkiye’de yaşayan bütün  yurttaşlar da,  ayrımsız ve eşit biçimde yararlanabilmelidir. 

Bütün bu zorunluluklardan hareketle, artık günümüz Türkiye’sinde de,  giderek artan bir hızla, hem devlet ve hem de, toplumun temsilcilerinin oluşturduğu çeşitli platformlarda sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel değişimin güçlenerek kök salması için, bir yeniden inşa sürecinin gerekliliği dile getirilmiş bulunmaktadır. 

Yaralı toplum, acılı tarih geleneğinin sona ermesi için her kişi, kurum ve güç üzerine düşeni yapmakla sorumluluğunu yerine getirmekle yüz yüze kalmış durumdadır. Toplumu ve devleti oluşturan her kurum açısından oluşan bu tarihsel zorunluluktan, hiç kuşkusuz, hukuk kurumları da -kendi özgün yapı ve formları içerisinde kalmak kaydıyla- etkilenmeli, buna uygun bir işleyiş ve karar mekanizmasını uygulamalıdır. 

Sayın Mahkeme Başkanı, Değerli Üyeler,

 Kısaca belirtmeye çalıştığımız bütün bu tarihsel zorunluluk ve toplumsal görevlerin, eksiksiz biçimde yerine getirilmesi için, öncelikle Türkiye’de silahlı çatışma ortamının sona ermesi gereğinin ne kadar önemli olduğu, yaşanan otuz yıllık çatışmalı ortamın ağır sonuçları görüldüğünde daha iyi anlaşılmış olacaktır. 

 Türkiye’de çatışmalı ortamın şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da sürmesi durumunda, kendiliğinden ve fiilen bir toplumsal bölünmeye yol açabileceği kadar yoğun ayrılık-ayrılıkçılık duygularının yaşandığı, önemle görülmelidir. Toplumu oluşturan yurttaşlar arasında derin kamplaşmalara yol açan çatışmalar, hoş görüsüz bir toplum gerçeğinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Farklı görüş ve düşüncelerin varlığı, temel insan hak ve özgürlüklerinin vücut bulması, çatışmalı ortamın kaotik karmaşasında mümkün olamamıştır. Çatışmalı ortam, üstte devletin, altta toplumun, kendi içine kapanarak katılaşmasına yol açmış, ağır sorunlarla boğuşan devlet yapısı, çağdaş evrenin standart ve normlarına ulaşmak şurada kalsın, bunlardan giderek daha da uzaklaşmaya başlamıştır. 

 Toplumsal refahın gelişerek yükseltilmesi için, harcanması gereken ekonomik ve mali olanak ve rezervler, çatışmanın finansmanı için kullanılınca yaygın bir işsizlik, yüksek bir enflasyon ve ulusal gelir bölüşümünde korkunç uçurumlara varan olağanüstü bir dengesizlik söz konusu olmuştur. 

 Bütün bu olumsuzlukların toplum ve devlet yaşamından çıkarılabilmesi için, öncelikle şiddet ortamının, çatışmalı ortamın bütün sonuçlarıyla ve gerçek anlamda tasfiyesi, artık zorunlu bir toplumsal görev haline gelmiştir. Türkiye’de, yaklaşık otuz yıldır yaşanan ve resmi makamlarda bulunan birçok yetkilinin de dönem dönem açıkladıkları, ‘düşük yoğunluklu savaş’ olarak adlandırdıkları bu çatışmalı ortamın varlığının sayılamayacak kadar olumsuzluğun yaşanmasına yol açtığı, her türlü tartışmanın ötesinde verili bir olgu olduğu bilinmektedir. 

 İşte, bu kadar ağır toplumsal, siyasal sorunların yaşanmasına yol açan, sosyal gerginliklerin daha da tırmanmasına neden olan çatışmalı ortamın, Türkiye gündeminden çıkarılmasında, müvekkilimiz A. Öcalan’ın savunma anlayışı ve buna uygun pratik tutumunun ne kadar belirleyici öneme sahip olduğu iyice anlaşılmalı, değerlendirilmelidir. 

 Müvekkilimiz A. Öcalan, bu savunmamıza ek olarak birer örneğini sunduğumuz çeşitli tarihlerdeki yazışma ve açıklamalarıyla, silahlı çatışma ortamının taraflarından birinin, bu çatışmalı ortamı sona erdirmek amacıyla, adım adım başlayan ve halen devam eden bir dizi gelişmenin yaşanmasına yol açmıştır. 

 Silahlı çatışma ortamının, taraflar arasında yarattığı bütün önyargı ve içine kapanma eğilimlerine rağmen, müvekkilimiz A. Öcalan, büyük bir samimiyetle sorunun çözümünün başlatıcısı olma misyonunu tarihsel bir çabayla başlatmış bulunmaktadır. Esasen, İmralı savunmamızda da ayrıntılı olarak belirttiğimizden, tekrara düşmemek kaygısıyla burada vurgulama gereğini duymadığımız, müvekkilimizin 1990’lı yıllardan sonra geliştirmeye çalıştığı barış, diyalog ve demokratik uzlaşma çabalarının varlığı bilinmektedir. 

 Türkiye’de, bir yeniden inşa sürecinin tartışıldığı şu günlerde müvekkilimizin, büyük bir sorumluluk anlayışıyla, adım adım geliştirdiği barış ve uzlaşma süreci, bu anlamda yeniden inşanın başlamasında temel bir başlangıç rolünü şimdiden oynamaya başlamıştır. 

 Müvekkilimiz A. Öcalan, idam cezası ile yargılanan, içinde bulunduğu tecrit koşullarının bütün engelleyici yasal ve fiili kısıtlamalarına maruz kalan bir tutuklu olmasına rağmen, acil bir ihtiyaç olduğu konusunda üzerinde toplumsal bir konsensüse varılan, genel demokratikleşme reform ve çabalarına yol açmak amacıyla, şiddet ortamının son bulmasını sağlayacak gelişmelerin başlatıcısı olmuştur. 

 Türkiye’nin, bütün bir sosyal siyasal ve ekonomik, yakın ve uzak  geleceğini derinden etkileyen bu gelişmelerin, yaşanmasında böylesine önemli bir etkisi olan müvekkilimiz ve onun yargılanmasına dar hukuk kalıpları içinde yaklaşmak, objektif olarak bakıldığında da görüleceği gibi yetersiz olacaktır, gerçekçi olmayacaktır. 

 Geniş anlamda, içinde bulunduğu toplumun sosyal realitelerinin bir ürünü sayılabilecek olan hukuk ve onun kurumlarının, yaşanılan bu çarpıcı gelişmelere kayıtsız kalması düşünülemeyeceği gibi, hukukun evrensel ve gerçek işlevi açısından beliren bu değişimleri görerek değerlendirmesi, ayrıca bir zorunluluk olmaktadır. 

 Bir toplumu ve devlet işleyişini, bu kadar etkileyen sarsıcı devinimin yaşandığı bir toplumsal ortamda, bir bütün olarak hukuksal mekanizmaların, bu gelişmeler hiç olmamış gibi, alışıla gelmiş rutin normlar içinde kalması, hukukun tarihsel misyonuna aykırı olduğu gibi, güncel işlevi de yerine gelmemiş olacaktır. Hukuksal işleyiş bu gelişmeleri, toplumsal barışın, iç huzurun gelişmesine daha fazla hizmet edecek tarzda ele alarak değerlendirmeli ve bir yargıya varmalıdır. 

 Günümüz Türkiye’sinde, hep birlikte izlediğimiz ve çok çeşitli kesimlerin temsilcilerince tartışılmakta olan sistem arayışı, yenilenme, revize ve reformize olma tespitlerinin giderek derinleşmekte olduğu bilinmektedir. En son, konumu ve statüsü nedeniyle bizleri en fazla ilgilendiren Yargıtay Başkanı Sn. Sami Selçuk, yeni adli yılın açılışı nedeniyle yaptığı tarihsel değer ve önem taşıyan konuşmasında, bu açıdan oldukça önemli açıklama ve önermelerde bulunmuştur. 

 Sn. Sami Selçuk, büyük bir hukukçu titizliğiyle hazırladığı konuşmasında, hukukun evrensel ilkeleri olduğundan söz ederek, temel hak ve hürriyetlerin ulusal üstü, ortak norm ve değerler olduğunu, bunlara direnmenin devleti ve toplumu geri götüreceği gibi, uluslar arası topluluk karşısında mutlak bir yalnızlığa yol açacağını ifade etmiştir. 

 Sn. Yargıtay Başkanı bu konuşmasıyla, ‘Hukukçular mevcut kanunları uygulamakla yetinirler, statükoyu korumak ve kollamakla yükümlüdürler’ biçimindeki  bilinen anlayışın dışına çıkarak, sosyal bilimlerin ve bu arada özellikle hukukun toplumsal sorunlara ilgi duyması, bu sorunları, nedenleri ve sonuçlarıyla ortaya çıkararak, çözüm önerisinde bulunmak gibi son derece fonksiyonel bir tutumun, oldukça derinlikli ve gerçekçi bir örneğini, çarpıcı bir biçimde sergilemiş bulunmaktadır.
 Sayın Yargıtay Başkanının, konuşmasında altını çizdiği, gerçek bir demokrasinin olmazsa olmaz koşulu ve ortak değeri olarak nitelendirdiği özgürlük, düşünce ve ifade özgürlüğü açısından, ne kadar sorunlu bir toplumsal yapımızın olduğu, yaşanan acı deneylerden anlaşılmıştır. 

 Hukuk bilimi, yaşanılan sorunları görmezden gelerek, onların üstünü örtmek yerine, sorunlara işaret ederek çağdaş dünyada benzer problemler nasıl çözümlenmişse, ülkemizde de aynı yöntem ve içerikte çözümü için, sorgulayıcı bir anlayışla tavır geliştirirse gerçek işlevini yerine getirmiş olacaktır. 

 Sayın Sami Selçuk’un, konuşmasında vurguladığı kavram ve önermelerden biri olan ‘çoğulculuk’ açısından bakıldığında ise, ülkemizin ne kadar sancılı bir sorunlar yumağı içinde olduğu da, yine yaşanan kapsamlı devasa boyutları olan toplumsal çalkantılardan anlaşılmış olmalıdır. 

 Sn. Selçuk konuşmasında ‘çoğulculuk demokrasinin ön koşuludur, demokratik toplum kültürel tekelciliği dışlar’ demek suretiyle, ülkemizde yaşayan bütün yurttaşların kendi özgün kültürlerinde yaşamalarının önemine işaret etmekte ve şöyle devam etmektedir: ‘Başka başka kültürlerin, kimliklerin biraradalığı sağlanınca barışa ulaşılır. Kültürler arasında değer arasında yansız devletin ve hukukun egemenliği altında, eşitlik ve her kültürün güneş altında yerini alma hakkı vardır. Çünkü, çoğulcu yaşam ötekine saygıya dayanır, çoğulculuğun doğal iz düşümlerinden biri de kültürel kimliktir. Gelenekler, alışkanlıklar, diller, düşünceler, inançlar, manevi değerler, yaratıcılık kararların öğesi olarak ortak bilinci ve ortak kimliğin dayanaklarıdır. Yurttaş kavramı başkalıkları içselleştiren, meşrulaştıran kolektif kimliğin hukuksal kodudur’.

 Sayın Yargıtay Başkanının, konuşmasında kültürel kimlik kavramının çoğulculuk-demokrasi ilişkisi içerisinde ele alınması, özellikle Kürt sorunu kapsamında ülkemizde yaşanan mevcut sorunlar düşünüldüğünde ,daha da büyük önem kazanmaktadır. 

 İç barışla kültürel kimlik ilişkisini de sorgulayan Sn. Selçuk, ‘kimliği olumlayan ve fakat onun dogmalaşmasını önleyen çeşitliliği koruma kaygısı taşıyan ve farklılıkları bağımlılık ve savaşımda birleştiren tartışmacı demokrasi iç barışın vazgeçilmez gerekçesidir’ demek suretiyle de, yıllardır, bütün toplum kesimlerince derin bir özlemle beklenen toplumsal barışın sağlanmasının önemini vurgulamış bulunmaktadır.

Sayın Mahkeme Başkanı, Değerli Üyeler,

 21. yüzyıla girmemize sayılı günlerin kaldığı bir dönemden geçmekteyiz. Ağır toplumsal sorunlarla yaşamaktan bıkmış, günlük yaşamında ki sorunlarda bile bir patlama-cinnet geçirme sarmalında bunalıma girmiş, sorunların derinleşmesi sonucunda toplumsal bir krizin bütün olumsuzluklarının yaşanmakta olduğu bir ülke ve toplum gerçeğiyle yüz yüze kaldığımız artık gizlenemeyecek kadar alenileşmiştir. 

 Sayın Yargıtay Başkanının konuşmasında birçok açıdan hata ve yetmezliklerine işaret edilen mevcut sosyal, idari, siyasi konumlanışın artık bir değişimden geçmesi gerektiği birçok kesim tarafından da paylaşılarak Türkiye’nin tepeden tırnağa bir  bütünlüklü dönüşüme uğraması gerektiği dile getirilmiştir. 

 Yaşadığımız coğrafyada da, evrensel hukukun ortak değer, ilke ve uygulamalarının yürürlük kazanması mevcut sosyal, kültürel kimlik zenginliğimizin, bu sorunları daha da derinleştiren birer neden olmaktan ziyade, bu kimlik kültürü zenginliğimizin, çoğulcu ve eşitlikçi bir demokrasinin zenginleştirici unsurları olarak ele alınmasıyla gerçekleşir olacak, uzak bir hayal olmaktan giderek çıkan, vücut bulan bir somut yaşam çeşitliliği ve güzelliğinin hayat bulmasıyla mümkün olacaktır. 

 Sayın Selçuk’un konuşmasıyla birlikte, ülkemizde günümüz insanlığının ulaştığı sosyal, siyasal ve kültürel gelişimin düzeyini yakalayamayan mevcut anayasanın değiştirilerek, yerine yeni bir anayasanın en kısa zamanda hazırlanması yönündeki tartışmalar, giderek derinleşmiş bulunmaktadır. 

 Türkiye’nin, gerçek anlamda bütün norm ve uygulamalarıyla, yerleşik bir demokrasiye ihtiyaç duyduğu mutlak kesinlikte bir demokratikleşmenin, 21. Yüzyıla girmeye hazırlanan Türkiye’nin gerçek bir ihtiyacı olduğu bir zorunluluk olduğu açığa çıkmış bulunmaktadır. Bu tarihsel önem taşıyan önceliğin, bir an önce kavranarak hayata geçirilmesi Türkiye’nin önünde geniş ufukların açılmasını da, beraberinde getirecektir. 
 
 İnsanlığın bin yıllık ortak yaşam dönemlerinden süzülüp gelen eşitlik , özgürlük , adalet ve demokrasi kültürünün, bu topraklarda da güçlü bir şekilde de hayat bularak kökleşmesi için, Türkiye’nin köklü bir toplumsal değişim ve dönüşüme uğraması gerektiği, yukarıda bazı kısa alıntılar yaptığımız  Sn. Sami Selçuk’un her bakımdan tarihsel değer ve önem taşıyan konuşmasından çıkarılması gereken en önemli sonuçtur. 

 Türkiye’de, bu temel dönüşüm ve yapısal reformların gerçek anlamda kökleşmesi için ise en önemli öncelik, iç barışın sağlanması, farklı köken ve kültür kimliğine sahip yurttaşların eşit,özgür ve adil bir yaşam gerçekliğine kavuşmaları ile mümkün olacaktır. Bu yapıldığı takdirde Türkiye, iki yüzyıllık “Batılılaşma”amacına ulaşmada önemli bir toplumsal ivme kazanmış olacaktır. 

 Belirtmeye çalıştığımız, bütün bu dönüşüm amaçlı tartışma ve gelişmelerin yaşanmaya başlamasında, en önemli açılımın ise, Türkiye’nin son otuz yılına damgasını vuran silahlı çatışma ortamının, bütün sonuçları ile ortadan kaldırılmasının ne kadar önemli bir fonksiyona sahip olduğu, son derece açık bir biçimde görülmektedir. 

 Kürt Sorunu kapsamında, şiddetin neden ve nasıl başladığı hiç kuşkusuz, boyutları böyle bir savunmanın dışında kalacak kadar, çok yönlüdür. Özellikle, içinde bulunduğumuz ve gerek devlet gerekse de toplumun çeşitli temsilcileri tarafından da, tarihsel bir dönemeç olarak adlandırılan bu  zaman diliminde, bunların tartışmasına girmek mutlaka gereklidir ama, Türkiye’nin geleceği açısından ön açıcı olmayacaktır. 

 Burada asıl önemli olan, Türkiye’nin çeyrek asrının adeta heba olmasına  yol açan çatışma ve şiddet ortamının nasıl ve hangi yöntemlerle ortadan kaldırılabileceğinin adil, gerçekçi ve sonuç alıcı yollarını bulabilmektir. Türkiye, tarihi ile duygusal değil bilimsel ,bütünleyici ve olumlu gelişmelere yol açacak bir biçimde, hesaplaşmak durumundadır. Asıl sorun burada düğümlenmektedir. 

Bu durumda,  iş bu dava kapsamında sizlere tarihi bir rolün düştüğü de apaçık ortadadır Sizler, yüksek mahkemenin değerli üyeleri olarak, hukukun toplumsal sorunlara objektif ve bilimsel bakması gereğinin, tarihsel bir örneğini sergilemekle yüz yüze gelmiş bulunmaktasınız. Vereceğiniz karar toplumsal iç barışa giden uzun ve zor yolda bu çabayı omuzlayanlara önemli bir destek vereceğiniz gibi, hukukun ön açıcı , aydınlatıcı ve yol gösterici olma özelliğini de somutlaştırmak gibi, değerli bir katkının sahipleri olacaksınız.

Sizler,Yüksek Mahkemenin değerli yargıçları olarak,bir çok bakımdan  tam bir yol ayrımında bulunan Türkiye’nin  aydınlık yolunu açacak  bir gelişmeye bu dava kapsamında vereceğiniz bir kararla,müvekkilimiz aleyhinde verilen idam cezası kararının  bozulması biçiminde vereceğiniz  bir kararla  imza atmanın  büyük sorumluluğuyla yüz yüze olduğunuzu bilmelisiniz. 

Müvekkilimiz A. Öcalan, İmralı Duruşması savunmalarıyla başlanması ve devam etmesinde bir çok tarihsel ,sosyal ve siyasal etken ve öğenin rol oynadığı çatışmalı ortamda kendi payını ve tutumunu son derece samimi bir biçimde açıklamış bulunmaktadır. Hem de, İmralı Duruşmaları öncesinde yaşanan toplumsal gerginlik atmosferini bütün duygusal ve zorlayıcı ortamına rağmen.

Türkiye, yeni bir yüzyılı çok çeşitli yönlerden karşılamaya hazırlanırken, geçmişinin trajik ,karanlık ve acılı tarihine saplanıp kalmamalı ,bütün temel sorunlarını barışçı biçimde ve demokratik temelde çözmüş bir ülke olarak, iki binli yıllara girmenin benzersiz kıvancını yaşamalıdır. Türkiye’de devlet ve toplum, bu dava kapsamında ortaya çıkan bu büyük fırsatı değerlendirerek, tarihsel başarısını gerçekleştirmelidir.

Sayın Mahkeme Başkanı, Değerli Üyeler ;

İşte, müvekkilimiz A. Öcalan’ın yargılandığı bu dava kapsamında, Türkiye’nin bu en temel karmaşık sorununun, müvekkilimiz şahsında bir çözüm aşamasına gelmesini hızlandırmada, vereceğiniz kararın ne kadar önemli bir katkı sunacağını tekrar tekrar belirtmek istiyoruz. 
Her ülkede, toplumun kendisini sorgulayarak bir dönemi bütün sevapları ve günahları ile sona erdirdiği bir dönemi vardır. İçinde bulunduğumuz koşulların özgün yapısı dikkatle gözlendiğinde, günümüz Türkiye’sinde toplumun ve devletin tam da böylesi bir dönemden geçmesi için  zor da olsa , geç de olsa gerekli şartların olgunlaşmaya başladığı görülecektir. 
Toplumsal konsensüs , kolektif bilinç yaratılması amacıyla, hem toplumu ve hem de devleti temsil eden çeşitli kişi ve kuruluşların bu yönlü yaklaşımları, giderek belirginleşmekte ve netleşmektedir. 
Hukuk platformlarının da, bu yönlü çabalara destek vermesi hem gerekli ve hem de zorunludur. Türkiye’de, devlet ve toplumun özgün ,siyasal -sosyal  yapısının tarihi düşünüldüğünde, yakalama şansı çok güç olan bir ortak  momentin, yakalanmaya başlandığını görmek ve ona göre tutum belirlemek hayati derecede önem taşımaktadır. Bir bütün olarak, Türkiye’nin kazanması ve kaybetmesi diyebileceğimiz kadar, kritik bir dönemin yeterince değerlendirilememesi , geçmişin ağır duygusal atmosferinin olduğu gibi korunması, hem devlete ve hem de topluma büyük zarar verecektir. Geldiğimiz aşamada hiç kimsenin böyle bir lüksünün olmadığını belirtmek, bu açıdan gerekli ve önemlidir. 

Savunmamızın bu bölümüne ek olarak sunduğumuz belge ve açıklamaların dikkatlice incelenmesinde, müvekkilimizin, çatışmalı ortamı tasfiye etmede ne kadar büyük bir samimiyet ve öz veri çabası içinde olduğu, yansız olarak bakıldığında görülecektir. Şimdiye kadar “neden çatıştılar” diye sormak pekala mümkündür, doğrudur ancak, oldukça eksik bir yaklaşım olacaktır. Önemli olan bu değil , bundan sonra yaşanabilecek gelişmeleri ön görmek , buna uygun formüller, çözümler üretebilmektir. Yapılması gereken , tarihsel ve güncel görev tam da bu nokta da cesaretle ortaya çıkabilmek ,özgün, yaratıcı bir modeli hayata geçirebilmektir. 

Bilimsel düşünüşün bir disiplini olan hukuk biliminin objektif penceresinden  bakıldığında şu hususun mutlaka görülmesi gerekir:Hiçbir  ülkede ve toplumda ciddi ve kapsamlı bir sorun ve-veya sorunlara dayanmayan bir şiddet bu kadar uzun sürmeyeceği gibi,bu kadar kapsamlı da olamaz. Ülkeler ve toplumlar tarihi bu tür  iç çatışmaların sayısız örnekleriyle doludur. Bu  kadar yaygın ve çok boyutlu süren bir “düşük yoğunluklu savaş” anlamsız bir histeri ve hamaset  demagojisi içerisinde ele alınmadan ,bilimsel,gerçekçi,çağın gerçek düşünüş kural ve kalıpları içinde kalınarak ele alınmalıdır.

Türkiye’nin talihsiz bir gerçekliği olan ve halkın duygularını okşamaktan ibaret ucuz politika yapmayı bir gelenek haline getirmiş çağdışı politikacı gözüyle olaya bakılmadığı zaman,bu çatışmaya neden olan,onu doğurup besleyen bir sorunlar bütünün olduğu mutlaka görülecektir. Hukuk biliminin ve onun uygulayıcılarının konuya başka  pencerelerden bakması gerektiği şüphesiz ,ahlaki ve gerçekçi  olarak  düşünüldüğünde,bir zorunluluk olmaktadır.  

Türkiye’nin, başta bizzat hukuku alanında yaşamakta olduğu temel bütün sorunlar nasıl bütün açıklığı ile görülebiliyorsa, son otuz yılın çatışmalı ortamının da aynı gerçekçi gözle görülmesi gerekecektir. Gelinen aşamada önemli sorun şudur; şiddet ortamı toplumda yeni gerginliklere yol açmadan, aksine, toplumsal barışa , iç barışa hizmet edecek biçimde nasıl sona erdirilecektir? Temel mesele budur. 

Olayı salt bir “terör” tanımlaması içinde ele almak “terörün ve onun elebaşısının” ortadan kaldırılacağı gibi bir yaklaşım içinde olmak, otuz yıllık düşük yoğunluklu çatışmayı açıklamakta yetersiz kalacaktır. Böyle bir yaklaşım, Türkiye’de bütün sorunların derinleşmesine hizmet etmekten başka bir işlevi olmayan, siyasi iktidar veya siyasi parti yöneticilerinin yapıları düşünüldüğünde pekala söz konusu olabilecekken, temel varolan nedeni düşünüldüğünde bağımsız yargı organlarının, olaya başka pencerelerden bakmalarının gerektiği, mutlaka görülmelidir. 

Esasen, Sn. Yargıtay Başkanı’nın sorunlara neşter vuran, açığa çıkaran ve insanlığın temel tarihsel değerlerini, bir öneriler paketi halinde herkesin önüne koyan çarpıcı önermeleri, tamamen bu sorumlu hukuk anlayışının, somut bir göstergesi olarak yorumlanmalı ve başta bütün hukuk kurumları olmak üzere, Türkiye’nin geleceğini düşünmek durumunda olan bütün kesimlerin, olgun bir sorumluluk anlayışı içerisinde sorumluluklarını yerine getirmelidirler. 

İmralı Duruşmaları süresince müvekkilimiz A. Öcalan, yaşanan sorunların kapsamlı ağırlığı  nedeniyle, oluşan bütün ön yargıları yerle bir ederek, büyük bir samimiyet anlayışı içerisinde, çatışmalı ortamın nasıl başladığını, 1970’ler Türkiye’sinin katı, çatışmalı ve baskıcı ortamı ve yine dünyanın, o günkü sosyal atmosferinin, bu çatışmalı süreci başlamasında oynadığı rolü, kapsamlı bir biçimde açıklayarak bu dönemi bütünlüklü bir şekilde izah etmiştir. 

Müvekkilimiz, içinde bulunulan dönemde kendisine düşen görevi, büyük bir sorumluluk anlayışı içersinde yerine getirmiştir. Özellikle, müvekkilimizin İtalya ‘da bulunduğu günlerde başta İstanbul olmak üzere, bir çok büyük şehirde meydana gelen olayların ne kadar büyük toplumsal gerginliklere yol açtığı hatırlanırsa, müvekkilimizin kendisine düşen sorumluluk anlayışı içersinde hareket etmesinin önemi, daha da iyi anlaşılmış olacaktır. 

Müvekkilimiz A.Öcalan, esasen yargılama sürecinin başlamasından önce, Türkiye’ye getirilirken çekilen ilk görüntülerinde de “ben bundan sonra Türk ve Kürt Halkına hizmet etmeye hazırım” demek suretiyle, mevcut toplumsal gerginliği o andan itibaren azaltmaya yönelik bir tutum içersinde bulunarak, şu anda da büyük bir özen ve özveriyle sürdürmekte olduğu barış çizgisini başlatmıştır. 

Mahkeme aşamasındaki savunmalarıyla birlikte,  toplumsal uzlaşma, demokratik diyalog ve iç barış çizgisini daha da belirginleştirerek derinleştiren müvekkilimiz, bu aşamadan itibaren hem toplum ve kamuoyuna, sorunları barışçı biçimde, yasal ve meşru temelde ele alınması yönünde, çeşitli açıklamalarda bulunmuş ve hem de, savunma ekinde örneğini sunduğumuz çeşitli yazışma metinlerinden de anlaşılacağı gibi ,örgütün silahlı mücadeleye son vermesi yönünde çeşitli görüşler sunmuş ve önerilerde bulunmuştur.

Şimdi gelinen bu aşamada ,olgulara biraz da olsa, objektif olarak bakmak yerine “bunlar bizim sorunumuz değildir” “ terör örgütünün kendi iç işleyişi bizi ilgilendirmez” vb. gibi yaklaşımlar ne kadar doğru bir anlayış olacaktır? Eğer , bir yerde bir sorun varsa onu görmemek kendi kendimizi yanıltmak olmayacak mıdır? 

Bir taraftan ulusal bütçemizin oldukça önemli bir bölümünü “bölücü terör ile mücadele” adına çeşitli yollarla ayıracaksınız, iç göçten tutalım çarpık kentleşmeye yaygın işsizlikten, yüksek enflasyona kadar oldukça geniş bir yelpazeyi içeren sorunlarla Kürt Sorunun bağını kuracaksınız, ama bütün bunlara rağmen, sorunun odağında yer alan bütün bu büyük gelişmeler hiç olmamış gibi “bunlar bizi asla ilgilendirmez diyeceksiniz” Bu, hem açıklanması asla mümkün olmayan bir büyük çelişki ve hem de, bilim adına devlet ciddiyeti, toplum ve insanlık adına utanç duyulacak bir davranış örneği değil midir? 

Daha da önemlisi, iki yüzyıldır bir parçası olunmak istenen batı dünyasının norm ve değerlerini benimser bir çizgide olduğu söylenecek ama, diğer taraftan bu temel insanlık ve evrensel değer taşıyan ilkeler bütününe karşı “hayır, bu bizim iç işimizdir” demek suretiyle, daha ne zamana kadar bu denli büyük toplumsal acılara yol açan bir tutumun sahibi ve sürdürücüsü olunacaktır?

Özellikle, genel olarak dünyada giderek hızlanan , küreselleşme – globalleşme denilen ve ülkeler arası sınırların artan bir ivme ile ortadan kalkmaya doğru ilerlediği mevcut dünya gerçekliği içersinde “bunlar bizim iç sorunlarımızdır” demek ne kadar gerçekçi olacaktır?

Türkiye-AB ilişkilerinin çok karmaşık sorunlara rağmen, büyük bir özenle ilerletilmeye çalışıldığı günümüz Türkiye’sinde, artık köklü bir dönüşümün yaşanması gerektiği, kısa vadeli günü kurtarmaya yönelik yaklaşımlar yerine, geniş ufuklu uzağı ön gören bilimsel bir perspektif ve anlayışın, egemen görüş ve uygulama haline gelmesinin kaçınılmaz olduğu, asla unutulmamalıdır.

Hem iç sorunlara esaslı bir dönüşüm anlayışı ile yaklaşarak bir ülke içi barışın sağlanması, ve hem de kendi içinde sorunlarını barışçı biçimde çözmüş , kendisine güvenen güçlü bir ülke olarak, uluslar arası ilişkilerinde de yalnızlaşmasının bentlerini yıkıp aşan bir ülke haline gelmek, bu günün en yakıcı görevi haline gelmektedir.  

Sayın Başkan, Değerli Üyeler,

Temel bazı noktalarını açmaya çalıştığımız bütün bu gelişmelerin, önümüzde duran dava dosyası ile, yargılanan kişi olarak müvekkilimizle bağlantısı kurulmadan, doğru anlaşılması yorumlanması ve sonuç çıkarılması mümkün değildir. Müvekkilimizin konumu, hem iç ve hem de dış kamuoyu ile ilgili politikaların belirlenmesinde doğrudan etki yapacak önemdedir.

 Bu önem, müvekkilimizin avukatları olarak bizlerin belirlediği bir husus olmaktan ziyade, yaşanan son aylarda ki güncel gelişmelere bakıldığında anlaşılacağı gibi, hem siyasi ve askeri yetkililerin ve hem de, çeşitli uluslar arası topluluk temsilcilerinin açıklama ve yaklaşımlarının tespit ettiği bir gerçekliktir. 

Aylarca önce Cumhurbaşkanı Sayın Demirel ‘son zamanlarda karşılaştığımız en hassas konu’ diyerek, müvekkilimiz konumuna nasıl baktıklarını açıklamıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devletini temsil etmede, Cumhuriyetin en sorumlu ve yetkili makamının bu değerlendirmesini dikkate almak zorunlu olmalıdır. Hiç kuşkusuz yargı organlarının işleyişi ve özellikle de verecekleri kararların içerikleri açısından hiç kimseden etkilenmeyecekleri çok iyi bilinen bir husustur. 

Ancak, ülkenin iç huzuru ve toplumsal barışı söz konusu olduğunda toplumsal yaşama yön veren bütün erklerin bir ahenk içinde olması  da, yine kesin bir zorunluluk olarak algılanmalıdır. Yargı karaları kendisini ülkeden ve onun temel ağırlıklı sorunlarından soyutlamamalıdır. Verecekleri kararların sonuçtan doğuracağı etkisinin kapsamlılığı, hassas bir yaklaşım içinde olunmanın gerekçesi olmalıdır. 

Yine, yürütme organının en üst kurumunun temsilcisi olan Türkiye Cumhuriyeti Başbakan Sayın Bülent Ecevit’in, hem iç hem de dış basına yaptığı çeşitli açıklamalarda, ‘Öcalan’ın tutumunun Türkiye’de olumlu gelişmelere yol açtığını’ belirtmiş, ‘dikkatle izlediklerini’ de sözlerine eklemek suretiyle, müvekkilimizin durumuna ilişkin görüşlerini bu şekilde dile getirmiş bulunmaktadır. 

Türkiye’nin, uluslar arası ilişkilerinin giderek artmakta olduğu bir dönemde, çeşitli uluslar arası platformlarda, devleti ve hükümeti üst düzeyde temsil eden birçok yetkilinin, müvekkilimizle ilgili çeşitli sorulara muhatap oldukları, aktüaliteyi izleyen herhangi bir kişinin bildiği bir husustur. 
 
Hem dünya ve hem de bölgenin gerçekleri göz önüne alındığında, yine ikili ilişkilerdeki
 ağırlığı dikkate alındığında, Türkiye’nin en önemli partneri olduğu genel anlamda kabul edilen bir ülke olan ABD’nin de, benzer şekildeki temaslarda Türkiye Cumhuriyeti Devleti yetkilerine, müvekkilimiz ile ilgili olarak çeşitli sorular sordukları, güncel olması itibarı ile özellikle Ecevit-Clinton görüşmesinde müvekkilimizin durumunun söz konusu olduğu herkesçe bilinmektedir. 

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin özgün siyasi idari yapılanması ve bütün bir Cumhuriyet tarihinin evrimsel gelişmesi düşünüldüğünde,ne kadar önemli bir kurumsal role sahip olduğu tartışmasız biçimde kabul edilmesi gereken Genelkurmay Başkanlığı’nın  müvekkilimizle ilgili yaptığı açıklama da önemle üzerinde  durulması gereken bir beyan niteliğindedir. Genel  Kurmay Başkanı Sayın  Kıvrıkoğlu, konuyla ilgili olarak yöneltilen bir soru üzerine,”bize sormayın,biz duygusal düşünebiliriz. Konu,ülke ve  devlet açısından nasıl uygun görülüyorsa siyasi irade tarafından o şekilde karar verilmelidir.”demek suretiyle,görüşünü açıklamış bulunmaktadır.15 yıl süreyle devam eden “düşük yoğunluklu savaşın”doğrudan tarafı olarak görüş bildiren Sayın Kıvrıkoğlu,verilecek kararda  duygusal davranmanın yanlışlığına işaret etmiş bulunmaktadır. 

Yine,son günlerin güncel en önemli gelişmesi olan AB ilişkileri kapsamında ,Türkiye’nin adaylığını kabul eden Komisyon Raporu’nda,başka bir çok şartın belirtilmesiyle birlikte ,ayrı bir başlık altında,”Öcalan’ın  idam edilmemesini umuyoruz”şeklindeki görüşün de ,müvekkilimizin konumunun ne kadar önemli olduğunun bir başka çarpıcı ifadesi  olduğu açıkça görülmektedir.

Hiç kuşkusuz,tamamen siyasi iradeyi ,hükümet ve devlet işleyişini ilgilendiren bir ilişkiyi burada belirtmemizin ilk bakışta,hukuksal karar sürecini  ilgilendirmediğini  bizler de biliyoruz. Fakat,Türkiye’nin  içinde bulunduğu özgün siyasal-sosyal yapı düşünüldüğünde,Yüksek Yargı Temsilcileri olarak sizlerin belki de  hükümet ve devletin  bu konudaki işleyişine yardımcı olmanız sonucunu doğuracak bir karar vermeniz söz konusu  olacaktır.

Kaldı ki,ne müvekkilimiz ve ne de onun adına savunma yapan  taraf olarak biz savunma avukatları, hiçbir zaman bütün saydığımız  bu uluslar arası gelişmeleri, devlete veya bağımsız yargı organları olarak sizlere  karşı bir baskı kurma  yaklaşımı içinde ele almıyoruz. Fakat,dünyada yalnız yaşamadığımızı, uluslararası ilişkilerimizin de özüne uygun olarak,gerçekçi ve sağduyulu biçimde, Türkiye’nin gerçek çıkarları doğrultusunda ele alınmasının uzun vadede bu ülkede yaşayan herkes için  yarar sağlayacağı kanaatiyle vurgulamak gereğini duyuyoruz.

Özellikle, dünyada coğrafi sınırların giderek kalkmakta olduğu evrensel temel insanlık değerlerinin tek ve ortak bir hukukta şekillendirilmeye çalışıldığı bir dönemde, başka bir çok nedenin yanı sıra, uluslar arası ilişkilerinde önemle değerlendirilmesi kanımızca bir zorunluluk olmaktadır. 

Türkiye Cumhuriyeti devletinin yalnızlaşmasına yol açacak politikaların hızla terk edilip, gelişen AB ilişkileri çerçevesinde, Kopenhag kriterlerinin uyum yasaları biçiminde kanunlaştırılarak, dışlanmışlık çemberinin kırılmaya çalışılması günümüzün en önemli gelişmelerinden birisidir. 

Yargı kararlarının, doğrudan ülke çıkarlarının söz konusu olduğu böylesine hayati değerdeki gelişmelere kayıtsız kalması düşünülemeyeceği gibi, esasen hukukun temel fonksiyonu olan toplumsal ilerlemeye kendi cephesinden katkı sunması, asla unutulmaması gereken bir zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır. 

Ülke ve toplum açısından olumlu gelişmelere katılmak, veya en azından bu temel doğrultu önünde engel teşkil edebilecek tutumlarda ısrarcı olmamak, hukukun bağımsızlığına halel getirmeyecektir. Aksine hukuk, toplum ve devletin, bir bütün olarak ülkenin ilerlemesine, gelişmesine hizmet etmekle tarihsel misyonuna da uygun davranmış olacaktır. 

Hukukun analitik yönü, sorgulayıp ders çıkaran yanı 21. Yüzyıla girmeye hazırlanan Türkiye’nin önünün açılmasına hizmet etmeli, ülkenin gerçek çıkarları sorumlu bir anlayış içinde değerlendirilmeli, kararını verirken bütün bu ve benzeri hususları önemle göz önüne almalıdır. 

Sayın Başkan, Değerli Üyeler,

 Bizim savunma tarafı olarak,  İmralı’da ki ilk yargılama aşamasında da TCK 59. Md.’sinin uygulanması yönündeki talebimiz Ankara 2 No’lu DGM’sinin Sayın Heyeti tarafından şu üç nedenle reddedilmişti:
Bunlardan birincisi, müvekkilin kurucusu ve başkanı olduğu örgütün sorumlu olduğu iddia edilen eylemlerin yoğunluğu, ikincisi müvekkilin örgütle bağını hala koparmamış olması, üçüncüsü de, müvekkilin mahkeme önünde yaptığı savunmada samimi olmadığı yönünde Sayın Mahkemede beliren görüş olarak belirtilmişti. Şimdi bu husustaki nedenlere bakarak savunmalarımızı beyan etmek istiyoruz:

 Ankara 2 No’lu DGM Heyetinin birinci olarak ileri sürdüğü, eylemlerin yoğunluğu ve yaygınlığı iddiası, ilk bakışta doğru olarak görülmektedir. Ancak, hem hukukun ve hem de özellikle ceza hukukunun , temel ilke ve hedefi olan maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ışığında olaya baktığımızda, bu iddiaların maddi gerçeği yansıtmadığını görmemiz gerekir. Ceza hukukunun temel bir önermesi ve ilkesi olan, suçların ve cezaların şahsiliği ilkesi uyarınca düşünüldüğünde, şu husus açık olarak karşımıza çıkmaktadır:. Müvekkil A. Öcalan’a mal edilen tek bir eylem bile olmadığı gibi, doğrudan müvekkilin işlediği, bizzat faili olduğu herhangi bir eylem iddiası da bulunmamaktadır. 

Bu yöndeki beyanlarımızı  esasen savunmamızın bir başka bölümünde de değerlendireceğimizden tekrara düşmemek amacıyla uzun uzadıya açmayacağız, ama şu hususu da belirtmek burada da gerekli ve zorunlu olmaktadır. Müvekkilimiz,ilk yargılama aşamasında,hem yaptığı yazılı savunma ve  hem de,sözlü açıklamaları  kapsamında ,bir çok kez eylemleri tümüyle durdurmak amacıyla  ateşkes ilan ettiklerini,yine,tırmanma eğilimi gösteren ve  daha da  artabilecek eylemleri önlemek amacıyla, ne kadar büyük bir çaba gösterdiğini  ayrıntılarıyla anlatmış ve açıklamış bulunmaktadır. Müvekkilimizin bu yönlü savunmasını biz de tekrarlıyoruz.    

Yine,biz savunma  tarafı olarak yargılamanın  ilk aşamasında ,dosya kapsamında belirtilen eylemlere yönelik olarak, müvekkil aleyhine genel ve soyut iştirak hükümlerinden hareketle, hüküm tesis edildiğini,oysa ,TCK ve genel ceza hukuku teorisinde,iştirakin her bir eylemin somut icrası için ayrı değerlendirilmesi,her bir suç konusu eylemin maddi ve manevi iradi katılım açısından ayrı ayrı incelenmesi gerektiğini,ayrıntılarıyla belirtmiş olduğumuzdan,bu husustaki savunmamızı da tekrarlıyoruz.

 Ankara 2.No’lu DGM  Heyeti’nin bu yöndeki talebimizin reddedilmesine dayanak yaptığı ikinci neden olan “ müvekkilimizin örgütle ilişkisini devam ettirdiği”yönündeki tespiti ise,esasen maddi gerçeklik açısından doğru olmakla beraber ,bu ilişkiye bağlanan sonuç ve verilen hükmün  bu açıdan yorumu ,bizce hukuka uygun olmadığı gibi, yaşanan somut  gelişmeleri de doğru açıklamaktan oldukça uzak kalmaktadır.

Hukuk mantığı olgulara nesnel ve analitik yaklaşmak zorundadır. Herhangi bir olayın şekilsel veya formel görünüşünden ziyade,aksine,olayın ,olgunun gerçek özüne ve o ilişkinin doğurduğu gerçek  sonuca bakarak yorumlamak ,daha işlevsel olacaktır.

Burada,cevaplandırılması gereken soru şudur:Müvekkilimizin örgütüyle ilişkisini şu veya bu biçimde devam ettirmesinin  pratik sonucu nedir? Bu ilişki ,ülkemizde yaşanan bu en temel sorunun daha da ağılaşmasına mı veya tarihte ilk defa,hem devletin ve hem de toplumun iç barışın sağlanması sonucunda ,bütün yapısal sorunlarının da en gerçekçi bir çözüm aşamasına gelmesine mi  yol açmaktadır?Temel sorun budur.

Müvekkilimiz,yargılamanın ilk aşamasında, mahkeme önünde yaptığı ilk savunmasında, ”Türkiye’deki siyasal kilitlenmenin önünü açmak,bütün sorunların  yasal zeminde çözümünü çabuklaştırmak amacıyla  bir engel halini almış olan şiddet ortamına son vermek için “bütün ulusal ve uluslararası kamuoyu önünde ,örgütüne çağrı da bulunmuştur.

Bu tarihten sonra da avukatları olarak bizler aracılığıyla, kamuoyuna yaptığı çeşitli açıklamalarıyla, aynı yöndeki görüşlerini daha da somutlaştırarak,örgüte bağlı silahlı güçlerin Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışına çıkmasını sağlamış bulunmaktadır.

Hem toplum ve hem de devletin ortak arzu ve iradesi olan ‘silahlı çatışma ortamına son vermek “amacıyla,müvekkilimizin,içinde bulunduğu sınırlı olanaklara rağmen,büyük bir özen ve hassasiyetle  başlatıp derinleştirdiği bütün bu gelişmelerin yaşanması ,bu ülkede yaşayan ve başta   devlet olmak üzere ,herkesin  hayati derecede önem taşıyan bir ihtiyacı değil  midir?

Bir taraftan,’Terörle mücadele” adına  ülkenin bütün  mali olanak ve rezervlerini  pervasızca tüketeceksiniz,toplumsal gerginlikleri daha da tırmandıran sonuçlara yol açan  yasal ve fiili  gelişmelerin yaşanmasına yol açacaksınız,kendi devletiyle giderek uzaklaşan bir toplum ,kendi toplumuyla “düşük yoğunluklu bir savaş”içinde olan bir devlet yapılanmasına yol açacaksınız,diğer taraftan,bütün bu ağır sorunları bütünüyle ortadan kaldırmaya,üzerinde herkesin uzlaşacağı bir çözüm modelini  yaratmaya yönelik bir tutumu yaratmak içinde olan çabaları “örgütüyle ilişkisi devam ediyor”diye,suçlayarak mahkum edeceksiniz.

Hukuk bilimi yeni çelişkiler yaratan değil, mevcut çelişkileri gideren bir sosyal disiplindir. Verilen  kararlar,toplumsal vicdanı yaralayan değil,rahatlatan bir öz taşımalıdır. içinden  çıkılamayacak denli ağırlaşmış bir sorunun tarihin bu döneminde bir çözüm aşamasına gelmesinde bu kadar tarihi önem taşıyan arayışlar,görülmeyerek değerlendirilemezse,belki bir süre,”toplumun sesine”kulak verilmiş olabilir .Ama,hukuk ve onun uygulayıcıları  günübirlik kısa vadeli  kararlar yerine bilimsel,geleceği öngören  kararlar vermelidirler. Kararlarını,oluşan  ağır duygusal ortamın etkileriyle değil,en başta bizzat toplumun gerçek ihtiyacı olan  toplumsal barışın  gereksinimlerine göre vermelidirler.   

Müvekkilimizin, örgütüyle ilişkisi  çatışmalı ortamın sürdürülmesine yönelik olmayıp, aksine, Türkiye’nin en önemli sorunu kapsamında şiddet ortamının bütün sonuçlarıyla tasfiye edilmesine yöneliktir. Savunmamızın  bu bölümüne eklediğimiz yazışma metinleri ve basın açıklamalarının incelenmesinden  bu husus yeterince anlaşılmış olacaktır.

Bütün bu nedenlerle,müvekkilimizin  örgütü ile devam ettirdiği ilişkisinin müvekkilimiz aleyhine verilecek hükme esas alınmada suçu ağırlaştıran bir delil olmasından ziyade,suçu hafifleten bir yorumla ele alınmasının ne kadar zorunlu olduğu yeterince anlaşılmış olmaktadır.

Türkiye’nin yaşadığı şu son sekiz aylık gelişmeler görüldüğünde belirttiğimiz bu hususun daha da iyi anlaşılacağı görülecektir. Şu  hususun altını özellikle çizmek istiyoruz: Müvekkilimiz, şiddet ortamının son bulması için yalnızca, “silahlı güçlerin Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları  dışına çıkması” yönünde bir çağrıda bulunmakla yetinmemiş,buna bağlı olarak,” bir grubun  silahları ile birlikte gelerek yasal sürece katılması”yönünde de bir çağrıda  bulunarak ,bu konuda ne kadar büyük bir samimiyet anlayışı içinde olduğunu da göstermiş bulunmaktadır .Müvekkilimizin bu çağrısından sonra da,8 kişiden oluşan silahlı bir grubun  Hakkari  ili Şemdinli  ilçesinde,yasal sürece dahil olmak amacıyla  yetkili güvenlik güçleriyle temas kurduğu bilinmektedir. 

Bu arada Genel Kurmay Başkanlığı’nın yaptığı bir  basın açıklamasın da “ PKK’ye bağlı silahlı eylemlerin oranın da geçmiş dönemlere göre % 90 azalma görüldüğü “ şeklindeki açıklaması da , müvekkilimizin çatışmalı ortamın tasfiye etmede ne kadar samimi ve gerçekçi olduğunu bir başka işareti olmaktadır.

Bütün bu olumlu gelişmelerin hem de  bu kadar kısa bir sürede  yaşanmasına yol açan müvekkilimizin  bu tutumunun ,olumlu yanı görülmeden  yapılacak herhangi bir yorum,verilecek herhangi bir  karar  bizzat maddi gerçeğin inkarı olacağı gibi,hukukun  her şeyden  önce  toplumun ve devletin temel önceliklerini gözetmek gibi temel bir fonksiyonunun yerine getirilmemesine yol açacaktır.

Belirtmeye çalıştığımız ve Türkiye aktüalitesinin hem toplum ve hem de devlet  nezdinde  büyük bir umutla izlediği bu gerginlikleri azaltarak yok edici  barışçı ,uzlaşmacı çizginin başarıya ulaşması halinde ,bundan bir bütün olarak Türkiye’nin nasıl kazanacağı bizce yeterince anlaşılmış olmalıdır. Yargılama  makamları olarak sizlerin vereceği  karar bütün bu olumlu yönde seyreden gelişmelerin daha da gelişmesini sağlayacaktır. 
 
Bu konuyla ilgili olarak Sayın Mahkemenize özellikle belirtmeye çalıştığımız husus şudur:Müvekkilimiz,silahlı faaliyet yürüten örgütü Türkiye Cumhuriyeti açısından büyük bir  silahlı tehdit olgusu olmaktan hızla çıkartarak,yasal sürece dahil etme amacıyla önemli bir çabanın başlatıcısı ve kararlı sürdürücüsü olduğunu yeterince  kanıtlamış bulunmaktadır.

Verilecek hükümle birlikte, TCK 59. maddesinin  uygulanması yönündeki  talebimizin yerel mahkemece reddedilmesinin diğer bir nedeni olarak da müvekkilimizin”savunma ve açıklamalarında samimi bulunmadığı”biçimindeki  yorumlar olmuştur.

Bizler savunma olarak, ilk savunma aşamasında şu hususu özellikle belirtmiştik: Müvekkilimizin benimsediği savunma anlayışı yeni olmayıp,kendisiyle söyleşi  yapan çeşitli gazetecilere söylediklerini,yine müvekkilimizin çeşitli tarihlerde yaptığı konuşmaları,yayınlanan kitaplarını örnek olarak belirtmiş,bunların incelenmesinden de bugün içinde bulunduğu savunma çizgisinin  yıllar öncesine kadar uzandığını ayrıntıları ile belirtmiştik .Bu nedenle,aynı delillerin dosya kapsamında bulunması itibariyle,tekrara düşmemek açısından  üzerinde durmayacağız.

Fakat önemi nedeniyle şunu tekrarlamak istiyoruz .Müvekkilimiz  idam cezası  ile yargılanan bir kişi olması nedeniyle,bu savunma anlayışını benimsemiş değildir. Yukarıda  da belirttiğimiz gibi,çok uzun yıllar öncesine dayanan bir anlayışın güncelleştirilmiş bir çerçevesi ile karşı karşıya bulunmaktayız 

Kaldı ki, müvekkilimiz yaptığı savunmalarda soyut, muğlak  ifadelerle yetinmeyip ayrıntılı açıklamalarla,sorunun hem tarihsel ve hem de güncel boyutlarını yorumlayarak ,sorunun nedenlerini,çatışmalı ortamın başlama sebeplerini ve kendisinin bundaki rolünü büyük bir samimiyet esprisi içinde açıklamış ve bundan sonra oynamak istediği rolü de yine ayrıntılarıyla belirtmiş bulunmaktadır
  
Dolayısıyla müvekkilimizin Türkiye’nin bu en temel sorununa ve buna bağlı olarak diğer bütün yapısal sorunlarına da  gerçekçi ve uygulanabilir bir çözüm modeli biçiminde formüle ettiği ve savunmalarında ayrıntılı olarak açıkladığı  Demokratik Cumhuriyet çözüm projesinin ne kadar önceden düşünüldüğü, üzerinde çalışıldığı buradan da anlaşılmış bulunmaktadır. Başka bir çok nedenin yanı sıra buradan da müvekkilimizin salt idam cezası ile yargılanması nedenine dayanmadığı anlaşılmış olmaktadır.

İlk savunmamızda da bazı belgelere dayanarak ayrıntılı biçimde sunmaya çalıştığımız bilgilerin ve  ilk duruşma döneminde müvekkilimizin yaptığı ayrıntılı savunma yine bunlarla birlikte karar duruşmasının bitiminden sonraki dönemden bu güne kadar müvekkilimizce yapılan çeşitli açıklamalar birlikte ele alındığında görüleceği gibi müvekkilimiz savunma anlayışı çizgisinde son derece samimidir. Yerel mahkemenin aksi yöndeki değerlendirmesi belirtmeye çalıştığımız tüm bu verilerin göz önüne alınmaması sonucuna dayanmıştır. 

Şu hususu tekrar tekrar belirtmek istiyoruz. Müvekkilimiz A. Öcalan  birçok nedenle ağırlaşmış bulunan  Kürt sorunu kapsamında Türkiye’de yeni bir başlangıç yapmıştır. Hem devletin hem toplumun ve hem de içinde bulunduğumuz bu zaman diliminde Türkiye’nin uluslar arası ilişkilerinin giderek artmakta olduğu bir dönemde Türkiye’nin müttefiklerinin de kayıtsız kalmadıkları açıkça belli olan bu yeni dönemin daha da somut gelişmelere sahne olması için müvekkilimizin bu tarihsel çabasının önemine uygun anlaşılması gerekmektedir. 
                                                              
Sayın Mahkeme başkanı ve değerli üyeler;  

Kısaca belirtmeye çalıştığımız bu nedenlerden dolayı, müvekkilimiz aleyhine kurulacak kararla birlikte, TCK 59. Maddesinin uygulanmasının koşullarının hem maddi hem manevi unsurları açısından  oluştuğu  kanısındayız. Türkiye’nin, yüzyılın sonunda yakaladığı bu büyük tarihsel fırsatın, bu dava kapsamında iyi kullanılması gerektiği görüşündeyiz. 

Siz saygıdeğer yargıçlar, hukukun ve onun uygulayıcılarının, toplumsal barışa, gerçek adalete yol açacak bir gelişmenin, vereceğiniz kararla birlikte büyük destekçileri olmak gibi, son derece önemli ve onurlu , adil bir kararı vermekle karşı karşıyasınız. 

Vereceğiniz karar, toplumu ve devleti derinden sarsan, bir bütün olarak Türkiye’nin geleceğini belirleyecek olan bir sorunun, müvekkilimiz şahsında çözümü veya çözümsüzlüğü gibi, son derece önemli sonuçlara yol açacaktır.

Müvekkilimiz şahsında yaşanan şiddet ve çatışma ortamının, doğrudan veya dolaylı olarak, bir çok insan için ne kadar  büyük acılara yol açtığı,şüphesiz bilinmektedir. Fakat,tarihin  önümüze koyduğu bu büyük fırsat iyi değerlendirildiğinde, çekilen acıların gerçek karşılıkları verilmiş olacaktır. Yaşanan  bütün bu trajik olayların bir daha asla tekrarlanmaması için, bu tarihsel şansın iyi yorumlanması ve ders çıkarılması gerekmektedir. Acılara  gerçekten son verilmesinin yolu,yeni acılara yol açmaktan değil,bütün sorunlarını barış kardeşlik ve demokrasi anlayışı içinde gerçekçi ve uygar biçimde ele alarak çözmekten geçmektedir.

Bugün içinde bulunduğumuz koşullarda,toplumsal acıları dindirmenin, kamu vicdanını rahatlatmanın yolu, bu ülkede yaşayan herkesin bütün hak ve özgürlüklerden eşit ve adil biçimde yararlanabildiği, kardeşçe bir yaşayışın bu topraklarda da egemen olduğu bir yaşam biçimini kurmaktan geçmektedir.
  
Türkiye’nin bütün yapısal problemlerini, doğrudan veya dolaylı etkileyen  bir sorunlar yumağının, müvekkilimiz şahsında  giderek olgunlaşan bir çözüm olanağına kavuştuğu bir süreçte, müvekkilimizin idam edilecek olmasının yaratacağı çok yönlü  olumsuzlukların,  ulaşılma koşulları çok zor olan bu olumlu sürecin, tümüyle tersine dönmesine yol açacaktır. Bu, objektif olarak bakıldığında görülebilecek kadar açık bir husustur.  

Dolayısıyla, hukuk metinlerinin dar kalıpları içerisinde kalarak verilecek bir karar, belki mevcut yasal düzenlemelere uygun olacaktır ama,  devlet toplum ve ülke geleceği açısından açıklanması zor bir karar olacaktır. Bu nedenle , ağır duygusal ortamın olumsuz ve geçici etkilerine açık bir karar yerine, bu ülkede barış ve kardeşçe bir arada yaşamanın tesisine hizmet edecek bir karar vermenizi dileriz. Saygılarımızla. 21.10.1999  

DOSYADA VEKALETİ BULUNAN 103 AVUKAT ADINA; 

Av. Ercan  KANAR         Av. Niyazi Bulgan        Av. İrfan  Dündar

Av. Hamza  YILMAZ    Av. Kemal BİLGİÇ        Av. Doğan ERBAŞ

EKLER    :

1)  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin  9 Haziran  l998 tarihli İNCAL Davasına ait karar örneği 

 2) Yargıtay 9.Ceza Dairesi’nin l998/2987 Esas, l999/894 Karar No’lu  Bozma  İlamı
                     
 3) Yargıtay  9.Ceza   Dairesi’nin    l998/3054 Esas, l999/l509  Karar No’lu  Bozma  İlamı    

 4) 26.11.1998 tarihli  dönemin Adalet Bakanı Hasan DENİZKURDU  İmzalı, İtalyan Adalet Bakanı Oliviero  DILIBERTO’ya  yazılan özel mektup. ( Müvekkilimizle  ilgili olarak,ölüm cezasının fiilen uygulanmadığı gibi,yasalardan çıkarılması yönünde yapılan hazırlıklardan söz edilmektedir.)

 5) Güney Afrika Yargıtay Mahkemesi’nin  “EBRAHİM” Davası Kararının örneği

 6) Ankara  8.Ağır Ceza Mahkemesi’nin l999/242 Esas Sayılı Dosyasının İddianamesi.
                   
 7) Roma İstinaf Mahkemesi’nin Müvekkilin Siyasi Sığınma Başvurusunun kabul edildiğine dair 01.10.l999 tarihli kararının Türkçe,İngilizce ve İtalyanca örnekleri

  8) Müvekkilimiz Abdullah ÖCALAN tarafından yapılan çeşitli basın açıklamalarının ve yine Müvekkilimizce Örgüte yönelik yapılan çeşitli yazışmaların örnekleri

  9) CMUK md.253/3 gereğince yaptığımız savunma çervesinde, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun emsal teşkil edecek 07.02.l994 tarih ve 3/8-35 karar sayılı karar örneğinin sureti
                       
 10) ” İmralı  Kapalı Ceza ve Tutukevi İç Yönetmeliğinin” iptali amacıyla ve yürütmenin durdurulması istemli olarak Danıştay 10.Dairesinin 1999/2568 Esasında kayıtlı davaya ilişkin evrak sureti.  

Ankahukuk Sitesi kurucusu ve yöneticisi

İçeriğimize yorumda bulunmak ister misiniz?

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

İlginizi Çekebilir

Siteden...

İlgili İçerikler