Makale

Müteselsil Suç

Türk Ceza Kanununun 80. maddesinde düzenlenmiş olan ve suçların içtimaı kuralının bir istisnası niteliğinde olan müteselsil suç müessesi, doktrinde ve uygulamada oldukça tartışmalı bir konudur. Daha en başında kanunun düzenlenmesindeki eksiklik bu tartışmaların başlangıç noktasıdır. Kanun maddesinde kullanılan tabirler uygulamada ve doktrinde farklı anlamlandırılmış ve tereddütlere neden olmuştur. Bunun yanında bu müessesenin taşımış olduğu bazı şartların tespitinde de bir takım güçlükler bulunmaktadır.

Aşağıdaki bölümlerde müteselsil suç müessesesi ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Kanunumuzdaki düzenlemesi, şartları, uygulamada ve doktrinde çıkan görüş farklılıkları ilgili kısımlarda bulabileceğiniz konular.

Bu bireysel çalışmanın

1.kısmında: “müteselsil suç tanımı, kanuni düzenlemesi, diğer benzer suç müesseseleri olan ayrımlarını”,

2.kısmında: “müteselsil suçun şartlarını”,

3.kısmında: “müteselsil suçun hukuki niteliğini”,

4.kısmında: “müteselsil suçun hukuki sonuçlarını”,

5.kısmında: “müteselsil suç ile ilgili son yıllarda çıkan Yargıtay kararlarını”

bulabilirsiniz.

*1.KISIM

TÜRK CEZA KANUNUNDA MÜTESELSİL SUÇUN DÜZENLENMESİ

A-GENEL OLARAK

Her netice , prensip itibariyle belirli bir kanuni tarifte belirtilen dış alemdeki değişiklikten ibaret bulunduğu için tarife uygun her netice ayrı bir suç teşkil eder ve fail kaç netice meydana getirmişse, o kadar suç işlemiş sayılarak, her birinden dolayı ayrı ve müstakil cezalara maruz kalır. Ancak, bazı hallerde değişik neticelerden dolayı faile çeşitli cezalar verilmez de, bir tek cezanın hükmedilmesi ile yetinilir. İşte birden fazla neticelerin meydana gelmesine rağmen, faile tek ceza verilmesini gerektiren hallerden biri, müteselsil suçtur.(Dönmezer-Erman1985 :s.381)

Müteselsil suç,Orta Zamanların pratik hukukçuları tarafından, sırf cezaların şiddetini azaltmak maksadıyla ileri sürülmüş ve ondan sonra doktrin ve mevzuata geçmiş bir müessesedir. Bu müesseseyi bu gün için kabul edenler kadar , karşı çıkanlar da olmaktadır.,

B-MÜTESELSİL SUÇ TANIMI VE TÜRK CEZA KANUNUNDAKİ DÜZENLEMESİ

a)Genel Olarak

Müteselsil suç –infractions successives- bir suç işleme kararının icrası cümlesinden olarak, kanunun aynı hükmünün, başka zamanlarda da olsa, birkaç defa ihlalidir.(Gözübüyük 1976 : s.302) Karar ve ihlal edilen hak bakımından birlik ve zaman bakımından birbirinden ayrı fiillerde çokluk varsa, müteselsil suç vardır. Müteselsil suçun mevcudiyeti için maddi bakımdan, kanunun aynı hükmünün birden fazla ihlali ve manevi bakımdan da ihlallerin aynı suç işleme kararını (kast) taşıması lazımdır. (Majno 1977: s. 431 ;Çağlayan 1984 :Cilt 1, s.899) Hizmetçinin çalıştığı yerden zaman zaman eşya çalması, hakaret sözlerinin bir gazetenin ayrı ayrı sütunlarında yer alması, sahte bir belgenin tekrar tekrar kullanılması, sahte ticari senetle bir kimsenin birkaç kez dolandırılması (Majno s.431),Bir müstahdemin yanında çalıştığı kişinin kasasını soymak maksadıyla sahte anahtar sağlaması ve değişik zamanlarda bu anahtarla kasayı açıp para alması (Dönmezer-Erman s.380) müteselsil suça örnek olarak gösterilebilir.

Müteselsil suç, Türk ceza Kanununun 80 inci maddesinde “Bir suç işlemek kararının icrası cümlesinden olarak kanunun aynı hükmünün birkaç defa ihlal edilmesi, muhtelif zamanlarda vaki olsa bile bir suç sayılır” suretiyle beyan edilmiştir. Bu kısım suçlarda işlenen her fiil başlı başına bir suç olmakla birlikte, fiillerin hepsi de yine tek bir suç olarak kabul edilir. (Çağlayan: s.900; Dönmezer-Erman: s.381)Müteselsil suçun tek suça veya suç çokluğuna giren bir müessese olarak kabul edilmesi ona bağlanacak hükümler yönünden önemlidir. Tek suç olduğu kabul edilirse daima tek suç işlemi görecek, buna karşılık suç çokluğuna giren bir müessese şeklinde nitelendirilirse onu meydana getiren her suçun bağımsızlığı sonucuna varılacaktır. (Savaş-Mollamahmutoğlu 1994: cilt 1, s.1115)Fiil ve suç sayısının tespitinde maddi neticeyi göz önünde bulundurmak ve kanuni tanımda yer alan dış alemdeki değişiklik kaç tane ise o sayıda fiil varlığını kabul etmek gerekir. Müteselsil suçlarda kanuni tanımda yer alan dış alemdeki değişikliğin birden çok olduğu hususunda şüphe edilemez.


“Niyetin yenilendiği ve değiştiğine dair hiçbir emare olmadığı halde yasanın aynı hükmünün değişik zamanlarda bozulması suretiyle tekrarlanan icra eylemlerinden her biri belli bir kasdın sonucu olduğundan bir kimsenin şu suretle ispatlanan hareketleri TCK.80. maddesinin kapsamına girer. Cezaların toplanması hükmü uygulanmaz.(İBK. 4.11.1929 T.,26 E., 20 K.)”

“Aynı saha içindeki yerin sınırını ve mesahasını değiştirmeden devlet ormanında aynı zamanlarda tarla açan şahsın eylemi tek suçtur. Hakkında TCK 80 inci maddesinin uygulanması gerekir.(CGK. 25.11.1968 T. ,258 E., 376 K.)”

“Okul mutemedi olan sanığın öğretmenlerin ek ders ücretlerine ait sahte bordroları 2-5 ay gibi uzunca aralıklarla ve fırsat ve olanaklardan yararlanarak düzenlemesi, yeni karar ve kastın uygulamaya konması niteliğinde ayrı birer suçtur. TCK.80 inci maddesi uygulanmaz (CGK.2.12.1968 T., 304 E., 392 K.)”

“Sanığın aynı zamanda ve aynı sürüden iki şahsa ait hayvan çalmış olması suçun teselsülünü icap ettirmediği halde 80 inci maddenin uygulanması yolsuzdur. (Y. 2. C.D. 23.2.1946 T., 1676 E., 1874 K.)”

“Bir sene ara ile iki kere sürgünden kaçma iki ayrı suç teşkil ettiği halde 80 inci maddenin uygulanması yolsuzdur. (Y. 4.C. D. 20.3.1946 T., 2501 E., 3501 K.)”

“Sanığın iki saldırışı kasdettiği yaralama fiilinin icrai hareketlerinden bulunduğu düşünülmeksizin 80 inci maddenin uygulanması yolsuzdur. (Y. 2. C. D. 4.10.1946 T., 8663 E., 8895 K.)”


Müteselsil suçlarda kasdın bir olması, işlenmiş olan müteaddit fiilleri bir suça bağlamış ve o suçun cüzüleri yapmıştır. (Çağlayan: s. 900)Kanunun “muhtelif zamanlarda vaki olmuş olsa bile” tabirinden anlaşılacağı gibi, bu nevi suçlar aynı zamanda vukua gelebileceği gibi, birbirini takip etmek suretiyle muhtelif zamanlarda da işlenebilir.


“Sanıklar 13.3.1982 tarihinde dava konusu kamyonun bazı parçalarını çalarak götürdükten sonra, altı gün gibi kısa bir arayı müteakip, aynı kasıt altında, bir miktar parça daha çalmak isterken yakalanmış bulunmalarına nazaran;birinci suçlarından ceza uygulaması yapıldıktan sonra ikinci eylemlerinden dolayı teselsül nedeniyle, TCK.nun 80. maddesi gereğince arttırma yapılması gerekirken, her iki eylemin ayrı suç kabulü ile, yazılı biçimde karar verilmesi, bozmayı gerektirir. (Y. 6. C. D. 13.12.1983 T., 5795 E., 9565 K.)”

“1.8.1982 tarihinde manevi cebirle mağdurun ırzına geçen sanığın 14.8.1982 günü, bu fiili tekrarlamak istemesi, aynı cürmi kastın icrai hareketlerinden ibaret olduğu ve böylece tümü itibariyle fiilin TCK.nun 80. maddesinin uygulanılmasını gerektirir, zincirleme ırza geçme suçunu oluşturduğu halde kastın yenilendiğinden bahisle ikinci eylemin, ayrı suç teşkil ettiğininkabulü, yasaya aykırıdır.(Y. 5. C. D. 5.12.1983 T., 4195 E., 4126 K.)”


b)Müteselsil Suç-İtiyadi Suç Ayrımı

Esasta, birden fazla hareketli suçların bir kolu olan itiyadi suçlar, diğer birden fazla hareketli suçlardan aynı hareketlerin tekrar edilmesi ve bunun bir itiyad derecesine çıkarılması ile ayrılır. İtiyadi suçun ayırıcı vasfı, yapılan hareketlerin tek başına alındığı takdirde suç teşkil etmemelerinden ve ancak failde itiyadın varlığını gösterir bir şekilde tekrar olunmaları halinde sözü geçen hareketlerin cezalandırılmasından ibarettir.İ

İtiyadi suçlarda , itiyadı teşkil eden hareketler başlı başına suç sayılmaz ve bu hareketleri yapan kişi cezalandırılmaz. Halbuki müteselsil suçta fail daha ilk sonucu meydana getirir getirmez cezalandırılır.(Majno:s.417-418)

c)Müteselsil Suç-Mütemadi Suç Ayrımı

Hareketten doğan netice , bazen belirli bir süre devam eder;işte neticenin devam etmeyip derhal sona erdiği suçlara ani neticenin devam ettiği suçlara ise mütemadi suçlar denir.


Mütemadi bir suçun varlığı için suçtan doğan hukuka aykırı durumun yani suçun eserinin bir süre devam etmesi yeterli değildir: gerçekten, suçtan doğan hukuka aykırı durumun devam etmemesi, bu durumun ilk olarak çıktığı anda tamamlanmış, bitmiş olan suça yeni bir şey eklemez ve ani birsuçun mütemadi sayılmasını gerektirmez: mütemadi suçta devam eden, derhal sona ermeyen şey neticenin kendisidir ve bu devam ettikçe suç da işlenmektedir.

İşte yukarda belirtilen noktalarda mütemadi suç ile müteselsil suç arasında fark doğmaktadır. İtiyadi suçta, itiyadı teşkil eden sayıdan daha az sayıdaki hareketler başlı başına suç sayılmaz ve bu hareketleri yapan kişi cezalandırılamaz. Oysa müteselsil suçta fail daha ilk sonucu meydana getirir getirmez cezalandırılır.


“Alıkoyma fiilinin teselsül etmesi için failin mağdurun şahıs hürriyetini şehvet hissiyle suç işlemek kastındaki vahdeti bertaraf etmeyecek kısa fasılalarla mükerreren ihlal etmesi gerektiği ve hadisede mahiyeti itibariyle mütemadi bir suç olan fiilin bir inkıtaa uğramaksızın devam ettiği nazara alınmayarak 430 uncu maddenin ikinci fıkrasına müsteniden tayin edilen cezanın 80 inci madde ile arttırılması yolsuzdur. (Y. 5. C. D. 19.1.1956 T., 401 E., 402 K.)”

“Karı koca gibi yaşamak suçundan temadi ve teselsülün suç unsuru olduğu gözetilmeksizin cezanın ayrıca 80 inci madde ile arttırılması yolsuzdur.(Y. 4. C. D. 20.9.1956 T.,6896 E., 12144 K.)”

“Koca zinasında temadinin suçun unsuruna dahil bulunduğu gözetilmeksizin TCK m.80’nin uygulanması kanuna aykırıdır.(Y. 5. C. D. 30.9.1975 T., 2464 E. 2503 K.)”

“Ruhsatname almadan radyo kullanmak fiilinin bir suç olduğu ve bu gibi suçlarda temadi ve teselsül bahis konusu olamayacağı göz önünde tutulmaksızın sanığa tayin kılınan cezanın TKK.nun

“Rızaen cinsi münasebet suçunun temadi ettiği anlaşıldığı halde, sanık hakkında verilen cezanın, TCK.nun 80 . maddesi ile arttırılmamasına ait yasaya aykırılık, aleyhe temyiz olmadığından, bozma nedeni sayılmamıştır.(Y. 5. C. D. 12.9.1979 T., 2339 E., 2377 K.)”


Mütemadi bir suçun, müteselsil suç halini alması mümkündür: temadi bir suretle nihayete erdikten sonra, aynı suç işleme kararının etkisi altında olarak, aynı mütemadi suçun yeniden işlenmesi halinde, iki mütemadi suç arasında teselsül olur; mesela alıkonulan kız, velisi tarafından geri alındıktan sonra, fail tarafından tekrar alıkonulacak olursa durum böyle olur. (Dönmezer-Erman:s.381)


“Sanık tarafından alıkonulan mağdurun kaçıp evine gitmesinden sonra sanığın tekrar onu evine getirdiği delilleriyle belli olan şeklinden anlaşılmasına göre sanık hakkında Türk Ceza Kanununun 80 inci maddesinin tatbikinin yolsuzluğuna ilişen bozma kararının kaldırılmasını ve mahalli hükmün onanmasını isteyen itirazname yerinde olduğundan kabulü ile Yargıtay’ın 4 üncü Ceza Dairesinin 25.1.1949 tarihli bozma kararının kaldırılmasına ve usul ve kanuna uygun olan kararın onanmasına oy çokluğu ile karar verildi.(Y. C. G. K. 11.4.1949 T., 118 E., 112 K.)”


d)Müteselsil Suç-İçtima Ayrımı

İçtimada hem suç işleme kararında birlik yoktur, hem de cezaları içtima ettirilen suçların ayrı türden olmaları mümkündür. Oysa müteselsil suçta suç halinde birleşen çeşitli suçların aynı suç olmaları da gereklidir.


“Hırsızlık suçunun, otelin muhtelif odalarında oturan muhtelif şahıslar aleyhinde işlendiği anlaşılmasına göre TCK nun 71 nci maddesi yerine 80 inci maddesinin uygulanmaması…………yasaya aykırıdır.( Y. 6. C. D. 29.1.1976 T., 651 E., 645 K.)”

“29.10.1944, 15.11.1944, 7.12.1944 tarihlerinde yirmişer günlük kısa fasılalarla muhtelif keşidelere ait biletler üzerinde tahrifat yapan sanığın yaptığı tahriflerdeki fasılaların cürüm işlemek kastindeki vahdeti bertaraf edemeyeceği gözetilmeyerek teselsül yerine içtima hükmünün uygulanması yolsuzdur. (Y. 5. C. D. 5.7.1949 T., 47/2877 E., 3518 K.)”

“Sanığın, Mehmet Taşdelen’i enjeksiyon yapmak suretiyle tedavi eyledikten 20-25 gün sonra Zeynep Telli’yi de tedavi etmesi aynı maksadın devamı mahiyetinde olmayıp yenilenmiş niyetinin mahsulü ve müstakil bir suç olduğu ve hakkında içtima hükmünün uygulanması icap ettiği düşünülerek Yargıtay ilamında gösterilen bozma sebebine uymak lazım iken eski hükümde ısrarla 80 inci maddenin uygulanması yolsuzdur.(Y. C. G. K. 29.12.1948 T., 3/25 E., 12 K.)”

“Nazilli’de ikamet etmekte olan maznunun amme şahitlerinden Osman’ın daveti üzerine 952 senesi iptidalarından Buldan’a gelerek Osman’a ait bir evde yerleştiği ve Osman’ın hasta olan karısına ve kendisine müracaatta bulunan Ahmet, Kazım, Halil ve Zeliha ile Mehmet Ekiz ismindeki şahıslara okuduğu ve Hatice’ye muska yazdığı anlaşılmasına maznunun iş bu fiil hareketleri suç işlemek kasıt ve kararının icrası cümlesinden olarak kanunun aynı hükmünün defaatle ihlali mahiyetinde bulunması hasebiyle Osman’ın karısını okumaktan dolayı tayin olunan cezanın TCK.nun 80 inci maddesiyle arttırılması icap eylemesine göre bu cihet nazara alınmadan maznunun ayni cürüm kastı altında işlediği fiillerin ayrı ayrı suç addiyle ceza tayini ve içtima hükmünün tatbiki yolsuzdur.( Y. 3. C. D. 21.3.1956 T., 5074 E., 5304 E.)”


Birbirinden ayrı olan suçlar hakkında “suçların içtimaı” kaidesi tatbik edilirken, müteselsil suçlarda suçluya bir suç işlemiş gibi ceza verilir. Fakat bu ceza altıda birden yarıya kadar arttırılır. (Çağlayan:s.901)

e)Müteselsil Suç-Tekerrür Ayrımı

Tekerrür, tekrarlanma, bir cürümden kesin olarak hükümlü kimsenin cezasını çektikten veya özel af ve ceza zamanaşımı gibi yasal nedenlerle düştükten sonra belli süreler içinde tekrar bir cürüm işlenmiş olmasıdır. (Akdağ 1976:s.148) TCK.nun 81. maddesinde düzenlenen tekerrür hükümlerinin uygulanabilmesi için bir ceza mahkumiyeti bulunmalı ve bu ceza mahkumiyeti infaz edilmiş olmalıdır.(Malkoç-Güler 1993:s.223),

Tekerrürde failin evvelce bir suçtan dolayı mahkûm olduktan sonra ikinci bir suçu işlemesi gerektiği halde, müteselsil suçun varlığı için, failin hiçbir suçtan mahkum edilmemesi şarttır; bundan başka tekerrür halinde işlenen suçlar nitelikleri itibariyle de farklı bir görünüşte oldukları halde, müteselsil suçta hem çeşitli suçların ayrı olması, hem de suç işleme kararında birlik bulunması gerekmektedir.

*2.KISIM

MÜTESELSİL SUÇUN ŞARTLARI

Müteselsil suçların varlığı için bir takım şartların mevcudu şarttır. Bu şartları objektif ve sübjektif şartlar olarak ikiye ayırabiliriz.

A-Objektif Şartlar:

aa-Birden çok fiilin bulunması şartı:

Birden fazla suçların bulunması şartına, kanunumuzun 80. maddesinin “kanunun aynı hükmünün birkaç defa ihlal edilmesi” cümlesi ile değinmektedir.

Teselsül ilişkisi bakımından suç teşkil eden birden çok fiilin varlığı gerekli olunca, bunun doğal sonucu olarak fiillerden her birinin ayrı ayrı bütün suçun unsurlarına sahip olmasıdır. Yani her fiilin tipe uygunluk, hukuka aykırı ve kusurlu bulunması şarttır. Başlı başına bir suç teşkil etmeyen , kusura dayanmayan veya hukuka uygunluk sebebine dayanan , aynı suçu meydana getiren hareketler birden fazla olsa da, müteselsil suçun bulunduğu ileri sürülemez. Mesela fail mağduru birkaç bıçak darbesi ile öldürürse, her darbe başlı başına bir suç meydana getirmeyip, bir tek suçun icra hareketlerinden ibaret bulunduğu için, ortada esasen birden fazla suç yoktur;bu durum tek suç meydana getirdiğinden, müteselsil suç gerçekleşmez; sonucunda faile yalnız bir ceza verilmekle yetinilir ve bu ceza 80.madde gereğince arttırılmaz.(Dönmezer-Erman:s.384)


“Kabul bakımından sanık K’nın alacaklısı ve borçlusu aynı kişiler olan iki sahte bonoyu aynı tarihte düzenleyerek imza edip tahsile verdiği anlaşılmış bulunmasına göre eylemin tek suç teşkil edeceği gözetilmeden suçun teselsül ettiğinden bahisle TCK’nun 80.maddesiyle cezada arttırma yapılması kanuna aykırıdır.(Y. 6. C. D. 13.10.1977 T., 1977/5143 E., 1977/5636 K.)”

“Bir şahsa müteaddit iğne yapmanın tedavinin icabı olduğu halde TCK 80.maddesi ile arttırılması yolsuzdur.(Y. 7. C. D. 6.7.1976 T., 1976/5668 E., 1976/5143 K.)”


Her fiilin başlı başına suç teşkil etmesi şartının bir sonucu da aynı suçu meydana getiren hareketlerin tekrarlanması durumunda müteselsil suçtan söz edilemez. Mesela; failin on tokat atmak suretiyle müessir fiilde bulunması halinde her tokat bağımsız fiil teşkil etmeyip aynı müessir fiil suçunun icra hareketleri oluşumundadır. Aynı şekilde bir eve giren hırsız bir kutudan mücevver bir kasadan para çalacak olursa yapılan hareketler aynı fiilin icra hareketleri durumunda olduğu için müteselsil suçtan söz edilemez.(Savaş-Mollamahmutoğlu:s.1115)

Suçun niteliği gereği, aynı mağdur üzerinde ancak bir kere işlenebilmesi mümkün olduğu durumlarda, müteselsil suç, elbetteki söz konusu edilemez. Söz gelimi “Alacağım diye kandırıp kızlık bozmak” suçu, kendisiyle cinsel temasta bulunulan kızın kızlık zarının izalesi ile oluştuğundan ve kızlık zarı da ancak bir kere bozulabileceğinden bu suç müteselsil suç niteliğini alamaz.(Dönmezer-Erman:s.385)

Suçun kanuni tarifi gereği maddi unsurun oluşması esasen aralıklı olarak hareketlerin tekrarlanmasını gerektirdiği hallerde yine de müteselsil suç söz konusu olmaz; sözgelimi “kocanın zinasında teselsül, suç unsurlarına dahil bulunduğu için” koca ile suç ortağı arasındaki cinsel ilişkilerin zaman aralıkları içinde devamı müteselsil suç teşkil etmez.

Kanunumuzun 80.maddesinin ilk şeklindeki “kasdı cürmü” sözcüğü 4055 sayılı kanunla değiştirilerek “bir suç işleme kararı “ maddeye konulmakla;kabahatlerde de müteselsil suçu kanunun kabul ettiği neticesini çıkarabiliriz.

İhmal suretiyle icra suçlarında da müteselsil suç gerçekleşebilir. Kanunumuz ayrım yapmadan sadece “ihlal”den söz etmiştir. Ancak, müteaddit suçlar icrai oldukları takdirde değişik zamanlarda işlenebilirlerse de, birden fazla ihmali suçların değişik zamanlarda işlenmemesi mümkündür:mesela kendisine infaz edilmek üzere muhtelif ihzar müzekkereleri verilen zabıta memuru, aynı suç işleme kararının etkisi altında olarak, bunların hiç birisini infaz etmez ise, durum bu merkezdedir.(Dönmezer-Erman:s.385) Demek oluyor ki, 80.maddedeki “muhtelif zamanlarda vaki olsa bile”deyimini, yalnız icrai suçlar bakımından nazara almak gerekir; çünkü ihmali suçlarda muhtelif suçların aynı zamanda işlenmesi mümkündür. Bundan başka, sözü geçen suçların her biri, başlı başına cezalandırılabilmektedir: şayet bu suçlar arasında genel veya özel af dolayısıyla cezalandırılabilir olmaktan çıkmış olanlar varsa, bu fiiller, müteselsil suç bakımından dikkate alınmazlar.(Dönmezer-Erman:s.385)

Suçların hepsinin teşebbüs durumunda veya bazılarının tamamlanmasına karşılık, diğer bazılarının teşebbüs durumunda kalması halinde de müteselsil suç gerçekleşebilir. Çünkü bu gibi hallerde aynı hükmün birden çok ihlali söz konusu olur. Suçlardan sadece biri tamamlanmış, diğerleri teşebbüs derecesinde kalmışsa müteselsil suçun tamamlandığını kabul etmek gerekir.(Savaş-Mollamahmutoğlu:s.1115)

Müteselsil suçun, bir suçların içtimai hali olması, gerçekte suç çokluğu kapsamına girmesi Kanunun gösterdiği durumlar dışında, teselsül ilişkisi içindeki fiillerin bağımsız niteliklerine göre işlem yapılması zorunluluğunu sonuçlar. Böyle olunca suçlardan bazıları kovuşturma şartlarına bağlı bulunduğu takdirde, mahkemece bu şartların sözü geçen suçlar bakımından ayrı ayrı incelenmesi ve ancak kovuşturma şartları gerçekleşen suçların teselsül ilişkisinde nazara alınması gerekir. Kovuşturma şartına bağlı olduğu halde, sözü geçen şartın henüz gerçekleşmediği bir suç müteselsil suç yönünden göz önünde tutulması tutulamaz. Hükümden evvel şartın gerçekleşmesi halinde her çeşit suçun müteselsil suç içine sokulacakları şüphesizdir. Ancak hükümden sonra gerçekleşirse kesin hükmün önlemesi etkisi söz konusu olsa dahi müteselsil suçta, suçların çokluğu ve ayrı her fiilin varlığı karşısında yargılamaya devamla hüküm verilmesi mümkündür. (Savaş-Mollamahmutoğlu:1115-1116)

Taksirli suçlarda, teselsül hükümleri cereyan etmez; gerçekten taksirli suçlarda, kast yoktur, kast olmayınca bir suç işleme kararından söz etmeye de imkan bulunmaz .

İzin, talep, şikayetten ibaret kovuşturma şartlarının gerçekleşmediğini gören hakim şartın niteliğine ve gerçekleşme imkanına göre durma veya düşme kararı verecektir. Verilecek bu karar re’sen kovuşturulabilecek veya kovuşturmaya şartı gerçekleşen suçlar bakımından yargılama faaliyetini etkilemez.

Çeşitli fiillerin müteselsil suç bakımından dikkate alınabilmesi için bunların her birinin başlı başına cezalandırılabilir olması gerekir. Cezalandırılmaları mümkün olmayan suçlar söz konusu ise teselsül ilişkisi yönünden bunlara önem verilmez. Kişisel cezasızlık halinde böyle bir durum ortaya çıkabilir.

Ceza ilişkisini düşüren özel nitelikteki sebeplerin varlığı halinde, bu sebeplerin kapsamına giren suç teselsül ilişkisinde göz önünde tutulmaz.


“Zinanın 3 gün müddetle teselsül ettiği kabul edilmiş iken 80 inci maddenin gözetilmemesi yolsuzdur.(Y. 4. C. D. 8.4.1949 T., 4114 E., 5521 K.)”

“Hukuku amme davası açılmadan önce fiilin teselsül ettiğine dair bir delil mevcut olmamasına ve takibatı müteakip sanığın 15 yaşını bitirmemiş olan mağdure ile cinsi münasebette bulunmaya devam etmesi halinde müstakil bir mahiyeti haiz olması icap eden bu fiilden dolayı ayrıca takibat icrası gerektiği cihetle açılmış olan davanın mevzuuna dahil olmayan böyle bir fiil dolayısıyle teselsül hükmünün tatbik edilmemesinin yolsuzluğuna ilişen itiraz yerinde değildir.( Y. 5. C. D. 26.3.1949 T., 151 E., 1215 K.)”

“Suç bir iken bıçakla iki defa vurulduğundan ve bu suretle iki yara husule geldiğinden bahisle 80 inci maddenin uygulanması yolsuzdur. (Y. 2. C. D. 3.3.1949 T., 1864 E., 1328 K.)”

“Sanığın kendisiyle birlikte otelin aynı odasında yatmakta bulunan üç kişiye ait para ve eşyayı çalmış olmasına göre sanığın bu hareketi bir suç teşkil ettiği gözetilmeden 80 inci maddeye göre arttırılması yolsuzdur.(Y. 2. C. D. 13.4.1948 T., 3802 E., 3945 K.)”

“Muhatabı birkaç kişi dahi olsa tek sözle olan suç (tehdit) vahdet arz ederken icrai fiillerin taaddüt ettiğinin kabul edilmesi suretiyle 80 inci maddenin uygulanması yolsuzdur. (Y. 4. C. D. 3.5.1949 T., 5489 E., 6773 K.)”

“Aynı sözle olan hakarette muhatabın taaddü suçun tekliğini bozmaz iken cezanın 80 inci madde ile arttırılması yolsuzdur.(Y. 4. C. D. 12.1.1951 T., 151 E., 154 K.)”


bb-Birden fazla fiillerin kanunun aynı hükmünü ihlal etmesi şartı:

Müteselsil suç için birden fazla fiillerin farklı zamanlarda olsa dahi aynı kanun hükümlerini ihlal etme şartı, ikinci şart olarak gösterilebilir. Bu şartı Gözübüyük müteselsil suç için gerekli olan maddi ve manevi unsurlardan maddi unsur olarak göstermektedir.(Gözübüyük:s.303)Farklı hükümler ihlal edilmiş, mesela bir dolandırıcılık, bir yağma, bir de hırsızlık suçu işlenmişse, bir tek müteselsil suç değil, ihlal edilen hükümler sayısınca suç işlenmiş olur.

Failin yeni bir fiil ile önce ihlal edilmiş aynı hükmü tekrar etmesi gerekir. (Gözübüyük:s.80) Kanunun aynı hükmü deyiminden, aynı maddeyi anlamamak gerekir. Aynı fasılda düzenlenmiş olsalar bile farklı suç tiplerini kapsayan hükümler aynı değildir. Aynı kanun hükmü; aynı suç tipi şeklinde anlamak gerekir. Aynı fasıllarda düzenlenmiş olsalar bile farklı suç tiplerini kapsayan hükümler aynı değildir. Bu itibarla yalan tanıklık (TCK.286) ile yalan yere yemin (TCK.287) adam öldürme ile (448)kastı aşan müessir fiil (TCK.452), hakaret(480) ile sövme (482), hırsızlık ile (491), yağma(495) aynı hüküm değildir.

“Aynı hüküm” sözcüğünün ayrı suç şeklinde anlaşıldığında; aynı suçun basit ve nitelikli hallerini düzenleyen farklı maddelerde bulunsa dahi teselsül ilişkisinin mevcut olup olmadığı konusunda doktrinde farklı görüşler bulunmaktadır. Savaş-Mollamahmutoğlu (s.1116) ile Dönmezer-Erman(s.386) basit hırsızlıkla,mevsuf hırsızlık suçları arasında teselsül ilişkisini kabul ederken, Majno (s.432) ve Gözübüyük (s. 303) bu ilişkiyi kabul etmemektedir.


“Ayrı zamanlarda olan iki ayrı evlenmeyi bildirmemenin müstakil iki suç olmasına göre 80 inci maddenin uygulanmamasının yolsuzluğundan bahisle bozma isteyen tebliğnamedeki mütalaa yerinde değildir.( Y. 4. C. D. 11.12.1949 T. 1215 E., 2086 K.)”

“Sanık, bir çok sahte senedi düzenlediğini savunmuş belgede sahtecilik suçunun hukuki konusunun kamu güveni olup bireylerin mal varlığı bulunmamasına göre eylemlerinin bir suç işleme kararının yerine getirilmesi amacıyla, yasanın aynı hukuki konuyu düzenleyen hükmünün birkaç kez ihlali niteliğinde olduğunun ve hakkında TCK.nun 80.maddesinin uygulanmasının düşünülmemesi, yasaya aykırıdır.(Y. 6. C. D. 24.11.1983 T., 6931 E., 8868 K.)”

“Sanığın mağdur muhtara yumrukla vurduktan sonra, on metre ilerideki cesinden tahrayı alarak yeniden muhtara hücum ile, iş ve gücüne engel teşkil etmeyecek derecede tahra ile yaralanması eyleminin kavganın devamı niteliğinde bulunduğu ve eylemin tek suç teşkil ettiği gözetilmeden TCK.nun 80.maddesinin uygulanması sonucu , sanığa fazla ceza tayini, bozmayı gerektirmiştir. (Y. 4. C. D. 28.11.1983 T., 5943 E., 6182 K.)”

“Sanığın aynı borç için ödemede kolaylık amacıyla, keşide tarihleri ayrı iki adet çek vermesinden ibaret eyleminin tek suç teşkil ettiği gözetilmeksizin, hakkında TCK.nun 80.maddesi uygulanmak suretiyle, cezanın arttırılması….bozmayı gerektirmiştir.(Y. 6. C. D. 29.11.1983 T., 52662 E., 9028 K.)”


“Kısa fasılalarla ve bir kasıtla iki defa emniyet tedbirlerine muhalefetin80 inci maddenin tatbikini gerektireceği ve bu husustaki müstakar içtihat gözetilmeksizin iki suç sayılarak yazılı şekilde mahkumiyet karar verilmesi yolsuzdur. (Y. 4. C. D. 6..11.1956 T.,9268 E., 14336 K.)”

B-Sübjektif Şartı:

Müteselsil suçun sübjektif unsurunu oluşturan “bir suç işleme kararı” hususunda farklı görüşler mevcuttur. Türk doktrininde Dönmezer-Erman :s.367, Gözübüyük s.303 gibi çeşitli yazarların da benzer görüşleri paylaştığı Manzini’nin tüm kast görüşüne göre; müteselsil suçun objektif unsuru; değişmez bir plan niteliğinde bulunan ve fiillerin işlenmesinden önce öngörülen belirli bir faaliyeti gerçekleştirerek belirli neticeye varmak iradesidir;çıkacak fırsatlardan yararlanma hususundaki genel karar yeterli değildir.(Savaş-Mollamahmutoğlu:s.1116) Bu nedenle hırsızlık yaparak geçimini sağlamaya karar veren failin hırsızlık suçlarının aynı suç işleme kararına bağlı olduğu söylenemez. Aynı şekilde bir soyguncunun veya yankesicinin çıkacak fırsatları değerlendirmek hususunda verdikleri kararlar müteselsil suçlar için gerekli aynı suç işleme kararı niteliğinde değildir.(Savaş-Mollamahmutoğlu:s.1116)

Kusurlu iradenin tipik, hatta bir anlamda gerçek biçimini ifade eden kast (Toroslu:s.88); bir fiilin işlenmesine veya daha dar anlamda bir suç tipinin gerçekleştirilmesine ilişkin bilme ve istemedir. Bir hareketle açığa vurulmadan önceki failin iradesi suçun manevi unsurunu teşkil eden kusur kavramının dışında kalır ve bu bakımdan kusurun hareketle sınırlı bulunduğunu söylemek mümkündür. (Savaş-Mollamahmutoğlu :s.1117) Bu nedenle failin hareketinin yapılmasından önceki sübjektif durumunu kusurun bir çeşidini teşkil eden kast kavramının dışında tutmak gerekir. Sözü geçen safhada kusurun ön basamağı niteliğinde bulunan karar yer almaktadır. Her defasında 10 kg almak suretiyle 100 kg buğday çalmaya karar veren fakat 50 kg çaldığında yakalanan failin 100 kg çalmaya teşebbüsten değil 50 kg çalmasından dolayı sorumluluğu gerekir.(Savaş-Mollamahmutoğlu :s.1117) Örnekten de anlaşılacağı gibi karar, kasttan tamamen farklıdır, suçun manevi unsuru dışında kalmaktadır. Failin başlangıçta kanun hükmünü bir defa ihlal etme iradesiyle hareket ettiği halde sonradan suç teşkil eden fiillerini devama karar vermesi de mümkündür. Mesela çalıştığı iş yerinde bir mal çalan ve başlangıçta kastı da bu olan işçinin durumunun işveren tarafından farkedilmediğinden cesaret alarak fiillerine devam etmesi halinde, müteselsil suçun sübjektif unsurunun gerçekleştiğinde şüphe yoktur. TCK 45.maddesinde kabahatlerde kastın gerekli bulunmaması da “aynı suç işleme kararı”nın zorunluluğunu ortadan kaldırır. Failin hareketleri arasında sübjektif bağlantı saptandığında sübjektif şart gerçekleşmemiştir. Aynı suç işleme kararının, failin hareketleri arasında tek bir sübjektif bağlantının bulunması aynı suç işleme kararının kabulünü gerektirir. Savaş-Mollamahmutoğlu’na göre önceden kurulan plana dayanılarak işlenen fiiller yanı sıra fiillerin devamı sırasında karar verilmesi halinde de gerçekleşebilir.

Aynı suç işleme kararının bulunup bulunmadığının tayininde gündelik hayat tecrübelerine dayanan hakim, suçların işleniş şekillerindeki benzerlikleri, zamanları ve yerleri arasındaki ilişki gibi kıstaslardan yararlanır.

Taksirli suçlarda teselsül geçerli olamayacağına göre, müteselsil suçu meydana getiren suçlardan her biri kasıtlı bir suçtur ve bu suçlar bağımsız niteliklerini-kanunun birleştirmeyi emreden hükümlerinin dışında-koruduklarına göre , her bir suç ayrı kast ile işlenmektedir.(Dönmezer-Erman:s.387) Demek oluyor ki, müteselsil suçta kastlar, zorunlu olarak ayrıdır. Aynı ve tek olan şey, bu müstakil kastları birleştiren ve bu sebeple kasttan başka bir anlam ifade etmek zorunda bulunan “suç işleme kararı”dır.

Suç işleme kararından, kanunun aynı hükmünü müteaddit defa ihlal etmek hususunda önceden kurulan bir plan, genel bin nihayet anlaşılır. Fail ,önceden böyle bir plan veya niyeti tespit etmiş, bunu bir defada gerçekleştirecek yerde, kısımlara bölmeyi ve o suretle gerçekleştirmeyi daha uygun görmüş ve bu plana göre hareket etmiş olduğu içindir ki, müteaddit kısımlar, tek bir müteselsil suç meydana getirmiştir.(Dönmezer-Erman :s.387)


“İbrahim’in sövülmesi üzerine karakola götürmek isteyen polis Nuri’ye yapılan mukavemete bunun üzerine yetişen Polis Osman’a karşı da devam edilmesi ayni yerde ve aynı kasitle yapılmış bir tek (Zabıta memurlarına karşı mukavemet) suç teşkil ederken mağdurların taaddüne dayanılarak 80 inci maddenin uygulanması yolsuzdur.(Y. 2. C. D. 14.12.1951 T., 9614 E., 9614 K.

“Sanığın aynı karar altında muhtelif mağdurları dolandırdığı kabul edilmesine göre hakkında TCK.nun 80 inci maddesinin uygulanması gerekir. (Y. 6. C. D. 19.1.1976 T., 215 E., 225 K.)”

”Ağrı ve Erzurum’daki bankalar için ,aynı zaman ve aynı kasıt altında düzenlenen sahte çekler, kül halinde tek sahtecilik suçunu oluşturduğu ve teselsül nedeniyle TCK.nun 80.maddesinin uygulanması; gerektiği gözetilmeden aynı kanunun 71.maddesi ile uygulanma yapılması……bozmayı gerektirmiştir. (Y. 6. C. D. 30.6.1983 T., 3009 E., 6137 K.)”

“Sanığın aynı kasıt altında çok kısa fasılalarla, müştekiye ait büfeye muhtelif tarihlerde girerek yaptığı hırsızlıklardan dolayı eylemin ve suçun teselsül ettiği gözetilmeden, TCK.nun 80.maddesi yerine 71.maddesi ile uygulama yapılması bozmayı gerektirmiştir. (Y. 6. C. D. 22.11.1983 T., 7267 E., 8745 K.)”


aa-Birden fazla fiiller arasında uzun bir zamanın bulunmasının aynı suç işleme kararına etkisi:

Aynı suç işleme kararı konusunda üzerinde durulması gereken bir husus da, birden fazla fiiller arasında uzun bir zaman aralığının bulunmasının bir rolü olup olmayacağının tesbitinden ibarettir.

Çeşitli suçlar arasında az veya çok uzun bir zaman aralığının var olması, bu suçların aynı suç işleme kararının etkisi altında işlenmediğini, her zaman , belirtmez; gerçekten 80.madde muhtelif ihlallerin “muhtelif zamanlarda” meydana gelse de bir suç sayılacağını belirtmiştir. Ancak , aynı suç işleme kararının var olup olmadığını takdir etmek durumunda bulunan hakim aradan uzunca bir süre geçmesini, yeni bir suç işleme kararının bulunduğuna ilişkin bir karine sayabilir. (Dönmezer-Erman :s.388)


“Yaklaşık bir sene ara ile iki sahte senet düzenleyen sanığın eylemleri iki ayrı suç teşkil ettiği gözetilmeden yazılı şekilde tek suçtan ceza tayin olunması isabetsizdir. (Y.4. C. D. 2.3.1946 T., 1976 E., 1874 K.)”


Ancak zaman bakımından aşırılığa kaçmamak ve kısa zaman aralıkları içinde işlenen suçlarda,sırf buna dayanarak, ayrı suç işleme kararının bulunmadığı sonucuna varmamak gerekir. Bu yüzden Dönmezer-Erman Yargıtay’ın 20-25 gün arayla iki kişiye izinsiz enjeksiyon yapmak suretiyle tedavi etme halinde (fiilleri ayrı birer suç sayarak) müteselsil suç durumunun uygulanamayacağı kararını eleştirmişlerdir. Başka bir olayda Yargıtay, “yirmişer günlük kısa fasılalarla muhtelif keşidelere ait biletler üzerinde tahrifatı yapan sanığın icra eylediği tahriflerdeki fasılaların cürüm işlemek kasdındaki vahdeti bertaraf edemeyeceği gözetilmeyerek, teselsül yerine içtima hükümlerinin tatbiki yolsuzdur”şeklinde içtihatta bulunmuştur. C. G. K.’ nun “Sanıkların American Ekspress A.Ş. kredi kartlarını hamil Amerikan uyruklu 52 turiste muhtelif zamanlarda kredili olarak mal sattıklarının ve her satış için düzenledikleri döviz alım bordrolarını bankaya tevdi ile sattıkları malların bedellerini Türk parası olarak aldıklarının anlaşılmasına göre her eylemin müstakil suç teşkil ettiğine” dair karar vermiştir. Yargıtay’ın yukarıdaki kararları doktrinde eleştiri konusu olmuştur.

bb-Mağdurların çokluğunun aynı suç işleme kararı üzerinde etkisi

Bu konuda çeşitli görüşler mevcuttur. Bazı yazarlar (Manzini, Maggiore, Gözübüyük), farklı mağdurlara karşı işlenen suçlar, şahsa sıkı sıkıya bağlı olan ve kollektif bir şekilde ortaya çıkmalarına imkan bulunmayan hakları zedelemekte ise, kaç kişinin hakkı zedelenmişse o kadar suç vardı, yani mağdurların çokluğu, bu gibi suçlarda, müteselsil suçun varlığını imkansız kılar.(Dönmezer-Erman: s. 389) Hayat, vücut bütünlüğü, şeref, suç, özgürlük ve konut dokunulmazlığı gibi kişilik haklarına karşı işlenen suçlarda müteselsil suçu ancak mağdurun aynı kişi olması halinde mümkün görürler, mağdurların değişmesi halinde, bu gibi suçlarda müteselsil suçtan söz edilemez. Müteselsil suçu meydana getirmek için saikte birlik yetmez. Ondan başka suç niyet ve kararında da birlik lazımdır. Birkaç kişiyi öldüren veya yaralayan failin bir tek suç işlediği kabul edilemez. Bir sebep birden fazla neticeler meydana getirebileceği gibi, bir saik de birden fazla suç kararı meydana getirebilir.(Gözübüyük:s.304) Meşru olmayan menfaatler peşinde koşan bir kimse aynı saikin tesiri altında, hırsızlık, dolandırıcılık veya inancı kötüye kullanma fiillerini işleyebilir. Bu takdirde teselsülden bahsedilemez. Bu sebeple kararda birlik ile kararda ayniliği birbirine karıştırmamalıdır. Teselsülde, kararda birlik vardır ve fakat her suç için kasıtlar ayrı ayrıdır.(Majno:s.437) Şahıslara karşı işlenen aynı suçlarda kasıtta birlikten bahsedilemez. Kavganın hararetli bir devresinde birden fazla kimselerin öldürülmüş veya yaralanmış olması hallerinde, ihlal edilen hüküm aynı olsa da, teselsül bahse konu olmaz, birden fazla işlenmiş suç vardır.(Gözübüyük:s.304)

Başka bir görüşe göre; kişilik haklarına karşı işlenen suçların mağdurlarının farklı olması halinde müteselsil suçun gerçekleşmeyen şartı sübjektif şarttır. Mesela çeşitli kimseleri döven failin iradesinde işlediği her fiile ilişkin değişme vardır; çünkü birden çok kişiye karşı suç işlemek amacıyla hareket eden fail, bu amacına çeşitli kararlar ile varmıştır. Bu nedenle kişilerin hayat ve namusuna yönelik suçlarda saikin tek oluşu kararda birliği gerektirmez.

Yukarıdaki ayrımlara karşı olan son görüşe göre ise (Savaş-Mollamahmutoğlu, Dönmezer-Erman) kişilik hakları ve toplumsal hukuki değerlere karşı işlenen suçlarda hak sahipleri veya suçun maddi konusu farklı da olsa müteselsil suçun bütün şartları gibi sübjektif şartda gerçekleşebilir. Sırf mağdurun değişmesi suç işleme kararında değişiklik bulunduğunu kabule imkan vermez. Teselsül hükümleri uygulanırken mal varlığı hakları, kişilik hakları ve toplumsal hukuki değerler şeklinde bir ayrım yapılmasını haklı gösterecek bir gerekçe bulunamaz; bulunsa dahi, böyle bir ayrım , böyle bir yönden herhangi bir sınırlama yapmamış olan kanunumuza aykırı nitelik taşır. Bu durum, kanunda bulunmayan bir şartı müteselsil bir suç kavramına sokmak (Dönmezer-Erman: s. 389)olur. Her olayın özelliklerini göz önünde tutarak “aynı suç işleme kararı”nı araştıracak hakim, diğer yardımcı kriterlerle birlikte, suçların mağdurlarındaki değişikliği de bu yönden değerlendirebilir.(Savaş-Mollamahmutoğlu: s. 1118) Bir kamyonu durdurup, bütün yolcuların parasını yağma eden kimse (Majno: s. 422) gibi, aynı plan dairesinde bir aileye mensup kişileri değişik zamanlarda öldüren kimse(Dönmezer-Erman: s.389)de müteselsil suç faili sayılabilir.

-Yargıtay’ın bu konuda görüşü:

Yargıtay’ın içtihatları arasında bu konuda tam bir birliğin olduğu söylenemez. Nitekim Yargıtay, değişik kişilere karşı işlenen irtikap suçunda müteselsil suç bulunmadığını kabul ettiği halde düzenlenen sahte vesika ile aynı yerde ve aynı sözlerle birden fazla kişilerin dolandırılmasını , kısa zaman aralıkları ile ayrı ayrı değişik kişilere esrar satılmasını ve aynı gün ve aynı yerde değişik kişilere ait eşya ve paranın gasbedilmesini müteselsil suç saymıştır.

*3.KISIM

MÜTESELSİL SUÇUN HUKUKİ NİTELİĞİ

Müteselsil suçun hukuki niteliği, doktrinde bir hayli anlaşmazlıklara ve tartışmalara yol açmıştır.

Bazı yazarlara göre, müteselsil suç halinde birleşme tamamen farazi bir nitelik arz eder. Şöyle ki, müteselsil suçu meydana getiren fiillerden her biri, esasta, müstakil suç olmak niteliğini muhafaza etmekte, ancak kanunda gösterilen belirli hususlar bakımından, bakmaya yetkili olan merciin tespit edilmesi gibi haller yönünden tek suç sayılmakta, ama bu hallerin dışında ve özellikle af kanununun uygulanması bakımından her fiil tek başına nazara alınabilmektedir. Müteselsil suç, cezaların ictimaına ait kuralları belirtmek amacı ile kabul edilen kanuni bir faraziyedir. (Dönmezer-Erman: s. 382)

Buna karşılık, diğer bazı yazarlara göre, müteselsil suçun gerçek anlamda tek suç teşkil ettiğini, çünkü müteselsil suçları bir araya getiren suç işleme kararındaki birliğin, farazi ve gerçeğe aykırı bir şey olduğunu iddia etmeye imkan bulunmadığını , ortada birden fazla suçların bulunduğu inkar edilemez ise de, bu müteaddit suçların hukuki bir birlik meydana getirdiğini ileri sürmüşlerdir.

Dönmezer-Erman’a göre , bu konuda asıl üzerinde durulacak mesele, müteselsil suçtaki birleşmenin sınırının saptanmasıdır.(s:382) gerçekten, farazilik teorisini kabul edenlerin varmak istedikleri sonuç, kanunun tespit ettiği hallerin dışında müteselsil suçu meydana getiren çeşitli fiillerin bağımsız kimliklerini muhafaza etmelerini sağlamaktan ibarettir.

Oysa, aslında farazilik teorisinden yana olanlar arasında, faraziliği belirli konulara inhisar ettirmeyip her bakımdan müteselsil suçu bir bütün sayanlar bulunduğu gibi, gerçekli teorisinden yana olanlar da, bu bakımdan ikiye ayrılır:bazılarına göre, müteselsil suç bir bütündür ve yalnız kanunda gösterilen sonuçlar bakımından değil, ama her bakımdan tek suç işlemi görür, diğer bazılarına göre ise, bu birleşme ancak kanunda gösterilen sonuçlar bakımından vardır;bunun dışında müteselsil suçu oluşturan suçlardan her biri bağımsız niteliğini korur.(Dönmezer-Erman: s.383)

Şu halde, müteselsil suçun gerçekliği veya faraziliği meselesinden çok, müteselsil suç halinde birleşen suçlarda, bu birleşmenin kapsamı ve sınırının neden ibaret bulunduğunu tespit çözüm için çok daha yerinde olacaktır.

Özellikle çıkarılacak af kanunlarında müteselsil suç içine giren suçların bir kısmı af kapsamında ise, aftan yararlanma konusunda ihtilaf çıkacaktır. Mesela miktarı 500 liradan az olan rüşvet, irtikap, zimmet ve ihtilas suçlarını kapsayan bir af kanunundan, her biri 500 liradan az bir miktarda müteselsil suç niteliğinde birden fazla suç işleyen bir kimse acaba yararlanabilecek midir?

Bu konuda Dönmezer-Erman şöyle düşünmektedir: Müteselsil suç, ancak kanunun gösterdiği haller bakımından bir bütünlük gösterir ve bu hallerde failin ister lehine isterse aleyhine olsun, kanunda yazılı hükümler uygulanır; mesela verilecek ceza arttırılır. Ancak aslında faili kanunun çok ağır uygulamalarından korumak için kabul edilmiş bir müesseseyi , kanunun göstermediği hallerde de, failin aleyhine kullanmak doğru olmadığı gibi teknik-hukuk bakımından başka bir sonuca varmak, kanuna aykırı olur. Müteselsil suçu oluşturan fiiller, ancak kanunda gösterilen hususlar bakımından tek suç görüntüsü taşır; bunların dışında kalan meselelerde her suç müstakildir, yani müteselsil suç, bu meseleler bakımından, bölünebilir, parçalanabilir. Bu açıklamalar ışığında diyebiliriz ki, yukarıdaki misalde her biri 500 liradan aşağı olan rüşvet fiilleri, müteselsil suç görüntüsü taşısa bile, kanun af bakımından müteselsil suçun tek suç sayılacağını belirtmediğinden, sözü geçen fiillerden her biri hakkında genel af uygulanır ve bu bakımdan toplam olarak alınan miktara değil, her hareket sonucunda alınan para miktarına bakılır. Bu konuda Gözübüyük de aynı fikirdedir.(s.305)

Hal böyle olmakla birlikte Yargıtay’ın bir kararındaaffın müteselsil suçları inkıtaa uğratmayacağına , müteselsil suçun tek suç mahiyeti taşıdığına, ikiye bölünerek bir kısmının affa tabi kılınıp diğer kısmı dolayısı ile ceza verilmeyeceğine dair hüküm verilmiştir.

*4.KISIM

MÜTESELSİL SUÇUN HUKUKİ SONUÇLARI

Yasanın aynı hükmünü birden çok bozup çeşitli zamanlarda tekrarlanan, her biri başlı başına suç oluşturan eylemlerin hepsi, failin suç işleme amaç ve hedeflerindeki birlik nedeniyle tek müteselsil suç oluşturmaktadır.(Malkoç-Güler: s.223)

Müteselsil suç, ancak kanunun gösterdiği hususlar bakımından tek suça ait hükümlerin uygulanmasını gerektirir: Bu hükümlerden birincisi, faile müteselsil suçu meydana getiren müstakil suçların sayısınca değil ama bir tek cezanın verilmesinden ibarettir.(Dönmezer-Erman: s. 390) Çünkü teselsül neticesi kanunun hükmünün birden fazla ihlali bir suç sayılır.(Gözübüyük:s.305)Bununla beraber, kanunumuz, verilecek bu tek cezanın “altıda birden yarıya kadar” arttırılmasını kabul etmiştir. Hakim önce, en ağır suçun gerektirdiği cezayı tayin edecek ve daha sonra, onu altıda birden yarıya kadar arttıracaktır. Müteselsil suçu düzenleyen 80 inci maddenin son cümlesindeki “terettüp edecek ceza” tabiri, yasada yazılı ceza değil uygulanması gerekli cezayı ifade eder.(Majno: s. 439) Aynı maddelerde yer alan hükümlerin de “kanunun aynı hükmü” olarak kabulü mümkün olduğundan, taaddüt eden fiillerin bazılarına verilecek ceza, diğerlerinden daha şiddetli olabilecektir. Bu sebeple, asıl cezanın tayini hususunda fiillerin içinden en şiddetli cezaya çarpılan fiili esas almak icap edeceği umumiyetle kabul edilmiştir.(Çağlayan:s.902)

Müteselsil suç dolayısıyla ceza verilirken temel cezanın tespitinden hemen sonra 80.madde hükmünün uygulanması suretiyle temel cezanın arttırılması ve diğer ağırlatıcı sebeplerin, 29.maddedeki sıraya göre, bundan sonra uygulanması gerekir.


“TCK.29.maddesine aykırı olarak 417.maddenin 80.maddeden önce uygulanması isabetsizdir.(Y. 5. C. D. 9.4.1976 T., 1976/641 E., 1976/1144 K.)”


İkinci olarak, zamanaşımı, teselsülün sona erdiği tarihten itibaren işlemeye başlar.(TCKm.105/c3). Madde metninde “müteselsil cürüm” ifadesi kullanılmış ise de, buradaki cürüm terimini “suç” şeklinde anlamak gerekir.

Üçüncü sonuç, davaya bakmaya yetkili olan merci bakımındandır. Ceza Muhakemeleri Kanununun 8. maddesi müteselsil suçlarda davaya bakacak mahkemenin “teselsülün bittiği yer mahkemesi” olduğunu belirtmektedir.

Bu hallerin dışında kalan durumlarda, müteselsil suçu meydana getiren muhtelif suçlar bağımsız olarak niteliklerini muhafaza eder ve her biri ayrı hükümlere tabi olur.

*2.BÖLÜM

MÜTESELSİL SUÇ İLE İLGİLİ SON YILLARDAKİ BAZI YARGITAY KARARLARI

Aşağıdaki Yargıtay kararları, aslına uygun olarak hiçbir imla hatası düzeltilmeden aktarılmıştır.

1)* HABERLEŞME HÜRRİYETİNİ İHLAL * HIRSIZLIK ÖZET : 1) Sanığın; kendisine gelmeyen zarfı, içindeki parayı almak amacıyla açtığı, fakat parayı almaktan vazgeçtiği taktirde, eylemin gönüllü vazgeçme nedeniyle TCK. nun 61/son maddesi uyarınca aynı Yasanın 195. maddesindeki suçun, parayı almakla da ayrıca hırsızlık ve dolayısıyla araç ve amaç suçların aynı Yasanın 78. maddesine göre birlikte oluşacakları ve mağdurların süresi içinde yakınmadıkları gözetilerek TCK.nun 195. maddesi uyarınca açılan davanın düşürülmesi gerekirken eylemlerin ve dolayısıyla suçun tek olarak kabulü, 2) TCK.nun 491. maddesinde öngörülen suçun yasa sistematiğinde kişilere karşı suç olduğu gözetilmeyerek, iki mağdura karşı işlenen eylemlerin objektif ve subjektif koşulları bulunduğu taktirde müteselsil suçu, bulunmadığı takdirde ayrı suçları oluşturacağının düşünülüp tartışılmaması yasaya aykırıdır. (765 s. TCK. m. 195, 61/son, 78, 491) Görev sırasında yetkiyi kötüye kullanma suçundan sanık Gürsel hakkında Türk Ceza Yasasının 491/3, 251, 522, 523/1. maddeleri uyarınca 6 ay 6 gün hapis cezasıyla hükümlülüğüne ilişkin, (Alanya Asliye Ceza Mahkemesi)nden verilen 1989/789 esas, 1990/51 karar sayılı ve 20.2.1990 tarihli hükmün temyiz yoluyla incelenmesi sanık Gürsel müdafii tarafından istenilmiş ve temyiz edilmiş olduğundan; Yargıtay C. Başsavcılığı’nın 21.9.1990 tarihli bozla isteyen tebliğnamesiyle 1.10.1990 tarihinde Daireye gönderilen dava dosyası, başvurunun nitelik ve kapsamına göre görüşüldü: Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede: A……. PTT. Müdürlüğü’nde görevli bulunan sanığa yükletilen eylemler, yurt dışından zarf içinde gönderilen iki mağdura ait zarfları açarak, bunlar içindeki iki mağdura ait paraları almaktan ibarettir. İddianamede tarihi olay olarak tasvir edilen ve sergilenen her iki eylemin de varlığını benimseyen yerel mahkeme, T.C. Yasasının 491/3, 251, 522, 523. maddelerine göre hüküm kurmuş ve iki eylemi, tek eylem olarak değerlendirmiştir. Bu değerlendirme ve uygulama yerinde değildir. Şöyleki: 1- Oluşa göre; a) Sanığın kendisine gelmeyen zarfı açmakla T.C. Yasasının 195. maddesine giren suçun, bir başka değişle, içindeki parayı almak amacıyla açtığı ve fakat parayı almaktan vazgeçtiği takdirde, eylemin gönüllü vazgeçme nedeniyle T.C. Yasasının 61/son madde ve fıkrası uyarınca aynı Yasanın 195. maddesindeki suçun; parayı almakla da ayrıca hırsızlık ve dolayısıyla araç ve amaç suçların aynı Yasanın 78. maddesine göre birlikte oluşacakları ve mağdurların süresi içinde yakınmadıkları gözetilerek T.C. Yasasının 195. maddesi uyarınca açılan davanın düşürülmesi gerekirken eylemlerin ve dolayısıyla suçun tek olarak kabulü, b) T.C. Yasasının 491. maddesinde öngörülen cürmün yasa sistematiğinde kişilere karşı suç olduğu gözetilmeyerek, iki mağdura karşı işlenen eylemlerin objektif ve subjektif koşulları bulunduğu takdirde müteselsil suçu, bulunmadığı takdirde ayrı suçları oluşturacağının düşünülüp tartışılmaması, 2- Kabule göre, 233 sayılı Yasa düzeyindeki Kararnamenin 46/b madde ve bendi uyarınca PTT. Müdürlüğü’nde çalışan sanığın bu eylem nedeniyle ceza uygulamasında memur sayılamayacağı gözetilmeden hakkında T.C. Yasasının 251. maddesinin uygulanması, Yasaya aykırı, sanık Gürsel müdafiinin ileri sürdüğü temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden, hükmün (BOZULMASINA), yeniden hüküm kurulurken C. Yargılama Yasasının 326. maddesinin gözönünde tutulmasına 11.10.1990 gününde oyçokluğuyla karar verildi. KARŞI OY * İddianamede, T.C. Yasasının 195. maddesinde öngörülen suçu içeren bir eylem gösterilmemiş olması nedeniyle çoğunluğun bu yöne ilişkin bozma düşüncesine karşıyız. Macit BAŞESEN Üye

(T.C. Y A R G I T A Y Dördüncü Ceza Dairesi E. 1990/5122 K. 1990/5007 T. 11.10.1990)

2) * HAKARET (Eylem ve suç çokluğu) ÖZET : Sanık çoğul anlatımla, aynı anda çok kişiye sövmüştür. Eylem ve suç çokluğunun varlığını saptadıktan sonra, kast kavramına oranla daha genel, geniş ve kapsayıcı bir kavram olan “bir (aynı) suç işleme kararı” olgusunun olayda var olup olmadığını, kişinin iç dünyasını ilgilendiren bir fiili sorun olduğundan, ilk mahkemenin kararında irdelenmesi ve Yargıtay denetimini sağlayacak biçimde gerekçelendirmesi zorunludur. Eylem ve suç çokluğu benimsenmesine karşın, yukarıda açıklanan nedenlerle bu suçların müteselsil suç yada gerçek içtima hükümlerinden hangisine göre birleşip kaynaklaştıklarının kararda tartışılmaması yasaya aykırıdır. (765 s. TCK. m. 266/1) Görevlilere sövme ve saldırgan sarhoşluk suçlarından sanık Hüseyin’in 3005 sayılı Kanuna göre yapılan yargılaması sonunda, Türk Ceza Yasasının 266/1, 572/1; 647 sayılı Kanunun 4. maddeleri uyarınca 1.020.000 lira ağır, 180.000 lira hafif para cezalarıyla hükümlülüğüne ilişkin, (Finike Asliye Ceza Mahkemesi)nden verilen 1990/40 esas, 1990/38 karar sayılı ve 6.3.1990 tarihli hükmün temyiz yoluyla incelenmesi sanık Hüseyin tarafından istenilmiş ve temyiz edilmiş olduğundan; Yargıtay C. Başsavcılığı’nın 25.10.1990 tarihli bozma isteyen tebliğnamesiyle 1.11.1990 tarihinde daireye gönderilen dava dosyası, başvurunun nitelik ve kapsamına göre görüşüldü: Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir. Ancak: Sanık çoğul anlatımla, aynı anda birden çok kişiye sövmüştür. Bu durum karşısında, ilkin eylem ve suç çokluğu olup olmadığını, ikinci olarak da suç çokluğu varsa bunların nasıl birleşip kaynaştıklarını (içtima ettiklerini) saptamak zorunludur. T. Ceza Yasasının benimsediği sisteme göre; eylem çokluğu, hukuksal açıdan, maddi sonuçlu suçlarda dış dünyada oluşan doğal değişkiliğin; salt hareket suçlarında ise, korunan ve ihlal edilen varlık ya da yarar hamilinin sayısına göre belirlemek gerekir. Sövme, maddi sonuç doğurmayan salt hareket suçlarındandır. O yüzden bu cürüm, kişilerin onurunu ihlal ettiği için, aynı anda birden çok kişiye karşı işlendiğinde, “kovuşturulabilir, tipe uygun, hukuka aykırı ve kusurlu” nitelikte birden çok eylem, birden çok ihlal ve “her ihlal ayrı suçtur” kuralınca da birden çok suç söz konusu olmaktadır. Nesnel (objektif) ölçülere göre, birden çok suçun varlığı, böylece saptandıktan sonra, sıra bu suçların T.C. Yasasının benimsediği içtima kuralları içinde nasıl birleşip kaynaşacakları sorununu çözmeye gelmekte ve bu çözümde ise iki seçenek bulunmaktadır. Gerçekten T. C. Yasası, irdelenen konuda, müteselsil suç ve gerçek (maddi) içtima kurallarını benimsemiştir. Eğer somut olayda T.C. Yasasının 80. maddesinin uygulanmasını gerektirecek bir durum yoksa, zorunlu olarak gerçek (maddi) içtima kuralları uygulanacak demektir. O nedenle de, ilk mahkemenin kararında “müteselsil suç” hükmünün uygulanıp uygulanmayacağını, bu kavramı tanımlayan hükmün öğelerine ve somut olaya göre tartışması zorunludur. T.C. Yasası suçların mağdurları başka başka oldukları takdirde müteselsil suç hükmünün değil, gerçek (maddi) içtima hükümlerinin uygulanacağına ilişkin bir kural getirmemiş; bir çok yabancı yasa gibi, yalnızca öznel (sübjektif) bir ölçü öngörmüştür. Bu ölçüye göre, kişiye sıkı sıkıya bağlı hakların (varlık ya da yararların) ihlalinde ve dolayısıyla mağdur çokluğunda bile, “bir (aynı) suç işleme kararıyla” davranılmışsa, kuşkusuz “müteselsil suç” hükmü uygulanabilecektir. Bunun tersini önceden (a priori) bir yargısal kural (içtihat) boyutundan kesinlemek, yasanın öngörmediği bir öğeyi T.C. Yasasının 80. maddesine eklemek ve maddenin uygulama alanı, yasama organının yerine geçerek darlaştırmak olacaktır. Bu nedenlerle eylem ve suç çokluğunun varlığını saptadıktan sonra, kast kavramına oranla daha genel, geniş ve kapsayıcı bir kavram olan “bir (aynı) suç işleme kararı” olgusunun olayda var olup olmadığını, kişinin iç dünyasını ilgilendiren bir fiili sorun olduğundan, ilk mahkemenin kararında irdelenmesi ve Yargıtay denetimini sağlayacak biçimde gerekçelendirmesi zorunludur. “Bir suç işleme kararının” varlığını saptarken, mahkeme, bir suç çokluğunda, kuşkusuz, suçların işleniş biçimlerindeki benzerlik ya da tekdüzelik, benzer fırsatları değerlendirme, yasa sistematiğine göre suçla korunan hukuki varlık ya da yarar cürmü hareketin yöneldiği maddi konunun (kişi ya da şeyin) nitelik ve başkalıkları, suçlar arasındaki zaman aralığı ve bunlara benzer daha bir çok dışa yansıyan veri ve davranışlardan yararlanabilecektir. Eylem ve suç çokluğu benimsenmesine karşın, yukarıda açıklanan nedenlerle bu suçların müteselsil suç ya da gerçek içtima hükümlerinden hangisine göre birleşip kaynaştıklarının kararda tartışılmaması, Yasaya aykırı ve sanık Hüseyin’in temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden hükmün (BOZULMASINA), 13.11.1990 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi. KARŞI OY YAZISI * Sanık, çarşı ve mahalle bekçileri Ahmet, Osman ve Emin’e görevleri nedeniyle huzurlarında hakaret edip bu eylemiyle (3) mağduru da küçük düşürmüş, mahkemede eylemin mağdur sayısınca suç oluşturduğunu kabul ederek TCY.nın 266. maddesini (3) kez uygulamıştır. Bu uygulama, oluşa, dosyadaki kanıtlara ve Yargıtay’ın kararlılık arz eden içtihatına uygun bulunduğundan öncelikle bozmaya esas yönünden karşıyım. Öte yandan bu aşamada, hükmün dosya içeriğine uygun olup olmadığını denetleyerek, olayda TCY.nın 71. maddesinin uygulama yeri varsa onanması, yoksa eylemin tek suç mu, müteselsil suç mu oluşturduğunu belirtip bu nedenle bozulması gerekirken, geriye dönüp bütün kanıtlara önümüzde bulunan olayda, mahkemenin doğruluğuna inanarak kurduğu ve dosya içeriğine de uygun olan hükmün aksinin düşünülüp düşünülemeyeceğini tartışmaya zorlamanın usul ve yasaya uygun düşmeyeceği kanaatında olduğumdan bozmaya usul yönünden de katılmıyorum. Erol ÇETİN Üye

(T.C. Y A R G I T A Y Dördüncü Ceza Dairesi E. 1990/5974 K. 1990/6076 T. 13.11.1990)

3) * HAKARET (Eylem ve suç çokluğu) ÖZET : Sanık çoğul anlatımla, aynı anda çok kişiye sövmüştür. Eylem ve suç çokluğunun varlığını saptadıktan sonra, kast kavramına oranla daha genel, geniş ve kapsayıcı bir kavram olan “bir (aynı) suç işleme kararı” olgusunun olayda var olup olmadığını, kişinin iç dünyasını ilgilendiren bir fiili sorun olduğundan, ilk mahkemenin kararında irdelenmesi ve Yargıtay denetimini sağlayacak biçimde gerekçelendirmesi zorunludur. Eylem ve suç çokluğu benimsenmesine karşın, yukarıda açıklanan nedenlerle bu suçların müteselsil suç yada gerçek içtima hükümlerinden hangisine göre birleşip kaynaklaştıklarının kararda tartışılmaması yasaya aykırıdır. (765 s. TCK. m. 266/1) Görevlilere sövme ve saldırgan sarhoşluk suçlarından sanık Hüseyin’in 3005 sayılı Kanuna göre yapılan yargılaması sonunda, Türk Ceza Yasasının 266/1, 572/1; 647 sayılı Kanunun 4. maddeleri uyarınca 1.020.000 lira ağır, 180.000 lira hafif para cezalarıyla hükümlülüğüne ilişkin, (Finike Asliye Ceza Mahkemesi)nden verilen 1990/40 esas, 1990/38 karar sayılı ve 6.3.1990 tarihli hükmün temyiz yoluyla incelenmesi sanık Hüseyin tarafından istenilmiş ve temyiz edilmiş olduğundan; Yargıtay C. Başsavcılığı’nın 25.10.1990 tarihli bozma isteyen tebliğnamesiyle 1.11.1990 tarihinde daireye gönderilen dava dosyası, başvurunun nitelik ve kapsamına göre görüşüldü: Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir. Ancak: Sanık çoğul anlatımla, aynı anda birden çok kişiye sövmüştür. Bu durum karşısında, ilkin eylem ve suç çokluğu olup olmadığını, ikinci olarak da suç çokluğu varsa bunların nasıl birleşip kaynaştıklarını (içtima ettiklerini) saptamak zorunludur. T. Ceza Yasasının benimsediği sisteme göre; eylem çokluğu, hukuksal açıdan, maddi sonuçlu suçlarda dış dünyada oluşan doğal değişkiliğin; salt hareket suçlarında ise, korunan ve ihlal edilen varlık ya da yarar hamilinin sayısına göre belirlemek gerekir. Sövme, maddi sonuç doğurmayan salt hareket suçlarındandır. O yüzden bu cürüm, kişilerin onurunu ihlal ettiği için, aynı anda birden çok kişiye karşı işlendiğinde, “kovuşturulabilir, tipe uygun, hukuka aykırı ve kusurlu” nitelikte birden çok eylem, birden çok ihlal ve “her ihlal ayrı suçtur” kuralınca da birden çok suç söz konusu olmaktadır. Nesnel (objektif) ölçülere göre, birden çok suçun varlığı, böylece saptandıktan sonra, sıra bu suçların T.C. Yasasının benimsediği içtima kuralları içinde nasıl birleşip kaynaşacakları sorununu çözmeye gelmekte ve bu çözümde ise iki seçenek bulunmaktadır. Gerçekten T. C. Yasası, irdelenen konuda, müteselsil suç ve gerçek (maddi) içtima kurallarını benimsemiştir. Eğer somut olayda T.C. Yasasının 80. maddesinin uygulanmasını gerektirecek bir durum yoksa, zorunlu olarak gerçek (maddi) içtima kuralları uygulanacak demektir. O nedenle de, ilk mahkemenin kararında “müteselsil suç” hükmünün uygulanıp uygulanmayacağını, bu kavramı tanımlayan hükmün öğelerine ve somut olaya göre tartışması zorunludur. T.C. Yasası suçların mağdurları başka başka oldukları takdirde müteselsil suç hükmünün değil, gerçek (maddi) içtima hükümlerinin uygulanacağına ilişkin bir kural getirmemiş; bir çok yabancı yasa gibi, yalnızca öznel (sübjektif) bir ölçü öngörmüştür. Bu ölçüye göre, kişiye sıkı sıkıya bağlı hakların (varlık ya da yararların) ihlalinde ve dolayısıyla mağdur çokluğunda bile, “bir (aynı) suç işleme kararıyla” davranılmışsa, kuşkusuz “müteselsil suç” hükmü uygulanabilecektir. Bunun tersini önceden (a priori) bir yargısal kural (içtihat) boyutundan kesinlemek, yasanın öngörmediği bir öğeyi T.C. Yasasının 80. maddesine eklemek ve maddenin uygulama alanı, yasama organının yerine geçerek darlaştırmak olacaktır. Bu nedenlerle eylem ve suç çokluğunun varlığını saptadıktan sonra, kast kavramına oranla daha genel, geniş ve kapsayıcı bir kavram olan “bir (aynı) suç işleme kararı” olgusunun olayda var olup olmadığını, kişinin iç dünyasını ilgilendiren bir fiili sorun olduğundan, ilk mahkemenin kararında irdelenmesi ve Yargıtay denetimini sağlayacak biçimde gerekçelendirmesi zorunludur. “Bir suç işleme kararının” varlığını saptarken, mahkeme, bir suç çokluğunda, kuşkusuz, suçların işleniş biçimlerindeki benzerlik ya da tekdüzelik, benzer fırsatları değerlendirme, yasa sistematiğine göre suçla korunan hukuki varlık ya da yarar cürmü hareketin yöneldiği maddi konunun (kişi ya da şeyin) nitelik ve başkalıkları, suçlar arasındaki zaman aralığı ve bunlara benzer daha bir çok dışa yansıyan veri ve davranışlardan yararlanabilecektir. Eylem ve suç çokluğu benimsenmesine karşın, yukarıda açıklanan nedenlerle bu suçların müteselsil suç ya da gerçek içtima hükümlerinden hangisine göre birleşip kaynaştıklarının kararda tartışılmaması, Yasaya aykırı ve sanık Hüseyin’in temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden hükmün (BOZULMASINA), 13.11.1990 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi. KARŞI OY YAZISI * Sanık, çarşı ve mahalle bekçileri Ahmet, Osman ve Emin’e görevleri nedeniyle huzurlarında hakaret edip bu eylemiyle (3) mağduru da küçük düşürmüş, mahkemede eylemin mağdur sayısınca suç oluşturduğunu kabul ederek TCY.nın 266. maddesini (3) kez uygulamıştır. Bu uygulama, oluşa, dosyadaki kanıtlara ve Yargıtay’ın kararlılık arz eden içtihatına uygun bulunduğundan öncelikle bozmaya esas yönünden karşıyım. Öte yandan bu aşamada, hükmün dosya içeriğine uygun olup olmadığını denetleyerek, olayda TCY.nın 71. maddesinin uygulama yeri varsa onanması, yoksa eylemin tek suç mu, müteselsil suç mu oluşturduğunu belirtip bu nedenle bozulması gerekirken, geriye dönüp bütün kanıtlara önümüzde bulunan olayda, mahkemenin doğruluğuna inanarak kurduğu ve dosya içeriğine de uygun olan hükmün aksinin düşünülüp düşünülemeyeceğini tartışmaya zorlamanın usul ve yasaya uygun düşmeyeceği kanaatında olduğumdan bozmaya usul yönünden de katılmıyorum. Erol ÇETİN Üye

(T.C. Y A R G I T A Y Dördüncü Ceza Dairesi E. 1990/5974 K. 1990/6076 T. 13.11.1990 )

4) * İFTİRA * EYLEM VE SUÇ ÇOKLUĞU * MÜTESELSİL SUÇ * GERÇEK İÇTİMA HÜKÜMLERİ ÖZET : Sanık aynı anda birden çok kişiye iftirada bulunmuştur. Bu durum karşısında; ilkin, eylem ve suç çokluğu olup olmadığını, ikinci olarak ta suç çokluğu varsa bunların nasıl birleşip kaynaştıklarını (içtima ettiklerini) saptamak zorunludur. Eylem ve suç çokluğu benimsenmesine karşın, bu suçların müteselsil suç yada gerçek içtima hükümlerinden hangisine göre birleşip kaynaştıklarının kararda tartışılmaması yasaya aykırıdır. (765 s. TCK. m. 285, 80, 71) İftira suçundan sanık Abdullah hakkında, Türk Ceza Yasasının 285/1-son, 273,71. maddeleri uyarınca 2 ay, 10 gün hapis cezasıyla hükümlülüğüne ilişkin, (Kurtalan Asliye Ceza Mahkemesi)nden verilen 1989/120 esas, 1990/79 karar sayılı ve 17.7.1990 tarihli hükmün temyiz yoluyla incelenmesi C. Savcısı ile sanık Abdullah tarafından istenilmiş ve temyiz edilmiş olduğundan; Yargıtay C. Başsavcılığı’nın 7.3.1991 tarihli onama isteyen tebliğnamesiyle 14.3.1991 tarihinde Daireye gönderilen dava dosyası, başvurunun nitelik ve kapsamına göre görüşüldü. Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede sanığın temyiz itirazı yerinde ve TCY.nın 29. maddesine uyulmayarak, 273. maddesinin 285/son maddesinden sonra uygulanması, sonuca etkili görülmemiştir. Ancak, sanık aynı anda birden çok kişiye iftirada bulunmuştur. Bu durum karşısında; ilkin, eylem ve suç çokluğu olup olmadığını, ikinci olarak ta suç çokluğu varsa bunların nasıl birleşip kaynaştıklarını (içtima ettiklerini) saptamak zorunludur. T.C. Yasasının benimsediği sisteme göre; eylem çokluğu, hukuksal açıdan, maddi sonuçlu suçlarda dış dünyada oluşan doğal değişikliğin; salt hareket suçlarında ise, korunan ve ihlal edilen varlık ya da yarar hamilinin sayısına göre belirlenmek gerekir. İftira maddi sonuç doğurmayan salt hareket suçlarındandır. O yüzden bu cürüm iki konulu suç olduğunda, yani cezai kovuşturmasını ihlal ettiği için hem adliyeye hem de kişilerin onurunu ihlal ettiği için aynı anda birden çok kişiye karşı işlendiğinde “kovuşturulabilir, tipe uygun hukuka aykırı ve kusurlu” nitelikte birden çok eylem, birden çok ihlal ve “her ihlal ayrı suçtur” kuralınca da birden çok suç söz konusu olmaktadır. Nesnel (objektif) ölçülere göre, birden çok suçun varlığı, böylece saptandıktan sonra, sıra bu suçların T.C. Yasasının benimsediği içtima kuralları içinde nasıl birleşip kaynaşacakları sorununu çözmeye gelmekte ve bu çözümde ise iki seçenek bulunmaktadır. Gerçekten T.C. Yasası, irdelenen konuda, müteselsil suç ve gerçek (maddi) içtima kurallarını benimsemiştir. Eğer somut olayda T.C. Yasasının 80. maddesinin uygulanmasını gerektirecek bir durum yoksa, zorunlu olarak gerçek (maddi) içtima kuralları uygulanacak demektir. O nedenle de, ilk mahkemenin kararında “müteselsil suç” hükmünün uygulanıp uygulanmayacağını, bu kavramı tanımlayan hükmün öğelerine ve somut olaya göre tartışması zorunludur. T.C. Yasası, suçların mağdurları başka başka oldukları takdirde müteselsil suç hükmünün değil, gerçek (maddi) içtima hükümlerinin uygulanacağına ilişkin bir kural getirmemiş; bir çok yabancı Yasa gibi, yalnızca öznel (subjektif) bir ölçü öngörmüştür. Bu ölçüye göre, kişiye sıkı sıkıya bağlı hakların (varlık ya da yararların) ihlalinde ve dolayısıyla mağdur çokluğunda bile, “bir (aynı) suç işleme kararıyla” davranılmışsa, kuşkusuz “müteselsil suç” hükmü uygulanabilecektir. Bunun tersini önceden (a priori) bir yargısal kural (içtihat) boyutunda kesinlemek, yasanın öngörmediği bir öğeyi T.C. Yasasının 80. maddesine eklemek ve maddenin uygulama alanını, yasama organının yerine geçerek darlaştırmak olacaktır. Bu nedenlerle eylem ve suç çokluğunun varlığını saptadıktan sonra, kast kavramına oranla daha genel, geniş ve kapsayıcı bir kavram olan “bir (aynı) suç işleme kararı” olgusunun olayda var olup olmadığını, kişinin iç dünyasını ilgilendiren bir fiili sorun olduğundan, ilk mahkemenin kararında irdelenmesi ve Yargıtay denetimini sağlayacak biçimde gerekçelendirilmesi zorunludur. “Bir suç işleme kararının” varlığını saptarken mahkeme, her suç çokluğunda, kuşkusuz, suçların işleniş biçimlerindeki benzerlik ya da tekdüzelik, benzer fırsatları değerlendirme, yasa sistematiğine göre suçla korunan hukuki varlık ya da yarar iftirada birden çok varlık ya da yararın korunması söz konusu olduğundan yasa koyucunun hangisine öncelik ve üstünlük tanıdığı, cürmi hareketin yöneldiği maddi konunun (kişi ya da şeyin) nitelik ve başkalıkları suçlar arasındaki zaman aralığı ve bunlara benzer daha bir çok dışa yansıyan veri ve davranışlardan yararlanabilecektir. Eylem ve suç çokluğu benimsenmesine karşın, yukarıda açıklanan nedenlerle bu suçların müteselsil suç, ya da gerçek içtima hükümlerinden hangisine göre birleşip kaynaştıklarının kararda tartışılmaması, Yasaya aykırı ve O yer C. Savcısının temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden tebliğnamedeki onama düşüncesinin reddiyle HÜKÜMLERİN (BOZULMASINA), 9.4.1991 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi. KARŞI OY * Sanık, Polis Memurları Hasan ve Yaşar’a sıfat ve hizmetleri nedeniyle iftira ederek T.C. Yasasının 285. maddesine aykırılık suçunu iki kez işlemiştir. Olayda, T.C. Yasasının 80. maddesinin uygulama yeri yoktur. Yerel mahkeme de iki ayrı suçun varlığını kabul edip Yargıtay’ın kararlılık arzeden görüşüne uygun şekilde gerçek içtima kurallarına göre uygulama yapmıştır. Bu nedenlerle bozmaya esas yönünden karşıyım. Öte yandan, bütün kanıtları önümüzde bulunan olayda, uygulamanın doğru olup olmadığını denetleyip, uygulanması gereken yasa maddesini belirtmek yerine, mahkemeyi doğruluğuna inanarak kurduğu hükmün aksinin düşünülüp düşünülemeyeceği tartışmaya zorlamanın yasaya uygun olmadığı kanaatında olduğumdan bu konudaki bozmaya usul yönünden katılmıyorum. Erol ÇETİN Üye

(T.C. Y A R G I T A Y Dördüncü Ceza Dairesi E. 1991/1405 K. 1991/2304 T. 9.4.1991

5) * ZİNA * HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE ÖZET : İncelenen olayda hak düşürücü sürenin geçirildiğinden bahisle verilen ve 27.4.1990 tarihinde kesinleşen düşme kararından sonra sanıkların ilk zina eylemlerini aralıksız devam ettirdikleri saptandığına göre, müştekinin 12.7.1990 günlü şikayeti üzerine ikinci kez açılan kamu davasının düşürülmesine karar verilmesi gerekirken sanıklar hakkında aynı konuda evvelce verilmiş hüküm bulunduğundan bahisle reddine karar verilmesinde isabet görülmemiştir. Yerel mahkeme direnme hükmünün açıklanan bu nedenle bozulmasına, bozma nedenine göre CMUK.nun 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanarak sanıklar hakkındaki kamu davasının TCK.nun 108 ve CMUK.nun 253/5. maddeleri uyarınca düşürülmesine karar verilmelidir. (1412 s. CMUK. m. 322, 253/5) (765 s. TCK. m. 108) Zina suçundan sanıklar Şeref ve Zöhre haklarında açılan kamu davasının reddine ilişkin, (Domaniç Asliye Ceza Mahkemesi)nce verilen 31.1.1991 gün ve 1990/59, 1991/2 sayılı hükmün üst C. Savcısı tarafından temyizi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay Beşinci Ceza Dairesi, 4.4.1991 gün ve 1819/1940 sayı ile; “13.2.1990 tarihli iddianame ile kamu davası açılmasıyla meydana gelen hukuki kesintiden sonraki eylemlerin ayrı bir suç oluşturacağı gözetilmeyerek bu tarihten sonra vuku bulan şikayet üzerine 17.7.1990 günlü iddianame ile açılan kamu davasına devamla bir karar verilmesi gerekirken davaların aynı konuya ilişkin olduğundan bahisle yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi” isabetsizliğinden kararı bozmuştur. Yerel Mahkeme ise, 6.6.1991 gün ve 15/17 sayı ile; “Mahkememizin 1990/15 esas, 1990/31 karar sayılı dosyasından anlaşılacağı üzere sanıklar hakkında zina suçundan açılan kamu davasının şikayetin sürede olmadığı gerekçesiyle düşürülmesine resmi nikah yaptırmadan dini nikah yaptırmaktan mahkumiyetine karar verilmiştir. Bu karar kesinleşmeden müşteki aynı suç tarihine ilişkin ikinci kez şikayette bulunduğuna göre bu şikayet üzerine açılan kamu davasının reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik yoktur” biçimindeki açıklamalarla önceki hükümde direnmiştir. Bu hüküm de üst C. Savcısı tarafından süresinde temyiz edildiğinden dosya Yargıtay C. Başsavcılığı’nın “Hükmün düzeltilerek onanması” görüşünü içeren 18.11.1991 gün ve 4550 sayılı tebliğnamesiyle Birinci Başkanlığa gönderilmekle; Ceza Genel Kurulu’nca okundu, gereği konuşulup düşünüldü: İncelenen dosyaya göre; Müştekinin 6.2.1990 günlü şikayet dilekçesi üzerine 13.2.1990 günlü iddianameyle sanıklar hakkında zina suçundan kamu davası açılmış, yapılan yargılama sonunda şikayetin sürede olmadığı belirlenerek davanın düşürülmesine karar verilmiştir. Bu karar 27.4.1990 tarihinde kesinleşmiştir. Bu defa müşteki 12.7.1990 günlü şikayet dilekçesinde suç tarihini 1.7.1990-10.7.1990 gösterip sanıklar hakkında yeniden şikayetçi olmuş bu şikayet üzerine görülmekte olan bu dava açılmıştır. Sanıklar hakkındaki ikinci dava hak düşürücü sürenin geçirildiğinden bahisle verilen düşme kararından sonra açıldığına göre bu kararın hukuki kesinti meydana getirip getirmeyeceği üzerinde durulmalıdır. Kural olarak kesinleşen mahkeme kararları mütemadi (kesiksiz) suçlarda hukuki kesinti meydana getirirler. Zira bu gibi suçlarda kastın ve dolayısıyla suçun yenilendiğini kabul etmek için, bu sürüp gitmeye karşı uyarıcı bir etkinin meydana gelmesi ve bu etkinin suç işleyenlerce hiçe sayılarak suçun işlenmesinden vazgeçilmemesi gerekir. Ancak mütemadi (kesiksiz) zina fiili dolayısıyla şikayet için 6 aylık hak düşürücü sürenin geçmesi nedeniyle davanın düşürülmesine dair verilen kararın hukuki kesinti meydana getireceği kabul edilerek bu kararın kesinleşmesinden itibaren 6 ay içinde yapılacak bir şikayetin geçerli sayılması kamu düzeni bakımından sanık yararına konmuş olan TCK.nun 108. maddesi hükmünün sanık aleyhine uygulanması demektir. Aksi düşünceyi kabul etmek dava açma süresi geçirilmiş olan mütemadi (kesiksiz) zina suçlarında faillerin cezalandırılamıyacağını tescil eden mahkeme kararına rağmen sanıkların durumunda fiili veya hukuki bakımdan hiç bir değişiklik olmadığı halde cezalandırmaya sebep olacaktır. Bu bakımdan şikayete bağlı mütemadi ve müteselsil suçlarda hak düşürücü sürenin geçirildiğinden bahisle verilen düşme kararı bu karardan sonra ilk zina fiilinin aralıksız devam etmesi halinde hukuki inkıta olarak kabul edilemez. İncelenen olayda hak düşürücü sürenin geçirildiğinden bahisle verilen ve 27.4.1990 tarihinde kesinleşen düşme kararından sonra sanıkların ilk zina eylemlerini aralıksız devam ettirdikleri saptandığına göre müştekinin 12.7.1990 günlü şikayeti üzerine ikinci kez açılan kamu davasının düşürülmesine karar verilmesi gerekirken sanıklar hakkında aynı konuda evvelce verilmiş hüküm bulunduğundan bahisle reddine karar verilmesinde isabet görülmemiştir. Yerel Mahkeme direnme hükmünün açıklanan bu nedenle bozulmasına, bozma nedenine göre CMUK.nun 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanarak sanıklar hakkındaki kamu davasının TCK.nun 108 ve CMUK.nun 253/5. maddeleri uyarınca düşürülmesine karar verilmelidir. S o n u ç : Yukarıda açıklanan nedenlerle Yerel Mahkeme direnme hükmünün (BOZULMASINA), bozma nedenine göre yeniden yargılama yapılması gerekmediğinden sanıklar hakkındaki kamu davasının DÜŞÜRÜLMESİNE, 9.12.1991 günü istem gibi oybirliğiyle karar verildi.

(T.C Y A R G I T A Y Ceza Genel Kurulu E. 1991/5-314 K. 1991/345 T. 9.12.1991)

6) * ZİNA YAPMAK * MÜTESELSİL SUÇLARDA HUKUKİ KESİNTİ ÖZET : Müteselsil suçlarda iddianamenin düzenlenmesinden sonraki eylemler ayrı bir suç oluşturur. (765 s. TCK. m. 440, 80) Zina yapmaktan sanıklar Fatma ve Duran’ın yapılan yargılamaları sonunda; TCK.nun 440/1-2, 80; 647 sayılı Kanunun 4. maddeleri gereğince sanık Fatma’nın 1.050.000 lira, Duran’ın 900.000 lira ağır para cezasıyla mahkumiyetlerine dair, (Kahramanmaraş Birinci Asliye Ceza Hakimliği)nden verilen 13.11.1991 gün ve 1991/53 esas, 1991/574 karar sayılı hükmün süresi içinde Yargıtay’ca incelenmesi sanıklar tarafından istenilmiş olduğundan; dava evrakı C. Başsavcılığı’ndan tebliğname ile Daireye gönderilmekle incelenerek, gereği düşünüldü: Müteselsil suçlarda iddianamenin düzenlenmesi hukuki kesinti getireceği ve bu hukuki kesintiden sonraki eylemler ayrı bir suç oluşturacağına göre, şikayet ve iddianame tarihleri itibariyle üç ayrı suç oluştuğu gözetilmeyerek eylemin tek suç olarak kabulü ve sanık Duran hakkında TCK.nun 80. maddesinin uygulanmaması karşı temyiz bulunmadığından bozma nedeni yapılmamıştır. Yapılan duruşmaya, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerekçe ve takdire göre yerinde görülmeyen sanıkların temyiz itirazlarının reddiyle hükmün tebliğname gibi (ONANMASINA), 10.3.1992 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

(T.C Y A R G I T A Y Beşinci Ceza Dairesi E. 1992/473 K. 1992/762 T. 10.3.1992)

7) * HIRSIZLIK ÖZET : Müştekinin evinde çalışan sanık, evde bulunduğunu bildiği değerli eşyaları çalmaya karar vermiş, 25.4.1992 tarihinde evden bir altın kolye ve bir antika yüzük çalmış, olayın anlaşılması üzerine işten ayrılmıştır. 25 gün sonra önceden verdiği suç işleme kararına dayanarak ikinci kez eve girmiş, mücevher kasasını, antika silahları ve müzik setini çalmıştır. Böylece sanığın evde bulunduğunu bildiği değerli eşyaları çalmak için verdiği suç işleme kararı ile hareket etmesi ve aradan uzunca bir süre geçmeden ikinci hırsızlık suçunu işlemesi nazara alındığında, eylemin tek bir suçu, teselsül eden hırsızlık suçunu oluşturduğunu kabul etmek gerekir. (765 s. TCK. m. 80, 491/3) Hırsızlık suçundan sanık Celal’in TCY.nın 491/3, 522, 493/1, 522, 71. maddeleri gereğince 4 sene 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin, (Üsküdar Üçüncü Asliye Ceza Mahkemesi)nce verilen 10.9.1992 gün, 448/589 sayılı hükmün sanık vekili tarafından temyizi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay Altıncı Ceza Dairesi, 4.11.1992 gün, 7624/7356 sayı ile; “Dosya içeriği ve oluşa göre, suçun aynı kasıt altında teselsül ettiği gözetilmeden TCY.nın 80. maddesi yerine ayrı ayrı eylem kabulüyle TCY.nın 71. maddesi ile uygulama yapılması” isabetsizliğinden bozmuş, Yerel Mahkeme, 21.1.1993 gün, 1100/22 sayı ile; “TCY.nın 80. maddesinin uygulanabilmesi için, birkaç defa ihlal keyfiyeti yasanın aynı hükmüne ait olmalıdır. Vasıfları başka olan iki hırsızlık suçundan yani basit hırsızlıkla, mevsuf hırsızlığın birleşmesi halinde teselsül hükümleri uygulanamaz. Ayrıca, iki suç arasında geçen 25 gün uzun bir süre olup, sanığın işlediği fiiller ayrı ayrı suç olarak kabul edilmelidir” gerekçesiyle önceki hükümde direnmiştir. Bu hükmün de Yargıtay’ca incelenmesi sanık vekili tarafından süresinde istenildiğinden, dosya; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “Bozma” istemli 28.1.1994 günlü tebliğnamesiyle Birinci Başkanlığa gönderilmekle; Ceza Genel Kurulu’nca okundu, gereği konuşulup düşünüldü: Şikayetçinin evinde çalışan ve ev işlerine yardım eden sanık, 25.4.1992 tarihinde evden altın kolye ve antika yüzük almış, olayın anlaşılması üzerine bir daha işe gelmemiştir. 20.5.1992 tarihinde ise, evde kimse yokken kapı camını kırarak içeri girmiş, daha önceden yerini bildiği elbise dolabı içinde yere monte edilen ve içinde mücevher bulunan kasa ile kütüphanenin üst çekmecesinde bulunan antika silahları, müzik setini alarak kaçmıştır. Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluş ve sübutta bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Çözümlenecek sorun, sanığın eylemlerinin iki ayrı hırsızlık suçunu mu, yoksa müteselsil hırsızlık suçunu mu oluşturduğuna ilişkindir. Ceza Yasası kural olarak, eyleme göre sorumluluğu kabul etmiştir. Hareketin yol açtığı her maddi sonuç eylemi; hukuka aykırı ve kusurlu her eylem suçu oluşturacaktır. Eylem çokluğu halinde, çok sonuç ve sonuca bağlı olarak da çok suç oluşacaktır. Ancak, birçok neticenin meydana gelmesine rağmen bazı hallerde, faile bir tek ceza verilmesi de yasa koyucu tarafından kabul edilmiştir. Ceza Yasasının 80. maddesinde; “Bir suç işlemek kararının icrası cümlesinden olarak kanunun aynı hükmünün birkaç defa ihlal edilmesi, muhtelif zamanlarda vaki olsa bile bir suç sayılır. Fakat bundan dolayı terettüp edecek ceza altıda birden yarıya kadar artırılır” hükmü yer almaktadır. Maddenin uygulanabilmesi için, aynı suç işleme kararı ile yasanın aynı hükmünün birkaç defa ihlali gerekir. 4055 sayılı Yasa ile, maddenin ilk şeklindeki “suç işleme kasdı” “suç işleme kararı” olarak değiştirilmiş ve daha geniş bir kavrama yer verilmiştir. Suç işleme kararındaki birlik, birbirinden ayrı olan ve ayrı kasıtlara bağlı eylemleri birbirine bağlayan ve olaya müteselsil suç niteliğini veren önemli bir öğedir. Kararda birlik, kasıtta birlik demek değildir. Müteselsil suçu oluşturan eylemlerin her biri ayrı bir kastın sonucudur. Bu iradi eylemleri toplu hale getiren, bunların tek bir suç işleme kararından doğmuş olmasıdır. Suçlar arasında, her bağımsız suç için aranılan suç kastının ötesinde, bu kastları kapsayan ve genel nitelikte daha üst bir kavram olan suç işleme kararının bulunması zorunludur. Müteaddit suçların, Yasanın aynı hükmünü ihlal etmesi, aynı maddenin ihlali anlamında değildir. Değişik ağırlıkta olsa dahi aynı suçun işlenmesi, örneğin basit ve ağırlaşmış-mevsuf-hırsızlık suçlarının işlenmesi, yasanın aynı hükmünü ihlal niteliğindedir. Maddi olayda sanık, şikayetçinin evinde bulunduğunu bildiği değerli şeyleri çalmaya karar vermiştir. Bu evde çalışıyor olma sıfat ve olanağını kullanarak ilk hırsızlık suçunu işlemiş, bilahare işten ayrılmıştır. Evde değerli eşyalar, mücevherler olduğunu bildiği için önceden verilen aynı suç işleme kararına dayanarak 25 gün sonra ikinci kez eve girerek ikinci suçu işlemiştir. Böylece; sanığın, evde bulunduğunu bildiği değerli eşyaları almak için verdiği suç işleme kararı ile hareket etmesi ve aradan uzunca bir sürenin geçmemesi, 25 günlük sürenin uzun bir zaman fasılası olarak kabul edilemeyeceği nazara alındığında, Yerel Mahkeme direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir. S o n u ç : Açıklanan nedenlerle Yerel Mahkeme direnme hükmünün (BOZULMASINA), tebliğnamedeki düşünce gibi, 21.2.1994 günü oybirliğiyle karar verildi.

(T.C Y A R G I T A Y Ceza Genel Kurulu E. 1994/6-34 K. 1994/59 T. 21.2.1994)

8)* ESASTAN RET (ONAMA) (HÜKÜMLÜLÜK)-KARAR VERMEYE YER OLMADIĞINA (GERİ GÖN.) Y A R G I T A Y İ L A M I Esas no :94/9626 Karar no :95/690 Tebliğname no :6/107325 Görevi ihmal ve sahtecilik suçlarından sanıklar Mehmet Ali Birand, Yılmaz Güngör ile Şaban Adıgüzel hakkında TCY.nın 230/2, 345, 80, 59/2, 647 sayılı Yasanın 4-6. maddeleri uyarınca sanık M. Ali Birand’ın 3.500.000 lira, diğer sanıkların 2.100.000’er lira ağır para cezalarıyla hükümlülüklerine, sanıklar Yılmaz Güngör ile Şaban Adıgüzel’in 3’er ay memuriyetten mahrumiyetlerine, tüm sanıkların cezalarının ertelenmesine ilişkin ANKARA Asliye 17. Ceza Mahkemesinden verilen 1991/1186 Esas, 1994/1315 Karar sayılı ve 4.10.1994 tarihli hükmün temyiz yoluyla incelenmesi sanıklar Yılmaz Güngör ile Şaban Adıgüzel ve sanık Mehmet Ali Birand müdafii, katılan T.R.T. Genel Müdürlüğü vekili tarafından istenilmiş ve temyiz edilmiş olduğundan; Yargıtay C.Başsavcılığının 12.12.1994 tarihli onama isteyen tebliğnamesiyle 23.12.1994 tarihinde daireye gönderilen dava dosyası başvurunun nitelik ve kapsamına göre görüşüldü. Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre, katılan TRT Genel Müdürlüğü vekilinin duruşma isteğinin reddiyle ve temyiz edenlerin niteliklerine ve temyiz konusu yaptıkları hükümler ve hususlar gözetilerek, yapılan incelemede: I-İddianamenin içeriği ve kapsamı ile kurulan hükümleri içeren mahkeme ilamının kapsamı açısından: A)Sanık Mehmet Ali Birand hakkında, belge düzenleyerek ya da belge üzerinde değişiklikler yaparak birden çok sahtecilik cürmü işlediği ve bu belgelerle katılan kuruluştan haksız para aldığı iddialarıyla dava açılmıştır. Mahkeme, 14 belgede sahteciliğin aldatma gücü bulunduğunu ileri sürerek, bu eylemler hakkında, aralarında teselsül bulunduğu gerekçesiyle sanıklardan M.Ali Birand’ı, TCY.nın 345, 80; öbür sanıkları ise aynı Yasanın 230, 80. maddeleri uyarınca hükümlendirmiştir. B)Sanık Mehmet Ali Birand’a yükletilen eylemlerden: 1)Aldatma gücü bulunmayan belgelerle ilgili sahtecilik; 2)Aldatma gücü olan ya da olmayıp da dolandırıcılık cürmü açısından hile boyutuna ulaşması olası belgelerle para alma suretiyle işlenen eylemleri nedeniyle dolandırıcılık; Suçlarından açılan davalar hakkında bir karar verilmemiştir. C)Mahkeme, gerek aldatma gücü bulunduğu benimsenen ve haklarında hüküm kurulan sahtecilik eylemleri arasındaki içtima ilişkisini; bu eylemlerle aldatma gücü olmayan ve haklarında hüküm kurulmayan sahtecilik eylemlerini birlikte ele alarak ve işleniş biçimindeki benzerlik, zaman aralıkları ve mağdurun özdeşliğine gözeterek, müteselsil suçlar biçiminde değerlendirmiştir. II-Bu durum karşısında: A)Mahkemenin müteselsil suçlara ilişkin gerekçesinde bir tutarsızlık görülmediğinden; B)Bu değerlendirmenin haklarında hüküm kurulmuş ve kurulmamış sahtecilik ve hiç hüküm kurulmamış dolandırıcılık eylemleri açısından da, koşulların özdeş bulunmaları nedeniyle, aynı sonucu doğurması ve onların kendi aralarında da teselsül ilişkisi bulunması doğal görüldüğünden; C)Hakkında hükümler kurulmayan dolandırıcılık eylemleriyle, hüküm kurulan ve kurulmayan özel belgede sahtecilik eylemleri arasında, TCY.nın 79. maddesi anlamında biçimsel (fikrı) içtima ilişkisi bulunduğundan; D)Ceza hukukunda “her ihlal (suç), bağımsız bir suçtur” kuralına göre; 1)Müteselsil suçlarda, cezanın belirlenmesi (T.C.Y. mad. 80) ve zamanaşımı (T.C.Y. md. 103); 2)Biçimsel içtimada, cezanın belirlenmesi (T.C.Y. md. 79); Açısından, bu konumdaki suçların birer ayrık (istisnaı) hüküm oluşturdukları, ayrık hükümlerin yorum yoluyla genişletilemeyecekleri ve bu nedenlerle de söz konusu durumlar dışında suçlar bağımsızlıklarını koruyacaklarından; E)Bu yüzden, dava açıldığı halde haklarında hüküm kurulmayan eylemler ve eldeki (derdest) davalar hakkında hükümler kurulması zorunlu bulunduğundan ve kurulacak hükümlerin, yukarıda irdelenen T.C. Yasasının 79., 80 ve 2. maddeler ve eylemlerin işlendikleri tarihler gözetildiğinde, eski hükümlülük kararlarını etkilemeyecekleri anlaşıldığından; 1)a-Yargılama ve olayın kanıtlanmasına ilişkin gerekçe: Sanıklar Yılmaz Güngör ile Şaban Adıgüzel’e yükletilen görevde yetkiyi kötüye kullanma ve savsama; sanık Mehmet Ali Birand’a yükletilen bir kesim belgelerde sahtecilik eylemleriyle ulaşılan çözümü haklı kılıcı zorunlu öğelerinin ve bu eylemlerin sanıklar tarafından işlendiğinin yasaya uygun olarak yürütülen duruşma sonucu saptandığı, bütün kanıtlarla aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde ve eksiksiz sergilendiği, özleri değiştirilmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı; böylece olaylara ilişkin sorunlarda gerekçenin yeterli bulunduğu; b-Hukuksal tanı: Sanıklardan Şaban Adıgüzel’e yükletilen eylemler yanlış olarak nitelendirilmiş, TCY.nın 240, 80. maddelerinin yerine 230, 80. maddeleri uygulanmış ise de, karşı temyiz olmadığından, bu konuda bozma yapılmasına gerek bulunmadığı; Öbür sanıklara yükletilen eylemlerin doğru olarak nitelendirildikleri ve yasada öngörülen suç tiplerine uydukları; c-Yaptırım: Eleştiri bağlamında cezaların yasal bağlamda uygulandıkları, Anlaşıldığından, sanıklar Şaban Adıgüzel ile Yılmaz Güngör’ün; sanık Mehmet Ali Birand müdafii ile bu sanıkla ilgili hükümlere yönelik, katılan T.R.T. Genel Müdürlüğü vekilinin ileri sürdüğü nedenler yerinde görülmemiş olmakla, tebliğnameye uygun olarak, TEMYİZ DAVASININ ESASTAN REDDİYLE HÜKÜMLERİN ONANMASINA, 2- a)Aldatma gücü bulunmadığı kabul edilen belgelerle ilgili sahtecilik suçlarından açılan kamu davaları hakkında zamanaşımı içinde hükümler kurulabileceği ve yasa yoluna konu hükümler bulunmadığı; b)Sahte kabul edilen ve de ayrıca aldatma gücü olmadığından sahte kabul edilmese bile hile boyutuna ulaşması olası belgelerle para alma eylemleriyle ilgili dolandırıcılık suçlarından açılan kamu davaları hakkında TCY.nın 79. maddesi gözetilerek, yine zamanaşımı içinde hükümler kurulabileceği ve yasa yoluna konu hükümler bulunmadığı; Anlaşıldığından, katılan T.R.T. Genel Müdürlüğü vekilinin tebliğnameye uygun olarak, temyiz davası isteği hakkında bir KARAR VERMEYE YER OLMADIĞINA ve dosyanın incelenmeksizin karar mahkemesine GERİ GÖNDERİLMESİNE, 3.2.1995 tarihinde kısmen oybirliğiyle karar verildi. 7.2.1995 Sami Selçuk Macit Başesen Yücel Kocabay Hulusi Öğütçü Birol Kızıltan Başkan Üye Üye Üye Üye K. K. KARŞIOY: 1) 2594 sayılı Yasanın 8. maddesi, KİT’lerle ilgili düzenleme hükümlerine yollama yapmıştır. Suçların işlendikleri dönemde 3771 sayılı Yasa yürürlükte değildir. Öte yandan, 18.6.1984 ile 13.2.1992 tarihleri arasında KİT görevlilerinin memurlar gibi cezalandırılmalarını düzenleyen bir ceza hükmü de Türk yazılı hukukunda bulunmamaktadır. Zira, 2929 sayılı Yasa 233 sayılı Kararnamenin 63. maddesiyle yürürlükten kaldırılmıştır. Madde, duraksamaları önlemek kaygısıyla hem Yasanın tamamının ve hem de eklerinin ve değişikliklerinin de yürürlükten kaldırıldığını açıkça hükme bağlamıştır. Bu konudaki ayrıntılı görüşlerimi 4.C. Dairesinin 8.12.1992 tarih ve 7107/7661 sayılı, yüce C.Genel Kurulunun 19.4.1993 tarih ve 16/100 sayılı kararlarına yazdığım ayrıntılı karşıoylarda belirtmiş bulunuyorum. Bu nedenlerle sanıklar Yılmaz Güngör ile Şaban Adıgüzel, suçu işledikleri dönemlerde T.C. Yasası açısından memur değildirler. O yüzden özgül suç niteliğindeki görevi savsama ve görevde yetkiyi kötüye kullanma cürümlerinin, yasal önkoşulları gerçekleşmemiştir. Bu nedenle bunlara ilişkin hükümlerin bozulması gerekir. 2)Sanık Mehmet Ali Birand’ın özel belgede sahtecilik ve dolandırıcılık suçları arasında ise, biçimsel (fikri) (T.C.Y. md. 79) değil, maddi (T.C.Y. md 71) içtima ilişkisi bulunmaktadır. Bu görüşümün nedenlerini, Yüce C.Genel Kurulunun 20.3.1987 tarih ve 441/154 sayılı kararına yazdığım karşıoyda ve incelemelerimde ayrıntılarıyla açıklamış bulunuyorum (Dolandırıcılık cürmünün kimi suçlardan ayrımı ve çeklerle ilgili suçlar, Ankara, 1986, s.78-86; Özel belgede sahtecilik/ dolandırıcılık/ inancı kötüye kullanma suçlarıyla ilgili Ceza Genel Kurulunun bir kararı üzerine, Yargıtay Dergisi, Ocak-Nisan 1995, s.58-80). Bu yüzden, Yüce Yargıtay’ın yerleşik görüşü doğrultusunda, kararın (II-c) bölümünde yer alan ve T.C. Yasasının 79. maddesine yollama yapan görüşe katılamıyorum. Sami Selçuk Başkan K. KARŞIOY: Oluşa göre eylemin TCY.nın 342/1. maddesine girebileceği, suçun kanıtlanıp kanıtlanmadığını tartışmanın ve suçun oluştuğu kabul edildiği takdirde niteliğini belirlemenin Ağır Ceza Mahkemesinin görevine girdiği gözetilmeden duruşmaya devamla hüküm kurulmasını yasaya aykırı görüyor öncelikle hükmün bu nedenle bozulması gerektiği düşüncesiyle sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum. Macit Başesen Üye K.

(T.C. Y A R G I T A Y 4.Ceza Dairesi Y A R G I T A Y İ L A M I Esas no :94/9626 Karar no :95/690 Tebliğname no :6/107325)

9) Hakaret suçundan sanıklar Tülin Aşkın, Hikmet Özbay, Necla Ayas, Ferize Tümbek, Kadriye Güngör ile Nevistar Cam’ın yapılan yargılamaları sonunda beraatlerine ilişkin KARŞIYAKA Asliye 3. Ceza Mahkemesinden verilen 1995/178 Esas, 1995/184 Karar sayılı ve 22.3.1995 tarihli hükmün temyiz yoluyla incelenmesi katılan Sıdıka Gülser Akalın vekili tarafından istenilmiş ve temyiz edilmiş olduğundan; Yargıtay C. Başsavcılığının 28.9.1995 tarihli onama isteyen tebliğnamesiyle 3.10.1995 tarihinde daireye gönderilen dava dosyası başvurunun nitelik ve kapsamına göre görüşüldü. Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir. Ancak; iddianameye göre, aynı apartmanda oturan sanıklara yükletilen ortak eylemler, fuhuş yaptığı suçlamasıyla ve insan onurunu örseleyen benzeri davranışlarda bulunduğu iddiasıyla katılana hakaret, sövme ve/ya da iftira etmekten ibarettir. Katılan, böyle olaylar olmadığı halde, sanıkların kendisi hakkında C.Başsavcılığına suç duyurusunda bulunarak hakaret, sövme ve iftirada bulunduklarını, bu konularda tanıkları olduğunu ileri sürmüştür. Sanıklar ise, dul olan katılanın; konut olarak kullandıkları apartmanda, dairesine birçok erkek kabul ettiğini, bunları kendilerine akrabaları olarak tanıttığını, ancak içkili eğlenceler nedeniyle fuhuş yapıldığına inandıklarını, apartmanda huzurun bu yüzden bozulduğunu, nitekim suç duyurusunda bulunduktan sonra bu davranışların sona erdiğini savunmuşlardır. Sanıklar hakkında, kolluğa yapılan yakınma üzerine aynı mahkemeye ikinci bir dava (1994/837) açılmıştır. Türk Anayasasının 36. maddesi uyarınca, herkes yasal araç ve yollardan yararlanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ya da davalı olarak iddia ve savunma hakkına sahiptir. T.C. Yasasının 486. maddesi ise, anayasal düzeydeki bu hakkın ve ilkenin dava sırasında uygulanmasından ibarettir. Yapılan suç duyurusunun içeriğinin yeniden değerlendirilerek, Türk yazılı hukukunda suç sayılan eylem(ler) yükleniyorsa, onun/onların iftira; suç oluşturmayan, ancak insan onurunu çiğneyen eylem/eylemler söz konusu ise, bu berikilerin hakaret ya da sövme olabileceğinin gözetilmesi zorunludur. Eğer sanıklar, katılanın davranışlarından kuşkulanarak ve eylemlerinin suç ya da ahlaka aykırı ve insan onurunu örseleyici olduğuna inanarak, C.Başsavcılığı, kolluk gibi kovuşturma yapabilecek makamlara suç duyurusunda bulunmuşlar ve suçlamaları kuşkulandıkları çerçeve içinde kalmışsa, bu yöntem “yasal araç ve yollardan yararlanma” çerçevesine giren bir “iddia”, dolayısıyla hukuka uygun olup hakaret/sövme ya da iftira cürümlerinde hukuka aykırılık öğesi bulunmayacağından, davranışları suç oluşturmayacaktır. Buna karşılık, katılanın bu tür davranışlar içinde bulunmadığı kanıtlandığı takdirde; Türk yazılı hukukunda suç oluşturan eylem(ler)in, suçsuzluk bilinerek, doğrudan kasıtla işlendikleri de belirlenirse, iftira; suç oluşturmayan ve fakat insan onurunu çiğneyen eylemler söz konusu olduğunda ise; bunların belli bir olay yükleme biçiminde olduklarında davranışların hakaret, değillerse sövme suçlarını oluşturacakları açıktır. Kuşkusuz, suç duyurusunun yasal araç ve yollardan yararlanma çizgisini aşıp aşmadığını, hakarette/sövmede insan onurunun çiğnenip çiğnenmediğini nesnel; yine bu olgu ile iftirada doğrudan kasıt bulunup bulunmadığını öznel ölçütlere göre saptamak ve tümünü tutarlı biçimde gerekçelendirmek, duruşma yapan ilk mahkemenin görevidir. Bu durumlar karşısında: 1) Sanıklar hakkında açılan davaların birleştirilmesi, katılanın ve sanıkların dışında kalan ve apartmanda oturan komşularla katılan vekilinin göstereceği tanıkların dinlenmeleri ve yukarıda açıklanan olgusal ve hukuksal verilerin ışığında hükümler kurulması; 2) Daha sonra açılan ve mahkemenin 1994/837 esasında kayıtlı davada, eylemlerle sanıkların aynı olup olmadıklarının araştırılması ve sonucuna göre: a) Aynı oldukları saptandığı takdirde, kamu davalarının reddine ilişkin hükümler kurulması, b) Eylemlerin ya da sanıkların bütünüyle ya da bir kesimiyle aynı olmadıkları saptandığı takdirde; bunlar hakkında da (1) sayılı bentteki verilerin ışığında hükümler kurulması, suçlar kanıtlandığı ve oluştuğu sonucuna ulaşılırsa, ayrı ayrı suçların, gerçek, ya da aynı suç kararıyla işleme öğesi bulunduğu ortaya çıkarsa, müteselsil suç olarak birleşeceklerinin düşünülmesi gerekirken eksik incelemeye ve yetersiz gerekçeye yaslanılması, Yasaya aykırı ve katılan S. Gülser Akalın vekilinin temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden, tebliğnamedeki onama düşüncesinin reddiyle HÜKÜMLERİN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 19.10.l995 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. 27.10.1995

Sami Selçuk Muharrem Dinç Erol Çetin Birol Kızıltan Fadıl İnan Başkan Üye Üye Üye Üye

(T.C. Y A R G I T A Y 4. Ceza Dairesi BOZMA Y A R G I T A Y İ L A M I Esas No :1995/5732 Karar No :1995/6689 Tebliğname No:4/45935)

10) * HIRSIZLIK * İDDİANAME İLE DAVA AÇILDIKTAN SONRA YENİDEN SUÇ İŞLENMESİ * MÜSTAKİL SUÇ ÖZET : Hakkında hırsızlık suçundan iddianame ile dava açılması nedeniyle hukuki kesinti oluştuktan 8, ilk suçtan 16 gün sonra aynı yerden yeniden hırsızlık suçu işleyen sanığın eylemi, ayrı bir suç oluşturur. Olayda, TCK.nun 80. maddesinin uygulanması olanaksızdır. (765 s. TCK. m. 80, 494/2, 522) Hırsızlık suçundan sanık Yaşar’ın baraetine ilişkin, (Şebinkarahisar Sulh Ceza Mahkemesi)’nce verilen 14.4.1993 gün, 125/33 sayılı hükmün katılan vekili tarafından temyizi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay Altıncı Ceza Dairesi, 8.3.1994 gün, 1760/1843 sayı ile; “eksik soruşturma” nedeniyle hükmü bozmuş, bozmaya uyularak yapılan yargılama sonunda, 28.12.1994 gün, 23/183 sayı ile; sanığın TCY.nın 494/2, 522; 647 sayılı Yasanın 4. maddeleri gereğince 100.000 lira ağır para cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Bu hükmün de, C. Savcısı ve sanık tarafından temyizi üzerine, Altıncı Ceza Dairesi, 19.12.1995 gün, 12964/13735 sayı ile; “Sanığın birden fazla hırsızlık suçunu işlediği anlaşıldığından, TCY.nın 71. maddesi yerine 80. maddesinin uygulanması gerektiği” karşı oylarıyla ve oyçokluğuyla hükmün onanmasına karar vermiştir. Yargıtay C. Başsavcılığı, 30.1.1996 gün, 103451 sayı ile; “Sanık, 16 gün ara ile katılana karşı hırsızlık suçlarını işlediğinden eylemleri bir bütünlük arzetmektedir. Kısa, makul bir süre içersinde aynı şikayetçiye karşı birden fazla suç işlemiş ve bu suçlarıyla yasanın aynı hükmünü ihlal etmiştir. Müteselsil suçları oluşturan eylemlerin aynı gayeye yönelik olması halinde, suç işleme kararında birlik sözkonusudur. Eylemlerden birinin, başka bir iddianameye konu teşkil etmesi, müteselsil suç olma vasfını kaybettirmez. Bu nedenle derdest davada sanığın sadece, TCY.nın 80. maddesi ile yapılacak arttırmadaki miktar kadar bir ceza ile cezalandırılması gerekmektedir” gerekçesiyle itiraz ederek, onama kararının kaldırılıp hükmün bozulmasını talep etmiştir. Dosya, Birinci Başkanlığa gönderilmekle; Ceza Genel Kurulu’nca okundu, gereği konuşulup düşünüldü: Şikayetçi 22.9.1992 günlü dilekçesinde; kendine ait taşınmazdaki ağaçların, sanık tarafından bir gün önce kesilerek götürüldüğünü iddia etmiştir. 30.9.1992 günlü iddianame ile sanığın hırsızlık suçundan TCY.nın 491/ilk, 522. maddeleri gereğince cezalandırılması için kamu davası açılmıştır. Bu davanın açılmasından sonra, şikayetçi tarafından verilen 8.10.1992 tarihli dilekçede, müşterek – muristen kalan taşınmazdaki ağaçların sanık tarafından tekrar kesildiği belirtilmiş ve sanık hakkında bu eyleminden dolayı hırsızlık suçundan 14.10.1992 günlü iddianame ile ikinci kez dava açılmıştır. Her iki davanın yargılaması sırasında 14.4.1993 günlü oturumda, katılan vekili davaların birliştirilmesini talep etmiş, eylemlerin ayrı ayrı suç teşkil ettiği gerekçesiyle bu talep irdelenerek reddolunmuştur. Sanık hakkında, ilk eyleminden dolayı 30.9.1992 tarihli iddianame ile açılan kamu davasında, 6.7.1994 günü sanığın TCY.nın 494/2; 647 sayılı Yasanın 4. maddeleri gereğince cezalandırılmasına ve bu cezanın ertelenmesine karar verilmiş ve bu hüküm temyiz olunmaksızın kesinleşmiştir. Sanığın, ikinci eyleminden dolayı TCY.nın 494/2, 522; 647 sayılı Yasanın 4. maddeleri uyarınca cezalandırılmasına ilişkin 28.12.1994 günlü Yerel Mahkeme kararı ise, C. Savcısı ve sanığın temyizi üzerine Özel Dairece onanmıştır. Açıklanan olayda, Yargıtay C. Başsavcılığı ile Özel Daire arasında, oluş ve sübutta bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Çözümlenecek sorun, sanığın eylemlerinin iki ayrı suçu mu, yoksa zincirleme (müteselsil) suçu mu oluşturduğuna ilişkindir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun ve Özel Dairelerin yerleşmiş kararlarında belirtildiği üzere iddianamenin düzenlenmesi, mahkumiyet hükmü, şikayetten vazgeçme üzerine verilen düşme kararı, Af Yasası hukuki kesinti oluşturmaktadır. Mütemadi (sürekli) suçlarda hukuki kesintiden sonra fiile devam edilmesi, müteselsil suçlarda ise fiilin tekrarlanması, yeni ve müstakil bir suçu oluşturmaktadır. Yargıtay’ın duraksamasız ve kararlılık gösteren içtihatları da bu doğrultudadır. İncelenen dosyada; 30.9.1992 tarihli iddianame ile hukuki kesinti oluştuktan sonra, 8.10.1992 günü ikinci kez işlenen hırsızlık fiili, ayrı bir suç teşkil etmektedir. Bu nedenle olayda, Yerel Mahkemenin de TARTIŞTIĞI ve kabul ettiği gibi, TCY.nın 80. maddesinin uygulanması olanaksızdır. Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir. * Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul Üyelerinden Dördüncü Ceza Dairesi Başkanı Sami SELÇUK: “T. Ceza Yasasının 80. maddesinde öngörülen ve suçların içtimaını düzenleyen kesintili (müteselsil) suç; “her suça ayrı ceza uygulanır” ilkesinin bir ayrığıdır. O yüzden kesintili suçta, ceza uygulaması ve süreaşımı hükümleri (md. 103) dışında ve bu ilke doğrultusunda her suç bağımsızlıklarını korur. Tek ceza ve süreaşımı açısından getirilen ayrık durumun nedeni de, ayrı kasıtlarla ve fakat bu kasıtları kapsayıcı ve kavrayıcı nitelikteki “aynı suç işleme kararı”yla suçların işlenmesidir. Bu ise eylemlerin / suçların niteliklerine, işleniş biçimlerine, benzerliklerine göre çözülecek bir fiili sorundur. Bunu çözme yetkisi Yargıtay’ın değil, duruşma yapan organındır. Yargıtay, duruşma yapan yargı organının yerine geçerek hüküm kuramaz. İnceleme konusu olayda, iddianame düzenlenmesinden sonra yeni suçun işlenmiş olması, yeni bir karar olduğuna ilişkin sadece güçlü bir karinedir. Ancak, bu tersi kanıtlanamaz nitelikte bir karine değildir. Bu konuda kesin kural getirilemez. Yargıtayın eski görüşleri bu açıdan gözden geçirilmeli ve sorunun tartışılması duruşmayı gerçekleştiren mahkemece mutlaka yapılmalıdır. Bu gerekçeyle çoğunluk görüşüne katılmıyorum. İtiraz kabul edilmelidir” düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır. S o n u ç : Açıklanan nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının (REDDİNE), 12.3.1996 günü oyçokluğuyla karar verildi.

(T.C. Y A R G I T A Y Ceza Genel Kurulu E. 1996/6-24 K. 1996/34 T. 12.3.1996)

11) Bozma kararı veren Yargıtay Dairesi : 4.Ceza Dairesi Mahkemesi : Ulukışla Asliye Ceza Günü : 17.5.1995 Sayısı : 5-79 Davacı : K.H. Davaya katılan : — Sanık : Hüseyin Vural Görevli memura hakaret ve saldırgan sarhoşluk suçlarından sanık Hüseyin Vural’ın T.C.Y.nın 266/1, 59, 647 Sayılı Yasanın 4. maddeleri uyarınca üç kez, T.C.Y.nın 572, 59, 647 Sayılı Yasanın 4. maddeleri gereğince ve sonuç olarak 1.449.999 lira ağır, 150.000 lira hafif para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Ulukışla Asliye Ceza Mahkemesince verilen 17.5.1995 gün 5/79 sayılı hükmün sanıktarafından temyizi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesi 20.3.1996 gün 1825/2466 sayı ile; “Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdanı kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir. Ancak; T.C.Yasası, suçların edilgin özneleri (mağdurları) başka başka oldukları takdirde, kesintili (müteselsil) suç hükmünün değil, gerçek (maddi) içtima hükümlerinin uygulanacağına ilişkin bir kural getirmemiş; birçok yabancı yasa gibi, yalnızca öznel (subjektif) bir ölçüt öngörmüştür. Bu ölçüte göre, insana ilişkin varlık, değer ya da yararların çiğnenmesinde ve dolayısıyla edilgin özne çokluğunda bile, “bir (aynı) suç işleme kararıyla” davranılmışsa, “kesintili suç” hükmü uygulanabilecektir. Bunun tersini önceden bir yargısal kural (içtihat) boyutunda algılamak, yasanın öngörmediği bir ögeyi T.C. Yasasının 80. maddesine eklemek ve maddenin uygulama alanını darlaştırmak demektir. Bu nedenlerle eylem ve suç (ihlal) çokluğunun varlığını saptadıktan sonra, kasıt kavramına oranla daha genel, geniş ve kapsayıcı bir kavram olan bir (aynı) suç işleme kararı” olgusunun her olayda var olup olmadığını, bu olgu kişinin iç dünyasını ilgilendiren bir fiili sorun olduğundan doğrudanlık, yüzyüzelik ve sözlülük kurallarına göre duruşma yapan ilk mahkemenin kararında irdelemesi ve Yargıtay denetimini sağlayacak biçimde gerekçelendirilmesi zorunludur. “Bir suç işleme kararının” varlığını saptarken, mahkeme her suç çokluğunda, kuşkusuz, eylemlerin işleniş biçimlerindeki benzerlik ya da tekdüzelik, benzer fırsatları değerlendirme, yasa sistematiğine göre suçla korunan hukuki varlık, değer ya da yarar, cürmü davranışın yöneldiği maddi konu olan kişi ya da şeyin özellik ve başlıkları, suçlar arasındaki zaman aralığı ve bunlara benzer daha bir çok dışa yansıyan verilerden yararlanabilir ve bunlara dayanabilir. Öte yandan çoğul anlatımla birden çok kişiye söylenen tehdit ve sövgülerle aynı başvuruyla yine birden çok kişiye yapılan iftira eylemlerinde, “kesintili suç” olgusunun daha çok var olabileceği gözetilmelidir. Çünkü yasada kullanılan “muhtelif zamanlarda vaki olsa bile” deyişinin karşıt kavramından anlaşılacağı üzere, dış dünyaya yansıyan eşzamanlı tek davranış ve fakat mağdur çokluğu nedeniyle birden çok ihlal (suç) bulunduğunda, kesintili suçun öncelikle (haydi haydi) söz konusu olabileceği 80. maddede özellikle vurgulanmıştır. Esasen, fail böyle durumlarda, edilgin özne, eylem ve kasıt açılarından özgür istenciyle (iradesiyle) işlediği suç (ihlal) çokluğunun bilincindedir. Eylem ve suç çokluğu benimsenmesine karşın, yukarıda açıklanan nedenlerle bu suçların kesintili suç (md. 80) yada gerçek içtima (md. 71-77) hükümlerinden hangisine göre birleşip kaynaştıklarının kararda tartışılması, tartışma sonucunda kesintili suç kabul edildiği takdirde, sanık hakkında T.C. Yasasının 80. maddesinin uygulanması gerekirken, eksik inceleme ve yetersiz gerekçeyle hükümler kurulması” isabetsizliğinden bozmuştur. Yargıtay C.Başsavcılığı 3.5.1996 gün 68533 sayı ile, “1- Özel Dairenin, kararı esastan bozmakla birlikte uygulanması gereken hukuki kuralları ve bozulan noktaların sebeplerini kararında açıklayarak yol göstermesi gerekirken, mahkemeyi doğruluğuna inanarak kurduğu hükmün dışında farklı bir kabul ve uygulamaya, tartışmaya zorlayacak şekilde hükmün bozulması, 2- Sövme suçlarının, topluluk oluşturmayacak sayıda ve birden fazla kişiler hedef alınarak işlenmesi halinde, mağdur sayısınca sonuç ve eylem olduğu Ceza Genel Kurulunca kabul edilmiştir. Sanığın, kendisine müdahale eden şikayetçi polis memurlarına yönelik sövme suçu, üç ayrı hakaret suçunu oluşturmakta olup suç işleme kararındaki birlikten ve aynı yasa hükmünün kısa zaman aralıkları ile ihlalinden sözetmek mümkün değildir. Mahkeme kararında bir isabetsizlik bulunmamaktadır.” gerekçesiyle itiraz ederek bozma kararının kaldırılarak hükmün onanmasına karar verilmesini talep etmiştir. Dosya Birinci Başkanlığa gönderilmekle Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü: CEZA GENEL KURULU KARARI Sanığın görevli memurlara hakaret suçundan T.C.Y.nın 266/1, 59. maddeleri gereğince üç kez ve ayrıca saldırgan sarhoşluk suçundan T.C.Y.nın 572, 59. maddeleri gereğince cezalandırılmasına, bu cezalarının para cezasına çevrilerek ertelenmesine ilişkin Yerel Mahkeme kararı sanığın temyizi üzerine Özel Dairece; “Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdanı kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir. Ancak; T.C.Yasası, suçların edilgin özneleri (mağdurları) başka başka oldukları takdirde, kesintili (müteselsil) suç hükmünün değil, gerçek (maddi) içtima hükümlerinin uygulanacağına ilişkin bir kural getirmemiş; birçok yabancı yasa gibi, yalnızca öznel (subjektif) bir ölçüt öngörmüştür. Bu ölçüte göre, insana ilişkin varlık, değer ya da yararların çiğnenmesinde ve dolayısıyla edilgin özne çokluğunda bile, bir (aynı) suç işleme kararıyla” davranılmışsa, “kesintili suç” hükmü uygulanabilecektir. Bunun tersini önceden bir yargısal kural (içtihat) boyutunda algılamak, yasanın öngörmediği bir ögeyi T.C. Yasasının 80. maddesine eklemek ve maddenin uygulama alanını darlaştırmak demektir. Bu nedenlerle eylem ve suç (ihlal) çokluğunun varlığını saptadıktan sonra, kasıt kavramına oranla daha genel, geniş ve kapsayıcı bir kavram olan bir (aynı) suç işleme kararı” olgusunun her olayda var olup olmadığını, bu olgu kişinin iç dünyasını ilgilendiren bir fiili sorun olduğundan doğrudanlık, yüzyüzelik ve sözlülük kurallarına göre duruşma yapan ilk mahkemenin kararında irdelenmesi ve Yargıtay denetimini sağlayacak biçimde gerekçelendirilmesi zorunludur. “Bir suç işleme kararının” varlığını saptarken, mahkeme her suç çokluğunda, kuşkusuz, eylemlerin işleniş biçimlerindeki benzerlik ya da tekdüzelik, benzer fırsatları değerlendirme, yasa sistematiğine göre suçla korunan hukuki varlık, değer ya da yarar, cürmü davranışın yöneldiği maddi konu olan kişi ya da şeyin özellik ve başlıkları, suçlar arasındaki zaman aralığı ve bunlara benzer daha bir çok dışa yansıyan verilerden yararlanabilir ve bunlara dayanabilir. Öte yandan çoğul anlatımla birden çok kişiye söylenen tehdit ve sövgülerle aynı başvuruyla yine birden çok kişiye yapılan iftira eylemlerinde, “kesintili suç” olgusunun daha çok var olabileceği gözetilmelidir. Çünkü yasada kullanılan “muhtelif zamanlarda vaki olsa bile” deyişinin karşıt kavramından anlaşılacağı üzere, dış dünyaya yansıyan eşzamanlı tek davranış ve fakat mağdur çokluğu nedeniyle birden çok ihlal (suç) bulunduğunda, kesintili suçun öncelikle (haydi haydi) söz konusu olabileceği 80. maddede özellikle vurgulanmıştır. Esasen, fail böyle durumlarda, edilgin özne, eylem ve kasıt açılarından özgür istenciyle (iradesiyle) işlediği suç (ihlal) çokluğunun bilincindedir. Eylem ve suç çokluğu benimsenmesine karşın, yukarıda açıklanan nedenlerle bu suçların kesintili suç (md. 80) ya da gerçek içtima (md. 71-77) hükümlerinden hangisine göre birleşip kaynaştıklarının kararda tartışılması, tartışma sonucunda kesintili suç kabul edildiği takdirde, sanık hakkında T.C. Yasasının 80. maddesinin uygulanması gerekirken, eksik inceleme ve yetersiz gerekçeyle hükümler kurulması” isabetsizliğinden bozulmuştur. C.M.U.Y.nın 321. maddesinde, “Yargıtay, aleyhine itiraz olunan hükmü HANGİ CİHETTEN KANUNA MUHALİF GÖRMÜŞSE O CİHETTEN BOZAR. Hükmün bozulmasına sebep olan kanuna muhalefet keyfiyeti, bu hükme esas olarak tespit edilen vakıalarda olmuş ise bu muameleler dahi aynı zamanda bozulur.” hükmü yer almaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 7.10.1991 gün 227/255 sayılı kararında ayrıntıları ile açıklandığı üzere; Yargıtayca yapılacak denetimde mevcut kanıtların Yerel Mahkemece yanlış değerlendirildiği ve bu nedenle maddi olaya ilişkin hukuki tavsifin yanlış olduğu sonucuna varılırsa, karar esastan bozulmakla birlikte uygulanması gereken hukuki kurallar da gösterilmelidir. C.M.U.Y.nın 321. maddesi uyarınca bozulan noktalar sebepleri ile birlikte teker teker açıklanmalıdır. Yerel Mahkeme, gerekçe göstererek kurduğu hükmün aksi veya yakın müesseseleri tartışmaya zorlanamaz. Böyle bir bozma, usul ekonomisine de aykırıdır. İtiraza konu olan dosyada, Özel Dairece hukuki kavramlar açıklandıktan sonra, mahkemenin kabulünün neden yanlış olduğu, hükümde hangi yönden yasaya aykırılık bulunduğu belirtilmemiştir. Mahkemece sanığın eylemi üç suç kabul edilip gerçek içtima kuralları uygulandığı böylece müteselsil suçun oluşmadığı kabul edildiği halde, müteselsil suçun da kararda tartışılmasının istenmesi ve kanuna muhalefet halinin ne olduğunun diğer bir anlatımla HANGİ CİHETTEN bozma yapıldığının kesin olarak gösterilmemesi C.M.U.Y.nın 321. maddesine aykırıdır. Bu nedenle itirazın kabulü ile dosyanın incelenmek üzere Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan iki üye, haklı nedenlere dayanmayan itirazın reddi doğrultusunda oy kullanmışlardır. SONUÇ : Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının öncelikle açıklanan bu nedenle kabulü ile dosyanın incelenmek üzere 4. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına TEVDİİNE 11.6.1996 günü oyçokluğuyla karar verildi. Birinci Başkanvekili 1.C.D.Bşk. 10.C.D.Bşk. 7.C.D.Bşk. Mehmet UYGUN T.GÜVEN H.DOĞAN S.GENÇAY 8.C.D.Bşk. 11.C.D.Bşk. 9.C.D.Bşk. M.M.DİNÇ M.N.ÜNVER S.KANADOĞLU D.TAVİL Red C.ÖZDİKİŞ C.YILMAZ M.ERTUĞRUL A.ÖNCÜL T.ÜNERİ A.R.COŞKUNTÜRK N.APAYDIN B.KIZILTAN Red C.ÖZER M.MIHÇAK Y.TURAN M.AYDIN N.BARAN M.ÜNSOY K.Y.BAL Ü.BENLİ

(T.C. Y A R G I T A Y Ceza Genel Kurulu 1996/4-102 E. 1996/128 K. 68533 İtiraz name )

12)Bozma kararı veren Yargıtay Dairesi : 10.Ceza Dairesi Mahkemesi : Antalya 1.Ağır Ceza Günü : 13.6.1996 Sayısı : 27-183 Davacı : K.H. Davaya katılan : — Sanık : Mehmet Dede Vekili Av. Cengiz Apaydın Uyuşturucu madde satmak suçundan sanık Mehmet Dede’nin T.C.Y.nın 403/5, 80, 59. maddeleri gereğince cezalandırılmasına ilişkin Antalya 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 13.6.1996 gün 27-183 sayılı hükmün sanık vekili tarafından temyizi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 10. Ceza Dairesi 8.10.1996 gün 10314-10485 sayı ile; “1- Sanığın perakende olarak plaka esrar sattığının öğrenilmesi üzerine polis tarafından başlatılan operasyon nedeni ile X ajan ve alıcı rolündeki polis memuruna ayrı ayrı esrar satmak eylemindeki TCK.nun 80. maddesi anlamında bir satıştan söz edilemeyeceği düşünülmeden T.C.K.nun 403/5. maddesi ile verilen cezaya 80. madde uygulanması sonucu fazla ağır hapis cezası yükletilmesi, Kabul ve uygulamaya göre de, 2- Teselsül nedeniyle T.C.K.nun 80. maddesi uygulanırken artırma sonucu elde edilecek cezasının, gerçek içtima kurallarının uygulanması ile ortaya çıkacak cezadan daha fazla olamayacağı ilkesinden hareketle nisbi para cezası uygulamasında toplam para cezası miktarının esas alınması gerekmesine, T.C.K.nun 403. maddesinde hüküm altına alınan para cezasının da nisbi para cezası niteliğinde olmasına ve toplam net uyuşturucu madde miktarı üzerinden hesaplanması gerekmesine göre teselsül nedeniyle hürriyeti bağlayıcı cezanın artırılmasına karşın para cezasının ayrıca artırılamayacağının gözetilmemesi” isabetsizliğinden bozulmuştur. Yargıtay C.Başsavcılığı 19.11.1996 gün ve 82514 sayı ile; “Olay tutanağına göre; ajan ve görevli komiser 4.1.1996 günü ve müteakiben 6.1.1996 günü önce ajan sonra görevli komiser olmak üzere numaraları saptanan paralarla sanıktan 3 kez esrar satın aldıklarından T.C.Y.nın 80. maddesinin uygulanmasında yasaya aykırılık bulunmamaktadır.” gerekçesiyle itiraz ederek 1 no’lu bozma kararının kaldırılması talep olunmuştur. Dosya Birinci Başkanlığa gönderilmekle Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü. CEZA GENEL KURULU KARARI Bakkal dükkanı işleten sanığın esrar sattığının öğrenilmesi üzerine 4.1.1996 günü ajan ile komiser Yurdakul Özdemir dükkana gitmişler, 250.000 lira karşılığında 0,7 gram esrar satın almışlardır. Ajan, 6.1.1996 günü saat 22.00 sıralarında seri numaraları önceden saptanan ve kendisine verilen iki milyon liranın bir milyon lirası ile yiyecek bir milyon lirası ile de 2,7 gram bir plaka esrar satın almıştır. Yarım saat sonra komiser Yurdakul Özdemir, sanıktan 1,75 gram esrar almış, numaraları tesbit olunan 700.000 lirayı vermiştir. Esrarlı sigara içmekte olan sanık yakalanmış, sigaranın içinde ve sakız paketlerinin altında esrar bulunmuş, önceden numaraları belirlenen paralar sanığın cebinde ve çekmecesinde ele geçirilmiştir. Açıklanan olayda Özel Daire ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasında oluş ve sübutta bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Çözümlenecek sorun, sanık hakkında T.C.Y.nın 80. maddesinin uygulanıp uygulanmayacağına ilişkindir. Türk Ceza Yasasının 80. maddesinde, “Bir suç işlemek kararının icrası cümlesinden olarak kanunun aynı hükmünün birkaç defa ihlal edilmesi, muhtelif zamanlarda vaki olsa bile bir suç sayılır. Fakat bundan dolayı terettüp edecek ceza altıda birden yarıya kadar artırılır.” hükmü yer almaktadır. Eylemin birden çok olması halinde kural olarak birden fazla ihlal, birden fazla hüküm ve birden fazla ceza ile her ihlalin ayrı suç olması nedeniyle de birden çok suç mevcuttur. Birden çok fiilin varlığı ve yasanın aynı hükmünün ihlali halinde, müteselsil suçun kabulü için fiillerin, “aynı suç işleme kararı” altında işlenmesi gerekir. Maddi olayda sanık, ayrı günlerde ve ayrı zamanlarda uyuşturucu madde satmıştır. Satış eylemi bilerek ve isteyerek sürdürülmüş, sanık bilinçli olarak esrar satmaya devam etmiştir. Ceza Yasası, uyuşturucu madde satışını yasaklamıştır. Alıcının amacı suçun oluşmasında etkili olmayıp, alıcının amacına değil sanığın hareketine bakılmalıdır. Sanığın ajan ve komiserin, suçu ortaya çıkarmak için yeniden esrar istediklerinden haberi yoktur. Sanık, kendine çıkar sağlamak amacıyla satışa devam etmektedir. Alıcılar tarafından sanığın iradesi üzerine etkide bulunulmamıştır. Satma eylemi birden fazla olduğu için çok suç, suçun işleniş biçimi ve yeri, satışlar arasında geçen zaman, olayın gelişim ve oluşumu ile tüm özellikleri dikkate alındığında sanığın kısa aralıklarla esrar satmak suretiyle aynı suç işleme kararının icrası cümlesinden olarak T.C.Y.nın 403/5. maddesine aykırı davrandığı anlaşıldığından, eylemleri müteselsil suçu oluşturmaktadır. Bu itibarla itirazın kabulüne karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan kurul başkanı ve üyeler, “Ajan ve komiser, seri numarası saptanmış paraları vererek esrar satışını delillendirmek ve sanığın elinde bulunan esrarı ele geçirmek için ikinci kez esrar istemişlerdir. Bu alım-satım olmayıp sanığın satıcı olduğunun tespitine ve suçun kanıtlanmasına yönelik operasyondur. Bu nedenle çok suçun oluştuğundan ve müteselsil suçtan sözedilemez.” gerekçesiyle itirazın reddi doğrultusunda oy kullanmışlardır. SONUÇ : Açıklanan nedenlerle, Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının kabulü ile Özel Daire bir nolu bozma kararının kaldırılmasına 17.12.1996 günlü birinci müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından 25.2.1997 günü ikinci müzakarede oyçokluğuyla karar verildi. Mehmet UYGUN H.DOĞAN S.SELÇUK S.GENÇAY Birinci Başkanvekili 10.C.D.Bşk 4.C.D.Bşk. 7.C.D.Bşk. İtiraz Red İtiraz Red S.N.DEDA M.N.ÜNVER N.BENLİ N.MUTİŞ 3.C.D.Bşk. 8.C.D.Bşk. 5.C.D.Bşk. 6.C.D.Bşk. İtiraz Red İtiraz Red Y.KOCABAY E.ÖCAL A.SAYSEL E.ÇETİN İ.KILINÇ A.İ.HEKİMOĞLU Y.KALAY M.MIHÇAK İtiraz Red O.KÖSEBALABAN S.ERKAN S.YETKİN N.BARAN İtiraz Red İtiraz Red Z.ASLAN K.AZİZOĞLU H.GERÇEKER Ü.BENLİ İtiraz Red İtiraz Red İtiraz Red

(T.C. Y A R G I T A Y Ceza Genel Kurulu S A Y I Esas Karar İtirazname 1996/10-268 1997/22 82514)

13) Görevliye sövme suçundan sanık Nedim Erkuş hakkında TCY.nın 268/3, 80, 59/2, 647 sayılı yasanın 4, 6. maddeleri uyarınca sanığın 1.750.000 lira ağır para cezasıyla hükümlülüğüne ve cezasının ertelenmesine ilişkin ANKARA Ağır 2. Ceza Mahkemesinden verilen 1996/100 Esas, 1996/253 Karar sayılı ve 3.12.1996 tarihli hükmün temyiz yoluyla incelenmesi sanık Nedim Erkuş müdafii tarafından istenilmiş ve temyiz edilmiş olduğundan; Yargıtay C. Başsavcılığının 13.11.1997 tarihli bozma isteyen tebliğnamesiyle 24.11.1997 tarihinde daireye gönderilen dava dosyası başvurunun nitelik ve kapsamına göre görüşüldü. Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir. Ancak; 1-Avukat olan sanığın, 4. Kolordu Askeri Mahkemesine verdiği 9.6.1994 tarihli dilekçesinde; Askeri Yargıtay 2. Dairesinin dosyayı yüzeysel ve peşin yargı ile incelediği, kararda ciddiye alınmayacak gerekçeler ileri sürdüğü, hukukla hiç ilgisi bulunmayan subay üye ile Askeri Yargıtay Dairesinin aynı noktada buluştuğu, kararın vicdanları sızlattığı, mağdure ve yakınlarının özellikle Askeri Yargıtaya inançlarının kalmadığı, bozma kararlarında hayali suçlamalara yer vererek mağdureyi suçlu göstermeye çalıştıkları, bozma kararının, Genel Kurmay Adli müşavirliğindeki akrabaları olduklarını sandığımız hakimlerce kesin olarak bozduracağını iddia eden sanığı haklı çıkardığından söz ettiği ve ayrıca 2.8.1995 tarihli temyiz dilekçesinde ise; Dairenin konuya nesnel (objektif) bakmadığı, tarafsızlığı yitirdiğine ilişkin kanılarının sürdüğü, vicdani rahatsızlık duymayacaklarını umarak aslında verilecek kararı bilmelerine karşın temyiz hakkını kullanmaya gerek duydukları, bozma kararının hukuk ve adalet mantığından yoksun olduğu, sanığın kurtarılması için gerekçe yaratıldığı, hukuk adına üzüntü veren şeyin direnmeden sonra dosyanın Daireler Genel Kuruluna gönderilmediği gibi sözlere yer verme eylemlerinde, suçu hukuka uygun kılan eleştiri sınırlarının aşılmadığı ve savunma çerçevesinde kalıp suç öğelerinin oluşmadığı gözetilmeden, beraat yerine hükümlülük kararı verilmesi, 2-Kabule göre; bir yıl arayla işlenen suçların aynı kararla gerçekleştirildiğinden söz edilemeyeceği gözetilmeden, müteselsil suçta suçları kaynaştıran (içtima) “aynı suç işleme kararı” yerine “aynı suç kastına” dayanılarak TCY.nın 71. maddesi yerine, aynı yasanın 80. maddesinin uygulanması, Yasaya aykırı ve sanık Nedim Erkuş müdafiinin temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden HÜKÜMLERİN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 11.12.1997 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. 2.1.1998 Sami Selçuk Birol Kızıltan Fadıl İnan M.Ünal Başoğlu K.Yalçın Bal Başkan Üye Üye Üye Üye

(T.C. Y A R G I T A Y 4. Ceza Dairesi BOZMA Y A R G I T A Y İ L A M I Esas No :1997/10420 Karar No :1997/11091 Tebliğname No:4/3296)

———————–

*SONUÇ

A-MÜTESELSİL SUÇ KAVRAMININ GENEL DEĞERLENDİRMESİ

Birden çok suç işleyen kişi, kural olarak, işlediği suç sayısı kadar cezaya muhatap olur. Bu kuralın istisnasından biri, ortada birden fazla suç bulunmasına rağmen, çeşitli nedenlerle faile tek cezanın verildiği müteselsil suç kurumudur.

Türk Ceza Kanununun 80 inci maddesinde düzenlenen müteselsil suç, bir suç işlemek kararının icrası cümlesinden olarak kanunun aynı hükmünün birkaç defa ihlal edilmesi, muhtelif zamanlarda vaki olsa bile bir suç sayılır denmesi suretiyle tanımlanmıştır. Ancak kanun maddesi lafzı yönünden doyurucu değildir. Nitekim -daha önceki bölümlerde bahsedilen- müteselsil suçun şartları konusunda uygulamada bir takım tereddütler ortaya çıkmaktadır.

TCK’nun 80.maddesine göre, müteselsil suçun şartlarından birisi “kanunun aynı hükmünün” birkaç defa ihlal edilmiş olmasıdır. Bu ibare, zaman içinde değişik yorumlara konu olmuş ve bunun sonucu olarak farklı uygulamalar ortaya çıkmıştır. Bu ibare, bazen “kanunun aynı maddesi” olarak anlaşılıp müteselsil suçun uygulama alanı daraltılmış, bazen “benzer hukuki değerlerin ihlali” şeklinde anlaşılarak uygulama alanı çok genişletilmiştir.(Sancar 1995: s.80)

İtalyan Ceza Kanununun müteselsil suçu düzenleyen hükmü (81/2), “kanunun aynı hükmünün farklı ağırlıkta da olsa birden çok ihlali” şeklinde bir ifade kullanılmış ve TCK’nun mehazı olan Zanaardelli Kanunu zamanında uygulamada ortaya çıkan aksaklıkları gidermiştir.( 7 Haziran 1974 tarihli kanunla kanunlaşmış bulunan 11 Nisan 1974 T. ve 99 sayılı Kanun Hükmünde kararname)

Ancak müteselsil suç bağlamında yapılan tartışmalar ve karşılaşılan sorunlar bundan ibaret değildir. Mesela müteselsil suçun en önemli şartı olan ve onu yapısal olarak cezaların içtimaından ayıran “suç işleme kararında birlik” şartı da bir takım görüş ayrılıklarına neden olmuştur.

Kararda birlik deyiminin yol açtığı tartışmaların önüne geçmek için İtalyan Ceza Kanununda “planda birlik” deyimine yer verilmiştir. Konu İtalyan öğretisinde de uzun tartışmalara konu olmuş, sonuçta planda birlik ifadesinin sübjektif şartı daha iyi açıkladığı noktasında genel bir uzlaşma sağlanmıştır.(Sancar: s.89) Ülkemiz uygulamasında da zaman zaman “plan” kavramına başvurulduğu görünmektedir. Ancak amacı anlatmaya en elverişli kavram olan “plan” kavramı da yorum konusundaki zorlukları hala giderememektedir. Çünkü, sübjektif şart, tamamen zihni bir faaliyetten ibarettir ve tereddütsüz bir şekilde belirlenmesini sağlayacak ölçütler bulmak çok zordur.

Ceza Kanunundaki “müteselsil suç” kurumunun düzenlenmesindeki bir başka eksiklik cezanın arttırılması işleminin hangi ihlalin cezasına göre yapılacağının belirtilmemiş olmasıdır. Ancak doktrin ve uygulamada arttırımın en ağır cezaya göre yapılması gerektiği kabul edilmektedir. En ağır ihlal belirlenirken de, teselsülde yer alan her bir suçun somut cezası TCK’nun 29.maddesi çerçevesinde hesaplanmaktadır.

Son olarak 80.maddedeki düzenlemenin kanımızca en fazla rahatsızlık uyandıran tarafı cezanın artış oranındaki düşüklüktür.

Cezaların katılığını yumuşatmak için getirilmiş olan suçların içtimaından ayrılmak olan müteselsil suç kurumunun tarihi nedenlerine bugün artık şüpheyle bakılmakta ve yararsız ve zararlı gözüyle yaklaşılmaktadır. Suç işleme kararının ısrarla devam ettirilmesi failin lehine değil, bilakis aleyhine yorumlanması gereken bir olgu olarak nitelenmektedir. Bu konuda Sancar: “Failin kararındaki ısrarı, tesadüfen suç işleyen kişilere nazaran ödüllendirilmesini mi gerektirir” diyerek ilginç , ama gerçek olan bir saptamada bulunmaktadır.

Türk Mevzuatında müteselsil suçta, faile verilecek ceza yönünden oldukça ılımlı bir yaklaşım söz konusudur. Cezaların içtimaında “toplama sistemini” kabul eden kanunumuzun müteselsil suçta faile fayda sağlayan bir düzenlemeye gitmesi anlaşılamamaktadır. Doktrinde bir kesim yazarların da benimsediği gibi bu konuda içtima sistemine uygun bir arttırımın benimsenmesi yerinde olacaktır.

B-1997 TARİHLİ TÜRK CEZA KANUNU ÖNTASARISINDA MÜTESELSİL SUÇUN DÜZENLEMESİ

1997 tarihli Türk Ceza Kanunu Öntasarısının 53.maddesinde müteselsil suç şöyle tanımlanmıştır: “Bir suç işleme kararının icrası dolayısıyla, değişik zamanlarda olsa da, kanunun aynı suça ait hükümlerinin birden fazla ihlali tek suç sayılır. Ancak bundan dolayı verilecek ceza altıda birden yarıya kadar arttırılır.”

Bu öntasarının 53.maddesiyle TCK’nun 80. maddesi arasında, müteselsil suçun esası ve cezanın tayini açısından bir fark görünmemektedir. Mesela müteselsil suçun sübjektif unsurunu teşkil eden “suç işleme kararındaki birlik” şartı aynı ifadelerle öntasarıda da yer almaktadır. Yine cezaların arttırılması konusundaki bizce olumsuz olan düzenleme, öntasarıda aynen devam etmektedir.

Av. Savaş KILIÇ – 1999

*KAYNAKÇA

AKDAĞ, Selami, Türk Ceza Kanunu Şerhi, Olgaç Matbaası, Ankara,1976

ÇAĞLAYAN, M. Muhtar ,Türk Ceza Kanunu, Cilt 1,Yetkin Yayınevi,Ankara,1984

DÖNMEZER,Sulhi-ERMAN,Sahir,Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, Filiz Kitabevi,Cilt1, İstanbul,1985

GÖZÜBÜYÜK, A. P. ,Türk Ceza Kanunu Açılaması, Cilt 1 ,Kazancı Yayınevi, Ankara, 1980

MAJNO, Ceza Kanunu Şerhi(Türk ve İtalyan Ceza Kanunları), Sevinç Matbaası, Ankara, 1977

MALKOÇ İ.-GÜLER M., Ceza ve Yargılamada Temel Yasalar, Feryal Matbaacılık, Ankara, 1993

SANCAR, Türkan Yalçın, Müteselsil Suç,Seçkin Yayınevi,Ankara, 1995

SANCAR, Türkan Yalçın, “Türk Ceza Kanunu Öntasarısına İlişkin Bazı Gözlemler” Çağdaş Hukuk Dergisi, Sayı 63, Temmuz- Ağustos, Ankara, 1998

SAVAŞ Vural.-MOLLAMAHMUTOĞLU Sadık , Türk Ceza Kanunu Yorumu, Seçkin Yayınevi, Ankara, 1994

TOROSLU, Nevzat, Ceza Hukuku, Savaş Yayınları, Ankara,1994

Recommend0 recommendationsPublished in Makale
Daha Fazla Göster
Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Ücretsiz olan sitemizin gelişimi için reklam gelirleri, takdir edeceğiniz üzere önem arz etmektedir. Bu nedenle reklam engelleyici programınızı kapatmanızı rica edeceğiz.